barones frozbit

Durum: 1305 - 15 - 2 - 0 - 08.12.2019 20:13

Puan: 25555 -

3 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yönetici.

Change everything you are and everything you were. Your last chance has arrived.
  • /
  • 131

insanların üzüntülerinden zevk almak

dünyada size önem atfeden tek canlının saprofit bakteriler olduğunu gösteren vasıfsızlık örneğidir.
bunu rahatça yapabiliyorsanız kötüsünüz. ve kötülük etrafınızdaki insanların oy çokluğu ile belirlenen bir şey değil. 1 kişiye göre kötüyseniz kötüsünüzdür.

kalp kırıklığı

çarkına tükürdüğümün dünyasında yakamı hiç bırakmayan his.
bütün sebepler şu an kördüğüm olsa da hepsini çözeceğim zamana az kaldı hissediyorum artık bunu, sonunda tırlatıcam belki ama tırlatmanın verdiği rahatlıkla şu duygu yoksunu insanların ne kadar zayıf noktası varsa oradan ben de vurucam onları bi gün acımadan.
her şey geçen hafta babamla telefon konuşmamla başladı. benim mubişler napıyor acaba dedim babama, babam da dan diye kızım yaşlanmış senin kuşlar artık dedi. öyle deyince ölmüşler mi dedim. yoo iyiler bi sıkıntı yok dedi. ama benim içime bi kurt düştü tabiki. annemi aradım sonra o da bu baban delirdi heralde o ne biçim cümle, kızım bişeyi yok kuşlarının dayın bakıyor onlara dedi.
dün de kardeşimi memleketten iş görüşmesine çağırdılar. eve geçince beni görüntülü aradı. bacağına sıçtığımın gerizekalısı hamburger menüsünü söylemiş pipetinden kola fırtlatıyor, dedim ki kuşları göstersene bana. yamuk ağzıyla gülmeye başladı. kesin bişi oldu dedim anında. abla, bitanesi ölmüş kuşlardan dedi. hangisi ölmüş diye sorana kadar gözlerim çoktan doldu bile. turşu ölmüş dedi kardeşim. nasıl ölmüş ya niye ölmüş derken gerizekalı kardeşim olacak insan gözümün önünde tıkınırken vadesi gelmiş artık falan diye salakça bi cevap verdi. ben hala birinin öldüğünü kabullenemeyip çoğul konuşuyorum ben onları yanıma getireyim falan diyorum, o salak bana dayım kuşu gömmüş fatihası okunmuş diyor. allahın gevşeği. hala sabredip diyorum kafesleri mi pis hasta mı oldular, ben de gelip bakayım onlara diyorum hala çoğul konuşarak. o da gelmiş bana kafesleri pis evet sen çok kötü bi annesin ahahah diyor. en sonunda siktir git ya annemi arıcam şimdi dedim kapattım telefonu yüzüne.
aradan 10 dk geçti hanfendi tıkınmasını bitirdi demekki tekrar aradı beni. abla, ben de üzüldüm, çok tatlı kuştu, küs müyüz falan zırvaladı. ondan sonra anneme söylediğimi söyleme yaza kadar sana söylemicez diye karar almıştık dedi. ben de söylicem dedim. o da tamam onu söyle ama hamburger yediğimi söyleme bari dedi. wtf ya. kapattım.
sonra annemi aradım. anne turşu ölmüş dedim. neee diyor bana, nasıl ölmüş ne zaman ölmüş diyor. diyom dalga mı geçiyorsun daha numara yapmayı bırak diyorum, sinir beynime çıktı iyice. hala bişiler söylüyor dedim anne beni cidden sinirlendiriyorsun şu an. sanırsın kuş öldü diye şok geçiriyor kadın öyle bi yalancılık. sonra evet kızım ölmüş dedi. iyi dedim onun da suratına kapattım.
babannemle derdi için, kardeşimin iş bulamayışı için, canı sıkıldığı için, kısaca keyfi için her gün arayan annem üstünden 24 saat geçti konuşmamızın yine aramadı. valla çıldırıyorum artık. daha önce yine başıma gelen kötü bi olayda arayıp bi halimi sormadığı için sitem etmiştim, buna üzüldüğümü açıkça belirtmiştim. bunlardan bi halt olmaz. ben de bi türlü duygusal destek için ailemden bi şey beklememem gerektiğini hatırlayamıyorum. çünkü kime gitmem gerektiğini bilmiyorum. bunu kendi başıma halletme yollarını da bulabilmiş değilim ama bulucam. bundan sonra terminatör barones.
evimizde bizimle yaşamış küçücük bişeyin ölümüne üzülmeyi geçtim, benim üzülmüş olmamı bile düşünemeyen empati özürlü ailemi bi kenara bırakırsak, sözde kırıkkalede en yakın arkadaşım olacak insana bakalım.
kanka napıyon diyor, diyorum ki muhabbet kuşum ölmüş. bana diyor ki önce bi :(((( mesajı sonra offlinedan çıktım şimdi açım yemeğe gidek. wtf ya. gerçekten beni delirtmek mi istiyosunuz?!!!
sonra 5-6 aydır flörtleştiğim bi oç var. kimseye de muhabbet kuşum öldü benimle ilgilenin diye yalvarmıyorum yani, bunu da böyle sanmayın. bu salak da beni yanına çağırıyor. ben de dedim ki muhabbet kuşum ölmüş, diğerini yanıma almaya memlekete gidicem diyorum. bana diyor ki kuş öldü beybi mi diyorsun yani diyor. yemin ederim bunların hiçbiri yalan değil sorana ss atarım.
bu nasıl bir götlüktür ya insanların sevdikleri bi boka yaramayacaksa niye varlar bu dünyada. ben kendi kendimi olsun petshopta olsalar daha kısa yaşarlardı, onlara kendi odamı verdim, kafese hiç kapatmadım diye teselli ediyorum. bunu siz yapamıcaksanız 2 tane kıytırık cümle kuramicaksanız niye varsınız bu aq dünyasında.
o kadar bilendim ki o kadar olur. bağlandığınız sevdiğiniz bi şeyin kaybını bekliyorum dört gözle, sırf orada sizin yanınızda olmamak için. artı bazı kırıcı sözlerimi de biriktiriyorum hadi bakalım.

the hateful eight

sadece 39 dakika boyunca katlanabildim, sonra gidip kombiyi fulledim. ikinci yarısını bile göremediğim film oldu. olaylar takriben kaçıncı dakikada başlıyor, bir bilen yeşillendirsin hayrına...

how i met your mother

kaçıncı tekrarımı attığımı bilmediğim 208 bölümlük dizi. bi yerden sonra adamların sürekli ortaya bi tespit koyması insanda bağımlılık yaratıyor, bikaç gündür dünyaya bi tuhaf bakıyorum. friendsten aynı keyfi asla alamadım, çoğu bölümünü de atladım.
ted mosby, sen varoluşsal sancılarına yenik düşmeyen yılmadan aşkı arayan yalnız bir şovalyesin ama her su verene açan kolay bir çiçeksin de aynı zamanda...

the sims

mobil versiyonunun leş olduğu, yine de baya zamandır oynadığım simülasyon. bazı mimik ve vücut hareketlerini o kadar güzel yapmışlar ki zihnim çeşitli blackmirror senaryoları üretiyor.
şimdiki simslerimden biri masör oldu ve zoom yapıp izleyince o masajı kendime çok fena istiyorum...

mobil versiyonu leş demişken... pc ve mobil oyunlarını aynı şirketin farklı uzantıları yapıyormuş ama mobilin beklenenin çok altında ilgi görmesi üzerine yetkiyi tek kanada vermişler. bundan sonra mobil versiyonunda büyük güncellemeler bekleyeduralım bakalım...

sadece tahlil sormak için mesaj atan arkadaş

bende var böyle bi tane. sayesinde hepatit b markerlarını çok erken yorumlamayı öğrenmiştim. kendisini aids kaptı sanıp yaylaya kilitlerken 3 ay kadar hepatit ya da aids değilsin, diye dil döküp sağlıklı olduğuna ölmeyeceğine inanması için uğraşmıştım. beninin şeklinden, karnındaki yağ bezesine, submandibular lenfadenopatisine kadar çeşitli konularda arayan, sadece sağlığı için arayan bir arkadaşım var.
her aramasında yaklaşık yarım saat defalarca sorduğu ölmicem demi, sorusuna bıkmadan usanmadan yanıt verip geçenlerde kızım ya senin soyadın neydi sorusuyla karşılaştım. wtf?!

bi hocamız maddi karşılığını almadan asla tıbbi yardım etmeyin kimseye kişisel hayatınızda eğer acil değilse, demişti. ne komşuluğunuz ne akrabalığınız kalır, herkesçe beleş dr olarak görülürsünüz demişti. valla haklıymış. insanlar kankalarının soy adını bilmiyorlar ve soy adını bilmedikleri kankalarına saatlerce bedensel ve ruhsal sıkıntılarını anlatabiliyorlarmış...

sözlük profiline gerçek fotoğrafını koymak

çılgınlarca tespitlerde bulunabileceğim konu.

1. iflah olmaz bir ilgi budalası olmak: öyle ki insanların anonim kalarak, yazma becerileriyle duygularını ya da bilgi birikimlerini paylaştığı, kimsenin dış görünüşünün bi önem arz etmediği bir ortamda kendi fotoğrafını koymak, kendini çekici sananların kuyuya attığı ilk taştır. o taşın hiçbir yere ulaşamayacağını, kimsenin de umurunda olmadığını bir ilgi budalası asla fark etmez. seri katiller gibi, önce uzun aralıklarla fotoğraf değiştirirken zamanla zıvanadan çıkar ve her güne yeni bir kendini seksi sandığı fotoğrafla hayatımızı zehir ederler...

2. hedefe giden yolda kendini feda eden, cesur yürek: bu tip konuştuğu kişilerin fotoğraflarını isteyebilmek için önce fotoğrafını paylaşmıştır. anonimliğin çok da matah bir şey olmadığını iddia ederken, asıl ilgilendiğinin dış görünüşünüz olduğunu kamufle etmek için sizi yüksek dozda entelektüeliteye boğar. 1 kere tuzağına düşüp fotoğrafınızı paylaşırsanız, sizi beğenirse konuşmayı out of nowhere'den sextinge bağlayacak, beğenmezse de asla eskisi gibi olmamak üzere ama irtibatı da asla koparmayacak düzeyde iletişim halinde kalıp, sizi zor zamanları için yarattığı yedek kutusuna koyacaktır.

3. kavanozda saklanması gereken naifler: bu kişilerin paylaştıkları fotoğrafları genelde, doğru ışık açısıyla çekilmiş, kartpostal tadında, yazarların genelde hayvanlarla ya da çiçek koklayarak verdikleri romantik pozlarıdır. yazarların yüzü ya ekranda küçücük kalıp pikselleşmiş ya da yarım çıkmıştır hep. ama her nasılsa avcı yazarlarca, iris taraması, çeşitli antropometrik fenotipik ölçümlerle kimliği belirlenir ya da güzelliğine atfedilen pp skoru üzerinden değerlendirilirler. o yazılan naif entrylerin, yoğun duygusallığın, o uysal betalığın o sanatsal pp ile huşu içindeki muazzam uyumu, avlanan yazarın kalp kırıklığı, nevrotik öfke krizleri ile yazdığı entryleri ile kırılıp bin parçaya dağılır. pp ve entryler kendini imha eder ve bir daha sözlüğe dönülmez...

4. sözlük acemileri: sözlük jargonunu bilmeyen yeni hevesliler. biraz saftırlar, muhtemelen ilk sözlükleridir. o yüzden hatta genelde isimleriyle kullanıcı adı alırlar. bir zaman sonra herkesin anonim olduğunu görüp offf ben ne yaptım diyerek yönetime koşarlar. onları üzmeyelim, sözlük kariyerlerine 3-0 yenik başladılar...

bir insandan etkilenmek

ah be... ne güzel duyguydu o.
o zamanlar önümdeki belirsizliklerle dolu yolda sis perdesi kaybolup gider, gözlerime güneşler doğardı. kendime bir rol model bulmuş olmak, güzel bir amaç, taptaze bir serüven demekti.
gıpta ettiğim bir kişiliği tanımak, imrendiğim özelliklerini, ayna karşısında kıyafet dener gibi, kendime yakıştırıp mutlu olmak gibiydi. onun hayat enerjisi üretme fabrikalarında gezinip kendim için bikaç püf nokta öğrenmek, içimdeki bir şeyler öğrenmeye hevesli çocuğu muzipçe gülümsetirdi. işte bu! ben tam da böyle biri olmak istiyorum, derdim. cesur, merhametli, kendini anlatabilen ve bunu yaparken etrafındaki insanların onu mutlulukla dinlediği, kucaklayıcı, şefkatli, geniş ufukları olan, mutsuzluk eşiği yüksek, pozitif, mantıklı, uzlaşılabilir, yetenekli ve yaratıcı, bilgili ve bilgiyi arayan...

ama dobrovski. puf. düz çizgi. böyle biri yok.

benim bitmek bilmez kendimi arayışımda, zor olanı yapıp kendime kendi başıma bir kimlik çizmeye uğraşmaktansa, hazırda olanı arayıp onu kopyalamayı amaç edinmem hep bir kolaya kaçış oldu.
bu yüzden enerjisinden etkilendiğim herkes içimde büyük bir coşkuyla karşılandı. istediğim şeylere -belki- sahip olan insanları kusursuzlaştırmaya başladım ve gerçekler diye bir şey var biliyorsunuz, mutlu sandığım herkes zamanla gamsız, bencil, sadakatsiz, hoş olmayan zaafları olan, kıymet bilmez insanlar çıktılar.
mutlu olmak belki de gerçekten böyle bir şeydir ve ben de sadece duygusal bir topumdur.

(birinden etkilenmek+hayalkırıklığına uğramak)×sonsuz. sizi kayıtsızlığa ve önyargılara sürükleyecek bir işlemdir. artık en son ne zaman birinin bir şeyinden etkilendiğimi ya da en son ne zaman kendim için bir gelecek veya bir kimlik veya bir amaç aradığımı bilmiyorum. duygusuz bir topum artık. en fazla oha! üst düzey bir pislikmiş bu da, diyerek şaşırıyorum insanlara.
ama yalan yok, etrafımda güzel insanlar görmeyi baya özledim o da kendi ruh sağlığım için...

boş zamanın anlamını unutmak

aslında boş zamanın içindeyken anlamı unutulan şey. yumurta kapıya dayanmışken, dersle boğuştuğum zamanlarda boş zaman=her şey. saatlerce resim yapmak, yeni müzikler keşfetmek, eve çeki düzen vermek, özbakım için zaman ayırabilmek, kitaplığına okunmuş bir kitap koymak, belki yeni bir şehire, iç açıcı bir ortama girmek vs vs...
ama boşa çıktığımda bütün bu basit istekleri unutuverip dağınık evimde karanlıkta yatıp fütursuzca sims oynuyorum elimde telefonla. boş zamanın anlamını unutmuş gibiyim, biri beni tutuştursun!

ebeveynlerin kötü özelliklerini almak

genetiğin kötü bir cilvesidir.
mesela annemin gözleri bal rengidir, bütün yeğenleri ya mavi gözlü ya da bal rengi gözlere sahip. kardeşimle bana koyu kahve gözler bahşetmiş bu puşt genetik. yine annemin gamzelerini de alamamışım ama kardeşime tek taraflı çenesinde olan gamzemsi bir şey vermiş.
babam 55 yaşında ve sadece şakaklarında beyazları var kalan saçları simsiyah. ben 26 yaşında tepemden beyaz saçlar fışkırtmaya başladım bile. babamın upuzun gür kirpikleri var ama ben onun yerine sırtındaki 1×1cm boyutundaki benini almışım. kafamda da bi ben var o da annemden geçmiş. ben verin bana vere vere, bir ben var bende benden içeri...
en üzücüsü de anne tarafımın vücudunda kıl namına tek şey saç ve kirpik. neden allahım neden...

bir de ebeveynlerin kötü huylarını edinmek var ama bunu fark edebilmek için özfarkındalığı çok yüksek biri olmak gerekiyor. şimdilik ben kendimi onlardan farklıymışım gibi kabul ederek rahatlama taraftarıyım. yine de şükür ki kumarı, sigarası, karı kız düşkünlüğü yok bizim veletlerin. sağlıklı olsunlar yeter...
  • /
  • 131
  • /
  • 32

insanların üzüntülerinden zevk almak


sadece tahlil sormak için mesaj atan arkadaş


ebeveynlerin kötü özelliklerini almak


açın kapıyı


tıp fakültesinde şans unsuru


kimseye anlatılmadan yaşanılan şeyler


kelime yarışı


taşınmak


tıbbiyeli sözlük zaman kapsülü


fasulye


  • /
  • 32

moderatör

tanım: sözlükte görevini layıkıyla yapan insanlar topluluğu.
hemen olaya el atıyorlar, çok netler hiçbir şekilde yamuk istemiyorlar bu konuda.

insanların üzüntülerinden zevk almak

barones frozbit

başı sağolsun dediğim iyi niyetli insan. yazısında gerçekten çok üzüldüm. özellikle aynı evde yaşadığı küçük ama değerli varlıkların ölümü insanı mahvediyor. aklıma ilk yeğenlerim geldi. minicik masum canlılar. o yüzden acısını anladım. ben de onlara kuş almayı düşünüyordum. insanın bu yalan dünyada sevgisini çocuklara ve hayvanlara vermesi ardından onları kaybetmesi çok acı bişey. yalnız değilsin barones.

gelevera deresi

giresun ili espiye ilçesinden karadeniz'e dökülen bir dere. özlüce deresi de denir.
türkü versiyonundan bahsedersek yanlış seslerin kurbanı olmuş bir türküdür. bu kadar yorumluyorum. halk kültüründen anlamayan onun içinde dahi büyümemiş alakasız kişiler sanki el dorado'yu keşfetmiş gibi türküleri popülerleştirmeye çalışıyorlar. ha burası özgür bir ülke herkes istediğini söyler de, eleştirme kısmına gelirsek, olmuyor be kardeşlerim, o duygu, o halkın tınısı yok sizlerde. yapmacık kalıyor.
*küçük bir düzeltme: adı gelavera değil "gelevera" deresidir.

ebeveynlerin kötü özelliklerini almak

her birimiz, birbirimizi arkadan bıçaklarız ancak birbirimizden başka kimsemiz yoktur.
özellikle baba tarafından geçen bir lanettir.
dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, bir yere ve ya bir insana bağlı kalamama. sadakat eksikliği. herhangi bir kimse ya da herhangi bir yer için aidiyet duygusunun kanımızda olmayışı.
her türlü günahı işleriz. ve de çok şanslıyızdır. insanları çok kolay etkileriz. çok kolay zengin oluruz. çok kolay iflas ederiz. zaferden çabuk sıkılır, çok kolay bırakırız. sonra yine yeniden bambaşka denizlere, bambaşka limanlarda demirleriz. yalnızızdır. herkeslerden.. birbirimizden apayrı yaşarız. ancak her birimiz birbirimizin bir yerlerde olduğunu biliriz.. çünkü damarlarımızda hep o aynı laneti taşırız.

tıbbiyelinin aşk hayatı

"ne aşkı? ne mutluluğu? onu sen ne bilicen, benimle yalnızlığım bilür"

şeklinde tanımını yaptığım, üzen başlık.

before sunrise

aralarında oluşan o çekim, zihin birliği ve sabaha kadar durmaksızın edilen sohbete rağmen hala konuşacak çok şeylerinin kalması... siz başkalarında 'aşk' diyebileceğiniz bir şeyleri ararken karşınıza ansızın çıkan o adamın/kadının o insan olduğunu bilmek. bir gün, tutup da aşık olmasam da olur, bir şehrin sokaklarını öyle avare dolaşacak bir insanla karşılaşmayı istiyorum. felekten bir gün çalmak, yine bir gün buluşacağımıza sözleşmek bir de sabah, ayrılmadan önce, hafif serinlikte birbirimizin en doğal belki de en güzel halimizin fotoğrafını çekmek. biraz da paylaşma arzumu yamsıtır bu film, o yüzden bunaldığım zamanlarda kaçtığım yerşerden biridir o ikilinin yanı.

sen aydınlatırsın geceyi

şarkısı dinlendikçe dinlenilesidir.

(bkz: mreyte ya mreyte)

mesajlar

sözlük bünyesinde başka bir kullanıcı ile aranızda açılan çok gizli iletişim kanallarının listelendiği sözlük fasilitesi.

sözlükteki şu son günlerimde eski entrylerimi kurcaladım hep. neler yazmışım, tanımsız entry var mı, tck falan dinlemeden dümdüz sövmüş müyüm, şimdiki görüşlerimi/düşüncelerimi yansıtmayan yazılarım var mı gibi sorular sorarak bir kısım eserlerimi yok ettim. bugün bir değişiklik yapıp mesajlarımı okuyayım dedim, neler neler çıktı içinden.

mesela bir yazarla informozomdan girmişiz, eritrositle ilgili bir sürü soru sormuşum ben, hocasına sormasını rica etmişim. mesajımı okumuş ama hala cevap vermemiş. cıks cıks, çok ayıp.

cevabını alamadığım soruları buraya da yazayım, belki bilen birisi beni aydınlatmak ister.

asıl soru: eritrosit neden informozom depolar. ribozomu olmayan, ömrü boyunca protein sentezlemeyen bir hücre neden mrna depolar?

bunun dışında benim merak ettiklerim de şunlarmış,
olgunlaşıp eritrosit halini alan hücrede teorik olarak protein sentezi durur (çünkü ribozom ve nukleusunu hücre dışına atar). protein sentezi durduktan sonra mevcut protein içeriği 120 gün boyunca nasıl değişir?

daha açık anlatayım: yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü, her gün kaç defa o2-co2 değişimi yapıyor. oksijen dediğimiz şey biyolojik yapıların can düşmanlarından biri. hiç mi worn out olmuyor bu hemoglobinler? oksijen hiç mi saldırmıyor proteinlere, yapılarını bozmuyor mu? ne zamana kadar 270 milyon olarak kalıyor? mesela 30. günde hb sayısı ne kadardır bir rbc içindeki?

bu hücrenin içinde sadece hb yok. cytoskeleton proteinleri de var malum. kapiller dolaşımda eğilip bükülecek hücre. cytoskeleton proteinleri ne zaman worn out olacak? kapillerden geçerken hiç sorun yaşamayacak mı? 3 günlük rbc ile 85 günlük rbc arasında esneklik açısından fark olmalı mutlaka.

bu hücre glikoliz yapıyor enerji üretimi için (çünkü mitokondrisi yok). glikoliz enzimleri de mi worn out olmuyor? ya metabolizması çok yavaş, o yüzden fazla glikoliz enzimine ihtiyaç yok; ya da çok fazla var ve ihtiyaç fazlası olduğu için bozulanları kompanse edebiliyor. benim için 3. bir yol yok, sizin için varsa dinlerim zevkle.

bir de merak ettiğim şey şu, fazla fazla depolayıp dolaşıma öyle mi çıkıyor bu hücreler? mesela %180 kapasiteyle dolaşıma çıkıp 120 günde %40 hb kapasitesine düşünce mi parçalanıyorlar, yoksa aslında bilinenin aksine içeride protein sentezi hala devam mı ediyor? devam ediyorsa ribozomsuz nasıl ediyor? ribozom dışında bir yol var da o yüzden mi mrna saklıyor (informozom)?

hepsinden önemlisi bir rbc, tek bir hücre, 120 gün hiç protein sentezi yapmadan nasıl hayatta kalıyor?

bilimsel konuşma bundan ibaret. başka bilimli mesaj yokmuş swh. yeri gelmişken yukarıdaki konuyla ilgili bir soru da şimdi sorayım. “ribozom organel midir?”. kopya vereyim, organel dediğimiz şey çevresinden çift tabakalı bir membran yapısıyla ayrılan, içi dışından farklı contente sahip özelleşmiş hücre içi yapılardır. ribozomun membran yapısı var mı yok mu önce onu düşünün, sonra ribozom organel midir değil midir, biz okullarda nasıl öğreniyoruz bunu düşünün. sonra da yukarıda sorduğum sorulara “aptal aptal şeyler sorma buyucu” demeden önce tekrar düşünün. think outside of the box pls.

***

bunun dışında birilerine laf sokmuşum, birilerini trollemişim, bizim üniversitede tıp okuyan vlogger bi kızı paylaşan arkadaşa teşekkür etmişim “ben bununla uğraşırım” diyerek (gerek kalmadı uğraşmama gerçi. özeyi yakıp üfleyen biri bu vlogger kardeş. kendi aramızda çok dalgasını geçtik. yüzyüze trolleyesim yok, ama bir kere derste bozduğumu hatırlıyorum hehe). bunu okursan bana mesaj at. istanbula geldiğinde sana çok güzel bi hamburger yedircem, baltazar diye bizi dandirik mekana yönlendirdin zamanında, ye de hamburger neymiş gör gör *

başka sözlüklerden tanışık olduğumuz insanlar yakalamışım mesela. sipariş üzerine entry yazdırmışım, sipariş üzerine entry yazdıramamışım (ama üstüne doktorlar arasındaki kokain kullanımıyla ilgili çok değerli şeyler öğrenmişim).

ben birilerini düzeltmişim, birileri beni düzeltmiş (hep saygı çerçevesi içinde yazıp çizmişim, kendime çok şaşırıyorum). moderatörlere sataşmışım, biri random gülüyorum diye entryni silerim diye tehdit etmiş. ben de silebilirsin diye izin vermişim.
moderatörler şikayetlerime cevap yazmış (bildirim butonu gibi kızlar. yatıp kalkıp teşekkür etseniz emeklerini ödeyemezsiniz. kendi adıma çok teşekkürler steril ve barones).

bi yazarla ciddi ciddi flört etmişim. o zaman anlamamışım tabi bunu, aptal kafam. sonrasında yürümüştüm azıcık (onlar mesajlarda yok tabi hehe. istediğim tepkiyi alamayınca “gönlü yokmuş demek ki” dediğimi de hatırlıyorum). o zamanlar çok da iyiydi aramız. sonra benim sevgilim falan varken bi koptuk. aylar aylar sonra ctf ameliyathane defterinde ismini falan görüp mesaj attığımı hatırlıyorum. takipleşmediğimiz halde twitterdan beni engellediğini de hatırlıyorum. kırılmadım değil buna, ama biraz sonra mesaj atsa hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ederiz muhtemelen (mesaj at vicdansız. söz flört etmiycem bu sefer *). umarım hayallerini gerçekleştirmişsindir, karolinskaya staja gitmişsindir.

barones’le 1.5 yıl hiç konuşmamışız. bu kız bir ara benim en yakın dert ortağımdı. okuldaki dertlerimi anlatırdım gecenin bi vakti, hatırlıyorum. 2 liralık limonçellosuyla midemi bozmuştu, onu da hatırlıyorum *. sonra bir takım sebeplerden koptuk, küstük, birbirimizi falan suçladık yok yere. saçmaymış. konuşunca anlıyormuş insan, iyi ki konuşmuşuz. iyi ki tanımışım dediğim nadir insanlardan bu kız benim için (yüzüne söyleyip şımartmak istemedim hehe).

eski sevgilimle olan mesajlarım var bir de. aslında pek de bir şey yok mesaj olarak ama… neyse aması bende kalsın. hatırlattığı şeyleri yazmaya entry yetmez. hala seviyorum. ne kadar silahlarımı doğrultsam da güneşi öldüremiyorum demek ki (halbuki öyle sanmıştım). bakarsınız belki bir gün kendime doğrulturum silahlarımı. o zaman karanlığı görür müyüm acaba?

***

(bkz: ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler)
(bkz:hayatın film şeridi gibi gözler önünden geçmesi)
(bkz:hepinize kucak dolusu teşekkürler, kokulu öpücükler)
*

sigarayı bırakmak

5 yıldır sigara kullanıyorum. sürekli sigarayı bırakmak isteyip istikrarımı sadece bir sigarayı söndürüp diğerini yakana kadar devam ettirebiliyordum. yani ettiremiyordum. neyse 2 ay kadar önce bir arkadaşım da ilaç kullanarak sigarayı 10 günde bıraktığından bahsetti. halk sağlığı polikliniğine gidip ücretsiz olarak ilaç alma imkanı varmış vs. tabii ben yine aa ben de giderim kesin diyip asla gitmedim. ta ki 2 hafta önce canıma tak edene kadar. aslında bu sınıra gelmemin en büyük sebebi de sigaraya geçen seneden beri zam üstüne zam gelmesi. sonra bırakırım diyip kompanse edilemez bir hal aldı bu iş. ve gittim fakültedeki polikliniğe hemen. sabırla testlere girdim ve ilacı aldım. (bkz:champix) dozu artırınca kusma efekti yapıyor bende. zaten arkadaşımda da alerji yapmıştı o yüzden bırakmıştı. biraz sorunlu bir ilaç. neyse 4 gündür hiç içmiyorum. bu artık alkolle bile sigara içmeyeceğime inanmak istememe sebep oluyor. sigarayı bırakmak isteyip bırakmamak özgüvenimi de yıkan bir şeydi. bu kadar iradesiz bir piç miyim gibi sorular sorular soruyordum kendime. sonuçta şimdilik her şey yolunda gibi. tedavi sürecinin sonunda bu entry mi editlerim.

Toplam entry sayısı: 1305

kimseye anlatılmadan yaşanılan şeyler

saat 4 olmuşken yarın uyanabilecek miyim, yine devamsızlıktan kalacak mıyım, okula gidebilecek miyim, korkusunun ızdırabıyla, yatakta, karanlığın ortasında uyuyamazken kendimi aynı zamanda başhekim olan anabilim dalı başkanıyla konuşurken hayal ettim.
hocaya hocam müsaitseniz sizinle konuşmak istiyorum bir konuda vaktinizi alabilir miyim diyormuşum. hoca da gerçekte imkansız ama kabul ediyormuş beni meğerse.
başlıyormuşum anlatmaya.
hocam ben h... 4. sınıf öğrencisiyim 26 yaşındayım. stajınızı bininci kere alıyorum hiçbir sınava girmedim. bazılarına çalıştım girmedim bazılarına devamsızlıktan girmedim. bazılarına yetersiz hissettiğim için girmedim bazılarına çalışmaya gücüm olmadığı için girmedim. hiçbir sınava girmediğimi ailem de arkadaşlarım da bilmiyor. bundan önce başarılıydım. başarılı hissediyordum kendimi, çünkü ailem, tanıdıklarım beni başarılı görüyordu. üniversiteye kadar hiçbir dersaneye para vermedi ailem. hep özel okulda okudum ortaokulda hepsini bedava kazanarak. ailemin hırslarını hep tatmine ulaştırdım, en azından uğraştığım oldu. oksde istanbulda ünlü bi özel liseyi tam burslu kazandım ama memleketimdeki fen lisesine gitmek istedim. kuzenim daha ünlü bi özel okulu kazandı. o oraya yazıldı, benim gibi korkmadı diye babam fen lisesine kayıt yaptırdığımda 1 hafta benimle konuşmadı. lise 1-2 de ders temposundan yılmıştım yazılı notlarım orta düzeydeydi ama yine de fen liseleri arası sınavda okulda 1. olmuştum. yine bütün dersaneleri bedava kazanmıştım. lise 2de aşık oldum. 16. yaşımın hayatımda en mutlu hissedeceğim dönemi olduğunu bilmiyordum gelecek 10 yıl boyunca. son sınıfa geçerken terk edildim. o yaşta politika var mı demeyin, ailemin ve kendimin politik görüşleri bahane edilerek terk edildim belki de. sevmeyi öğrendiğim kişiden unutulmanın da unutamamanın da ne demek olduğunu öğrendim. benden ayrıldıktan 1 hafta sonra kıvırcık saçlı mavi gözlü, hayat görüşü bana taban tabana zıt olan yeni kıza, benden dinsiz olduğum için ayrıldığını, aile yapımın onlardan çok farklı olduğunu söylediğini duydum. tabiki o kıza senle ben çok uyuşuyoruz aslında diye ima etmekle kalmamış, doğru kişi sensin diye eklemiş. 1 haftada. gururum kırıldı. gururlu olmasaydım da kırılınca üzülmeseydim dedim. evet farklıydık. ama benim o yaşta öğrendiğim bana farklı olanı da sevdiren bir sevme şekliydi. karşımdakini olduğu gibi kabul etmeye ve sonsuza dek sevmeye hazırdım. ve gururum kırıldı. beni ben yapan şeyler bunca zaman sevilmemiş miydi? kandırılmış mıydım? 1 hafta sonra başkasına gitmesi o kadar önemli değildi bunun yanında. yanıltılmıştım, aldatılmıştım işte. ya da onun içinde değişen duyguları görememiştim. ya da benden saklanmıştı. ama kırıldım. kendime ondan farklı olduğum için kızdım. aileme farklı olana yol vermeyi öğretmedikleri için kızdım. bizim neyimiz eksikti, neyimiz yanlıştı. sonra kendimi herkese kapattım. annemle 6 ay konuşmadım. ağlıyorum, ders çalışmıyorum, üniversite sınavı gelirken onlar bana tonla para harcıyorlar diye tokat attığı için bana. 17. doğumgünümde. sonrasında annem ayağını kırdı. bütün yaz evde yatıyordu ve yürüyemicem korkusuyla depresyona girip bana sarmıştı. istedikleri gibi ders çalışmıyorum, özel dersten sonra uyuyorum, neden hiç gece 2ye kadar ders çalışmıyorum diye koltuk değneğiyle kapımın önüne gelip doğduğuma lanet ederdi. nankörlüğüm, erkek düşkünlüğüm vs vs. il geneli seviye tespit sınavlarından kazandığım altınları bozdurup kendime harçlık yapıyordum. yemekhaneye gitmeyip yemekhaneye gidecek parayı kullanıyordum o bitince. çay poğaça yiyordum. derslerimin mükemmel olmasını şart koşan bi parayı istemiyordum. dolmuş kullanmayı bırakmıştım para istemek zorunda kalırım diye. her yere yürüyerek gitmekten 47 kiloya düşmüştüm. bi bayram günü bütün param bittiğinde babam annenle barışırsan 2 katı bayram harçlığı veririm dediği için annemle bayramlaştım. 6 ay sonra barıştık.
lise son geldiğinde yazılı notları orta derece olan ve hocalardan ona göre muamele gören ben, haftalık denemelerin başlamasıyla lise öncesi parlak dönemlerime geri dönmüştüm. ilk 3ten düşmüyordum. 4. denemede 1. olduğumda babam hele nihayet, demişti. 5. denemede 3. olduğumda sen hemen rehavete kapılacaksan lysde hiçbir şey yapamazsın dedi. asla yettiremiyordum kendimi. hala aşk acısıyla boğuşuyordum. arkadaş ortamımın organizatörü ve espri makinesi olduğum için bu halimden onlar da memnun değildi. kabus gibi bi yaz tatilinde onlarla buluşmadığım için yaz tatilinde onları ektiğimi, sattığımı artık çok değiştiğimi söyleyip duruyorlardı. sevgilisinden ayrıldığında, annesiyle babası boşandığında, platonik aşkı reddettiğinde, babasından dayak yediğinde, yurtta disiplin cezası aldığında her zaman yanlarında olan ben, annemin lanetleriyle, parasızlıkla, aşk acısıyla uğraşan ben, onları eğlendiremiyordum. sorsalar anlatırdım belki ama onlar sonuca bakıyordu sebebe değil.
lise sonun 3. ayında arkadaşlarımla beraber olduğum dersaneden ayrılıp özel ders aldığım hocaların dersanesine geçtiğimde yine ailemle kriz yaşadık. kimsenin beni tanımadığı, benle özel ilgilenmediği bir yere nasıl gidecekmişim, dönem ortasında ortam nasıl değiştirilirmiş vs vs. ikisine de bedava gidiyorum risk bana ait dediğimde, bunu sana hatırlatırız bak sonra bizi suçlama dedi babam. o dersane benim için daha iyi oldu. terk edilmiş biri değildim orada, beni suçlayan arkadaşlarım yoktu. rahatlamıştım bir nebze. bir de arkamdaki sırada oturan, deli gibi silgi kullanıp tozlarını saçıma bulaştırdığı için sürekli özür dileyen, boşver ya dediğimde dinlemeyip saçlarımın ucundan dersin son 10 dksı silgi tozlarını temizleyen biri vardı...
ygsden önceki gün tüm ailede stres had safhadaydı. bana moral olsun diye dışarı çıkmıştık. çarşıda kardeşim istediğim ayakkabıyı almayacaksanız ben niye geldim sizinle deyince babamla kavga ettiler. evin anahtarını alıp basıp gitti kardeşim. o gün bana moral verilecekti ne demek ayakkabı diye onlar kavga ederken her şey anlamsızlaşmıştı çoktan. bana doğru caddenin yokuşundan çıkan kalp kıranımı ifadesiz bi yüzle yanımdan geçerken ve benden uzaklaşırken görmüştüm aylar sonra ilk defa. yerin ayaklarımın altından kaydığını biliyorum. kaydı çünkü. artık annem babam ne yapsa boştu. evden hırkasız çıktığım o sıcacık günden sonra 1 hafta kadar durmadan üşüdüm. sınav sabahı annem ölü gibi uyandı. tost meyve suyu çay patates kızartması acıkmayayım diye her şey. hiç uyumadığımı belli etmedim. annemin çok kötü bi rüya gördüm sınavına yoruyorum demesi de yardımcı olmadı.
tabiki ygsde sıçtım 17.bininci oldum. sıçtım deyince hoca kızmıyormuş hayalimde. arkadaşlarım doktor olacakmış, ben onların hemşiresi bile olamazmışım. zaten ne zaman ben kendimi yormuşum. beni hep hazıra alıştırmışlar. bilmem kimin kızı hiç ders almadan ilk 10bine girmiş...
ygsden sonra 1 ay kitap yüzü açmadım. denemelerde ilk 10dan geriye düşüyordum. test kitaplarına baktıkça midem bulanıyordu, ağlamak isteyip ağlayamıyordum. mezuna kalma, evde 1 sene daha geçirme düşüncesi intihara meyile kadar uzuyordu beynimde. derken okuldaki matematik hocam bahçede otururken yanıma geldi oturdu. çok değişik bir adamdır, hep felsefesinin umrumda değil demek olduğunu söylerdi. şikayet ettiğimiz her şeyi sonuna kadar dinler sonra da umrumda değil der giderdi. o gün bana dedi ki bak h... ben şu an evliyim ama sence kaç sevgilim olmuştur? tabiki afallamıştım böyle bi soru karşısında, yakışıklı bi adam değildi. ve, yakışıklı bi adam değilim kendimi biliyorum ama bazılarının adını bile hatırlamadığım, bazılarının da beni hiç hatırlamadığı birsürü kız arkadaşım oldu. ağzım iyi laf yapar ve ilgi alanlarım birsürü adamın aklının ucundan bile geçmez. senin de başkalarının farkında olmadığı özelliklerin var, arkadaşların sen olmazsan koparlar birbirlerinden. onlar için önemlisin ailen için önemlisin. hayatta başına çok şey gelecek daha. ben ayrıldığın çocuğu yakından tanımıyorum ama birbirinizin adını bile unutacaksınız. canını sıkan ne varsa umrumda değil hepsi geride kalacak de ve toparlan artık dedi. bana 3-4 kere umrumda değil dedirttikten sonra yanımdan kalkıp gitti. ve tekrar ders çalışmaya başlamıştım. hırsla çalışıyordum bu sefer. annem gece 2ye kadar çalışmıyorsun mu diyordu gece 2den önce uyumak yoktu artık.
lysye girerken ygsnin aksine mis gibi bir uyku çekmiştim. ailemden sınav yerine bırakmamalarını istedim dolmuşa atladım gittim. yine de dayanamayıp sınav çıkışına gelmişlerdi. sınav bittiğinde aşırı rahatlamış ve mutlu hissediyordum. annemlere de güzel geçti sınavım 3 boşum var matematikten dediğim anda babamın yüzü soldu. çünkü bilmem kimin oğlu bilmem kimin kızı çok kolaydı ya kesin fulledim demişlermiş. o tepkiyi görünce ben arkadaşlarla takılcam bugün deyip çekip gittim. eve döndüğümde kıyamet koptu. yine sen matematik dersi almıyor musun, kapasiten mi yok, nasıl fullleyemezsin, hemşire bile olamazsın, kpss ile sürünürsün derken patladım ve annemle babama siz kendinizi ne zannediyosunuz, ben salaksam sizden geçmiştir, salak değilsem de coğrafyacı türkçeci anne babadan gelmemiştir bu zeka diye patladım. patlamamla birlikte babamın kafama yastık fırlatması bir oldu ve babam fen sınavına kadar evi terk edip babanneme gitti.
artık nefretle çalışıyordum bu insanlarla bir daha işim olmazdı, olmayacaktı. fen sınavına da girdim çıktım ve kendimce hesapladığım puanıma göre tıp fakültesi geliyordu. kendimce rahatlamıştım. ve sonuçlar açıklanana kadar tek bir netimi dahi söylemedim babama. her sabah kalkıp internetteki puanmatiklerden net hesaplaması yapıp söyleyeyim diye yalvarttım onu.
sonuçlar geldiğinde 3 boş yaptım diye kafama yastık yediğim matematikten hiç yanlışım çıkmamıştı ve o kesin full diyenler nedense hep kaydırma yapmıştı. o bilmem neyin kızı ve bilmem neyin oğlunu hep geçmiştim. tıp fakültesi de geliyordu illaki işte. gidiyordum o şehirden, içindeki herkesi orada bırakıp gidiyordum.
ama nereye gidiyordum, bu sefer de bunun krizi çıktı. ben trabzon, tekirdağ falan yazmak istiyordum yukarılara. annem ben 17 yaşımda karların içinde yürüye yürüye erzurumda okudum sen de okuyacaksın neresi gelirse orayı yazıcaksın, daha iyisini yapsaydın da onu yazsaydın diye üstüme geliyordu. derken diyarbakırda halamın kocası ürolog diye benim tercih listesi iyice boka sardı. 2 günde içimde sevinç namına bir şey kalmadı. ilk tercih antep ingilizce , ikinci tercih antep türkçe, üçüncü tercih dicle derken dhy ataması gibi bi liste yaptılar bana. kalp kıranım trabzonda olduğu için 4. sıraya trabzon yazma savaşı verdim. trabzon olmazsa tamam ne gelirse gelsin diye anlaşma yaptım babamla ve ya trabzon ya malatya gelecek diye beklerken kırıkkale çıktı. onu oraya kim yazdı hiçbir fikrim yok.
ankaradaki teyzemi aradık şöyle yobaz böyle yobaz ay keşke hiç yazmasaydınız orayı falanları dinledikten sonra daha okula gitmeden yatay geçişi kafama koydum. istikamet trabzon.
derken facebookta o saçımı silgi yapan çocuğun trabzonu kazandığını görüp mesaj attım. ben bu sene yatay geçişe uğraşacağım, lanet olsun kırıkkale kazanmışım herkes çok mutsuz, okula başlayınca sisteminizi bildiğin kadar anlatır mısın"la başlayan mesajlaşma kalan tüm yaz boyu sürdü. konuştukça konuştuk, ısındık, hoşlantılar başladı derken buluşalım dedim ben. evet buluşup nereye gittik, dersaneye. hocalara teşekkür edelim dedik. fizik hocası siz hayırdır, sevgili mi oldunuz dediğinde ikimiz de ağzımız kulaklarımızda sırıttık. arkadaşlığımız böylece değişmeye başladı. ama zor bi insandı. çekingen, zora gelemeyen, kaçmaya meyilli, güvensiz biri gibi bi his veriyordu bana ve ben hep konuştukça açılır diye uğraşıyordum. sabaha kadar mesajlaşmaya doyamayan ben, yeniden birine karşı bir şeyler hissetme sevintirikliği ile ne onu uyutuyordum ne kendim uyuyordum. bana gündüz yarasa gece vampirsin diye takılıyordu. bi akşam bana şu an seni yanımda hissediyorum hatta seni görüyorum şu an dediğinde içimde yeniden heyecanı hissetmiştim. meğerse odasına yarasa girmiş çıkmıyormuş, onu diyormuş. onun şakayla karışık imasına ben de demek senle aynı odada uyucaz bugün diye karşı atakta bulunmuştum ve o gün ilk defa birbirimize açıldık.
mutluluğum 2 gün sürmedi. eski sevgilim ktüde hazırlık okuduğu ve yeni sevgilim hazırlığı geçtiği için aynı dönem olmuşlardı. bunu hayatın acı bir şakası olarak görüyordum. sevgililiğimizi ilan ettiğimizde kalp kıranım ortak arkadaşlarımıza onu bi halı saha maçına çağırayım da ifadesini alayım demiş. ben de bunu sevgilime söylemiştim, seni rahatsız ederlerse aldırma demek için. karşılığında, h... sen çok iyi birisin, sana çok da ısındım ama ben bağlanamıyorum. uzaktan bu çok da zor olacak, hayatımızı zorlaştırmayalım. umarım yatay geçişi başarıp kırıkkaleden kurtulup gittiğin yerde çok mutlu olursun diye bi mesaj aldım. başımdan aşağı kaynar sular döküldü. bu defa 0.5 puan daha fazla alıp onun şehrine gidemediğimden kendimden nefret ettim.
okul başladığında yıkıktım. kimse, hiçbir ortam hoşuma gitmiyor, herkes boş, konular anlamsız, şehir boğucu, kafam karmakarışık. mutluluğu asla bulamama korkusu içimde. güzel kızlar, yakışıklı erkekler, üst dönemler, umurumda değil. aradığım burada değil, ben neden buradayım?
kimsenin kimseye güvenmediği bi kız grubunun içinde buldum kendimi. haftasonu herkesin ailesinin yanına ankaraya gitmesine, yapayalnız kalmaya alışmaya çalıştım. ben burayı çok sevdim ya iyiki yazmışım diyen insanların beni yatay geçişten vazgeçirmeye çalışıp ilk komitede 95 alıp ohoho yatay geçiş yapıcam ben demelerini izledim. ne olduğunu anlamadığım, bir şekilde hızlı geçen, şu an oldukça flu hatırladığım bi sınıftı. herkes jet hızıyla sevgili yapıyordu. ayrılıyordu. tekrar birini buluyordu. buna çok şaşırıyordum. bana da yazan oldu 2-3 tane. ben inatla kimseyle görüşmüyordum. aklım geçmişteydi. sınıfımdan bi çocukla çıkmam için bütün kızlar baskı yapıyordu. notları çok iyiymiş de faydalanırmışım da. aşk bu muydu?
yılbaşında özlem duygusu içimi kemiriyordu. 1 ay sevgili gibi konuştuğum çocuğu mu, birinden hoşlanıyor olma duygusunu mu özlüyordum şu an bile söyleyemem. ona mesaj attım. cevap gelmedi. ertesi gün yine, yine, yine, yine. sapık gibi mesaj attım. 1 kere bile cevap vermedi. çökmüştüm yeniden. ağlamak istediğimde yalnız kalamıyordum, mutlu olmak istediğimde yalnızdım. sınıftan bi arkadaşım neymiş bu giresun öve öve bitiremiyorsun gidelim de gezdir beni deyince 1 hafta okulu kırdık. iyi geldi bana o. döndüğümde sınıfta sessiz sakin, bebek yüzlü, hoş sohbet bi çocuğu fark ettim. artık aşacaktım geçmişi. onunla konuşucaktım. evime götürdüğüm arkadaşıma senenin sonunda ilk defa ondan bahsettim. olursam biriyle onunla olurum bu şehirde dedim. usulca bilgisayarını açtı yanımda ve facebooktan ona ceeeem naber diye mesaj attı. 1 ay beni ben kanka olayım onunla, sizi tanıştırırım sonra diye oyaladı ve yazın çocukla kendi çıkmaya başladı.
evime getirip annemin yemeğini yedirdiğimi düşündükçe tiksindiğim ilk insan o oldu.
1. sınıfın sonunda hayatımdan soğuduğum başka bir olay daha oldu. arkadaş grubumdan biri hamile kaldı ve onunla birlikte küretaja gittik. kızların bazıları olay duyulursa kürtaj yaptıran kızla takılan insanlar olucaz diye ona sırt çevirdi. ben de destek olmuyorlar diye onlarla arama mesafe koydum. kız artık uyursam uyanamam diye uyumamaya, uyuduğunda sayıklamaya başlamıştı. psikiyatriste gittik beraber. odasının ışığını kontrol ediyordum geceleri yurtta. uyumuyorsa melisa çayı içirip benim odamda yanyana uyutuyordum onu. kendini toplamaya başladığında yaşadığı travmaları zerre umursamayan sevgilisine geri döndü. bu yüzden kavga ettik ve benle "bana sadece unutmak istediklerimi hatırlatıyosun benden uzak dur" diyerek iletişimi tamamen kesti.
yazın eve döndüğümde tam anlamıyla afallamıştım. giresundaki hayatım ve kırıkkaledeki hayatım arasındaki alakasız fark gerçekdışı bi evrendeymişim hissi veriyordu. aileme anlattığımda senle konuşmayanla sen de konuşma, niye bu kadar üzülüyorsun, okuluna bak sen, bu kadar arkadaş bağımlısı olma bizim kaç arkadaşımız var şu an diyorlardı. bir şeye para verilecekse, paradan asla kısmayan, tüm parasını çocuklarına hibe eden ailemin psikolojik destek konusunda berbat ebeveynler olduklarını artık iyice idrak etmiştim. onlardan istediğim, rahatlayacağım şekilde destek alamıyordum. yalnız yaşa, nolcak ölür mü insan yalnızlıktan?
ölebilir.
derken silgiciyle caddede karşılaştım. ilk aşkımda olduğu gibi yer ayaklarımın altından çekilmedi. ifadesiz bi yüzle geçip gittim. eve kapandım. gece uyumuyordum, bütün gün uyuyordum. bütün melankolik şiirlerden dizeleri not ediyordum defterime geceleri. bir yerde "barones frozbit ile ilgili bir şiir" diye bir şiir ilişti gözüme. yazdım deftere şiiri gün doğarken. yatağın yanına bıraktım defteri, telefonu da üstüne defterin. öğle vakti bi göz uyanıp telefona baktım. silgiciden mesaj gelmiş bana. rüyadır deyip geri uyudum. bütün sene mesaj attığım insan herhalde yazmazdı durduk yere. akşam uyanıp telefona tekrar baktığımda mesaj vardı gerçekten. alakasız bir şey yazıyordu. yanlış oldu galiba dedim. haa evet pardon dedi. bu kadar.
artık başlarım böyle işine de aşkına da lanet olsun moduna girmiştim. aradan 1 hafta geçtikten sonra tekrar bi mesaj geldi. faceten yazılmış satırlarca. beni sürekli düşündüğümü, mesajlarımı okurken ağladığını, ama kendine güvenmediğini, sevileceğine inanmadığını, eski sevgilimden sonra kendisinde ne bulduğumu düşünüp durduğunu falan yazmış. sonuna da bütün bi sene düşündüm, hayal ettiklerimi senle yaşamaya hazır hissediyorum artık yazmış.
geri çevirmedim. eskisinden farklı görünüyordu. özlemiş gibiydi. özleniyordum. buluştuğumuz ilk gün ilk defa el ele tutuşmamızdan 5 dk sonra sahilde, yanımızdan eski sevgilim geçti. gülüp geçeceğimizi düşünsem de koskoca 3 yıl hep eski sevgilimin gölgesi altındaydı.
o zamanlar yaşadığım aşk acısı bana kıymet bilmeyi, affedebilmeyi, af dilemeyi ve birçok şeyi öğretip beni dönüştürmüştü. kaprislerimden, hasetimden arınmış ve birini mutlu ederek mutlu olabileceğimi aşk acısı çekerek pişmanlıklarımdan öğrenmiştim. ama sevgilimin tek derdi eski sevgilime de aşkım demiş miydim, onu da öpmüş müydüm, onunla da buraya gelmiş miydim, hiç ikisini kıyaslıyor muydum, o beni terk etmese ben onu terk eder miydim... daha önce birine aşkım dedim diye ilişkimizin 10 ayı aşkım denmedi bana. yine beni ben yapan şeylerden köpek gibi pişman olmam beklendi. ama yoo dostum yoo. kendimi yedirmeyecektim bu sefer.
o aşkın ne olduğunu bilmiyormuş, o yüzden aşkım diyemezmiş. benim başkalarına söylediğim sevgi sözcüklerini de istemiyormuş benden.
birinin size aşkım deyip dememesi çok önemli değil aslında. ama birinin hislerine uyan kelimeleri seçerek size hitap ediyor olduğunu biliyorsanız bu önemli.
bana aşkım demiyordu, çünkü bu adam gerçekten aşık değildi. geçen süre boyunca ben iki haftada bir giresuna gitmişim. haspam zaman zaman komitem var diye trabzondan kalkıp gelememiş, ben okuldan giderek koparken, devamsızlığın sınırında sevmediğim insanların atacağı imzaya muhtaçken, yanıma yaşadığım yere 1 kere gelmemiş.
üstelik bana psikolojik şiddet uygularken, sınıflarının gezisinde eski sevgilim ile kol kola poz verip görmeyeyim diye etiketini kaldırmış fotoğrafın. ağlayarak sızlayarak af diledi, ayrılmak istedim. 10 ayın sonunda ilk defa af dileyerek bana aşkım dedi, affettim.
10. ayın sonunda ben sınıfta kaldım. ilişkimin içinde mutsuz ve yalnız hissediyordum ama bu artık benim karakter özelliğim mi, yoksa düşük beklentili yaşamaya mı çalışmalıydım bilmiyordum. sınıfta kaldığımda başarısız ve yetersiz olma korkum sonunda gerçeğe dönmüştü ve ben bildiğim ve daha önce yaptığım bir şeyi tekrar yaparak bunu yenebilirdim. ben tekrar üniversite sınavına girmeliydim. tekrar kazanmalıydım ve bu sefer istediğim gibi özgürce tercih yapmalıydım. ailemin yüreğine indirerek, mahallenin muhtarının bile öğüt nasihat çektiği bi ortamın içinde kulaklarımı her şeye kapatıp eski dersaneme yazıldım. ilişkimizin en parlak çağıydı. her hafta sonu buluşuyoruz, kavga gürültü, yanlış anlaşılma sorunu yok mükemmel. ama başaramazsam rezil olucam bütün giresuna korkusuyla sınava girip 14 bininci oldum. aradan 2 sene geçmişti paslanmıştım. istanbulda diş okuyabilirdim mesela. ama annem sırada kardeşin var, yeter artık kendini düşündüğün git okulunu oku, baban bu sene ne kadar yaşlandı, çöktü adam dediğinde uzatmadan geri döndüm. bana 2 kişilik bir apartı tek başıma tuttular. dedim ya para harcanacaksa harcamaktan asla gocunmazlar ailem. neticede ruh halim daha iyiydi. içimde kalan bir şeyi denemiştim, artık sevgilimle de aramızdan su sızmıyordu. beni burada yine tek başıma bırakmayacağını biliyordum. ara ara yanıma gelirdi kesin. o 4. sınıf olmuştu, ben yine 2. sınıftım ama olsundu, artık bazı şeyleri aşmıştık. derken pediatri ile staja başladı. stajın yarısında geleceği haftasonundan önce yaptığımız skype görüşmesinde karşıma burnuna peçeteleri tıkmış ağlarken çıktı. gelemicem staj bitene kadar, kesin kalıcam, çok stresliyim diye. tamam dedim. 90la geçti. genel cerrahi başladı, gelmedi. 90la geçti. artık umurumda değildi 1 kere olsun gelmeliydi. ben zaten artık sınıfı geçmek zorunda olduğum için bir yere kıpırdayamıyordum. yarıyıl tatilini onunla geçireceğime arkadaşlarımla geçirmek istedim, görüşmek için hiç çabalamamışım, hep o uğraşmış bizim için oldu. dahiliye geldi geçti o gelmez oldu derken artık yalnız hissediyorsam madem gerçekten yalnız olmalıyım, sevgilim varmış gibi hissetmiyorsam sürdürmek niye diye düşünmeye başladım. dahiliye sınavına 1 hafta kala ayrılmak istediğimi söyledim. sınava 1 hafta kala 2 günlüğüne kalkıp geldi. ilk defa ve son kez. yine gözleri şiş, durmaksızın ağlıyor. söylemek istediklerimi söyletmiyor, sürekli ben sensiz naparım diyor. en sonunda ağlaman umurumda değil, sen benim için ne yaptın bu zamana kadar dedim. o nasıl bi soru h... hiç mi bişi yapmadım, yapmışımdır illaki dedi. hissettiğim hiçbir şeyi o ana kadar asla anlamadığı aklıma dank etti. yine ağlamalar, tutulmayacak sözler eşliğinde dahiliye sınavına girmek üzere bir şans daha vererek ikimize yolculadım onu. yine 90 aldı geçti. artık konuşmalarımızda soğukluğumu gizleyemiyor, konuşurken sıkılıyordum. o da hiç olmadığı kadar ilgili, zor stajları vermiş rahatlamış, gelmemi istiyorsan geleyim deyip duruyordu. ama sanırım artık her şey için çok geçti. 14 nisanda bi tivit atmıştım. "yok yapamam kalamam kör kuyunda, benden aldıkların neden benden fazla". hiç mi mutlu olmadın h... benimle diye yazdı. bu soru çok saçmaydı ve ajitasyon yine geliyorum diyordu bana. artık ne olacaksa olsun diyerek "sen aşk nedir bilmeyen insan, kime mutluluk verebilirsin. sen major depresyon tanısı almış anneni bile hayatında 1 kere benim zorumla yemeğe çıkarıp insan muamelesi yapmış birisin, elin kızını mutlu etmek senin neyine" yazdım. ben birine gururumu kırdığında bile aşık kalabilen biriydim ve onun kıymetli onurunu kırdığımda gerçek yüzünü göstereceğini biliyorum. bu mesajımdan sonra bir daha asla konuşmadık. o 5. sınıf oldu ben 3. sınıf oldum. sonra aradan 4.5 yıl geçti, tus derecesi yaptığı halde trabzonda kalıp nişanlısının yanında radyolog oldu, ben hala 4. sınıf.
3. sınıfı ilk kez okuduğumda tekrar kaldım. artık başarısızlık koymuyordu bile. sonra 80 ortalamayla geçtim. 4. sınıfa başladığımdan beri düzenli olarak sınavlara girmiyordum. hayatım bombok geçti, başarısızım, hangi hocayı tatmin edebilirim ki diye düşünüp, sınava geleyim diye arkadaşlarım telefonumu çaldırıp dururken ben yatağın içinde gözlerimi boş tavana dikiyordum. ailem sınava girmediğimi bilmiyor. hep girdim ve kaldım sanıyorlar.
dışardan hala mutlu ve esprili görünüyorum. kilo problemi olan şakacı, çılgın bir kız. dersleri umursamayacak kadar rahat. ailesi güzel para harcıyor ona.
geçen sene psikiyatri hocama gittim, intihara meyilli düşüncelerim olduğu için. stajları verirsem ve burdan kurtulursam temiz bi başlangıç yapabileceğimi kafama soktu gibi. sınavlara girdim, girdiğimi geçtim. geriye 1 tane kaldı. okula gidesim yok. devamsızlıktan patlıcam gibi yine.

başka hiçbir ilişkim olmadı. kendi dönemimden hiç kimseyle artık görüşmüyorum. zehirli herkesten sıyırdım kendimi.
kendimi açmıyorum. açtığımda anlaşılmıyorum. bıraktım. evden çıkacak enerjiyi bekliyorum her sabah.
saat 8. hocayla ilgili hayaller kurmayı bıraktım. pijamalarımı değiştirip okula gidicem.

istenmeyen bir hayatı yaşamak

geçen akşam yaka kartımı kaybettim diye evin altını üstüne getirirken bi hafıza kartı buldum. ne var bunun içinde lan, derken bi de baktım ki ne var ne yok arşivlemişim. 3 senelik eski sevgilimle bütün fotoğraflar, hatta mesajlar, ekran görüntüleri, daha da eski liseden kalma fotoğraflar. artık asla bir daha görüşüp konuşmayacağım dost bildiklerimle mutlu pozlarım. bakıyorum da hayatımın bir dönemi güzelmiş gerçekten ama 4-5 seneye tekabül eden bombok bi hayat yaşıyorum.
bunu da kaydettiğim notlardan birini okuyunca sanki bilmiyormuşum gibi afallayarak bi kez daha anladım.
nereden gördüm de yazdım hiçbir fikrim yok ama şu cümleyi yazmışım:
"istemediğin bir hayatı yaşarken iyi kalpli biri olmuşsun"
bunu kendim için not ettiğimi hatırladım. istemediğim ve değiştiremediğim bir hayatın içinde var olabilmenin tek şartının kendimden bir şeyler vermek olduğunu fark etmişim. kendimden bir şeyler vermek ve insanlarca "aa ne kadar iyi kalpli insan" olmak. sene 2014.
kısaca istenmeyen bir hayatın içinde olmak sivri yanlarını törpüleyen, seni uysallaştıran, sadece senin olan çok az şeyin kaldığı, hiçbir şeyin garantisi olmayan, az nefesle zar zor yaşadığın bi fanus içinde kaos korkusundan zorunlu iyilik haline sürüklendiğin bi süreç.

barones frozbit

2016 eylülünde sözlüğe kayıt olmuş yazar, ben. bu sözlükte 3 senedir kayıt olduğumdan beri neredeyse her günümü geçirdim. eski yazarlardan pek kimse kalmadı, çoğunuz bilmezsiniz o yüzden. sözlükte neredeyse hiç olmayan formatın oturması için ekip arkadaşlarımızla çok uğraştık yönetici olduğumda. tamamen absürt forum entryleri yine trip, ego çeke çeke temizlemeye başladık. yapılması gereken oydu, insanların egolarının farkındaydık gocunmadık yediğimiz laflara. şimdi insanlar bize format öğretiyor onca lafı boşuna yemişiz.

şu güne kadar harcadığım vakte gram üzülmemiştim. çünkü arkadaşlar edindim bu sözlükte. görüştüm, buluştum, güldüm, içtim eğlendim, tanıdım, sevdim, bağlandım, aşık oldum, dertleştim. sesli radyoda her yayınım sabote edilmesine rağmen sabahlara kadar muhabbet ettim. dinledim. anlattım. ama hepsi boşuna, boşu boşuna.

ne zaman bişey yapılacak olsa bekletmeden atladım. sol frame cidden akmıyordu, ama şuraya 100 entry bile girmemiş insanlar sol frame akmıyor diye başlıklar açıyordu. aksın diye ilişkiler kategorisine yüklendim seks düşkünü oldum. feminazi oldum. politika yazdım terörist oldum.
ama kime ulaşıyorsunuz istediğiniz, sıkıntınız varsa?
o yazarın derdi varmış, o yazar intihar edecekmiş, o yazar yayın istiyormuş, o yazar zirve istiyormuş. o yazarı o kız rahatsız ediyormuş. o yazara sürekli mesaj geliyormuş. mesaj kutum isteklerinizle, taleplerinizle dolu. oysaki beni burda sadece format bağlar.

yönetim ekibinden olmak beni ancak formattan sorumlu tutar. benim buraya verdiğim emeğe bakıp bunu zorunluluğummuş gibi göremezsiniz. siz benim müşterim değilsiniz ki memnuniyetiniz için kendimi yırtayım. ama gerçekten yırttım. sonunda severek yaptığım şeyler boynuma tasma oldu.

neticede bu saatten sonra hak etmediğim şeyler yaşadıkça bu sözlük için hiçbir şey yapmak istemiyorum. hepiniz gibi tıpçıyım ben de insanım derslerim var aileme karşı sorumluluklarım var, şu koşullarda robot gibi terbiyesizliklerinize göz yumamam.

hayatımda da hep enayi konumunda oldum. haksızlık gördüysem önce ben sesimi çıkarttım. insanlar susup uzaktan izleyerek kafalarını rahat tutabiliyorlar ama ben değiştirebileceğim bir şey varsa bunu her koşulda herkese rağmen yaparım. sonuçta kendini bilmezlerin diline düştük.

neticede ben bu sözlüğü güzel hatırlarım. ama buruk da hatırlarım. hak etmediğim şeyleri yaşayarak ve hak ettiğim gibi mutlu olarak.

tıbbiyeli sözlük canımsın, sen bensiz de devam edersin. alışkanlıklardan kopmak kolay değil ama gururlu biri olduğumu biliyorum. o yüzden yediğim lafları buraya koyup ne zaman buraya dönecek olursam kendimi durduracağım.
ilgi çekmek için bak sözlüğü bırakırım entrysi değil bu. anlaşılmayı ummaktan bıktığım yorulduğum için sözlüğe ve ekip arkadaşlarıma vefa borcumdur.
selametle.







tıp okumanın insanın tek vasfı haline dönüşmesi

fark ettirmeden vantilatördeki 0 tuşu olduran, ekstra kendini beğenmişlik içeren bi karakterle, insanlığa dair tevazu, empati ve iletişim becerilerinden yoksun olarak sefil bir hayat sürmeye sebep olan olay.

hep aklıma gelir. lisedeki coğrafya hocam "hayata tek dal ile tutunmayın. tek bir şeyde çok iyi olacaksınız diye bir şey yok, sevdiğiniz birçok şeye bağlanın. tutunduğunuz o tek dal kırılırsa düşersiniz" demişti. birçok konuda, meyilli olduğum halde insanlardan üstün olduğumu düşündüğüm bi dal varsa elimde o dalın kırılmasından korkarım. çünkü tutunduğum dallar insanlara gösteriş yapma aracım değil, hayata bağlanma sebebimdir ve ben bunu unutmuşumdur. ve hayat bunu her zaman acı şekilde anlatır.

kim elledi benim götümü

zeytin ağaçlarının sökülmesi protesto edilirken mevzuyu bambaşka boyutlara çeken vatandaş isyanı. harbiden gülmek garanti swh

doktorhane

tıbbiyelilerin önlüklü, scrubslı selfielerini paylaşan instagram sayfası.

bok atmak istemiyorum ama doktor bu ne ?! narsizm korkunç boyutlara ulaşmış. stetoskopun verdiği yetkiye dayanarak kendinizi bir şey sanıyorsunuz heralde. gözlerim kanadı.
muhtemelen beğendiğiniz insanları da takip edip dm’den yürüyorsunuz, kolay gelsin valla. çok kutsal meslek annecim, ettiniz içine.

intern doktorun asgari ücret alması

sosyal medyada ve çeşitli sözlüklerde başlatılan bu kampanya sonucunda malesef ki,
“kardeşim biz mi dedik sana doktor ol diye”
“intern de stajyerdir, hangi stajyer para alıyor, hem hasta üzerinde sorumluluğunuz da yok”
“1 sene sabredemiyorlar zaten paraya boğulacaklar” gibi yersiz ve densiz yorumları gördükçe, bizi en iyi biz anlatırız düşüncesiyle buraya taşımak istediğim konu olmuştur.

internin iş tanımı ve yaptırılanlar, nöbet süresi/sayısı, tıp eğitimine ayrılan kaliteli zaman, kişisel hayata kalan kaliteli zaman açısından en iyi yaşayan bilir diyerek katkılarınızı bekliyorum.

istenmeyen bir hayatı yaşamak

geçen akşam yaka kartımı kaybettim diye evin altını üstüne getirirken bi hafıza kartı buldum. ne var bunun içinde lan, derken bi de baktım ki ne var ne yok arşivlemişim. 3 senelik eski sevgilimle bütün fotoğraflar, hatta mesajlar, ekran görüntüleri, daha da eski liseden kalma fotoğraflar. artık asla bir daha görüşüp konuşmayacağım dost bildiklerimle mutlu pozlarım. bakıyorum da hayatımın bir dönemi güzelmiş gerçekten ama 4-5 seneye tekabül eden bombok bi hayat yaşıyorum.
bunu da kaydettiğim notlardan birini okuyunca sanki bilmiyormuşum gibi afallayarak bi kez daha anladım.
nereden gördüm de yazdım hiçbir fikrim yok ama şu cümleyi yazmışım:
"istemediğin bir hayatı yaşarken iyi kalpli biri olmuşsun"
bunu kendim için not ettiğimi hatırladım. istemediğim ve değiştiremediğim bir hayatın içinde var olabilmenin tek şartının kendimden bir şeyler vermek olduğunu fark etmişim. kendimden bir şeyler vermek ve insanlarca "aa ne kadar iyi kalpli insan" olmak. sene 2014.
kısaca istenmeyen bir hayatın içinde olmak sivri yanlarını törpüleyen, seni uysallaştıran, sadece senin olan çok az şeyin kaldığı, hiçbir şeyin garantisi olmayan, az nefesle zar zor yaşadığın bi fanus içinde kaos korkusundan zorunlu iyilik haline sürüklendiğin bi süreç.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşkım anaokulunda kaan diye bi çocuktu. birgün meyvesuyu sanıp domestosu diklemiş, midesi yıkanmıştı. aşkımız bitti tabiki de ne bekliyosunuz meyvesuyuyla domestosu ayırt edemeyen birine daha fazla aşık kalamazdım...

kimseye anlatılmadan yaşanılan şeyler

saat 4 olmuşken yarın uyanabilecek miyim, yine devamsızlıktan kalacak mıyım, okula gidebilecek miyim, korkusunun ızdırabıyla, yatakta, karanlığın ortasında uyuyamazken kendimi aynı zamanda başhekim olan anabilim dalı başkanıyla konuşurken hayal ettim.
hocaya hocam müsaitseniz sizinle konuşmak istiyorum bir konuda vaktinizi alabilir miyim diyormuşum. hoca da gerçekte imkansız ama kabul ediyormuş beni meğerse.
başlıyormuşum anlatmaya.
hocam ben h... 4. sınıf öğrencisiyim 26 yaşındayım. stajınızı bininci kere alıyorum hiçbir sınava girmedim. bazılarına çalıştım girmedim bazılarına devamsızlıktan girmedim. bazılarına yetersiz hissettiğim için girmedim bazılarına çalışmaya gücüm olmadığı için girmedim. hiçbir sınava girmediğimi ailem de arkadaşlarım da bilmiyor. bundan önce başarılıydım. başarılı hissediyordum kendimi, çünkü ailem, tanıdıklarım beni başarılı görüyordu. üniversiteye kadar hiçbir dersaneye para vermedi ailem. hep özel okulda okudum ortaokulda hepsini bedava kazanarak. ailemin hırslarını hep tatmine ulaştırdım, en azından uğraştığım oldu. oksde istanbulda ünlü bi özel liseyi tam burslu kazandım ama memleketimdeki fen lisesine gitmek istedim. kuzenim daha ünlü bi özel okulu kazandı. o oraya yazıldı, benim gibi korkmadı diye babam fen lisesine kayıt yaptırdığımda 1 hafta benimle konuşmadı. lise 1-2 de ders temposundan yılmıştım yazılı notlarım orta düzeydeydi ama yine de fen liseleri arası sınavda okulda 1. olmuştum. yine bütün dersaneleri bedava kazanmıştım. lise 2de aşık oldum. 16. yaşımın hayatımda en mutlu hissedeceğim dönemi olduğunu bilmiyordum gelecek 10 yıl boyunca. son sınıfa geçerken terk edildim. o yaşta politika var mı demeyin, ailemin ve kendimin politik görüşleri bahane edilerek terk edildim belki de. sevmeyi öğrendiğim kişiden unutulmanın da unutamamanın da ne demek olduğunu öğrendim. benden ayrıldıktan 1 hafta sonra kıvırcık saçlı mavi gözlü, hayat görüşü bana taban tabana zıt olan yeni kıza, benden dinsiz olduğum için ayrıldığını, aile yapımın onlardan çok farklı olduğunu söylediğini duydum. tabiki o kıza senle ben çok uyuşuyoruz aslında diye ima etmekle kalmamış, doğru kişi sensin diye eklemiş. 1 haftada. gururum kırıldı. gururlu olmasaydım da kırılınca üzülmeseydim dedim. evet farklıydık. ama benim o yaşta öğrendiğim bana farklı olanı da sevdiren bir sevme şekliydi. karşımdakini olduğu gibi kabul etmeye ve sonsuza dek sevmeye hazırdım. ve gururum kırıldı. beni ben yapan şeyler bunca zaman sevilmemiş miydi? kandırılmış mıydım? 1 hafta sonra başkasına gitmesi o kadar önemli değildi bunun yanında. yanıltılmıştım, aldatılmıştım işte. ya da onun içinde değişen duyguları görememiştim. ya da benden saklanmıştı. ama kırıldım. kendime ondan farklı olduğum için kızdım. aileme farklı olana yol vermeyi öğretmedikleri için kızdım. bizim neyimiz eksikti, neyimiz yanlıştı. sonra kendimi herkese kapattım. annemle 6 ay konuşmadım. ağlıyorum, ders çalışmıyorum, üniversite sınavı gelirken onlar bana tonla para harcıyorlar diye tokat attığı için bana. 17. doğumgünümde. sonrasında annem ayağını kırdı. bütün yaz evde yatıyordu ve yürüyemicem korkusuyla depresyona girip bana sarmıştı. istedikleri gibi ders çalışmıyorum, özel dersten sonra uyuyorum, neden hiç gece 2ye kadar ders çalışmıyorum diye koltuk değneğiyle kapımın önüne gelip doğduğuma lanet ederdi. nankörlüğüm, erkek düşkünlüğüm vs vs. il geneli seviye tespit sınavlarından kazandığım altınları bozdurup kendime harçlık yapıyordum. yemekhaneye gitmeyip yemekhaneye gidecek parayı kullanıyordum o bitince. çay poğaça yiyordum. derslerimin mükemmel olmasını şart koşan bi parayı istemiyordum. dolmuş kullanmayı bırakmıştım para istemek zorunda kalırım diye. her yere yürüyerek gitmekten 47 kiloya düşmüştüm. bi bayram günü bütün param bittiğinde babam annenle barışırsan 2 katı bayram harçlığı veririm dediği için annemle bayramlaştım. 6 ay sonra barıştık.
lise son geldiğinde yazılı notları orta derece olan ve hocalardan ona göre muamele gören ben, haftalık denemelerin başlamasıyla lise öncesi parlak dönemlerime geri dönmüştüm. ilk 3ten düşmüyordum. 4. denemede 1. olduğumda babam hele nihayet, demişti. 5. denemede 3. olduğumda sen hemen rehavete kapılacaksan lysde hiçbir şey yapamazsın dedi. asla yettiremiyordum kendimi. hala aşk acısıyla boğuşuyordum. arkadaş ortamımın organizatörü ve espri makinesi olduğum için bu halimden onlar da memnun değildi. kabus gibi bi yaz tatilinde onlarla buluşmadığım için yaz tatilinde onları ektiğimi, sattığımı artık çok değiştiğimi söyleyip duruyorlardı. sevgilisinden ayrıldığında, annesiyle babası boşandığında, platonik aşkı reddettiğinde, babasından dayak yediğinde, yurtta disiplin cezası aldığında her zaman yanlarında olan ben, annemin lanetleriyle, parasızlıkla, aşk acısıyla uğraşan ben, onları eğlendiremiyordum. sorsalar anlatırdım belki ama onlar sonuca bakıyordu sebebe değil.
lise sonun 3. ayında arkadaşlarımla beraber olduğum dersaneden ayrılıp özel ders aldığım hocaların dersanesine geçtiğimde yine ailemle kriz yaşadık. kimsenin beni tanımadığı, benle özel ilgilenmediği bir yere nasıl gidecekmişim, dönem ortasında ortam nasıl değiştirilirmiş vs vs. ikisine de bedava gidiyorum risk bana ait dediğimde, bunu sana hatırlatırız bak sonra bizi suçlama dedi babam. o dersane benim için daha iyi oldu. terk edilmiş biri değildim orada, beni suçlayan arkadaşlarım yoktu. rahatlamıştım bir nebze. bir de arkamdaki sırada oturan, deli gibi silgi kullanıp tozlarını saçıma bulaştırdığı için sürekli özür dileyen, boşver ya dediğimde dinlemeyip saçlarımın ucundan dersin son 10 dksı silgi tozlarını temizleyen biri vardı...
ygsden önceki gün tüm ailede stres had safhadaydı. bana moral olsun diye dışarı çıkmıştık. çarşıda kardeşim istediğim ayakkabıyı almayacaksanız ben niye geldim sizinle deyince babamla kavga ettiler. evin anahtarını alıp basıp gitti kardeşim. o gün bana moral verilecekti ne demek ayakkabı diye onlar kavga ederken her şey anlamsızlaşmıştı çoktan. bana doğru caddenin yokuşundan çıkan kalp kıranımı ifadesiz bi yüzle yanımdan geçerken ve benden uzaklaşırken görmüştüm aylar sonra ilk defa. yerin ayaklarımın altından kaydığını biliyorum. kaydı çünkü. artık annem babam ne yapsa boştu. evden hırkasız çıktığım o sıcacık günden sonra 1 hafta kadar durmadan üşüdüm. sınav sabahı annem ölü gibi uyandı. tost meyve suyu çay patates kızartması acıkmayayım diye her şey. hiç uyumadığımı belli etmedim. annemin çok kötü bi rüya gördüm sınavına yoruyorum demesi de yardımcı olmadı.
tabiki ygsde sıçtım 17.bininci oldum. sıçtım deyince hoca kızmıyormuş hayalimde. arkadaşlarım doktor olacakmış, ben onların hemşiresi bile olamazmışım. zaten ne zaman ben kendimi yormuşum. beni hep hazıra alıştırmışlar. bilmem kimin kızı hiç ders almadan ilk 10bine girmiş...
ygsden sonra 1 ay kitap yüzü açmadım. denemelerde ilk 10dan geriye düşüyordum. test kitaplarına baktıkça midem bulanıyordu, ağlamak isteyip ağlayamıyordum. mezuna kalma, evde 1 sene daha geçirme düşüncesi intihara meyile kadar uzuyordu beynimde. derken okuldaki matematik hocam bahçede otururken yanıma geldi oturdu. çok değişik bir adamdır, hep felsefesinin umrumda değil demek olduğunu söylerdi. şikayet ettiğimiz her şeyi sonuna kadar dinler sonra da umrumda değil der giderdi. o gün bana dedi ki bak h... ben şu an evliyim ama sence kaç sevgilim olmuştur? tabiki afallamıştım böyle bi soru karşısında, yakışıklı bi adam değildi. ve, yakışıklı bi adam değilim kendimi biliyorum ama bazılarının adını bile hatırlamadığım, bazılarının da beni hiç hatırlamadığı birsürü kız arkadaşım oldu. ağzım iyi laf yapar ve ilgi alanlarım birsürü adamın aklının ucundan bile geçmez. senin de başkalarının farkında olmadığı özelliklerin var, arkadaşların sen olmazsan koparlar birbirlerinden. onlar için önemlisin ailen için önemlisin. hayatta başına çok şey gelecek daha. ben ayrıldığın çocuğu yakından tanımıyorum ama birbirinizin adını bile unutacaksınız. canını sıkan ne varsa umrumda değil hepsi geride kalacak de ve toparlan artık dedi. bana 3-4 kere umrumda değil dedirttikten sonra yanımdan kalkıp gitti. ve tekrar ders çalışmaya başlamıştım. hırsla çalışıyordum bu sefer. annem gece 2ye kadar çalışmıyorsun mu diyordu gece 2den önce uyumak yoktu artık.
lysye girerken ygsnin aksine mis gibi bir uyku çekmiştim. ailemden sınav yerine bırakmamalarını istedim dolmuşa atladım gittim. yine de dayanamayıp sınav çıkışına gelmişlerdi. sınav bittiğinde aşırı rahatlamış ve mutlu hissediyordum. annemlere de güzel geçti sınavım 3 boşum var matematikten dediğim anda babamın yüzü soldu. çünkü bilmem kimin oğlu bilmem kimin kızı çok kolaydı ya kesin fulledim demişlermiş. o tepkiyi görünce ben arkadaşlarla takılcam bugün deyip çekip gittim. eve döndüğümde kıyamet koptu. yine sen matematik dersi almıyor musun, kapasiten mi yok, nasıl fullleyemezsin, hemşire bile olamazsın, kpss ile sürünürsün derken patladım ve annemle babama siz kendinizi ne zannediyosunuz, ben salaksam sizden geçmiştir, salak değilsem de coğrafyacı türkçeci anne babadan gelmemiştir bu zeka diye patladım. patlamamla birlikte babamın kafama yastık fırlatması bir oldu ve babam fen sınavına kadar evi terk edip babanneme gitti.
artık nefretle çalışıyordum bu insanlarla bir daha işim olmazdı, olmayacaktı. fen sınavına da girdim çıktım ve kendimce hesapladığım puanıma göre tıp fakültesi geliyordu. kendimce rahatlamıştım. ve sonuçlar açıklanana kadar tek bir netimi dahi söylemedim babama. her sabah kalkıp internetteki puanmatiklerden net hesaplaması yapıp söyleyeyim diye yalvarttım onu.
sonuçlar geldiğinde 3 boş yaptım diye kafama yastık yediğim matematikten hiç yanlışım çıkmamıştı ve o kesin full diyenler nedense hep kaydırma yapmıştı. o bilmem neyin kızı ve bilmem neyin oğlunu hep geçmiştim. tıp fakültesi de geliyordu illaki işte. gidiyordum o şehirden, içindeki herkesi orada bırakıp gidiyordum.
ama nereye gidiyordum, bu sefer de bunun krizi çıktı. ben trabzon, tekirdağ falan yazmak istiyordum yukarılara. annem ben 17 yaşımda karların içinde yürüye yürüye erzurumda okudum sen de okuyacaksın neresi gelirse orayı yazıcaksın, daha iyisini yapsaydın da onu yazsaydın diye üstüme geliyordu. derken diyarbakırda halamın kocası ürolog diye benim tercih listesi iyice boka sardı. 2 günde içimde sevinç namına bir şey kalmadı. ilk tercih antep ingilizce , ikinci tercih antep türkçe, üçüncü tercih dicle derken dhy ataması gibi bi liste yaptılar bana. kalp kıranım trabzonda olduğu için 4. sıraya trabzon yazma savaşı verdim. trabzon olmazsa tamam ne gelirse gelsin diye anlaşma yaptım babamla ve ya trabzon ya malatya gelecek diye beklerken kırıkkale çıktı. onu oraya kim yazdı hiçbir fikrim yok.
ankaradaki teyzemi aradık şöyle yobaz böyle yobaz ay keşke hiç yazmasaydınız orayı falanları dinledikten sonra daha okula gitmeden yatay geçişi kafama koydum. istikamet trabzon.
derken facebookta o saçımı silgi yapan çocuğun trabzonu kazandığını görüp mesaj attım. ben bu sene yatay geçişe uğraşacağım, lanet olsun kırıkkale kazanmışım herkes çok mutsuz, okula başlayınca sisteminizi bildiğin kadar anlatır mısın"la başlayan mesajlaşma kalan tüm yaz boyu sürdü. konuştukça konuştuk, ısındık, hoşlantılar başladı derken buluşalım dedim ben. evet buluşup nereye gittik, dersaneye. hocalara teşekkür edelim dedik. fizik hocası siz hayırdır, sevgili mi oldunuz dediğinde ikimiz de ağzımız kulaklarımızda sırıttık. arkadaşlığımız böylece değişmeye başladı. ama zor bi insandı. çekingen, zora gelemeyen, kaçmaya meyilli, güvensiz biri gibi bi his veriyordu bana ve ben hep konuştukça açılır diye uğraşıyordum. sabaha kadar mesajlaşmaya doyamayan ben, yeniden birine karşı bir şeyler hissetme sevintirikliği ile ne onu uyutuyordum ne kendim uyuyordum. bana gündüz yarasa gece vampirsin diye takılıyordu. bi akşam bana şu an seni yanımda hissediyorum hatta seni görüyorum şu an dediğinde içimde yeniden heyecanı hissetmiştim. meğerse odasına yarasa girmiş çıkmıyormuş, onu diyormuş. onun şakayla karışık imasına ben de demek senle aynı odada uyucaz bugün diye karşı atakta bulunmuştum ve o gün ilk defa birbirimize açıldık.
mutluluğum 2 gün sürmedi. eski sevgilim ktüde hazırlık okuduğu ve yeni sevgilim hazırlığı geçtiği için aynı dönem olmuşlardı. bunu hayatın acı bir şakası olarak görüyordum. sevgililiğimizi ilan ettiğimizde kalp kıranım ortak arkadaşlarımıza onu bi halı saha maçına çağırayım da ifadesini alayım demiş. ben de bunu sevgilime söylemiştim, seni rahatsız ederlerse aldırma demek için. karşılığında, h... sen çok iyi birisin, sana çok da ısındım ama ben bağlanamıyorum. uzaktan bu çok da zor olacak, hayatımızı zorlaştırmayalım. umarım yatay geçişi başarıp kırıkkaleden kurtulup gittiğin yerde çok mutlu olursun diye bi mesaj aldım. başımdan aşağı kaynar sular döküldü. bu defa 0.5 puan daha fazla alıp onun şehrine gidemediğimden kendimden nefret ettim.
okul başladığında yıkıktım. kimse, hiçbir ortam hoşuma gitmiyor, herkes boş, konular anlamsız, şehir boğucu, kafam karmakarışık. mutluluğu asla bulamama korkusu içimde. güzel kızlar, yakışıklı erkekler, üst dönemler, umurumda değil. aradığım burada değil, ben neden buradayım?
kimsenin kimseye güvenmediği bi kız grubunun içinde buldum kendimi. haftasonu herkesin ailesinin yanına ankaraya gitmesine, yapayalnız kalmaya alışmaya çalıştım. ben burayı çok sevdim ya iyiki yazmışım diyen insanların beni yatay geçişten vazgeçirmeye çalışıp ilk komitede 95 alıp ohoho yatay geçiş yapıcam ben demelerini izledim. ne olduğunu anlamadığım, bir şekilde hızlı geçen, şu an oldukça flu hatırladığım bi sınıftı. herkes jet hızıyla sevgili yapıyordu. ayrılıyordu. tekrar birini buluyordu. buna çok şaşırıyordum. bana da yazan oldu 2-3 tane. ben inatla kimseyle görüşmüyordum. aklım geçmişteydi. sınıfımdan bi çocukla çıkmam için bütün kızlar baskı yapıyordu. notları çok iyiymiş de faydalanırmışım da. aşk bu muydu?
yılbaşında özlem duygusu içimi kemiriyordu. 1 ay sevgili gibi konuştuğum çocuğu mu, birinden hoşlanıyor olma duygusunu mu özlüyordum şu an bile söyleyemem. ona mesaj attım. cevap gelmedi. ertesi gün yine, yine, yine, yine. sapık gibi mesaj attım. 1 kere bile cevap vermedi. çökmüştüm yeniden. ağlamak istediğimde yalnız kalamıyordum, mutlu olmak istediğimde yalnızdım. sınıftan bi arkadaşım neymiş bu giresun öve öve bitiremiyorsun gidelim de gezdir beni deyince 1 hafta okulu kırdık. iyi geldi bana o. döndüğümde sınıfta sessiz sakin, bebek yüzlü, hoş sohbet bi çocuğu fark ettim. artık aşacaktım geçmişi. onunla konuşucaktım. evime götürdüğüm arkadaşıma senenin sonunda ilk defa ondan bahsettim. olursam biriyle onunla olurum bu şehirde dedim. usulca bilgisayarını açtı yanımda ve facebooktan ona ceeeem naber diye mesaj attı. 1 ay beni ben kanka olayım onunla, sizi tanıştırırım sonra diye oyaladı ve yazın çocukla kendi çıkmaya başladı.
evime getirip annemin yemeğini yedirdiğimi düşündükçe tiksindiğim ilk insan o oldu.
1. sınıfın sonunda hayatımdan soğuduğum başka bir olay daha oldu. arkadaş grubumdan biri hamile kaldı ve onunla birlikte küretaja gittik. kızların bazıları olay duyulursa kürtaj yaptıran kızla takılan insanlar olucaz diye ona sırt çevirdi. ben de destek olmuyorlar diye onlarla arama mesafe koydum. kız artık uyursam uyanamam diye uyumamaya, uyuduğunda sayıklamaya başlamıştı. psikiyatriste gittik beraber. odasının ışığını kontrol ediyordum geceleri yurtta. uyumuyorsa melisa çayı içirip benim odamda yanyana uyutuyordum onu. kendini toplamaya başladığında yaşadığı travmaları zerre umursamayan sevgilisine geri döndü. bu yüzden kavga ettik ve benle "bana sadece unutmak istediklerimi hatırlatıyosun benden uzak dur" diyerek iletişimi tamamen kesti.
yazın eve döndüğümde tam anlamıyla afallamıştım. giresundaki hayatım ve kırıkkaledeki hayatım arasındaki alakasız fark gerçekdışı bi evrendeymişim hissi veriyordu. aileme anlattığımda senle konuşmayanla sen de konuşma, niye bu kadar üzülüyorsun, okuluna bak sen, bu kadar arkadaş bağımlısı olma bizim kaç arkadaşımız var şu an diyorlardı. bir şeye para verilecekse, paradan asla kısmayan, tüm parasını çocuklarına hibe eden ailemin psikolojik destek konusunda berbat ebeveynler olduklarını artık iyice idrak etmiştim. onlardan istediğim, rahatlayacağım şekilde destek alamıyordum. yalnız yaşa, nolcak ölür mü insan yalnızlıktan?
ölebilir.
derken silgiciyle caddede karşılaştım. ilk aşkımda olduğu gibi yer ayaklarımın altından çekilmedi. ifadesiz bi yüzle geçip gittim. eve kapandım. gece uyumuyordum, bütün gün uyuyordum. bütün melankolik şiirlerden dizeleri not ediyordum defterime geceleri. bir yerde "barones frozbit ile ilgili bir şiir" diye bir şiir ilişti gözüme. yazdım deftere şiiri gün doğarken. yatağın yanına bıraktım defteri, telefonu da üstüne defterin. öğle vakti bi göz uyanıp telefona baktım. silgiciden mesaj gelmiş bana. rüyadır deyip geri uyudum. bütün sene mesaj attığım insan herhalde yazmazdı durduk yere. akşam uyanıp telefona tekrar baktığımda mesaj vardı gerçekten. alakasız bir şey yazıyordu. yanlış oldu galiba dedim. haa evet pardon dedi. bu kadar.
artık başlarım böyle işine de aşkına da lanet olsun moduna girmiştim. aradan 1 hafta geçtikten sonra tekrar bi mesaj geldi. faceten yazılmış satırlarca. beni sürekli düşündüğümü, mesajlarımı okurken ağladığını, ama kendine güvenmediğini, sevileceğine inanmadığını, eski sevgilimden sonra kendisinde ne bulduğumu düşünüp durduğunu falan yazmış. sonuna da bütün bi sene düşündüm, hayal ettiklerimi senle yaşamaya hazır hissediyorum artık yazmış.
geri çevirmedim. eskisinden farklı görünüyordu. özlemiş gibiydi. özleniyordum. buluştuğumuz ilk gün ilk defa el ele tutuşmamızdan 5 dk sonra sahilde, yanımızdan eski sevgilim geçti. gülüp geçeceğimizi düşünsem de koskoca 3 yıl hep eski sevgilimin gölgesi altındaydı.
o zamanlar yaşadığım aşk acısı bana kıymet bilmeyi, affedebilmeyi, af dilemeyi ve birçok şeyi öğretip beni dönüştürmüştü. kaprislerimden, hasetimden arınmış ve birini mutlu ederek mutlu olabileceğimi aşk acısı çekerek pişmanlıklarımdan öğrenmiştim. ama sevgilimin tek derdi eski sevgilime de aşkım demiş miydim, onu da öpmüş müydüm, onunla da buraya gelmiş miydim, hiç ikisini kıyaslıyor muydum, o beni terk etmese ben onu terk eder miydim... daha önce birine aşkım dedim diye ilişkimizin 10 ayı aşkım denmedi bana. yine beni ben yapan şeylerden köpek gibi pişman olmam beklendi. ama yoo dostum yoo. kendimi yedirmeyecektim bu sefer.
o aşkın ne olduğunu bilmiyormuş, o yüzden aşkım diyemezmiş. benim başkalarına söylediğim sevgi sözcüklerini de istemiyormuş benden.
birinin size aşkım deyip dememesi çok önemli değil aslında. ama birinin hislerine uyan kelimeleri seçerek size hitap ediyor olduğunu biliyorsanız bu önemli.
bana aşkım demiyordu, çünkü bu adam gerçekten aşık değildi. geçen süre boyunca ben iki haftada bir giresuna gitmişim. haspam zaman zaman komitem var diye trabzondan kalkıp gelememiş, ben okuldan giderek koparken, devamsızlığın sınırında sevmediğim insanların atacağı imzaya muhtaçken, yanıma yaşadığım yere 1 kere gelmemiş.
üstelik bana psikolojik şiddet uygularken, sınıflarının gezisinde eski sevgilim ile kol kola poz verip görmeyeyim diye etiketini kaldırmış fotoğrafın. ağlayarak sızlayarak af diledi, ayrılmak istedim. 10 ayın sonunda ilk defa af dileyerek bana aşkım dedi, affettim.
10. ayın sonunda ben sınıfta kaldım. ilişkimin içinde mutsuz ve yalnız hissediyordum ama bu artık benim karakter özelliğim mi, yoksa düşük beklentili yaşamaya mı çalışmalıydım bilmiyordum. sınıfta kaldığımda başarısız ve yetersiz olma korkum sonunda gerçeğe dönmüştü ve ben bildiğim ve daha önce yaptığım bir şeyi tekrar yaparak bunu yenebilirdim. ben tekrar üniversite sınavına girmeliydim. tekrar kazanmalıydım ve bu sefer istediğim gibi özgürce tercih yapmalıydım. ailemin yüreğine indirerek, mahallenin muhtarının bile öğüt nasihat çektiği bi ortamın içinde kulaklarımı her şeye kapatıp eski dersaneme yazıldım. ilişkimizin en parlak çağıydı. her hafta sonu buluşuyoruz, kavga gürültü, yanlış anlaşılma sorunu yok mükemmel. ama başaramazsam rezil olucam bütün giresuna korkusuyla sınava girip 14 bininci oldum. aradan 2 sene geçmişti paslanmıştım. istanbulda diş okuyabilirdim mesela. ama annem sırada kardeşin var, yeter artık kendini düşündüğün git okulunu oku, baban bu sene ne kadar yaşlandı, çöktü adam dediğinde uzatmadan geri döndüm. bana 2 kişilik bir apartı tek başıma tuttular. dedim ya para harcanacaksa harcamaktan asla gocunmazlar ailem. neticede ruh halim daha iyiydi. içimde kalan bir şeyi denemiştim, artık sevgilimle de aramızdan su sızmıyordu. beni burada yine tek başıma bırakmayacağını biliyordum. ara ara yanıma gelirdi kesin. o 4. sınıf olmuştu, ben yine 2. sınıftım ama olsundu, artık bazı şeyleri aşmıştık. derken pediatri ile staja başladı. stajın yarısında geleceği haftasonundan önce yaptığımız skype görüşmesinde karşıma burnuna peçeteleri tıkmış ağlarken çıktı. gelemicem staj bitene kadar, kesin kalıcam, çok stresliyim diye. tamam dedim. 90la geçti. genel cerrahi başladı, gelmedi. 90la geçti. artık umurumda değildi 1 kere olsun gelmeliydi. ben zaten artık sınıfı geçmek zorunda olduğum için bir yere kıpırdayamıyordum. yarıyıl tatilini onunla geçireceğime arkadaşlarımla geçirmek istedim, görüşmek için hiç çabalamamışım, hep o uğraşmış bizim için oldu. dahiliye geldi geçti o gelmez oldu derken artık yalnız hissediyorsam madem gerçekten yalnız olmalıyım, sevgilim varmış gibi hissetmiyorsam sürdürmek niye diye düşünmeye başladım. dahiliye sınavına 1 hafta kala ayrılmak istediğimi söyledim. sınava 1 hafta kala 2 günlüğüne kalkıp geldi. ilk defa ve son kez. yine gözleri şiş, durmaksızın ağlıyor. söylemek istediklerimi söyletmiyor, sürekli ben sensiz naparım diyor. en sonunda ağlaman umurumda değil, sen benim için ne yaptın bu zamana kadar dedim. o nasıl bi soru h... hiç mi bişi yapmadım, yapmışımdır illaki dedi. hissettiğim hiçbir şeyi o ana kadar asla anlamadığı aklıma dank etti. yine ağlamalar, tutulmayacak sözler eşliğinde dahiliye sınavına girmek üzere bir şans daha vererek ikimize yolculadım onu. yine 90 aldı geçti. artık konuşmalarımızda soğukluğumu gizleyemiyor, konuşurken sıkılıyordum. o da hiç olmadığı kadar ilgili, zor stajları vermiş rahatlamış, gelmemi istiyorsan geleyim deyip duruyordu. ama sanırım artık her şey için çok geçti. 14 nisanda bi tivit atmıştım. "yok yapamam kalamam kör kuyunda, benden aldıkların neden benden fazla". hiç mi mutlu olmadın h... benimle diye yazdı. bu soru çok saçmaydı ve ajitasyon yine geliyorum diyordu bana. artık ne olacaksa olsun diyerek "sen aşk nedir bilmeyen insan, kime mutluluk verebilirsin. sen major depresyon tanısı almış anneni bile hayatında 1 kere benim zorumla yemeğe çıkarıp insan muamelesi yapmış birisin, elin kızını mutlu etmek senin neyine" yazdım. ben birine gururumu kırdığında bile aşık kalabilen biriydim ve onun kıymetli onurunu kırdığımda gerçek yüzünü göstereceğini biliyorum. bu mesajımdan sonra bir daha asla konuşmadık. o 5. sınıf oldu ben 3. sınıf oldum. sonra aradan 4.5 yıl geçti, tus derecesi yaptığı halde trabzonda kalıp nişanlısının yanında radyolog oldu, ben hala 4. sınıf.
3. sınıfı ilk kez okuduğumda tekrar kaldım. artık başarısızlık koymuyordu bile. sonra 80 ortalamayla geçtim. 4. sınıfa başladığımdan beri düzenli olarak sınavlara girmiyordum. hayatım bombok geçti, başarısızım, hangi hocayı tatmin edebilirim ki diye düşünüp, sınava geleyim diye arkadaşlarım telefonumu çaldırıp dururken ben yatağın içinde gözlerimi boş tavana dikiyordum. ailem sınava girmediğimi bilmiyor. hep girdim ve kaldım sanıyorlar.
dışardan hala mutlu ve esprili görünüyorum. kilo problemi olan şakacı, çılgın bir kız. dersleri umursamayacak kadar rahat. ailesi güzel para harcıyor ona.
geçen sene psikiyatri hocama gittim, intihara meyilli düşüncelerim olduğu için. stajları verirsem ve burdan kurtulursam temiz bi başlangıç yapabileceğimi kafama soktu gibi. sınavlara girdim, girdiğimi geçtim. geriye 1 tane kaldı. okula gidesim yok. devamsızlıktan patlıcam gibi yine.

başka hiçbir ilişkim olmadı. kendi dönemimden hiç kimseyle artık görüşmüyorum. zehirli herkesten sıyırdım kendimi.
kendimi açmıyorum. açtığımda anlaşılmıyorum. bıraktım. evden çıkacak enerjiyi bekliyorum her sabah.
saat 8. hocayla ilgili hayaller kurmayı bıraktım. pijamalarımı değiştirip okula gidicem.

savaş bir halk sağlığı sorunudur

halkımız gazla çalıştığı için bunu kesecek herhangi bir duruma tahammül edemiyor.

ben kişisel olarak, politik avantaja gani gani çevrilecek, senelerce kaymağı yenilecek bu danışıklı dövüşlü askeri girişime destek vermiyorum. o yüzden türk tabipler birliğinin bana gayet yerinde olan söylemi gibi geliyor.

çatışmalar bitip ülkece yas dönemine geçtiğimiz zamanlarda gördüğümüz tek şey; gariban aile çocuklarının yitip gittiği. ve neredeyse yarım yüzyıldır hiçbir şeyin değişmediği.

ayrıca düşünmek zorundayız apartmanda evinde oturup da füze sesiyle yaşayan insanları geceleri. bu insanlar nasıl travmatize oluyorsa sınırlarımızın dışında da korkuyla yaşayan masum birileri var.

savaş yıkıcıdır. sıcak evinizde otururken şehit güzellemesi yapılmaz, siz bir de annelerdeki korkuyu düşünün. herkes ölüm ister ama kimse cellat ben olayım istemez nedense.

elini taşın altına koymamış kimsenin, yerine başkalarının öleceğini gün gibi bildiği şeyleri desteklemesini asla anlamayacağım.

edit: insanlar çok komik ya, ölen asker boşu boşuna ölüyorlar demek istiyorum oturan yerlerinden anlıyorlar. nereden biliyorsunuz ölen askere sesimizin çıkmadığını?! çok isteyen cepheye gitsin savaşsın. ölene şehit deyip hayatlarımıza devam ediyoruz. ateş düştüğü yeri yakar demek ne kolay dimi bu memlekette!

türbanından saç fışkırtan kızlar

gece gece tepem attı ya kardeşim size ne??? ne istiyorsunuz evden çıkmasınlar konuşmasınlar, bütün dünyada hem kadınların hem de aman ha şaşırmayın ama erkeklerin de bir furyadır giden imaj akımı olsun moda olsun beğenilme arzusu olsun, ne derseniz deyin, bütün bunlar artık hayatımızın içindeyken, dünyanın ta bilmem neresindeki insanların fotoğraflarına yaşantısına tanık olabiliyorken haaa sanki bi de kendinizde farklı olma arzusu hiç yokmuş gibi ne istiyosunuz lan kadınlardan? yok vücut hatlarını belli edermiş de yok türbanından saçı çıkarmış da. oldu olacak parklarda sevgilisiyle öpüşen sarılan kapalı kadınların gizlice, alçakça çekilmiş videolarını da paylaşın?
istiyorsunuz ki kadının dini, siyasi görüşü, analığı, bekarlığı, sevişkenliği nesi var nesi yoksa karakterinde gözünüze batan nesi varsa her şey sizin istediğiniz gibi olsun. siz kimsiniz hödükler? hilkat garibesi gibi evde mi otursun kadınlar? bilmem kaç sene önceki kapalı kadın vatandaş standart tiplemesini bu güne uydurmayın bu saatten sonra.
baş örtü bağlama stillerinin kıyamet alameti olduğunu bile duydum bi gidin işinize. kadınlar topuklu da giyer, makyaj da yapar, ne isterse onu yapar. sana ne. bu kadar vasıfsız elemanlar mısınız ya?
sözlüğe geri dönüşleri destekledik de şu provakatif tipler dönmeyeydi iyiydi. bi odanın içine aynayla beraber kapatılsalar can sıkıntısından kendisine sarıcak tipler var resmen, herkes kendi işine baksın.

otobüs molasına laptop ile çıkmak

bazen görüyorum molada laptop çantaları ile ayakta dikiliyorlar. sanırım çantada kuantum bilgisayarı taşıyorlar ya da muavinin değerli eşyaları otobüste bırakmama uyarısını çok ciddiye alıyorlar, diye düşündüğüm hareket.

tus puanını boşa harcamak

bazen tanık olup şoka uğradığım durum. 70 küsür puanla, hakkında pa ac grafi bile çekilmeyin sakın denilen periferdeki bir radyoloji neden yazılır mesela...

evlenilmeyecek erkekler

“sevgilimi aldatırım karımı aldatmam” diyen tipe mesela tekmeyi daha sevgiliyken koyacaksın gol olsun.

“benim aile yapım farklı, ailemin yanında oturuşuna kalkışına, kılık kıyafetine dikkat et” diyen tip muhtemelen sizi olduğunuz gibi kabul etmiyor ki kendi ailesinden de bunu beklemek yerine sizi kendi istediği yönde değiştirmeye çalışıyor.

“ben eve geldiğimde sevdiğimin elinden sıcak bir yemekle karşılanmayayım mı şimdi?” evet evlenmeden yemekleri kim yapacak pazarlığını yapan bu sözde uyanık, vereceği sevgisini yemek fişine dönüştürmüş bir hödük. füzenin kıçına bağla uzaya uçsun bu gereksiz.

“çocuk gelişiminde annenin yeri çok önemli gerekirse 3-4 sene çalışmamalısın” bak bunu diyen herhalde en adi tiplerden biri. çocuğunu çok düşünüyor belli ki, ama kendisini de düşünüyor haspam. çocuk gelişiminin tüm yükünü annenin omuzlarına bırakıyor bu aydın görünen fırsatçı patojen. sen çocuğunla oynarken, ders çalışırken o tv karşısında horlayacak. çocuğun her zaman babasına düşük beklentili, babasına güvensiz yetişecek.

“evli kadınların bekar erkeklere mesafeli olması gerekir” buna yorum yapmak bile istemiyorum. ama hadi yapayım, kişi kendinden bilir işi, bu tip kendisini aslan terbiyecisi sanıyor.

“evli barklı kadın” evet siz bir boğaysanız, bunu diyen bir matador, bu cümle ise sık sık sinirinizi bozacak kırmızı bayrak. sık sık sinirimizi bozmaya hiç gerek yok bunu da sallayın.

“artık yaşım geldi, çocuk istiyorum, evleneyim” oldu canım nereye doğru evleniyoruz?

bu saydığım cümleleri duyduğunuz erkek tipleri ile evlenilmez. üç beş bir şey söyledik major olarak. tecrübelere göre editleriz ancak benim için tabi bir de “aşk biter önemli olan sevgidir” diyen erkek var ki onu cızbız yapasım geliyor. gid la bu mahalleden...

içerik kuralları - iletişim