en çok beğendiğiniz kitap kesiti

  • /
  • 8
"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?”
“hangisini?”
“otomatik yanan, sensörlü lamba.”
“hayır.”
“komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”
önüme baktım.
“neden kırdın?”
cevap yok.
“hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”
“kırdımsa kırdım, ne olacak! çok mu değerliymiş?”
“lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için.”
“beni görünce yanmıyordu baba.”
“nasıl ya?”
“görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni.”

(bkz:erken kaybedenler)
(bkz:emrah serbes)
eğer bir hastalığa karşı çok fazla tedavi öneriliyorsa, bu hastalığın tedevisi yok demektir.

anton çehov- vişne bahçesi
"bazen bilim adamlarını kendilerini çok yüce gören,sadece kavramlara isim takarak para kazanan bir kulübün üyeleri gibi görüyorum. önce kuşkulu bir araştırma yürütürler, benzer davranışları ya da karakteristik özellikleri bir araya getirerek bir sendrom yaratırlar,bu sendroma kulağa bilimsel gibi gelen bir ad takıp sonra da bunu kendileri gibi düşünmeye aday kerizlerden, kulübe girmelerini sağlayacak sınavı geçmeleri için ezberlemelerini isterler." john verdon-şeytanı uyandırma
''hürmet edince faruk,allah'ın kitabına
allah da altın yazdı faruk'un hesabına''

çelebi faruk ile ilgili her hadise çok etkileyiciydi. adeta ikinci bir hz. hamza gözümde canlandı. iskender pala'nın od adlı romanının en çok beğendiğim deyince aklımda canlanan kesiti burasıdır. kitabı okurken ilk zamanlarda bende bir etki ya da bir yansıma uyandırmıyordu. fakat bir noktadan sonra kitap bana kendini öyle bir açtı ki ruhuma ilaçmış gibi okudum. kitabın son üçte ikilik kısmında dikkatimi çeken birkaç yer daha var. onları da sıralayayım.

''tebessüm sultan'dan öğrendiğim hoşgörü ve müsamaha benliğimde bir ahlak oldu. herkese , her şeye hoşgörüyle bakmanın önemini kavradım. insan sevgisi her şeyin başıydı. ancak o vakit gönüllere girip , gönüller yaparak allah'a giden yol bulunabilirdi. ben müsamaha ve insan sevgisinde o yolu bulmuştum.''

''nitekim iki çelebi hemen uyudular.''bu gece gözlerinni açık tutmalısın!'' dedim kendime.o sırada tapduk sultan'ımın sesini duyar gibi oldum:''senin olmayanı araştırma.tecessüs apaçık bir sınavdır.doğruluğun kapısı doğruluktur! yol doğrunun , hak doğrunun!'' (keramet gösteren çelebilerin nasıl bunu başardıklarını uyuyormuş gibi yaparak gizliden öğrenmeye çalışıyordu.)
edit:


''hayy'dan gelen hu'ya gider.''

''yalnız kalmak istemiyorsan gideceğin yerde eğer; iyilikten ,güzellikten , doğruluktan evlatlar , dostlar , yoldaşlar edin kendine şimdiden...tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar , boş didişmeler , faydasız gürültüler...''

''kurtulanlar, bilmediğini bilenlerle bildiğini bilmeyenlerdir.''

''keşke allah canımı alsaydı da sitare'nin adı üstüne ad söylenmeseydi.''

''dışlarını güzelleştiren dervişlerden değillerdi ama içlerinin güzelliği dışlarını fazlasıyla süslüyordu.''

''pişmanlık kadar insana yakışan bir hal tanımadım ben molla kasım''

''insanda kötü huyların ve davranışların yok olması haline fena denir molla kasım. fena hem ''kötü'' , hem de ''yokluğa mahkum'' demektir.''

''bilginin bir de yumuşak huy ile desteklenmesi lazımmış. ancak o vakit bilgi ile doğruya yol görünür , yumuşaklık ile insanlara katlanılırmış. bilgi sahibinin bilgiyi destekleyen bir irfana da ihtiyacı varmış. o irfan ki ancak kalbe doğru yapılan yolculuklarda kullanılırmış.''

''bilgiyle uyumanın uyanıklık sayılması ancak irfan iledir.''

''diken gül bahçesi ile gönlü çeler!''

''sesimi kıstıkça sözümün yükseldiğini keşfettim.''

''bazen gönülden taşıp gelenleri ifade için aklın yaya kaldığını hissetmiyor değildim.''

''her bedenin aşka ihtiyacı oluyor, her nefis marifete yönelerek şifa buluyor, her kalbe bir istiğna makamı gerekiyor, her ruhta tevhit tecellisi zaruri oluyor, her sır hayrete düşürüyor, her fakirlik hali gizlilik gerektiriyor ve her fakrın sonu fenaya , yani yok oluşa , belki yokluk bularak var olmaya çıkıyordu.''

''şu dergahta kaç kul var ki, açıp baksan hepsinin kalbinde ayrı kederdir. allah bazen kederi kalplere bir sır diye koyar yunus'um , kalplerin en karanlık köşesine...''

''derdi veren allah dermanı da vermiş zahir baba, suçu tövbe ile birlikte yaratmış allah!''

''denge madde lehine bozulunca insanın nefsi, mana lehine bozulunca da ruhu öne çıkıyor, biri diğerini bastırıyor can yunus!''

''derviş baba, boynumun eğriliği kalbimin hakk'a doğruluğundan!..''

''hakk'a yürüyüşüm hiçbir vakit onsuz olmamış, belki ondan olmuştu..'' (sitare'ye olan sevgisinden bahsediyor.)

yunus emre'ye sekerat zamanı yazdığı şiirler soruluyor. ''sevgili için söylenmiş sözlerdir. sevgili'ye hediyedir.'' diyor. ardından sayısı soruluyor. ''sevgili'ye gidecek hediyeyi saymak yakışık almaz, öyle değil mi?'' diyor.

edit: ben gibi
-her insan farklıdır. rahman, kuddûs, ekrem, galip gibi birçok isimlerden belki noksan yansıyan ya da baskın gelenler oluyor. bunlar kişiliği, karakterin temel öğelerini oluşturuyor. ya da bazı isimler çok daha noksan yansıyor, eksikliğinin telafisi isteyen, çaba isteyen.. imtihan da burada belki. imtihan, yüce yaradan’ın bahşettiği isimlerle doğru yaşayabilmek, yansımaların noksanlığını görebilip asıl gayenin bilincinde olabilmek; zamanla fıtrattan kaybolup giden isimleri bulabilmek, yerine koyabilmektir.
-geleceğim gelmiyor
geçmişim bitik
yüzüm gülmüyor artık
nazarın yitik

göze gelmem
sese giderim
sana gelmem belki
senden geçerim

cenazeme gelir misin?
ben sadece uyandığım sabahlarım aynı kalsın istemiştim
sense inadına güneşimi çaldın benden
artık daha çok üşüyorum hayata,
daha çok susuyorum kendime
korkuyorum sensizlikten, ağlıyorum
gözyaşımda boğuluyorum
beynimin kıvrımlarında dolaşırken azrail
boğazımda düğümlenir oluyor canım
tekrar tekrar yutkunuyorum
ve neden sonra anlıyorum ki ben seni hıçkırıyorum
oysa ben hep seni üşürdüm
seni ağlardım
seni susardım
şimdi ise hıçkıra hıçkıra sessizliğimi susuyorum
azrail dinliyor beni biliyorum
oysa açılmamış perdelerim vardı
çalınmayan kapılarım, geçilmeyen eşiklerim vardı
gelmedin
birlikte geçeceğimiz çok köprüler, bir araya gelmeyen
yakalarımız vardı
gelmedin
dinlemediğimiz çok şarkılar vardı
vermediğimiz çok sözlerimiz vardı
gelmedin, gelmedin
gelirsen bugün
cenazem var benim
bir namazlık saltanatım var
yarım ağız iyi bilenlerim
helal edilmiş haklarım var
cenazem var benim
gelirsen
cenazem var benim
gelirsen?

samimiyet, sevgi ve aşk uzun bir süredir sosyal medya duvarlarında var olmaya çalışıyor. sevgiden çok sevgisizlik biliniyor, adeta bilinme isteğinin farklı bir tezahürü halinde; sevgisizlik halinde, aşka âşık olma halinde bu duygular anlaşılmaya çalışılıyor belki de sadece şikâyet ediliyor. ister romantik ister diğer bağlamdaki iletişimler olsun, duygular yok saymaya özendiriliyor. aslında ortak aklın bulduğu bir nevi çözüm bu: sevmezseniz üzülmezsiniz. oysa duygular yoktur demek, duyguları yok saymak demektir, kendini yok saymak demektir. hayat denkleminden çekilmek demektir. kendi kendini hissizliğe, sevgisizliğe mahkûm etmek demektir. anne üzerine düşeni yapmıştır ve anne sevgisi başlığı altında zihnin en özel yerine kaldırılmıştır. bu nedenledir ki insan daima korkularını ve kaygılarını giderecek alternatif bir sevgi nesnesi arama gayesindedir. bir bakıma sevgi, insanlığa hayatın yükünü omuzlayabilecek motivasyonu sağlayabilmesi, korkular ve kaygılar ile mücadele edebilmesi için verilmiş bir duygudur. duygudan öte duygusal,varoluşsal bir ihtiyaçtır. ve anneden ayrılmaya, anneden bağımsız bir benlik oluşturmaya başladığı andan itibaren insan büyük bir soruyla baş başa kalır? ben kimi seveceğim?
oysa aslında bu sevgi ihtiyacının kaynağı ve muhatabı yaradandır.bizler de aslında bu sevgiyi ararken dünyadaki sevgi nesnelerinden teselli bulmak, en güzel ifadesiyle bilinme isteğinin noksan bir yansımasını yaşamak durumunda kalıyoruz. ***** ***** teşbihte hata olmaz; bir bakıma dünya hayatı, bebeğin doğduğu an ile annenin kucağına verildiği an arasında geçen sürede yaşananlar gibidir. ağlamakla geçen süre kadardır.***** *****(burası en beğendiğim tespit.)

insanın kendini sorgulama sürecinde nefis, vicdan ve akıl üçgeninde dikkatli hareket etmesi gerekir. nefsin sesi, vicdan ve akla göre daha güçlü çıkar. bununla birlikte nefis, vicdanın sesini bastırmak için uğraşır. vicdanın sesine kulak verilmelidir. türlü yalanlar ve kargaşalar karmaşası günümüz dünyasında en azından başlangıç olarak birey kendisi kendiyle konuşurken dürüst olmalıdır. vicdanın sesini nefsin sesiyle bastırmaktan, akıl gözlüğünü suiistimal etmekten kaçınmak gerektir.

en güzel iletişim zemini yüz yüze konuşmaktır. buna imkan yoksa telefonda konuşmaktan ziyade ziyaret etmeye gayret edin. buna da imkan yoksa telefonda konuşmayı tercih edin. muhabbetlerinizi internet ile, sosyal medya ile kirletmemek konusunda çaba harcayın.
senin bu kadar mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.
-uçurtma avcısı-
-vereceğim sır çok basit: insan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir.

-kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.
küçük prens...
insanları pasif ve itaatkar tutmanın akıllı yolu, kabul edilebilir görüş yelpazesini kesin olarak sınırlandırmak, ancak bu spektrumda çok canlı tartışmalara izin vermek, hatta daha eleştirel ve muhalif görüşleri teşvik etmektir. bu, insanlara özgür düşünmenin devam ettiği hissini verirken, sistemin ön varsayımları her zaman tartışma aralığına getirilen sınırlar ile güçlendirilir.

noam chomsky - ortak iyi
...akıllıydı o. fakat sadece akıllı olsa kendisine daha şimdiden iki kere ihanet etmiş gri kunduza geri dönemezdi.bunun yanında bir de bağlılığı vardı, işte bu yüzden üçüncü kere ihanete ugramaya gitti.gri kunduz tarafından boynuna bir kere daha kayış bağlanmasına razı oldu ve güzel smith onu almaya geldi.bu sefer daha zalimce dövüldü... (beyaz dis)
"seni budala! yazmak istedin ve yazmayı denedin, oysa yazacak hiçbir şeyin yoktu. ne vardı kafanda? bazı çocukça yaklaşımlar, olgunlaşmamış hisler, hazmedilmemiş bir sürü güzellik, kapkara bir cahillik yığını, patlayacak kadar aşkla dolmuş bir yürek, aşkın kadar büyük ve cehaletin kadar yararsız bir tutku. yine de yazmak istedin! oysa, yazacak bir şeyler bulmanın eşiğindesin daha. güzellikler yaratmak istedin ama, güzelliğin doğası hakkında hiçbir şey bilmezken bu nasıl olacaktı? yaşamın temel niteliklerini bilmezken, yaşam hakkında yazmaya kalktın. dünya ve varoluşun düzeni hakkında yazmak istedin, oysa senin için dünya bir çin bilmecesinden farksızdı ve bilgisizliğini kâğıda dökebilirdin ancak. ama neşelen martin, evladım. yazmayı başaracaksın. bir şeyler öğrendin, az bir şeyler; daha fazlasını öğrenme yolunun başındasın. bir gün, şanslıysan eğer, bilinecek her şeyi öğrenmeye çok yaklaşacaksın. o zaman yazabilirsin."
"...
hiçbir şeyi unutmadı ve her olaydan, hayatının sonuna kadar rahatsız oldu. mümkün olsaydı biletçinin kızıyla ve yolda gözünün ucuyla gördüğü her kızla evlenirdi. biletçiyle ve herkesle dost olurdu. sözün gelişi değil, gerçekten yapardı bunu. bunu yapamayacağını anlayınca, selim olarak yaşamanın imkansızlığını görünce, hayatın hızlı akışı içinde, küçük anları sonuna kadar yaşayamayacağını sezince, önce büyük bir ümitsizlik ve korkuya kapıldı; bütün gücüyle varlığını korumaya çalıştı. sonra da... bilmiyorum olric, sonra ne oldu. okumalıyım, öğrenmeliyim. belki de işin sonunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. 
..."

(bkz:tutunamayanlar)
  • /
  • 8

içerik kuralları - iletişim