karlı havalar

karlı havalar kadar tefekkür etmeye uygun olan, beni tefekkür etmeye davet eden başka bir hava durumu yok. tefekkür edecek olan her havada eder ama karlı havalar bir başka. ortalık sessiz, etraf yavaş yavaş beyaza bürünüyor, hava yumuşuyor, çocuklar dışarı çıkıyor...
günlerden dün, okuldaki okuma salonunda ders çalışıyordum. dışarıda kar yağıyordu ama tipi vardı. sonra lapa lapa yağmaya başladı. iki arkadaşım yana geldiler ve sessizce "kar yağıyor, hadi dışarı çıkalım." dedi. bense ders çalışacağımı, dışarıyı pencereden gördüğümü söyledim. gülerek "buradan mı seyredeceksn?" dedi birisi. ben de evet dedim. ama içim gidiyordu. sonra onlar çıktılar dışarı, ben de pencereden karın yağışını seyrediyorum. dedim kendi kendime " ulan çıkıp beş dakika yürüsen ne kaybedersin?". kendimi ikna etmeyi başardım. ve üzerime montumu alıp dışarı çıktım. (buradan davetlerine icabet etmediğim arkadaşlarımdan, eğer okuyorlarsa, özür diliyorum. aslında sizinle birlikte de tefekkür edebilirdim ama yalnız gitmek istedim.) dışarıda birçok kişi vardı. ben kimsenin olmadığı bir yere doğru yöneldim, ağaçların arasına doğru. içim kıpır kıpırdı. kar yağıyordu yavaş yavaş, sessiz sessiz. ama sert yollarımız kar tutmuyordu, tutsa da bu zordu. oysa ağaçlar, oysa toprak çoktan beyaza bürünmüşlerdi. doğada hiçbir şey birbirini dışlamaz. çünkü doğa müdahale edilmediği sürece özünü kaybetmez. sessizliği dinleyerek yürüyordum. yürüyordum, göğe bakıyordum ve düşünüyordum; zihnimdeki tartamadığım boşluklar ve karmaşık doluluklarla. kar hakkında düşünmeye başladım. kar yağarken etraf sessizliğe bürünüyordu, renksizliğe bürünüyordu ki bütün renklerin karışımı olan beyazı yansıtıyordu; yani hiçbir rengi soğurmuyordu, hepsini yansıtıyordu ve biz onu beyaz sanıyorduk. bütün kelimelerin karışımını dışarı yansıtıyordu ve biz onu sessizlik sanıyordum. dışarıdan şekilsiz, düzensiz görünse de kar tanelerinin hepsi özgün ve düzenli geometrik şekillerden oluşuyordu. kar yağarken henüz birikmemiş olan yerlere bastığımıda o ince tabaka eriyordu. ama karın birikmiş olduğu yerlere bastığımda erimek şöyle bir yana dursun daha da sağlamlaşıyordu. böyle böyle düşünürken sabancı kültür merkezi'nin önüne geldim. bilirsiniz oranın ön tarafında iki büyük şairin, iki büyük aşk adamının heykeli var. fuzûli'nin ve yûnus emre'nin. fotoğraflarını çektim, fuzûli'yi kar kaplamıştı oysa yûnus'u kaplamamıştı. sonra geri dönmeye başladım. yürürken karda bıraktığım izlerle aynı güzergâhta okuma salonuna doğru yürüyordum. bıraktığım izlere basmadan, adımlarımın arasındaki boşluklara basarak. izleri gören bir gidip bir kaldığımı düşünebilirdi, ama ben hep gitmiştim. daire çizmek başladığınız noktaya geri dönmek değildir ki. başladığınız nokta siz başladıktan sonra aynı nokta olarak kalmaz ki. ne başlangıç noktanız aynı kaldı ne de siz. dünya da güneşin etrafında başladığı noktaya geri dönmüyor mu? hayır, aynı noktaya dönmüyor. bir yıl geçiyor. koca bir yıl. nasıl aynı noktaya dönsün? bu arada hem güneş, hem galaksi, belki evren de gidiyor. nasıl aynı nokta olsun ki? hiçbir kar tanesinin aynı olmadığı gibi hiçbir nokta da aynı değil. tıpkı hiçbir insanın aynı olmayışı gibi.
(bu da böyle bir anım.)
karlı havalar, kararlı havalar eyler fikrinde.. çarptıkça yüzüne ayazı ve bastıkça dünyanın en naif beyazına; seninle dünya arasındaki dengeyi görürsün busenin nazını içine çeke çeke . en naifi bile ezebilen, sen naifi; hangi bucakta gaddarca izlemesinler ki? gönlüne tesir etmezse karlı havalar ne naifliğe erişirsin ne karara. atkıyı saramazsan vaktinde, kar görmeyen gönlüne kara düşer inceden. inceyse, kirpiğine saba olacakmışçasına bak dünyana ; dünyanı dünyasına çevirmeden bir bedevinin dünyasını dünya etmeden bir mevlevinin..

içerik kuralları - iletişim