en çok beğendiğiniz kitap kesiti

  • /
  • 9
"...
hiçbir şeyi unutmadı ve her olaydan, hayatının sonuna kadar rahatsız oldu. mümkün olsaydı biletçinin kızıyla ve yolda gözünün ucuyla gördüğü her kızla evlenirdi. biletçiyle ve herkesle dost olurdu. sözün gelişi değil, gerçekten yapardı bunu. bunu yapamayacağını anlayınca, selim olarak yaşamanın imkansızlığını görünce, hayatın hızlı akışı içinde, küçük anları sonuna kadar yaşayamayacağını sezince, önce büyük bir ümitsizlik ve korkuya kapıldı; bütün gücüyle varlığını korumaya çalıştı. sonra da... bilmiyorum olric, sonra ne oldu. okumalıyım, öğrenmeliyim. belki de işin sonunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. 
..."

(bkz:tutunamayanlar)
“sevgi, eşitlik ve özgürlük temeline dayanır. eğer taraflardan birinin boyun eğmesi ve bütünselliğini yitirmesi temeline dayanıyorsa, ilişki nasıl ussallaştırılırsa ussallaştırılsın, mazoşist bir bağımlılıktır.” (s.135)

-erich fromm, özgürlükten kaçış
"onca gün napolyon'un kendine büyük sorular sorup sormadığını düşündükten sonra, sonunda anladım benim bir napolyon olmadığımı."

suç ve ceza
dostoyevski
“sevgili bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

insanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
bırakmasaydım. kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
düşmeseydim. bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi bilge, aklını başına topla.

ben iyi değilim bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. kendime, söyleyecek söz bırakmadım. kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
kararlar. şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. oysa, sevgili bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır. bu alın yazısı da başkaları
tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. ben ölmek istemiyorum. yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

bu nedenle, sevgili bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (insanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) hiç kimseyi görmüyorum. albay da artık benden çekiniyor. ona bağırıyorum. (bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. fakat bunlar yazı, sevgili bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

geçen sabah erkenden albayıma gittim. bugün sabahtan akşama kadar
radyo dinleyeceğiz, dedim. bir süre sonra sıkıldı. (insandır elbette
sıkılacak. benim gibi bir canavar değil ki.) bunun üzerine onu zayıf
bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (ben yalnız kalmalıyım. başka çarem yok.)
...”
oysa meselâ selim ışık
anlatmadan anlaşılmaya âşık
...
tutunamayanlar
"..bir kadını ağlatırken çok dikkat edin, çünkü tanrı gözyaşlarını sayar.
kadın erkeğin kaburgasından yaratıldı. ayaklarından yaratılmadı, öyle olsaydı ezilirdi.
üstün olsun diye başından da yaratılmadı, ama göğsünden yaratıldı, eşit olsun diye.
kolun biraz altından, korunsun diye. kalp hizasından, sevilsin diye.."

(bkz:talmud)
"lasciate ogni speranza, voi ch'entrate" -dante,ilahi komedya
cehennemi bilmem ama bir zaman evimin girisine falan bunu asacağım kesin
“ellerini cebine sokmuşsun yaşamı izliyorsun. sonra umutsuzluk içinde
dinleniyorsun; hiçbir şey seni meşgul etmiyor; hiçbir şey için kenara çekilmiyorsun: ‘birisi çatıdan kiremit fırlatsa dahi altından çekilmeyeceğim’. tıpkı ölmekte olan birisi gibisin. her gün ölüyorsun….yaşamın hakikatini kaybetmişsin….her şeyin yanından geçip gitmesine izin veriyorsun; hem de üzerinde hiçbir iz bırakmadan” (kierkegaard)
“kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.

bir filmde görmüştüm doktor: senin gibi gene bir doktor olan ve sözüm meclisten dışarıda, delice planlar kuran frankeştayn adlı biri, büyük bir bilim adamını öldürerek beynini çalıyordu. ona karşı koymak isteyen iyi niyetli bir genç adam da frankeştayn’la mücadele ederken, içinde beynin bulunduğu kavanoz kırılıyor ve cam kırıkları bu üstün beyne batıyordu. biliyorsun filmlerde böyle iyi niyetli genç adamlar olmasa her şeyin sonu çok kötü biter; üstelik bu işin sonu, iyi niyetli adama rağmen çok kötü bitti:
cam kırıkları hiçbir zaman beynin üzerinden tam manasıyla temizlenemedi; çünkü beyin zarının zedelenmesinden korkuldu.
bence bu tehlike göze alınmalıydı; fakat o zaman bu, başka bir hikaye olurdu ve biliyorsun ki, ben bütün hikayelerin başka türlü olmasını isterim aslında. işte doktor, yukarıda sözü geçen beyindir kafamın içindeki.”

tehlikeli oyunlar , oğuz atay
"çocukluğumda sıkılır, sıkılırdım. yetişme çağımda biraz daha başka türlü sıkılmaya, bazen sıkıntımdan utanmaya, bazen de sıkıntımdan gururlanmaya başladım. çünkü önceden sıkılan bir bendim buna sebep sıkılmak utanılacak bir şeydi. sonra sıkılanlarda bir hava ve başkalık olduğunu görecek kadar etrafa açılınca bunu ben de bir eşarp gibi, şapka gibi taktım. beğenmesem de, varlığından rahatsız olsam da, zevksiz ve ağır duysam da taktım. sonra, işte sonra sıkıntısından sıkılan aksesuarını çıkardı, ne rahatsa onu giydi, ne makbulse onu taktı. ben şapkanın kafam, eşarbın boynum olduğunu o zaman anladım. her zaman işte böyle aptaldım.

kendimi kabullenmekte zorlanmadım ama başka da hiçbir şeyi, hiç kimseyi kabullenemedim. başka bir şeye ait en ufak kabulüm kendi reddim olacaktı. hesabı buna devirmedim. kendimi de hesaplaamadım. sıkıntımı engin ve derin zannederdim. bir zaman sonra baktım ki sıkıntım dünyayı kuşatacak ve başka herkesi de sıkacak genişlikte değil. dünya o zaman başıma yıkıldı. çünkü bazı başka sıkılanların sıkıntısı ve bunu dile getirişleri benim sıkıntımı tanımlıyor onu anlamlı ve önemli hale getiriyordu. o zaman benimkinin sıkıntıdan çok bir darlık, benim hâlimin de bu darlıkta sıkışma olduğunu anladım. dünya diye dar bir yere girdiğimi düşündüm. bunu anlamak beni o kadar daralttı ki bu darlıkta artık ne bedenim ne varsa ruhum soluk alıp kıpırdayacak bir yer bulamadı. soluksuz kaldım. kendime uzun uzun baktım. başkalarına uzun uzun baktım. uzun uzadıya bakacak uzunlukta ve genişlikte fazla bir şey olmadığını yaşayanların ve yaşamanın ince uzun dar bir çizgide arkaya zor dönülür ve görülür bir darlıkta sıkışmak ve güçlükle ve tek yöne iradesiz ve amaçsız bir sıkıntılı yürüyüş olduğunu iyice anladım. kimse başka bir şey söylemesin. söyleyemeyeceğinden değil; dinlemeyeceğimden.”

şule gürbüz, öyle miymiş, iletişim yayınları, 2016, s. 50-1.
  • /
  • 9

içerik kuralları - iletişim