anayurt oteli

kitap yarım bırakmaktan nefret ederim. bir kitaba ve yazarına yapılabilecek en büyük saygısızlıktır bence. bununla beraber, anayurt oteli benim bu konudaki hassas sabrımı oldukça zorladı doğrusu. yusuf atılgan (allah rahmet eylesin) kendince yazmış, etmiş, hayaller kurmuş, farklı farklı hayatları bir otele, bir otelin işletmecisinin yaşamına şöyle bi dokundurmuş. ama bunu yaparken, muallakta bırakmış çoğu cümleyi, kafa karışıklığı yaratmış olayları bağlarken. başı belli değil, sonu hiç belli değil bu örgünün. bağlantı yok bi kere. kahraman silik bi karakter, hayatın bi köşesinde yalnız/karamsar psikolojisine yakıştırılmış bi biçare, ama nedense bu garip zebercet'in insan ilişkileri, nadiren gün yüzüne çıktığı vakitlerde çok iyi,kolayca adapte olabiliyo çevreye, şaşırtıcı..konuşma düzgün, dışardaki hayatı normal. otelde caniye dönüşüyo birden, kedileri tavayla öldürmesi, kendisine her anlamda hizmet eden ortalıkçı kadını boğması vs.gereksiz uzatmalar almış başını yürümüş, tipleme dediğim gibi aşırıya kaçmış. zebercet, ister istemez geceleri kılık değiştiren korku filmlerindeki kurt adamlarını düşündürüyo insana. herşeye rağmen azmettim, bitirdim.
aylak adamla beraber 'yok abi ben bu adamın derdini çekemem' diyerek başka herhangi bir eserini okumaktan vazgeçtiğim yusuf atılgan kitabı. okuyan bize de anlatsın ortamlarda satarız bari, hehe.
okurken haz alamayanlar için filmi de mevcut olan kitap.başrolünde macit koper (zebercet) bulunuyor.
aylak adama aşık olduktan sonra koşa koşa gidip anayurt otelini aldım ve hayatımda ilk defa bir kitabı yarım bıraktım. gram pişman değilim, hatırladıkça midem bulanıyor.
yusuf atılgan'ın 1973'de yayımlanan romanı. olay örgüsü, cümlelerin eksikliği, olayların karman çorman anlatılışı evvela kitap yanlış basılmış izlenimi yaratıyor insanda. ama öyle değil, kitabı okudukça karakterin geçirdiği ruhsal bunalım yüzünden düşüncelerinin karmaşıklaştığını anlıyorsunuz.

bireyin iç dünyasını ele alan eserler kategorisinde sağlam bir yeri vardır bu kitabın. nerdeyse on yıl önce duydum adını ama ağır gelir diye okuyamadım. dün başladım bugün bitti. bende derin izler bıraktı açıkcası. üzüldüm, ağladım.. aşağıda detaylı bir incelemesini yaptım kitabı hiç okumayanlar ona göre okusun*

kitabın baş kahramanı zebercet üzerinden yabancılaşma kavramını değişik açılardan ele almış yazar. özellikle de cinsel açıdan. siyasi, sosyal, ekonomik birçok açıdan ele alınmış modern insanın dramı. okuyunca aslında biraz da insanlık adına ağladım. içine sürüklendiğimiz şu yalnızlık dünyasına.

kitabın anlaşılması için evvela yabancılaşma kavramına değinmek istiyorum. nedir yabancılaşma? bireyin kendi ürettiği nesnelerin, emek ürünlerinin boyunduruğu, egemenliği altına girerek kendi sorunlarına, içinde bulunduğu ortama, topluma, yabancı durumuna gelmesidir. ekonomik açıdan emek ürünlerinin bağımsız ve ezici ekonomik bir güç olarak belirmesidir.
bunun bir de sosyal yönü var nasıl mı? dünya zorunlu bazı süreçlerden geçti. sanayi devrimi ve ıı.dünya savaşı gibi. hem de daha birnci dünya savaşının etkilerini atlatamadan. sanayileşme dedik çünkü bu çok derin izer bıraktı hayatımızda. hızla üreten, yaşamak için çalışmayan;çalışamk için yaşayan bireyler türedi. kendi kapasitesine uygun işlerde çalışamayan, kendini etkinlik bazında ortaya koyamayan insan tipi ortaya çıktı. dahası kentleşme hızlandı ve kent toplumlarındaki uyaranların fazlalığı insanı daha da bilinçlenmeye, daha çok kendine yönelmesine, insan ilişkilerinin zayıflamasına yol açtı. insanlara olan güven azaldı, tahammül azaldı, sevgi, saygı azaldı.

kitaba dönecek olursak, zebercet karakteri üzerinden toplumun dayattığı erkek profili incelenirken, zeynep karakteri üzerinden de kadın profili incelenmektedir. ve tabii gecikmeli ankara treniyle gelen kadın üzerinden de erkeğin kadına bakışı irdelenmekterdir.

zebercet 1930 doğumlu bir başkahraman. boyu 162, kilosu 57, bıyıklı ve 33 yaşında. yazar kahramının ruhsal durumuyla birlikte fiziksel özelliklerine de değiniyor çünkü toplumun kafasındaki erkek profilini gözler önüne seriyor. güçlü erkek profiline uymayan bir karakter yaratıyor. gerek davranışlarındaki ürkeklik ve korkuyla gerekse de görünüş itibariyle. babasından kalma bir oteli işleten zebercet evin tek oğlu. doğduğunda ebe kadın koyuyor adını. ufak tefek, zayıf bir oğlan zebercet olsun adı diyor. zebercet'in kaderi daha başından belli oluyor. adı gibi, nadir bulunan fakat değersiz bir taştır zebercet. belki kendi içinde bir değeri vardır ancak yaşadığı çevre, geçmişle ve gelecekle kurduğu kopmaz bağ bunu engelliyor. okuduklarıma göre bazı yazarlar zebercet'i psikozlu olarak değerlendiriyor. bana amok sendromuna sahip insanları hatırlattı. kendi içinde bir insanla bile konuşmanın özlemini çeken zebercet'in o sınırlı, tekdüze ve bunaltıcı dünyası birgün otele gecikmeli ankara treniyle gelen kadın ile değişmeye başlıyor. evvela kadının kimliği olmadıüı için adını bile öğrenemiyor. sadece kadın ona bir köyün yerini soruyor. ve gidiyor, ne zaman geleceği belli olmadan hemde.. zebercet ona aşık oluyor ve odasını kimseye kiralamıyor, günlerce aylarca onu bekliyor. onun üzerinden zamanla cinsel fanteziler geliştirmeye başlıyor. aşkı duygusallıktan çıkıp tamamen cinsel bir boyut kazanıyor.

otelin temizlikçi kadını zeynep, 35 yaşında ve dul. üstelik kimsesiz. dayısı getiriyor onu otele, ortalığı temizlesin diiye. küçükken anne babası ölen zeynep'i dayısının yanına veriyorlar baksın diye. 17 sinie gelince evlendiriyorlar kızı. sabaha karşı kocası geri yoluyor kız çıkmadı diye. dövüyorlar sövüyorlar ama söylemiyor bu kötülüğü ona kimin yaptığını. o da bir nevi yabancılaşmış bir karakter. tabii zebercete göre daha konuşkan sayılır. zebercet cinsel ihtiyaçlarını tavanarasında deliksiz uyuyan bu kadınla karşılıyor. kadın resmen ölü gibi uyuyor ve zebercet haftada bir onun yanına uğramasına rağmen uykusunda sayıklıyor.. dayı dur yapma.. hoşt, köpek.. gibi. anlıyoruz ona bu kötülüğü yapanın dayısı olacak o kansız olduğunu. üzüldüm zeynep'e doğduğundan eri gün yüzü görmemiş bir kızcağız. arasıra zebercet'ten ilgi bekliyor ancak nafile.

zeynep kısır ayrıca, kısırlığı, dayısının istismarına uğraması, zebercet'in ona bakarken düşündükleri topumun kadına bakışını gözler önüne seriyor. ayakalrının altı kara diyor zebercet onun için, elleri de çamaşır yıkamaktan mosmor olmuş..
ama gecikmeli ankara treniyle gelen kadın öyle mi? ince, narin, genç ve bakımlı..

zebercet bir gece artık aşık olduğu kızın gelmesinden umudunu kesmiş olacak ki odasına çıkıyor zavallı zeynep'in. onla birlikte olurken uyanmasını ve kendisine yakınlık göstermesini istiyor. ama tüm çabaları boşa çıkıyor. belki de yılların verdiği ezilmişlikle ağır bir şekilde uyuyan zeynep her zamanki gibi uyanamıyor. zebercet kendini kontrol edemeyip boğuyor onu. ardından da zeynep'in kedisini öldürüyor en acı şekilde.

daha önceleri de otele gelen çiftlerin odasını dinleyen zebercet, onlar üzerinden çeşitli cinsel fanteziler kuruyor, aynı yakınlığı hayatındaki kadınlardan da bekliyor. ama olmuyor işte. belki kendisinin bu duygusal boşuk için çabalayacak gücü olmadığından olmuyor.

kitabın ilerleyen sayfalarında doğum gününü bekliyor kendini öldürmek için. 28 kasım'ı. ancak kitabın verdiği ipuçlarından anlıyoruz ki 10 kasım'da saat dokuzu beş geçe asıyor kendini. (dışardaki siren seslerinden, kornalardan anlıyoruz bunu bir noktada da.) adeta kendi kendisinin yargıçı oluyor. bu arada da çeşitli ceset yok etme yollarını düşlüyor fakat başaramıyor. bir insanın adım adım tükenmişliğe gidişini, aile, iş, arkadaş çevresi tarafından dışlanışını görüyoruz zebercet'te. keza zeynep'te de.

kitapta ilgimi çeken bazı canalıcı alıntılar:

''ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.''

"gel­mez artık; ama benim beklemem gerek’ diyemedi."

"yüksek sesle konuşulanlar, tartışılanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan."

"kimi konuşan, gülen, kimi asık, kayıtsız yüzler. hepsi de birbirine ve ona benziyordu bunların; kendileri bilmeseler de bir insanın yapabileceği her şeyi yapabilirlerdi."
ne dikildin orda ulan, yol üstünde maşatlık
taşı gibi. bas git hadi!
birisi güldü. zebercet birden dönüp kaldırım
boyunca yürüdü. "maşatlık taşı..." kollarını
silkti; yanaklarını ovuşturdu. "taş gibi miydim
gerçekten?" önemli olan adamın benzetmesi
değil aşağılayıcı davranışıydı. o anda neler
yapılmazdı bu kabalığa karşı."

"ne oldu? yapmayı unuttuğu bir şey mi anımsadı birden? ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?"


kitaptan çıkardığım dersler:
eğer çevrenizde hasta ya da içine kapanık birileri varsa kesinlikle üstüne gitmeyin. hatta normal, sıradan insanların da üstüne gitmeyin.
hayatınızda önemli biryeri olmasa bile arada sırada insanlara kendini özel hissettirin. minik iltifatlar bile işe yarayabilir.
kimse kimsenin kafasındaki kadın ya da erkek profili olmak zorunda değil. kendinizi olduğunuz gibi kabullenin ve sevin.
nolursa olsun sevdiğiniz işi yapın.
insanlarla iletişim kurma konusunda çekingen olmayın, bir merhaba demek bile iyi bir başlangıç olabilir.
hal hatır sormak bile karşı tarafa kendini iyi hissettirebilir.
hayatınıza giren gizemli ya da gizemsiz tipler hayatınızı değiştirebilir. tıpkı gecikmeli ankara treniyle gelen kadın gibi..

belki de hepimiz bir miktarda olsa yabancılaşmış, yalnızlaşmışızdır. belki de o gecikmeli ankara treniyle gelen kadın ya da erkek bir gece kalmaz otelinizde. belki sıcacık gülüşü dokunur kalbinize de ömür boyu tutar elinizden. belli mi olur*
sıkılarak ve bunalarak okuduğum top 5 kitaptan biridir.

diğerleri için: (bkz: bulantı/sartre) , (bkz: eylül/mehmet rauf) , (bkz:kar/orhan pamuk)

içerik kuralları - iletişim