Tıbbiyeli Radyo Yayında!

tıbbiyeli itiraf

  • /
  • 85
çok yakında güzel günler diyorlar. ne kadar yakın olduğunu söylemiyorlar.
yıllar önce, hayâtımda bir kez otobüs garında sabahladım. uzun zaman sonra ilk kez görüştüğümüz gündü, sırf birkaç saat fazla vakit geçirebilmek için dönüş bileti almadım, bilet kalmaması ihtimâline rağmen dönüş bileti almak gün boyu aklımın ucundan bile geçmedi. sabahtan akşama vakit nasıl geçti anlamadık, hafif çakırkeyif kafayla gecenin köründe otogara döndük, ikimizin de evi o an olduğumuz şehirde değil ama onunki kolay, bilet bol. inişte alacak da var. ben sordum bana bilet yok. onun var. ayıldık iyiyiz. sen git dedim, ben burada sabahlarım, ilk otobüsle dönerim. ben de seninle kalacağım dedi. evdekilere ne diyeceksin dedim. olsun dedi. bir şeyler anlatırım. git, hayır, git hayır... beni iknâ etti, benimle kaldı. sabaha biletleri aldık. gün boyu yorgun düşmüşüz. otogarda oturma yerleri çok geniş değil, aynı anda tek blokta iki kişi yatamıyor. ben oturdum, dizime yattı, gülümsedi ve uyuyakaldı. kapıya yakındık, yağmur başladı, benim hırkayla da üzerini örttüm.

annem benim bebeklik-çocukluk oyuncaklarımın hepsini ben büyüyünce benden habersiz tanıdığı diğer küçük çocuklara dağıtmış. tam 3 kocaman koli. misâfirliğe gidince veletlerin elinde benim oyuncakları gördüm. eve geri getiremedim tabi. sevgilini başkasının altında görmeye benzer. ahmet kaya "beni vur beni onlara verme" diyor ya, aynen öyle. oyuncaklar isyân ediyor resmen. ya da bana öyle geliyor. duygusalım o an. anneme en kızdığım zamanlardan biridir. evi yıkmıştım. bir diğeri de evdeki tüm ansiklopedileri taşınıyoruz diye kütüphâneye bağışlaması. ilgilenmiyorum diye muhtemelen ama vallahi okuyordum yalan yok. o zamanlardan beri hâtırası olan nesnelere, kokulara, müziklere... her şeye ilgim var. kaybolsun istemem, kimseye de müdahâle ettirmem, dokundurtmam. sinema bileti saklamak, parfümün dibinde bırakmak, defterime bırakılan gizli notları defter çöpe gitse bile defterden ayırıp bir kenara kaldırmak, ilk mesajlar... çok şey. özneleri yaşantımda artık yer almasa da anıları evimin bir köşesinde kalsın, problem yok. annem de oyuncakları dağıtmış ama bir oyuncak hâriç. o evde kalmış. şans eseri benim gece üstüne başımı koyup yattığım pofuduk ayıcık, kitaplığın üzerinde unutulmuş. bembeyaz tüylü, yumuşacık bir şey. bununla yatmayı severdim. yaş 3-4 olsa gerek işte. küçüklüğümden kalan tek ve son oyuncaktı. işte ben o gün bu ayıcığı ona hediye olarak getirdim. kalan tek oyuncağım. onunla birlikte "kaybolacağını" bile bile. kendisinin sırt çantasından çıkardım, başını kaldırdım ve çocukken benim yattığım şekilde başının altına o ayıcığı koydum. ayıcığın kollarıyla bir zamanlar kendime yaptığım gibi yanaklarını okşadım. kendimi gördüm, uzaklara daldım, çocukluğumu hatırladım. o an uyandı, çok mâsum güldü. teşekkür ederim dedi. esas ben sana teşekkür ederim dedim. orada, tüm gece yorgunluğuma rağmen belki ya 1 ya 1,5 saat zorâki uyudum, bir gün onun benim için yok olacağının farkında olarak 6-7 saat boyunca, sanki yaşamımın son saatleri gibi onu izledim. tüm günü zihnimden yeniden yeniden yaşadım. o gün dişiliğine dokundum, utangaçtım. yeniden çocuk oldum. o hep çocuktu.

o gün nasıl bırakmadıysa sonra da bırakmadı, anne gibi sevdi. ama ben çok günâh işledim, kaya gibi sert. okyanus gibi soğuk, cehennemlik bir günahkâr, hayırsız evlât oldum. çok mutlu oldu, güldü ve çok ağladı, haz dolu sızılar duydu. pişman olmadık. birçokları gibi o da bir gün kayboldu, hiçbir şey sonsuza dek sürmez. yalnızca bâzıları diğerlerinden biraz daha uzun sürer. çünkü ben çocuk kalmadım, erkek oldum. tabiatım, kimliğim, benliğim bu. mâsum değilim. dişiliğin kendisi beni acıttı. ben de dişileri. ayrılma vakti gelince düş sokağı sakinlerinden esinlendim, beni değil "sen yine seni sev" dedim. derken hep zorlandım.

karşılaştığım yürek yüceliği karşısında hep küçüleceğim. hayranlıkla izleyeceğim. dişiliklerinden etkileneceğim. bir an çocuklaşıp yine erkek adam olacağım. bir gün biri karşıma çıkıp beni şapşal âşığa çevirene dek, kan revân içinde bırakana, yılların öcünü alıp beni tamâmen parçalayıp yok edene dek, beni bir tanrı yargılamasıyla cehenneme postalayana dek farklı bedenlerde bu oyunu devâm ettireceğiz. bundan hep keyif alacağız, acı ve haz birbirinin içine geçecek. bu oyunda knock-out olmadığım sürece ahmet kaya'nın yusuf hayaloğlu şiirinde dile getirdiği bunalımla, eninde sonunda ben değil benim hakkımdaki iyi niyetler, bir bir yargılanıp asılacak. kalan bir ayıcık, bir küçük acı, bir küçük haz. acı ve hazzın tam ortası. veyâ ezginin günlüğü'nün şarkısındaki, "dilimizde yinelenen bir şarkıda". toprak ve çimen kokusunda, sütlü çayda, ay ışığında ve kitap satırında bir şeyler.
çok şey yapmak isteyip hiçbir şey yapamıyorum.
biraz önce 'sevmek karşı tarafın nasıl davrandığından bağımsız bir şey' diye bir mesaj aldım.tam 10 dakikadır bunu düşünüyorum.
o kadar haklı ki...
mezuniyete kaldı 8 ay ve ben daha geleceğim için herhangi bir adım atmış değilim. uzmanlık seçmek falan gibi bir şey değil bu. geleceğimi çizmek, nerede yaşamak istediğime karar vermek benim elimde ve tabi ki bunun için çabalamak da öyle. ama gerekli motivasyonu bulamıyorum sözlük. her şey gözümde büyüyor. maddi-manevi durumlar var düşündüğüm. gecenin sonunda kafamdaki ses 'hep zoru seçtin, bu sefer de kolayı seç ve rahat et' diyor. ama ya mutluluk? mutluluk çabalamaya değer, keşke bu gücü kendimde bulabilsem.
hastalanmanın getirdiği aşırı duygusallıkla şu güne dek farketmeden içime attığım ne varsa hıçkırıklar eşliğinde saldım bugün. aylardır tek damla gözyaşı dökmemiş olmanın acısını çıkarırcasına, kopkoyu bir zehri akıttım içimden.

sordum kendime, bu güçlü kadın pozları niye? bu kadar zayıfken hem de.
çalışarak sabahladığım sınavın sözlüsünde hoca 'aranızda dönem birinciliği hedefleyen yoksa hepinize 70 vereyim gidin' dedi. dönem birinciliği hedeflemesem de en azından 70'ten fazla alabileceğim bir sözlüden sürüye uyarak 70 almayı kabul ettim. içime na böyle bi yumru oturdu. beni yalnızca gerçek ganocular anlar...
öğrendiğimiz her hastalıktan sonra okuduğum belirtilerin benim üzerinde sanki oluyormuş gibi olması ve bu yüzden her kurul patolojiyi satıyorum pişman değilim
kendimi motive edecek bir neden bulamıyorum, kararsızlık denizinde boğuluyorum sanırım.
mutlu olmamanın yanı sıra artık direkt ‘mutsuzum’ diyebiliyorum. kafam çok dolu, stres seviyem alarm durumlarına yakın. ve başka herhangibir hissim yok. bir isteğim yok. keyif alacağıma inandığım bir şey yok. gittikçe kötüye gittiğimin farkındayım. bir şeyler çok eksik. dile getiremediğim şeyler, imkansız şeyler. yapmam ‘gerekenleri’ yapıp hayatımı seyrediyorum sadece. acilen toparlanmazsam sonu kötü, farkındayım. toparlanmalıyım ama bu bile gereklilik ve gereklilikler beni yoruyor.
  • /
  • 85

içerik kuralları - iletişim