Tıbbiyeli Radyo Yayında!

geceye bir şiir bırak

soluk soluğa ı

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere
vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere
vakti olmadı.
yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
- ki onlar daima birer yalnızdılar...

nerde doğmuştu 
ve ne zaman kopup gitmişti o kentten 
anımsamıyor artık
hangi sokaktaydı ilk sevgili 
ve hala sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
gizlice buluşmaya gelen 
ve ölürcesine korkular geçiren o kız nerededir şimdi
sensiz olursam yaşayamam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı...
ve o sarışın, o afeti devran bekler mi hala
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını...

üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve acıların
istese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda...

yürek burkulması
ve hüzün 
ve keder
aralıksız doldururdu acıların bohçasını
dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler
biraz da serüvendi yaşamak...

belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler,
daima büyük aşklar ve büyük yolculuklarla başlar
anıları, aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada
ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun
ne zaman yollara düşse biterdi acılar...

gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çingene kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları...

mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her gün...

ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak...

buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa 
keklik sekişli bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden...

soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki de...
o yalnız, kaybetmesini öğrendi ömründe
avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
ama kendi kafasıyla düşünen
ve hakkında ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
sevince deli gibi severdi
pervasız severdi sevince
dövüşmek ancak ona yakışırdı
ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
yoktu bağlandığı herhangi bir şey
bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından...

ne bilir ömrün değerini bir çılgın
yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
ve başarısız eylemler çağında o,
kaçabilir mi binlerce kez ölmekten...

yerleşik yargıları olmadı hiç
kurmadı güzel gelecek düşleri
nerede bir yangın, nerede tehlike
o mutlaka oradaydı birdenbire
dinsizdi, özgür sayılırdı belki
ama bağlanmazdı özgürlüğe de
hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi...

ayrıntıların izi kalmamış artık
üst üste yaşanmakta ayrılıklar
ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
dağların, denizlerin üzerinden
geride kalan ne varsa soluktur şimdi
titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
o eski konaklar gibidir anılar
gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
belki sağanak boşanır apansız
yüzyıllık bir yağmur başlar
ve sinsi bir hastalığa dönmeden
alışkanlıklar
yok olup gider her şey, belki kül olur...

hırçın bir okyanustur yürek
dar gelir ufuk ve mutluluklar evreni
anılarsa birer çıban izidir
yaşanmaz onların ölgün gölgesinde
durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi...

anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
bekleyişleri kemiren çakal sesleri
oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı,
bir ömrün olgunlaştıramayacağı acemilikler toplamı.

ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçmek zorunda kalmadı yaşamayı
nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahin gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı 
büsbütün korkardı korkulara düşmekten zaman zaman...

ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima...

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere
pervasız bir acemi,
soyu tükenen bir bilgeydi belki de
ama bir şey vardı yine de
başarısız ihtilallerden kendine kalan...

a.telli
  • /
  • 4

içerik kuralları - iletişim