kısım 1: #108559

İlkel Toplumlarda Mantık Anlayışı

İlk insan popülasyonları neler yapmıştır? Onların düşüncelerini etkileyen fiziksel, kültürel ve biyolojik koşullar nelerdir? Coğrafi zorluklarla mücadele etmeye çalışan atalarımız, hangi durumlarla karşılaştılar ve yeryüzüne yayılma hikâyeleri nasıl gelişti? Atalarımızın binlerce yıl sürecek olan dünyayı tanıma serüvenini ve kültür-medeniyet oluşturma sürecini araştırmak oldukça zor olsa da bir o kadar da heyecan vericidir.
Modern insan türü olan Homo sapiens, yaklaşık 300000 yıllık geçmişinde (en erken fosil kayıtları 150000 yıl öncesine aittir) bizden 100000 yıl önce evrimleşmiş olan yine Homo cinsine ait Homo sapiens neanderthalensis adında farklı alt türe ait insanlarla da karşılaşmıştır. Elde ettiğimiz bilimsel verilere göre bizim türümüzle Neanderthalenler binlerce yıl eş zamanlı yaşadılar ve belli yerlerde karşılaştılar, var olma mücadelesi verdiler. Neanderthalenler ile ortak ataya sahip olan günümüz insanı (onlardan evrimleşmiş değil, ayrı dallar oluşturmuştur), Neanderthalenler’in neslinin fiziksel koşullar ve diğer etmenler sebebiyle tükenmesiyle paralel biçimde yeryüzüne yayılış göstermiştir[17].

İnsanın evrimi konusu bilimsel açıdan aydınlatılmaya paleontoloji, biyokimya ve genetik gibi bilim dalları sayesinde şimdi daha da yakındır. Geçmişimiz, sanılanın aksine çok daha eskidir ve bize benzer insanların-insansıların ve geçiş türlerini oluşturan atalarımızın fosil kayıtları, milyonlarca yıl öncesini işaret etmektedir. Bu yazıda insanın evrimini detaylı ele almamız imkânsızdır, çünkü insanın evrimi hakkında araştırmalar farklı bir yazının konusudur. O nedenle tarihimizi Sapiens’in yeryüzüne geniş ölçüde yayıldığı noktadan başlatarak mantığı oradan ele almak bu araştırmadaki hedefimdir. Öyleyse insanlığın yeryüzündeki ilk yuvası olan Afrika’da düşünsel ve mantıksal etkinliklere tarihsel bir değerlendirmeyle başlamak yerinde olacaktır.

Afrika’da Düşünce ve Mantık Anlayışı

Tarihsel ve antropolojik araştırmalara göre 2-3 milyon yıl öncesine dek giden insanlığın (insan türlerinin) ortaya çıkış süreci, günümüzden yaklaşık 40000-50000 yıl öncesine geldiğimizde tek türün neslini devam ettirebilmesi ve yeryüzüne yayılmış vaziyete kavuşmasıyla uygarlıkların kökenini oluşturacak zemini ve rasyonel toplulukları meydana getirecek bilgi ve kültür seviyesini sağlayacak duruma gelmiştir. Atalarımızın ilk üyeleri belirli-sabit bir yerleşik yaşamdan uzak, fizikî ve coğrafi şartlara oldukça bağımlı, doğaya mahkûm şekilde yaşamaktaydılar. El becerileri yüksek, iletişimleri güçlü ve zor koşullara dayanıklı ortamlar yaratmaya meyilliydiler. Böyle niteliklere sahip olan insanların özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerini idrak eden bir zihne sahip oldukları kuşkusuzdur. Ek olarak, mantığın bu iki temel mantık ilkesinin ortak atalarımızdan bize genetik yolla geçtiği ve diğer memelilerde de bu ilkelerin varlığı bir gerçektir. Bu özelliklere sahip olan atalarımızın, evrimleştikleri bölge olan Afrika’nın nispeten ılıman ve iklimi yaşamaya elverişli bölgelerinde yaklaşık 50000 yıl önce yaşadığına dair izler bulmak olanaklıdır[18]. Bulundukları ortama göre Dünya’ya yayılan insanlarla farklı koşullara sahip olan ilkel Afrikalılar, tarih içerisinde birçok kez Mısır, Hint Bölgesi ve Avrupa’nın etkisiyle düşünsel etkinlikler bazında değişik yaklaşımlar, mantıkî yorumlar ve dinsel uygulamalar sergileseler de bu değişikler oldukça sınırlıdır. Bugün dâhi Afrika yerlileri arasında inancını ve düşüncesini özgün biçimde tutan, fikirlerini asırlardır muhafaza etmeyi başaran kabileler mevcuttur.

Afrika toplumlarının neredeyse tümünde, dünyanın değişik coğrafyalarındaki din, düşünce ve mantık anlayışlarından farklı bir çizgi hissedilebilir. Bunun nedenleri arasında Afrika’nın insanlığın en eski yerleşim merkezlerinden olması, çevresindeki oldukça etkili kültürel sistemlerden kısmî olarak etkilenmesi ve genel olarak farklı düşünce-inanç sistemlerini birlikte barındırıp onları koruyabilmesi sayılabilir. Ne var ki, Afrika’da rasyonel yapıyı ve düşünce sistemini bütünüyle ortaya koymak oldukça zordur. İlkel Afrika dillerinin yapısı ve öğrenilmesinin güçlüğü çalışmaları yavaşlatan en önemli engelken Afrika asıllı araştırmacıların katkılarıyla Afrika dillerinin öğrenilmesi sağlanarak Afrika’nın düşünsel yapısının anlaşılmasında bir engel zayıflatılmıştır[19]. Bununla paralel olarak Afrika’da dinî ve düşünsel çalışmalar bir nebze olsun aydınlatılabilmiştir. Afrika insanının mantık sisteminin dinsel, mitolojik ve irrasyonel düşüncelerden ayrılmaması da bu bölgede geçmiş tarihlerde mantığa dair ortaya konulan fikirlerin ayırt edilmesini olanaksız kılmaktadır.

İngiliz kültür antropoloğu, aynı zamanda Nijerya vatandaşı olan Robin Horton, Traditional Thought and the Emerging African Philosophy Department adlı çalışmasının dördüncü cildinde Afrika’nın mantıksal ve düşünsel geçmişini eleştirerek bilhassa felsefe çalışmalarının geçmişte ve günümüzde olmadığını söyler, bunun nedeni olarak da Afrika düşüncesinin mantığa ve epistemolojiye yatkın olmadığını gösterir. Aynı şekilde misyoner H. Maurier, R. W. Wright’ın African Philosophy adlı kitabında yer alan Do We Have an African Philosophy? adlı makalesinde Horton’a benzer bir yaklaşım sergileyerek Afrika felsefesinin geçmişinde mantıksal ve kavramsal eksikliklere vurgu yapar[20].

Afrika’da mantıksal düşünce, ilkel dinlerinin ve geleneklerinin gerisinde kalmış, ön plana çıkmamış ve inancın irrasyonelliği, mantıksal önermelere tercih edilmiştir. Bu nedenle Afrika’da geçmişe dair mantıksal bilgiler elde etmek güçtür. Daha önce belirttiğimiz üzere ilk insan topluluklarındaki psişik ben algısının, kişisel şuurun farkında olmanın, özdeşliğin ve diversitasın ötesinde, bunların üzerinde bir mantıkla karşılaşmak Afrika’da çok zor olduğundan, mantıksal düşüncenin eleştirisini yerli dinler üzerinden yapmak daha doğru olur. Bu bölümde yalnızca Voodoo dini esas alınacaktır.

Afrika’nın en eski dinleri arasında Animizm, Fetişizm, Totemizm ve Voodoo (Vudu, Vodun) dinleri sayılabilir. Bu dinlerden özellikle Voodoo dini, animist niteliklere sahip Afrika’da doğmuş bir din olarak Afrika’nın geçmiş dönemlerdeki en yaygın dini konumundadır. Benin’de konuşulan etnik bir dil olan “Fon” dilinde voo “içe bakış”, doo ise “bilinmeyen” anlamını taşımaktadır. Voodoo dininde “Djo” adında bir Tanrı’ya inanılmaktadır. En büyük ve yüce varlık olan Djo, insanların kaderiyle ve davranışlarıyla ilgilenmez, o nedenle insanlar doğdukları anda tamamen yabanıl ve güçsüz olarak doğarlar. Başlangıçta her insana rehber olması amacıyla bir ruh, “Loa” verilir. Ruhsuz olduğunda tamamen bir hayvan gibi olan insan, kendisine ruh verildiğinde ruhsal bir varlığa dönmektedir. Bu ruhsal varlık, küçük melekler olarak üç parçadan oluşur. Bu melekleri geliştirerek ve mükemmelleştirerek Tanrı Djo’ya yakınlaşmaya çalışan insanlar, üç ruhsal parçayı tapınaklarda özel odalarda kötü ruhlardan korumak için saklarlar. Kişi öldükten sonra kilden yapılmış kaplarda saklanan ruhların özgürleşmesi için kaplar kırılır. Bu noktadan itibaren ruhlar ve ceset farklı uygulamalara tabi tutulur. Vodoo dini tarihsel süreçte varlığı korumuş ve günümüze dek gelmiştir. Voodoo ile ilgili ayrıntılı yazılara Dinler Tarihi Araştırmaları içerisinde yer vereceğimden, bu bölüm için açıklamaları yeterli görüyorum.

Eski Afrika insanında mantıksal düşüncenin egemen olmadığı, görüldüğü üzere son derece açıktır. İlkel kabilelerde, dünyanın birçok coğrafyasında olduğu gibi doğa olaylarına ve tabiatın işleyişine karşı bir merak ve korku, insanları o dönemin aklının sınırlarının ötesinde yorumlar yapmaya itmiştir. İlkellerin kültür ve inanç tarzları, hakikatten öte bir gelenek halini kabaca devam ettirdiğinden etkileri halen görebildiğimiz bu kültür ve inanç sistemleri, özü itibariyle rasyonel düşünceden uzak, mantıksal ve bilimsel faaliyetlerin henüz gelişmediği toplumların bir ortak özelliği gibidir. Bunun en büyük örneği, yukarıda da belirtildiği gibi geçmişte ve hatta günümüzde de bütünüyle sistemli-mantıksal bir düşünce geliştiremeyen Afrika’dır.

Eski Mısır’da Mantık

Afrika’nın kuzeyinde insanlığın en köklü yerleşim merkezlerinden biri olan ve özgün-homojen bir kültür geliştirmiş Mısır’ın tarihi, içerisinde barındırdığı gizemli, düşsel, ezoterik (içrek, gizlemli) ve mitsel öğelerle her dönemde birçok disiplinden araştırmacı ve bilim insanının ilgisini çekmiştir. Günümüzde halen, Mısır’da asırlardır süregelen çeşitli ezoterik öğretilerin ve kadim inanışların modern toplumu etkilediği görülmektedir. Kuşkusuz ki, bilhassa, Eski Mısır’ı her yönüyle değerlendirmek; onu tarih, din, bilim, felsefe ve sanat disiplinleri içerisinde ele alabilmek, insanlık tarihi çalışmaları içerisinde belki de en özel çalışmalardan birisi olsa da burada Eski Mısır’da rasyonel ve mantıksal düşüncenin varlığından ve dolaylı olarak ortaya çıkan teknik bilgiden söz ederek Mısır’a dair her şeyi ve geri kalan ayrıntıları Tarih, Dinler Tarihi, Bilim Tarihi ve Sanat Tarihi kısımlarına devredeceğim.

İlk Çağ uygarlıkları arasında bütün bir Afrika’nın yeri ve önemi tartışmalı olsa da kuzeyindeki bu uygarlık Afrika’dan farklı bir gelişim göstermiştir. Ünlü Yunan bilgin Herodotos’un “Nil’in Armağanı” şeklinde söz ettiği Mısır’a bu unvan, coğrafî konumu nedeniyle çöl olmaya mahkûm olan ve çok az yağış alan kurak Mısır topraklarının, Nil Nehri sayesinde canlanması ve bereketlenmesine paralel olarak verilmiştir21. Yılda iki kez nehrin taşmasıyla ovaya ve deltalara taşınan alüvyonlar, bölgeyi yaşamaya ve özellikle tarıma elverişli kılmıştır. Doğu Afrika’dan yeryüzüne yayılan türümüzün de ilk uğrak yerlerinden biri nitekim Nil ve çevresi olmuştur. Bu sebeple Mısır’ın tarihi, uygarlık tarihiyle yaşıttır.

Mısır’ın yazı öncesi dönemde insanlara ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Paleolitik Dönemden (Eski Taş Çağı) kalma taştan yapılmış aletlerin Nil Vadisi çevresinde bulunması bunun delillerindendir. Eski Taş Çağı’nın izleri yaklaşık 500000 yıl öncesine gitmektedir. Günümüzden yaklaşık 10000-20000 yıl öncesine geldiğimizde ise Mısır bölgesinde ve genel olarak Afrika’da iklimin epey değiştiğini gözlemliyoruz. Fizikî şartların Nil ve etrafında yaşamaya elverişli hale gelmesiyle Neolitik Devirde (günümüzden yaklaşık 5000-10000 yıl önce) insanların Mısır’da ilk yerleşim yerlerini oluşturduğunu ve tarımsal faaliyetleri başlattığını, ikili ve toplumsal ilişkilerin geliştiğini ve insanların doğayı işleyerek-dönüştürerek uygarlık meydana getirme sürecinin temelini inşa ettiğini arkeolojik çalışmalar ve sonraki dönemleri aydınlatacak yazılı kaynaklar neticesinde öğrenmekteyiz. Bunların sonucunda da Eski Mısır uygarlığında köy, kent, nom, devlet ve krallık düzeni çerçevesinde belirli sülalelerin yönetim erkini elinde tutması biçiminde örgütlenen insanlar, yaklaşık 3000 yıl boyunca Mısır’da kültür, edebiyat, tıp ve matematik disiplinlerinde modern medeniyetlerin daha sonra üzerine yepyeni bir mantık metoduyla bir bilim inşa edeceği bir literatürü hazırlamışlardır.

Mısır’ın tarihsel ve coğrafi konumuna kısa bir giriş yaptıktan sonra, Antik Mısır toplumundaki genel zihinsel-mantıksal perspektifleri anlamak adına bu zihnin ortaya koymuş olduğu ürünleri incelemekle işe başlamalıyız. Eski Mısır’ın sahip olduğu spesifik özellikler içerisinde ilk gözümüze çarpan hiyeroglif yazısı olacaktır. Kökeninin yaklaşık 5000 yıl öncesine dayandığı bu ilkel yazı tipinin ortalama aynı dönemde Mezopotamya’da da var olması (Sümer, Urartu, Luvi Hiyeroglifleri), Eski Mısır toplumunun çeşitli etkileşimler sonucu yazıyı Mezopotamya yerlilerinden aldığını çağrıştırsa da Mezopotamya hiyerogliflerinden fonetik, gramer ve form-semboller açısından farklılıklar içermektedir.

Hiyeroglif (hieros: kutsal, graphikos: oyma, yazıt) yazısı, adından da anlaşılacağı üzere Eski Yunanca kutsal yazıt anlamına gelmekte olup yazının icat edildiği dönemin insanının dinsel-mitolojik inançlarının, pratik bir uygulaması, göstergesi ve inançların insanlar üzerindeki etkisinin bir sonucudur. Mısır hiyerogliflerinin temel niteliği, piktograma dayalı (görsel) ve taş, ahşap, kemik gibi sert maddeler üzerine yazılı olmasıdır. Zaman içerisinde toplumsal ihtiyaç ve değişimlere paralel olarak basit hiyeroglif yazısından hiyeratik yazı, demotik yazı ve kopt yazısı evrimleşmiştir.
Hiyeroglif yazısının resme dayalı olması, birçok sembol içermesi ve bu sembollerin genellikle dinsel, soyut ya da günlük hayatta karşılaşılan nesne, şekil ve çizimlere dayalı oluşu, Eski Mısır insanının doğayı anlama, onu değiştirme ve doğaya-evrene yönelik özgün fikirler üretip bu fikirleri paylaşabilme yetisini ortaya koymaktadır. Kadim Totemist-Animist inançların birçok ilkel kabilede olduğu gibi Antik Mısır’da da var olduğunu, meydana getirdikleri yazı sistemini kullanarak bizlere bıraktıkları yazıtlarla anlıyoruz. Nitekim hem arkeolojik bulgular hem de epigrafik-paleografik veriler bilhassa Mısır’ın ilk dönemlerinde kökeni totemizme dayalı hayvan şeklinde tasvir edilmiş tanrıları işaret etmektedir22. Bunun sebebi olarak tarıma ve hayvanları evcilleştirmeye büyük önem veren Mısır toplumlarının yaşamında ve faaliyetlerinde hayvanların yerinin büyük olmasını görmek normaldir. Ekonomik ve yaşamsal faaliyetlerde öneme sahip olan unsurlar, dinî-mitolojik karakterleri de etkilemiş, politeistik bir inanç sistemi oluşmuştur. Aynı şekilde belli başlı doğa unsurları (Güneş, Yağmur, Ay, Rüzgâr…) da Mısır toplumunda tanrı ve tanrıçalarla betimlenmiş, yaratılan tanrılara toplumsal düzen, refah ve barış için tapınılmıştır. İlerleyen dönemlerde insan biçimli ve hayvan uzuvlarına sahip tanrılar da yaygınlaşmakla beraber, kendi otoritesini sağlamlaştırmak adına monoteistik inançları savunan ve yaygınlaştıran III. ve IV. Amenofis (MÖ 1352-1335) gibi tanrısal hükümdarlar da ortaya çıkmıştır. Monoteistik dönemde tek tanrı olarak Aton kabul edilmiştir. En önemli Mısır tanrıları olarak Nut (Gök Tanrısı), Geb (Yer Tanrısı), Şu (Hava Tanrısı), Ra (Şahin Başlı Güneş Tanrısı), Apis Boğası, Hathor (Nekropolis Tanrıçası), Atum, Amon ve Osiris (User) sayılabilir23. Mısır tanrıları ve onlara tapınma şekilleri genel olarak toplumun yaşayışını, doğayı gözlemleme sürecini ve ihtiyaçlarını yansıtmaktadır. Buradan net olarak çıkarabileceğimiz sonuç şudur ki, Antik Mısır toplumunda doğal çevrede olup bitene karşı bir ilgi ve merak söz konusudur. Bu ilginin doğayı ampirik şekilde kavrama ve analiz etme gibi ikincil bir sonuca götürdüğü belli olmakla birlikte, doğa üzerine rasyonel düşünebilme kabiliyetinin varlığına dair izler bulmak, her ne kadar açıklanamayan olguların doğaüstü ile tasviri mevcut olsa da mümkündür. Bunun kanıtı olarak da hiyeroglif yazısı içinde soyut ve mitolojik öğeler arasından seçebileceğimiz nispeten doğal vakaların ve olguların din dışı açıklamalarının ve somut aktarımlarının varlığını gösterebiliriz. Özellikle papirüsler üzerine yazılan günlük hayata dair açıklamalar, biyografi ve otobiyografilerde, din dışı konularda yazılan metinlerde kişinin karşılaşabileceği sorunlara pratik ve akılcı çözümler yer almış, doğal olaylara olgusal-mantıksal izahlar yapılmıştır. Bu durum Mısır’da gözlemleyici ve mantıksal düşüncenin varlığına bir işarettir.

Antik Mısır’da mantıksal-rasyonel düşüncenin varlığı paleografik bulgularda kendini hissettirse de antropomorfik (insanbiçimci), tanrısal, mitolojik ve irrasyonel açıklamalardan tümüyle sıyrılabilmiş değildir. Örneğin sosyolojik, psikolojik, tıbbî birçok problemde büyü-deney karışımı bir uygulama kullanılmaktadır. O halde, rasyonel-mantıksal düşünüşün varlığı, en iyi bu düşünüş tarzının ürünleriyle açıklanabileceği bilindiğinden, bu alanlarda kullanılan teknik-bilimsel bilgiyi incelemekte fayda görüyorum.

Mısırlılar, günlük yaşamda karşılaştıkları bazı sorunlara sayısal çözümler üretmek durumunda kalmışlardır. Örneğin, sahip oldukları toprakların büyüklüğünü ölçmek ve dolayısıyla vergileme sistemini düzene sokmak için hesaplama yöntemleri geliştirmişlerdir. Onlu sistemin varlığına dair ilk kanıtlar Mısırlıları göstermektedir. Tarla alanı ve sıvıların hacmi konusunda belirli ölçümler geliştiren Mısırlılar, bu sayede temel geometri ilkelerini bulmuşlardır. Hatta Pisagor’a ait olduğu iddia edilen 3-4-5 dik üçgeninin formülasyonunun Pisagor’dan çok önce Mısırlılar tarafından bilindiğine dair veriler bulunmaktadır. Çember, daire, üçgen ve dikdörtgen çevre ve alan hesaplama konularında kendilerini geliştiren Mısırlılar, Pi sayısını gerçek değerine çok yakın, 3,16 olarak hesaplamışlardır[24]. Nil Nehri’nin periyodik olarak taşması, Sirius yıldızının taşmayla eş zamanlı şekilde belirlemesi, Güneş ve Ay tutulmaları ve diğer gözlemler Eski Mısır toplumunun astronomiye de ilgi duymasını sağlamış, zira astronomik gözlemler neticesinde miladi takvimin ilk versiyonu olan Güneş yılı esaslı takvim icat edilmiştir.

Mısır toplumu insan bedeni üzerinde de çalışmış, bu nedenle tıbbın öncülerinden sayılmıştır. Çeşitli yaralanmalarda, iç hastalıklarında ve yaşam süresini uzatmada ameliyatlar yapılmış, reçeteler yazılmış ve deneysel yöntemler kullanılmıştır. Kafatasının kesilip beyin ameliyatı yapıldığına dair bilgiler de paylaşılmaktadır. Buna rağmen Mısır tıbbıyla ilgili bildiklerimiz oldukça sınırlıdır. Elde ettiğimiz bilgiler çoğunlukla o dönemden kalma papirüsler sayesindedir. Mısır tıbbıyla ilgili geniş bilgiyi Tıp Tarihi Çalışmaları içerisinde vermeyi planlıyorum.

Mısır tıbbının işleyişi teknik ve deneysel bilgilere dayalı olsa da birçok noktada büyüsel, dinsel ve tanrısal etkileri de içinde barındırmaktadır. Özellikle hastalıkların tanımlarında sağlığın bozulma durumlarında ve insan ömrünün yetersizliğinde bilimsel açıklamalar yetersiz kalmış, hastalıkların sebebi olarak tanrıların insanın vücudundaki dingin ruha müdahale etmesi görülmüş ya da çeşitli büyülerin kişiyi etkisi altına aldığına inanılmıştır. Aynı şekilde büyü ve sihir, sağaltımda yarı dinî kimliğe sahip hekimler tarafından bir metot olarak da kullanılmıştır. Sonuç olarak birtakım deneysel ve teknik yaklaşımlar içeren Mısır tıbbının bu yanı, Mısırlıların mantıksal düşüncesinin ekseninde ortaya çıkarken mitolojik inançlarının da etkisi son derece hissedilmektedir. Aynı durum ölüyü mumyalama etkinliği için de geçerli olup ölü mumyalama işleminin hem teknik-deneysel yönü hem dinî yönü bulunmaktadır.

Mısır mimarîsinden bahsedildiğinde aklımıza piramitlerin gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Asırlardır ejiptologlar, tarihçiler, sanat ve bilim tarihçileri ve felsefecilerce farklı açılardan değerlendirilen piramitler, birçok efsaneye, mite ve hikâyeye de konu olmuş, farklı platformlarda tartışılmış, yalnızca piramitleri incelemek üzere bile alt bir bilim dalı, piramitoloji ortaya çıkmıştır. Hangi amaçla, hangi koşullarda ve nasıl bir süreçle inşa edildiği ve spesifik şeklinin, dâhili düzeninin ilginç sonuçlarının açıklanması yıllarca gizemini koruyan piramitler son yıllardaki çalışmalarla tamamen aydınlatılmaya çok yaklaşmıştır. Piramitlerin yapısı binanın stabilitesini ve verimliliğini artıracak şekilde olup binanın inşası esnasında kaynakların en kolay şekilde kullanımını sağlar niteliktedir. Piramitlerin bu özellikleri insanların piramitlerin farklı ve daha gelişmiş medeniyetler belki uzaylılar tarafından inşa edildiğini iddia etmelerine sebep olmuştur. Ünlü piramitolog John Taylor 1859 yılında yayımladığı bir çalışmada piramitlerin, Mısırlı olmayan ve Tanrı tarafından yönetilen bir istilacı toplum tarafından inşa edildiği teorisini ortaya atmıştır. Orta Çağ Arap düşünürleri, piramitlerin Nuh Tufanı ile birlikte inşa edildiğini ve Mısırlıların kadim bilgeliklerini ve bilimsel çalışmalarını koruduğunu iddia etmişlerdir[25]. Piramitlerle ilgili ortaya atılan bu tip efsaneleri semavi dinlerin kutsal kitaplarının yorumlarına, çeşitli ezoterik öğretilere ve inanılagelen safsatalara bağlamak olanaklıdır.

Piramitlerin inşasının yüksek bir mühendislik, mimarî bilgi, geometri ve fizik bilgisi gerektirdiği açıktır. Bunun da olanaklı olması sadece rasyonel düşüncenin varlığıyla açıklanabilir. Mısır geometrisi, Mısır’da mantıksal düşüncenin varlığının en önemli delilidir.

Mezopotamya’da Mantık

Mezopotamya, Yunanca anlamı “ırmaklar arasındaki ülke”, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Mezopotamya ismi herhangi bir siyasi devleti ya da sınırları çizili bir toprak parçasını ifade etmeyip, oldukça genel bir biçimde Yunanlılar tarafından o bölgeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Tarih boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapan ve medeniyetler beşiği olarak anılan bu topraklar Sümerler, Urartular, Akadlar, Babilliler, Asurlular gibi önemli uygarlıkları barındırmıştır. Burada çeşitli zamanlarda ve eş zamanlı varlıklarını sürdüren her bir uygarlığı ayrı ayrı incelemek yerine bir bütün olarak Mezopotamya insanının rasyonel-mantıksal ve teknik düşüncesini etkileyen faktörleri ele alarak geri kalan çalışmaları Tarih araştırmalarına bırakmak istiyorum.

Mezopotamya coğrafi konumu itibariyle yerleşime oldukça müsait bir durumda olduğundan, tarihsel süreçte insanlığın ilkel dönemlerinden itibaren tarımsal faaliyetler için kullanılmış, asırlarca insanlara ev sahipliği yapmış ve civar bölgelerden aldığı yoğun göç ve saldırılar neticesinde bir kültür-medeniyet zenginliğine sahip olmuştur.

Mezopotamya’da rasyonel düşüncenin varlığı daha çok Sümer ve Babil uygarlıklarında kendini gösterir. Sümer ve Babil dönemlerinde Mezopotamya’da teknik ve zanaata yönelik gelişmeler yaşanmıştır. Tarıma ve hayvancılığa önem veren bu toplumlar, gereksinim fazlası ürünleri de ekonomik yollarda kullanmışlardır.

Sümerler (Sinear) ve Babilliler (Amurrular)

Mezopotamya medeniyetinin temelini oluşturan, sayısız medeniyeti etkileyen, yazıyı ilk kez kullanan, astronomi, bilim, felsefe, tıp gibi alanlarda ilk ciddi çalışmaları ortaya koyan Sümerler, kendinden sonra gelecek birçok toplumu her yönden etkilemiş, asırlarca kültürel-düşünsel etkisini devam ettirmiş Sami olmayan bir topluluk tarafından kurulan bir uygarlıktır. Fakat Sümerleri kuran topluluğun kökeni tartışmalı olsa da Orta Asya’dan geldiklerine dair birtakım çalışmalar yapılmıştır. Yakın tarihteki antropolojik araştırmalar ve kafatası ölçümleri Sümerlerin brakisefal Alp etnik kimliğine sahip olduğunu göstermektedir. Bu nedenle dolikosefal Akdeniz kimliğe sahip olan Samilerden ayırt edilirler.

Sümerler çok tanrılı inanca sahiptir. İnançlarıyla bağlantılı şekilde, gerek gökyüzünü gözlemlemek gerekse inandıkları, bilhassa, gökteki tanrılara daha yakın olabilmek amacıyla inşa edilen yarı tapınak yarı rasathane işlevli binalarına da Ziggurat denir. Zigguratlar, günümüzde Sümerlere ait olduğunu bildiğimiz birçok buluş ve eser hakkında doğru bilgiye ulaşmamızı sağlamış, özellikle yazının icat edilme sürecinde bir kilometre taşı olmuştur.

Sümerlere dair en azından burada bahsetmemiz gereken iki nokta var ki, bunlar, Sümerlerin felsefî-mantıksal eğilimlerinin anlaşılabileceği Gılgamış ve Yaradılış destanları ile bilimsel-toplumsal etkinlikleridir.

Sümerler bugün anladığımız manasıyla sistematik bir felsefî-mantıksal düşünce üretmeyi başaramamış, Antik Yunan’da olduğu gibi bilginin ve salt gerçekliğin varlığına yönelik soruları sormamış ve epistemolojik literatüre katkı yapmamış olsalar da, bu durum Sümerlerde mantıksal düşünüşün var olmadığı anlamına gelmemektedir26. Evrenin ve insanın kökenini düşünüp tartışan Sümerler, kendilerini tatmin edecek doğruları aramak maksadıyla gözlemsel çalışmalar da yapmışlardır. Hatta insana, evrene ve bunların yaradılışına dair ortaya koydukları izahlar asırlarca kendilerinden sonra gelecek kültürlerin temel yapı taşını teşkil etmiş, büyük semavî dinlerin felsefî arka planını meydana getiren mitolojik, destansı anlatımlar çağımızda dahi bilimsel-tarihsel araştırmalardan yoksun olan toplumlar nezdinde makul, kabul edilir olmuştur. Yaradılış efsanesini irdelemeye başlayalım:

Sümerlerin evrenin yaradılışı hakkında bıraktığı miras hakkında elimizdeki en önemli eserler Gılgamış ve Yaradılış efsaneleridir, ki bu eserler Sümer mitolojisi hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Sümer mitolojisine göre insan ve evrenin yaradılışı benzer olup ikisi de aşama aşama gerçekleşmiştir. Efsaneye göre en başta var olan su (deniz) ile yer bir olur, kozmik bir dağ meydana gelir, Tanrılar insan haline gelir ve Gök (Anu) ve Yer (Ki) tanrılarının birleşiminden Hava tanrısı (Enlil) ortaya çıkar. Enlil Ki’yi ele geçirir ve Ana Tanrıça (Nimmah) meydana gelir; Nimmah Dünya’yı şekillendirir. Temelinde bir olan gök ve yer ayrılmıştır. İnsan da yalnızca tanrılara hizmet ve tapınma için yaratılmıştır. Yaratılan her şey sudan yaratılmış olup Enki(Bilgelik ve Okyanuslar Tanrısı) insanı Dünya’ya göndermiştir. Bu yaradılış efsanelerinin temeli, semavî dinlerdeki izahlara, kutsal kitap ayetlerine, özellikle Tevrat’taki yaradılış ayetlerine, oldukça yakın olup semavî Sümer yaradılış efsanelerinin semavî dinlere kaynaklık etmiş olması muhtemeldir[27]. -Konuyla ilgili Muazzez İlmiye Çığ, Arif Tekin, Turan Dursun, İlhan Arsel ve ünlü Sümerolog Samuel Noah Kramer’in eserlerine göz atılabilir.- Sonuç itibariyle, Sümerlerin her ne kadar epistemolojik açıdan ortaya koydukları düşünsel ürünlerin yetersizliğinden rahatlıkla bahsedebilsek bile felsefelerinin ve mantık anlayışlarının tanrıbilimsel, ontolojik ve metafizik yanlarının, o dönem insanları ve zihni nazara alındığında bir hayli gelişmiş olduğunu ve bu durumun öz mitolojilerine yansıdığını, hatta kendilerinden sonra gelen toplumları etkilediğini söyleyebiliyoruz. Yine de ontolojik açıdan ortaya koydukları düşünsel ürünler, Antik Yunan felsefesi ve mantığının sistematikliğinden uzak, rasyonel bir çaba olmanın ötesinde irrasyonel, doğaya duyulan merakın ve doğanın –bilimsel deney ve gözlem eksikliğinden kaynaklanan- gizeminin daha çok ilkel toplum psikolojisindeki birer yansımasıdır. Elbette ki, deney imkânının ve olgusal-bilimsel düşünüşün günümüz koşullarıyla bir olmadığı bir dönemde doğal olayların doğaüstü nedenlerle açıklanması gayet olası ve normaldir.

Sümerlerin bilim ve teknolojisine gelecek olursak, binlerce yıl önce yaşamış bir kavim olarak oldukça sıra dışı bir şekilde Sümerlerin birtakım bilimsel çalışmalar ve pratik uygulamalar geliştirdiklerine şahit oluruz. Aklımıza ilk gelenler sulama için kanal sistemleri, tarımsal amaçlı geliştirilen öküze bağlı sabanlar, tekerleğin icadı, çeşitli tarım aletleri, çanak, çömlek ve günlük yaşamda kullanılabilecek birtakım araç ve gereçlerdir. Bununla birlikte Sümer matematiği, geometrisi ve astronomisi, Sümerlerde özellikle formel bilimlerde mantıksal sistemin var olduğunun kanıtı gibi görünmektedir. 60 sayısına dayalı seksajismal sayı sistemini ilk kez kullanan Sümerler, gün, ay ve yıl hesaplamalarında da oldukça hassas ölçümler yapıp günümüz verilere oldukça yakın sayılar elde etmişlerdir. Ay ve Güneş tutulmalarını hesaplamışlardır. Astronomik çalışmalar ve bunun verileriyle oluşturulan burçlar da Sümer kökenlidir. Bu gelişmeler, Sümer uygarlığında mantığa dayalı-uygulamaları gözlemlerin varlığına işaret etmektedir.

Samilerin bir kolu tarafından MÖ 3000-2000 yılları arasında kurulan Babil Krallığı, kültür, mimari, bilim, destanların aktarımı ve düşünsel etkinlikler bakımından Sümerlerden etkilenmiştir. Babil’in en ünlü hükümdarları Hammurabi ve Nabukednezar’dır. Bu iki hükümdar dönemlerinde Babil ülkesi birçok açıdan parlamış, refaha kavuşmuştur. Sümer mitolojisinden aktarılan bilgiler, Ziggurat mimarisi, bilimsel-astronomik çalışmalar ve yazılar, Sümer toplumunun düşünsel-mantıksal bakış açısının Babil uygarlığını etkilediğinin kanıtıdır. Aynı zamanda hâlihazırda var olan bilgiler üzerine yapılan çeşitli eklemeler, ileri tarihlerde Yunan ve Roma uygarlıklarında mantık, felsefe, astronomi gibi tüm disiplinlerde sistematikleşmeyi sağlamıştır.

Eski Çin’de Mantık Anlayışı

Eski uygarlıklar arasından Çin’in, köklü bir felsefî-mantıksal geleneği sahip olması açısından ayrı bir yeri vardır. İnsanlık tarihinin hemen her döneminde adından söz ettiren, bugün dahi konumu ve siyasî nüfuzu itibariyle önemini devam ettiren Çin toplumunun Aristo öncesi ve Aristo dönemine yakın tarihlerde nasıl bir mantaliteye sahip olduğunu öğrenmek şüphesiz ki günümüz Çin felsefesini ve genel olarak Uzak Doğu düşünsel yapısını anlamak adına yararlıdır. Ancak konuyu felsefe ve düşünsel yapının incelenmesi gibi çok genel biçimde ele alırsak, Çin’in önemi sebebiyle aktarmamız gereken bilgi katlanarak artacaktır. Bundan ötürü bu yazıda konuyu sınırlandırarak yalnızca Eski Çin mantığını değerlendirmek yeterli olacaktır.

Felsefede, özellikle ontolojik çalışmalarda karşımıza çıkan iki temel kavram olan idealizm ve materyalizmin ayrımı, felsefe tarihinde defalarca farklı noktalarda farklı şekillerde ortaya konulmuştur. Bu ayrımın dinde, politikada, bilimde ve kültürde çok farklı yansımaları ortaya çıkmıştır. Bu ayrımı bir nebze yansıtan diğer kavramların da “ölüm sonrası yaşam” ve “dünyada yaşam” olduğunu göz ardı etmemek gerekir. İşte bu noktada, Orta Doğu dinlerinin ve genel olarak monoteistik dinlerin çoğunda ahiret, yani ölüm sonrası doğuş inancı egemenken Uzak Doğu dinlerinde farklı bir biçimde, dünya yaşamının ön plana çıkarılması ve sekülerizme yakın, pratik yaşamın düzenlenmesine yönelik inanç ve uygulamaların olduğunu görüyoruz. Uzak Doğu geleneğinin bir parçası olarak Çin’in düşünsel alt yapısını da burada saydığımız ayrımlardan daha çok sekülere dönük dünyevî hayatın ve ahlakın ön plana çıkarıldığı dinsel ve mantıksal faaliyetlerin oluşturduğunu iddia edebiliriz[28].

Çin mantığında Konfüçyüs’ün ayrı bir yeri vardır. Konfüçyüs’ün yaşadığı dönemde toplumda baş gösteren ahlak dışı hareketler, sosyal düzensizlikler ve eşitsizlikler, Konfüçyüs’ü bu sorunlara yönelik bir çalışma yapmaya itmiştir. Konfüçyüs’e göre toplumsal düzensizlikleri önleyebilecek tek çözüm yolu, toplumu evrensel bir ilkeye yöneltmektir, bu da düşünüre göre evrenin ilkesel sebebi olan Tao’nun evrene bahşettiği düzendir. Bu esas görüş etrafında şekillendirdiği kendi mantık anlayışının temel ilkelerinden olan Adların Düzenlenmesi ilkesini, mantığın temel ilkelerini baz alarak oluşturmuştur[29]. Adların Düzenlenmesi ilkesiyle kastedilen, var olan her şeyin adlarıyla gerçeklikleri arasındaki uyum olup bu ilke daha sonra Antik Yunan mantığında sistemleşecek olan mantığın (aklın) temel ilkelerine bir köken oluşturmuştur.

Adların Düzenlenmesi İlkesine göre evrende var olan her nesnenin bir adı vardır. Her ad spesifik tanım ve anlamlar içerir. Anlamlar, adların görevlerini, işlevlerini ve sorumluluklarını ifade eder. Bu sorumluluklar, adların özüdür. Nesneler, ideal özleriyle uyumlu olmak durumundadır. Konfüçyüs’ü göre toplumsal düzensizlikler, ahlak yoksunlukları ve idealden sapmalar, adların düzenlenmesi ilkesine ters düşüldüğünde ortaya çıkmaktadır. Konfüçyüs’ün konuyla ilgili bir beyanını aktaralım:
“Ching, Konfüçyüs’e iyi yönetim üzerine bir soru sordu, Konfüçyüs cevapladı: ‘Bir ülkede prens prens olarak, baba baba olarak, oğul oğul olarak davranırsa orada iyi bir yönetim, düzen vardır.’”[30]

Bu beyandan açıkça anlaşıldığı üzere, adların görev, işlev ve sorumlulukları adların özünü oluşturmakla beraber, ideal bir düzen için gerekli olan öğelerdir. Burada prens, baba ve oğul sosyal adlardır. Ayrıca, adlar sadece bir tek nesneyi tarif etmelidir. Bu görüşü ile Konfüçyüs, Antik Yunan’da Aristo’dan önce, kavram karışıkları sebebiyle meydana gelen iletişimsizlik sorunları üzerine de bir fikir belirtmiştir.

Çinli araştırmacı-felsefeci Hu Shih’e göre Konfüçyüs’ün bu görüşler etrafında şekillenen mantık ilkelerinin, Yi Ching (Değişimler Kitabı) adlı eserinde yer aldığını belirtmektedir[31]. Değişimler Kitabı üzerinde durulmalıdır. Bu kitapla Konfüçyüs’ün görüşlerini farklı boyutlarda görebiliyoruz. Örneğin, Değişimler Kitabı’nda yazana göre, Konfüçyüs tüm değişimlerin hareket ve devinimden doğduğunu iddia etmektedir. Bu harekette güçlü olan zayıf olanla yer değiştirir. Konfüçyüs mantığında güç Chien, zayıflık Kuen olarak adlandırılır. Aynı zamanda Chien ve Kuen, basit ve kolay anlamlarına gelir; bunun anlamı, biz hayatta karmaşık ve zor görünen her şeyi esasında basit ve kolay vasıtasıyla bilebiliriz. Eserdeki bir diğer önemli kavram da “idea” anlamına gelen Hsiangdır. (Hsiang’ın sözlük anlamı aslında fil olmasına rağmen Konfüçyüs’de sözcük farklı kullanılmıştır.) Hsiang burada Konfüçyüs’ün kullandığı şekilde idrak etmek, hayal etmek ve düşünmek gibi anlamlara gelir. Kwalar ise idea için gerekli öğeler-verilerdir. Konfüçyüs’ün ideaları Platon’un idealarından farklı olmakla birlikte, temelini doğal fenomen ve olgulardan almasıyla Platon idealizminden epey uzaklaşır.

Kitapta son olarak aktarılan Konfüçyüs’ün mantık ilkesi de önermeler (yargılar, tse) teorisidir. Çin mantığının önermeler konusunda karakteristik yaklaşımını ortaya koyan ilkelerden anladığımız kadarı ile Batılı önerme kurulumu ile Doğu (Çin) önermeleri arasında gerek form gerek içerik itibariyle farklar vardır. Çin mantığında kurulan önermelerde bağlaç bulunmaması buna bir örnek sayılabilir. Beklendiği üzere Çincede bağlaçlar yoktur. Yargılar, adların sıralanışı ile elde edilir.

Aristo öncesi dönemlerde Aristo’dan epey uzak bir coğrafyada mantığın nasıl şekillendiğine hepimiz şahit oluyoruz. Bu noktada Konfüçyüs’ten sonra, en az onun kadar değerli bir iz bırakan düşünürü, Mo Tzu’yu (Mozi) (MÖ 500-420) ele almamak bir eksikliktir. Moist ekolün kurucusu olan Mozi’nin mantık ekolü, temeline sevgiyi alan, tüm insanları ve var olanı sevgiyle kucaklayan bir Jen toplumu oluşturmak üzere oluşturulmuştur. Mozi, Konfüçyüsçü gelenekten gelmesine rağmen Konfüçyüsçülüğü eleştirmesiyle ün kazanmıştır. Mozi’ye göre Konfüçyüsçü mantığın temel ilkelerinden olan Adların Düzenlenmesi ve ahlaksallık gereksiz ve faydasızdır. Ona göre, geleneksel ekolün bekası adına dayatılan Konfüçyüsçü ahlak ve inanç anlayışları, insanın doğasına ters olmakla beraber insan zihni ve karakteri, hiçbir şekilde gelenek tarafından şekillenemez. Mozi’ye göre insanı şekillendiren en önemli kavram “pratik ihtiyaç” olmaktadır. Bu görüşe oldukça paralel olarak uygulamalı etiği, yaklaşımları ve düşünsel süreçleri ön plana çıkaran Mozi, tamamen Amerikan toplumunun bir ürünü olarak görülen pragmatik ekolün, Amerika’dan yüzyıllarca önceki temsilcisi olmuştur.

Mozi, Antik Yunan’da kurulacak olan sistemleşmiş bir mantık ekolüne benzer bir mantık sistemini kurmaya Konfüçyüs’ten daha çok yaklaşmıştır. Çünkü Mozi mantığı, tümelleri, geçerli rasyonel çıkarımları, kavramları, bunların diyalektiğini ve ampirik uygulamaları içermektedir. Mozi, en başta belirttiğimiz “herkesi kucaklama” ilkesine bir araç olması maksadıyla kendi oluşturduğu mantık ekolünü kullanmıştır. Mozi’nin ölümünden sonra ortalama Aristo ile aynı dönemle farklı coğrafyada ortaya çıkan Yeni Moistler, bir mantık sistemi kurma doğrultusunda önemli adımlar atmış, “bilimsel mantık” adını verdiğimiz, temeli Avrupa’da modern dönemde atılan mantık yaklaşımlarının da ilkel birer öncüsü olmuşlar, psikolojik, epistemolojik ve metafiziksel birçok açıklama ile bu disiplinlerde özgün fikirler üretmişlerdir. Bu açıdan Mozi ve ardılları, Aristo Öncesi ve Aristo Dönemi mantık çalışmaları ve felsefe tarihi literatüründe önemli bir yere sahiptirler.

Moistler hakkında anlatılabilecek birçok detay olmasına rağmen bu çalışmaları sonraki yazılara bırakıyor, Eski Çin mantığını ele aldığım bu bölümü bitirip kısaca Buda felsefesi ve mantığına değinmek istiyorum.

Buda Mantığı

Budizm, önemli Hint felsefe ekollerinden biridir. Nihaî amaç olarak insanın yaşamının ıstıraplardan, acı ve kederlerden uzaklaşmasını ve insanları kurtarmayı (Nirvana’ya ulaşmayı) belirlemiştir[32]. Budizm öğretileri, nihaî amaca ulaşmaya yönelik meditasyona, reenkarnasyona ve karma adı verilen neden-sonuç zincirine başvurur. Aslında Sanskritçe kelime anlamı olarak Buda (Buddha) aydınlanmış, ermiş, bilinçlenmiş gibi anlamlara gelen geçmiş zamanla çekimlenmiş bir sıfattır. Bu sıfatı, Budizmin kurucu olan Sidarta Gotama hem kendisi için hem de Budist süreçleri yaşayan ve bu sıfatı hak edebilecek herkes için kullanmıştır.

Sidarta Gotama’nın yaşamı hayli ilginçtir. Konfüçyüs ile hemen hemen aynı dönemde yaşayan ve bir prens olarak soylu bir ailede dünyaya gelen Sidarta, gençlik yıllarını bolluk, refah ve zenginlik içerisinde hiçbir sıkıntı çekmeden, zevk içerisinde geçirmiştir. Olgunluk yıllarında ise geçmişte yaşadığı zevkli anıları ve kendisine göre oldukça boş geçen yılları anımsamış, insanlığın acılarını hissederek ve bundan üzüntü duyarak hayatın ve ölümün amacını araştırmaya koyulmuştur. Bu amaçla ülkesi Hindistan’ı bir ucundan diğer ucuna gezmiş, çok farklı insanlarla tanışıp onlarla felsefî sohbetler etmiştir. Nihayetinde mistik-psişik bir tecrübeyle kendisini aydınlaşmış olarak hissetmiş Buda sıfatını almıştır. İnsan için en doğru olanın aşırılıklar arasından orta yolu, yani itidali seçmek olduğuna hükmederek insanlara acı ve kaos dönemlerinde barışı, sükûneti, sakinliği ve acılardan uzak durmayı nasihat etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için de bireysel varlığın, dünyeviliğin, sahte arzuların ve şehvetin dizginlenmesi gereklidir[33]. Yöntem olarak da yogaya ve meditasyona önem vermiştir.

Temel yaklaşımları bu şekilde olan Budizm, kurulduğu Hindistan’la sınırlı kalmayıp civar bölgelere de yayıldığından o bölgelerin felsefî ekollerinden etkilenmiş ve onları etkilemiştir. Durum böyle olunca tek tip Budizm’den ya da tek Budizm felsefesi-mantığından bahsetmek olanaksız olmuştur. Ancak yine de hemen her Budist mezhebi ya da öğretisinde belli ortak noktalar söz konusudur. Budizm’i ve Budist mantığı bu ortak noktalardan ele almak daha doğru olur. En başta, monoteistik bir nitelik taşımayan Budizm, bu yönüyle üç büyük semavî dinlerdeki tek tanrı inancını barındırmaz. Kadir-i Mutlak (İşvara) bir Tanrı anlayışı ve ona bağlı tüm ritüeller, ibadetler, inanışların yer almadığı Budizm’de kişinin kendi süreçleri, söz konusu tanrı veya tanrıların, hatta ruhların varlığından, etkilerinden ve özelliklerinden daha mühimdir. Bu özelliğinden ötürü Brahmanizm ve Hinduizm’den ayrılır. Buna paralel olarak monoteistik dinlerin adeta ortak özelliği olan ahiret inancı, Çin Mantığı kısmında ele aldığımız ve Çin’de olduğunu iddia ettiğimiz görüşle benzer şekilde Budist felsefede yer almayıp dünyevî süreçlerin ve dünya hayatının (insan ve doğa yaşamının) iyileştirilmesi söz konusudur. Budizm’de ahiret inancı yerine reenkarnasyon fikri hâkimdir.

Gotama Buda döneminde Hindistan’da oldukça etkili olan Kast Sistemi, Budizm’in var olmasıyla birlikte yavaş yavaş etkisini yitirmiştir. Kast sisteminin, insanları kemikleşmiş bir sistemle birbirinden ayıran, onlara değer biçen ve onları sınıflandıran yapısı Budist mantık ile taban tabana zıt olduğundan Budizm’in yaygınlaşması, Kast sisteminin özellikle üst sınıflarını oluşturan Brahmanlar ve Kşatriyaların işlerine gelmemiş, zaten belli bir süreç zarfında kast sistemi temelinden sarsılmıştır. Südreler ve nispeten Varsiyalar arasında büyük bir hızla yayılan Budizm, bu hızı eşitlikçi ve hoşgörülü dünya görüşüne borçlu olmakla birlikte kişisel süreçleri, aydınlanmayı ve insana yepyeni bir perspektif sağlaması bakımından da aydınlar tarafından oldukça ilgi görmüş, nitekim birçok coğrafyaya yayılarak bu özelliğini koruyup günümüze dek gelmiştir.

Bu özelliklerden faydalanarak, şimdi Budist felsefedeki mantıksal noktalara girebiliriz. Gotama Buda döneminde çok ciddi bir mantıksal ilerleme görülmemekle beraber, Batı’da Aristo’nun ün kazandığı dönemlerden itibaren Doğu’da da Budist temelli Nagarjuna gibi bazı filozof ve mantıkçıların ön plana çıktığını görüyoruz. Konumuz itibariyle Aristo öncesi ilkel dönemi ele alırsak, Aristo ile hemen hemen aynı dönemde yaşamış olan Gotama Buda devrinde Budist felsefede mantığın ilkelerini görebilmek oldukça güçtür. Bu nedenle ilkel Budist mantığını, Aristo mantığı gibi belli bir disipline indirgenmiş, sistematik bir mantık kavrayışı şeklinde düşünemeyiz. Bu Budist mantığı, daha çok ilk olarak ortaya konulan Budizm ilkelerine, öğretilerine yardımcı bir aklî düşünce olarak var olmuş, bu yüzden Budizm prensiplerinden ayrılmamıştır.

Başlangıçta mantık-zihin ilişkisini ele aldığım, sonra, ilk dönem, yani Aristo öncesi olarak adlandırdığımız dönemde Antik Yunan haricinde insanlık tarihinde söz sahibi olan önemli uygarlıkların ve felsefelerin barındırdığı mantık ve düşünce anlayışlarına göz gezdirdiğim bu yazıda, objektif, tarihsel ve olgusal bir yaklaşım kullanarak konuların özünü aktarmaya çalıştım.

KAYNAKÇA

1. Gürel, A. Osman, Doğa Bilimleri Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, sy. 44-45
2. Sağlam, Mehmet, Beynin Kimliği ve Becerileri, sy. 12
3. Smith, Anthony, İnsan Beyni ve Yaşamı (Çeviren: Nejat Ebcioğlu), İnkılâp Kitabevi, İstanbul, sy. 19
4. Britannica Illustrated Science Library Human Body I, Encyclopædia Britannica, Inc., 2008, sy. 86-87
5. Çüçen, A. Kadir, Mantığın Kaynağı Problemi, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Necati Öner Armağanı Cilt: XL, sy. 83
6. Çüçen, A. Kadir, Mantığın Kaynağı Problemi, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Necati Öner Armağanı Cilt: XL, sy. 84
7. Çüçen, A. Kadir, Klâsik Mantık, Sentez Yayıncılık, İstanbul, 2012, sy. 39
8. Öner, Necati, Klâsik Mantık, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları No: 173, Ankara, Beşinci Baskı, 1986, sy. 6
9. Köz, İsmail, Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları Cilt: XLIII, Sayı 2, sy. 358-359
10. Öner, Necati, Tanzimat’tan Sonra Türkiye 'de İlim ve Mantık Anlayışı, Ankara, 1967, s. 85
11. Özlem, Doğan, Mantık Klâsik/Sembolik Mantık Mantık Felsefesi, Bütün Eserlerine Doğru-5, İnkılâp, İstanbul, 2004, sy. 58-59
12. Özlem, Doğan, Mantık Klâsik/Sembolik Mantık Mantık Felsefesi, Bütün Eserlerine Doğru-5, İnkılâp, İstanbul, 2004, sy. 59
13. Özlem, Doğan, Mantık Klâsik/Sembolik Mantık Mantık Felsefesi, Bütün Eserlerine Doğru-5, İnkılâp, İstanbul, 2004, sy. 346-347
14. Türker, Habip, Husserl’de Psikolojizm Eleştirisi, Kaygı Felsefe Dergisi, Sayı: 16, 2011, sy. 76
15. Öner, Necati, Mantığın Ana İlkeleri ve Bu İlkelerin Mantıkla Olan İlişkileri, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 1, sy. 302
16. Ülken, Hilmi Ziya, Felsefeye Giriş Birinci Kısım (Tabiat İlimleri Felsefe ve Metodolojisi), Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, İkinci Baskı, sy. 54
17. Benton, Michael J., The History of Life: A Very Short Introduction, Oxford University Press, New York, 2008, sy. 164
18. Davis, James C., Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz İnsanın Hikâyesi (Çeviren: Barış Bıçakçı), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, sy. 5
19. Yılmaz, A. Atalay, Dinler Tarihi, Alter Yayıncılık, Ankara, 2010, sy. 94
20. Kimmerle, Heinz, Afrika’da Felsefe Afrika Felsefesi (Çeviren: Mustafa Tüzel), Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1995, sy. 23-25
21. Tanilli, Server, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, Cilt I: İlkçağ, Cem Yayınevi, Beşinci Basım, 1994, sy. 86
22. Harmankaya, S., - Köroğlu, K., - Sivas, H., Eski Mezopotamya ve Mısır Tarihi, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No:2280, 2. Baskı, Eskişehir, 2013, sy. 129-135
23. Korkmaz, Mehmet, Mitoloji Sözlüğü, Alter Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2012, sy. 613-344
24. Harmankaya, S., - Köroğlu, K., - Sivas, H., Eski Mezopotamya ve Mısır Tarihi, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No:2280, 2. Baskı, Eskişehir, 2013, sy. 137-143
25. Shaw, lan, Ancient Egypt: A Very Short Introduction, Oxford University Press, New York, 2004, sy. 139-144
26. Kramer, S. Noah, Tarih Sümer’de Başlar Yazılı Tarihteki Otuz Dokuz İlk, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1999, sy. 104-105
27. Çığ, Muazzez İlmiye, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları, Muazzez İlmiye Çığ’ın Eserleri-1, İstanbul, 2005, sy. 35-48
28. Yazgan, Erden Miray, Eski Çin Felsefesi ve Mantık Anlayışı, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009, sy. 4-5
29. Yazgan, Erden Miray, Eski Çin Felsefesi ve Mantık Anlayışı, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009, sy. 99-100
30. Konfüçyüs, Konuşmalar
31. Konuyla ilgili detaylı bilgi için adı geçen yazarın The Development of Logical Method in Ancient China adlı eseri incelenebilir.
32. Ruben, Walter, Eski Metinlere Göre Budizm, Okyanus Yayıncılık, İstanbul, 2000, sy. 8-9
33. Cevizci, Ahmet, Thales’ten Baudrillard’a Felsefe Tarihi, Say Yayınları