barones frozbit

Durum: 941 - 13 - 0 - 0 - 02.11.2018 00:06

Puan: 15979 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yönetici.

muser
  • /
  • 95

hadi

online bilgi yarışması. oldukça tutulmuş durumda öyle ki öğle arası hadi oynamak için işi gücü bırakıyoruz arkadaşlarla.
genelde kolaydan zora 12 soru soruyorlar. 6bin tl’den 30 bin tl’ye kadar ödül dağıttıklarını gördüm bu zamana kadar ancak katılım çok yüksek olduğu için genelde 50 kuruşun altında bi para kazanıyorsun swh. yine de heyecanlı oluyor.
ipucu verdikleri 1 soru oluyor onun için instagram hesabındaki postları takip etmek gerekiyor.

yalnız çığ gibi büyüyen bu app’i düşünüp programcıları için “lan ne kadar para kırıyorlardır acaba” dememek elde değil. küçük esnaf tripleri yüklüyor bu para mevzuları insana aaaa...

sevilmemiş insan yabaniliği

ahmet kural

öfke kontrolsüzlüğü ve şiddet eğilimi olan erkek kişisi. rehabilitasyona ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. sıla’nın bahsettiği gibi “sevgi bilmeyen bir insan”

düz hekim

neye göre bu cevabı verdiler acaba. işleyiş nedeniyle direk ön hekim olarak düşünmüştüm çok şaşırdım. düz hekim tabirini iyi niyetle algılamak çok zor.

yirmilik diş

sık sık boğaz enfeksiyonu geçirmeme sebep olan illet

5 yıl sonra kendini hiçbir yerde görememek

ayaklarınızın altında sert adımlarla yürüyebileceğiniz bi zemin olmadığını gösterir.
hayattaki belirsizlikleri çözümleyecek gücünüz ve desteğiniz olmadığı için kararsızlıklar içinde boğulmuş bunu da artık kabul etmişsinizdir.

5 yıl içinde kesin gerçekleştiririm dediğim nihai bir amacım yok şaka maka.

sen beni anlayamazsın düşüncesi

ilişkilerde araya duvar ördürür. sürekli böyle düşünmek giderek artan güvensizliğe dönüşür. bi yerden sonra anlaşılamadığını bile vurgulamak istemez insan.
arada bir gerçekten anlaşılamamakla kodlanmış insanlar geliyor dünyaya, ama çoğunlukla sebep kendimizi tanıtmaya bile üşenmemiz. ya da hep erken pes etmemiz.

bir yaştan sonra kimsenin kimseyi çekmemesi

“bana balık tutmayı öğretme, balık getir” diyen insanların yarattığı durum. artık faydacılıktan besleniyoruz sanırım. kimsenin kimseye nazı geçmiyor.

sevgilinin eski sevgilisi

hortlak gibi bişeydir ilişkinize dair umutlarınız, kendinize dair güveniniz arttığında ya da azaldığında beliriverir. gölgesinde yaşamak zordur, mezarlık canlısıdır ait olduğu yerde değilse baş etmesi mümkansız.

üçüncü nesil

  • /
  • 95

tıbbiyeli itiraf

hastalanmanın getirdiği aşırı duygusallıkla şu güne dek farketmeden içime attığım ne varsa hıçkırıklar eşliğinde saldım bugün. aylardır tek damla gözyaşı dökmemiş olmanın acısını çıkarırcasına, kopkoyu bir zehri akıttım içimden.

sordum kendime, bu güçlü kadın pozları niye? bu kadar zayıfken hem de.

ön hekim

türk dil kurumu tarafından intern doktor yerine önerilen kelime öbeği.

tdk açıklama olarak da staj yapmak üzere hastanelerde çalışan son sınıf tıp fakültesi öğrencileri diye de eklemiş.

her koşulda düz hekimden güzel fakat hastanelerde ön hekim, ön hekim diye çağrılmak yerine intörrrnn, intörrn diye çağrılmak her zaman tercih edilecektir. ön hekim diye çağırdığın adama amele işini yaptıramazsın ama intörrrrn diye çağırdığına yaptırırsın.

kısacası türk dil kurumu'ndan çöp bir türkçe kelime karşılığı daha.

tıbbiyeli itiraf

yıllar önce, hayâtımda bir kez otobüs garında sabahladım. uzun zaman sonra ilk kez görüştüğümüz gündü, sırf birkaç saat fazla vakit geçirebilmek için dönüş bileti almadım, bilet kalmaması ihtimâline rağmen dönüş bileti almak gün boyu aklımın ucundan bile geçmedi. sabahtan akşama vakit nasıl geçti anlamadık, hafif çakırkeyif kafayla gecenin köründe otogara döndük, ikimizin de evi o an olduğumuz şehirde değil ama onunki kolay, bilet bol. inişte alacak da var. ben sordum bana bilet yok. onun var. ayıldık iyiyiz. sen git dedim, ben burada sabahlarım, ilk otobüsle dönerim. ben de seninle kalacağım dedi. evdekilere ne diyeceksin dedim. olsun dedi. bir şeyler anlatırım. git, hayır, git hayır... beni iknâ etti, benimle kaldı. sabaha biletleri aldık. gün boyu yorgun düşmüşüz. otogarda oturma yerleri çok geniş değil, aynı anda tek blokta iki kişi yatamıyor. ben oturdum, dizime yattı, gülümsedi ve uyuyakaldı. kapıya yakındık, yağmur başladı, benim hırkayla da üzerini örttüm.

annem benim bebeklik-çocukluk oyuncaklarımın hepsini ben büyüyünce benden habersiz tanıdığı diğer küçük çocuklara dağıtmış. tam 3 kocaman koli. misâfirliğe gidince veletlerin elinde benim oyuncakları gördüm. eve geri getiremedim tabi. sevgilini başkasının altında görmeye benzer. ahmet kaya "beni vur beni onlara verme" diyor ya, aynen öyle. oyuncaklar isyân ediyor resmen. ya da bana öyle geliyor. duygusalım o an. anneme en kızdığım zamanlardan biridir. evi yıkmıştım. bir diğeri de evdeki tüm ansiklopedileri taşınıyoruz diye kütüphâneye bağışlaması. ilgilenmiyorum diye muhtemelen ama vallahi okuyordum yalan yok. o zamanlardan beri hâtırası olan nesnelere, kokulara, müziklere... her şeye ilgim var. kaybolsun istemem, kimseye de müdahâle ettirmem, dokundurtmam. sinema bileti saklamak, parfümün dibinde bırakmak, defterime bırakılan gizli notları defter çöpe gitse bile defterden ayırıp bir kenara kaldırmak, ilk mesajlar... çok şey. özneleri yaşantımda artık yer almasa da anıları evimin bir köşesinde kalsın, problem yok. annem de oyuncakları dağıtmış ama bir oyuncak hâriç. o evde kalmış. şans eseri benim gece üstüne başımı koyup yattığım pofuduk ayıcık, kitaplığın üzerinde unutulmuş. bembeyaz tüylü, yumuşacık bir şey. bununla yatmayı severdim. yaş 3-4 olsa gerek işte. küçüklüğümden kalan tek ve son oyuncaktı. işte ben o gün bu ayıcığı ona hediye olarak getirdim. kalan tek oyuncağım. onunla birlikte "kaybolacağını" bile bile. kendisinin sırt çantasından çıkardım, başını kaldırdım ve çocukken benim yattığım şekilde başının altına o ayıcığı koydum. ayıcığın kollarıyla bir zamanlar kendime yaptığım gibi yanaklarını okşadım. kendimi gördüm, uzaklara daldım, çocukluğumu hatırladım. o an uyandı, çok mâsum güldü. teşekkür ederim dedi. esas ben sana teşekkür ederim dedim. orada, tüm gece yorgunluğuma rağmen belki ya 1 ya 1,5 saat zorâki uyudum, bir gün onun benim için yok olacağının farkında olarak 6-7 saat boyunca, sanki yaşamımın son saatleri gibi onu izledim. tüm günü zihnimden yeniden yeniden yaşadım. o gün dişiliğine dokundum, utangaçtım. yeniden çocuk oldum. o hep çocuktu.

o gün nasıl bırakmadıysa sonra da bırakmadı, anne gibi sevdi. ama ben çok günâh işledim, kaya gibi sert. okyanus gibi soğuk, cehennemlik bir günahkâr, hayırsız evlât oldum. çok mutlu oldu, güldü ve çok ağladı, haz dolu sızılar duydu. pişman olmadık. birçokları gibi o da bir gün kayboldu, hiçbir şey sonsuza dek sürmez. yalnızca bâzıları diğerlerinden biraz daha uzun sürer. çünkü ben çocuk kalmadım, erkek oldum. tabiatım, kimliğim, benliğim bu. mâsum değilim. dişiliğin kendisi beni acıttı. ben de dişileri. ayrılma vakti gelince düş sokağı sakinlerinden esinlendim, beni değil "sen yine seni sev" dedim. derken hep zorlandım.

karşılaştığım yürek yüceliği karşısında hep küçüleceğim. hayranlıkla izleyeceğim. dişiliklerinden etkileneceğim. bir an çocuklaşıp yine erkek adam olacağım. bir gün biri karşıma çıkıp beni şapşal âşığa çevirene dek, kan revân içinde bırakana, yılların öcünü alıp beni tamâmen parçalayıp yok edene dek, beni bir tanrı yargılamasıyla cehenneme postalayana dek farklı bedenlerde bu oyunu devâm ettireceğiz. bundan hep keyif alacağız, acı ve haz birbirinin içine geçecek. bu oyunda knock-out olmadığım sürece ahmet kaya'nın yusuf hayaloğlu şiirinde dile getirdiği bunalımla, eninde sonunda ben değil benim hakkımdaki iyi niyetler, bir bir yargılanıp asılacak. kalan bir ayıcık, bir küçük acı, bir küçük haz. acı ve hazzın tam ortası. veyâ ezginin günlüğü'nün şarkısındaki, "dilimizde yinelenen bir şarkıda". toprak ve çimen kokusunda, sütlü çayda, ay ışığında ve kitap satırında bir şeyler.

dexterity

baba olmuş sevgili adminimiz. hemi de kankamın dediği gibi kız babası oldu, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu.*

sözlüğe 16 saattir entry girilmemesi sorunsalı

bugün(25 ekim 2018 perşembe) her zaman yaptığım gibi sabah ilk uyandığımda sözlüğümüzün kapısını açtım.içeride benim gibi yeni uyanmış yazarlar görüyordum.ortalık tenha idi.

az sayıdaki yazarlardan bazısı bu yağmurlu havada ya kahvesini yudumluyor ya da mahmur gözleriyle yeniden o tatlı uykusuna dalmaya uğraşıyordu.işe ve ya derse gitmiş yazarlarımız da yok değildi.

uyuşuk uyuşuk sözlük masasına en son hangi yazar ne konuda yazdığı entryi bırakmış diye bakmaya giderken bir de ne göreyim, geceden yazdığım entry oradan bana göz kırpıyor.

bu ilk şoku atlattıktan sonra "neyse" dedim. sabahın ilk ışıklarının penceremize daha yeni vurduğunu düşünüp, yazarlarımızın gün içinde entry gireceğine emindim.

bir yandan düşüncelerin karmaşasında boğuşurken bol köpüklü sabah kahvemin ilk yudumu, gece boyu kurumuş olan özafagusumu sıcak bir akarsunun çorak toprakları suladığı gibi ıslattı.

tabii bu düşüncelerin ardından ben de işlerime koyuldum.ama 1-2 saatte bir sözlük masasını gözetlemeyi ihmal etmiyordum.gelen giden yoktu.sadece bir kaç yazar geceden bıraktığım entryi beğendiklerini belirtti.bu mutluluk gün içinde bana yeterdi lakin sözlüğümüzün hali beni epey üzdü.

ve kendimi bu satırları yazarken buldum.*

berika demir

esra erol'a konuk olmuş tıp fakültesi öğrencisi. buraya kadar sorun değil ki zaten esra erol izlediğim veya izlediğimiz de yok. sorun olan şey bu kişinin doktorluk hakkında ileri geri konuşması. "doktora gidiyoruz yüzümüze bakmıyor, bilgisayarla uğraşıyor." diyerek zaten linç edilmekte olan bir mesleğin iyice itibarsızlaşmasına katkıda bulunuyor.
pardon da sen hangi vasıfla o kanala çıktın abicim ? kimse seni bilim dünyasına yaptığın katkı nedeniyle ünlü yapmadı. o halde anlamadığın konularda konuşma ve meslektaş olacağın kişiler hakkında ileri geri konuşma. bu dediklerimi ancak gerçek bir "doktor" olabildiği gün, poliklinikte yüz civarı hasta bakacağı gün anlayacak.
https://twitter.com/pigmes/status/1054086305234194432

pasif ırkçılık

aktif ırkçılığın toplumun derinliklerinde yaptığı etkiden kaynaklı, bilinçaltından dışarıya aktifine karşı bir tepki olarak yansıyan farkına zor varılan, bunu yapan kişinin bile farkında olmadığı içe dönük ırkçılık çeşidi. türkiye'de en çok kürtler ve aleviler, amerika'da ise en çok zenciler söz konusudur bu pasif ırkçılığın yapıldığı topluluklar olarak. örneğin iç anadolu gibi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir bölgede bir kürt olarak yaşıyorsanız size karşı aktif ırkçılık yapabileceklerin yanı sıra, belli şekillerde pasif ırkçılık yapılır. iki arkadaşımın tramvayda bir teyzeyle girdikleri diyalogu örnek verebilirim. arkadaşlarım van'lıydı ve ikisi de tıp öğrencisi. bir gün tramvaya binmişler, bir teyze nereli olduklarını sormuş. onlar da van'lı olduklarını söylemişler. teyze "olsun, olsun siz de insansınız." demiş. bakın bu pasif ırkçılık. doğrudan bir aşağılama yok, var olan bir aşağılama olduğu alt düşüncesiyle söylenen, o aşağılamayı nötrlemeye yönelik bir kabullenme çabası bu. bu durum toplumun içinde var olan bir ırkçılık sisi dolanıyor olduğunu gösteriyor. aktif değil ama diyalogların arkasında saklı, bilinçaltı düzeyde. buna ben pasif ırkçılık diyorum, sosyolojide karşılığı var mı bilmem.

bunun aynısı amerika'da da var. bir komedyen anlatıyordu. dört zenci kadının işlettiği bir pizzacı görsem şöyle derdim diyor: "hmm." bunun hafif bır ırkçlık olduğunu ekliyor. "evet, dört zenci kadın pizzacıyı işletiyor, pek rasgelinmez." bir örnek daha ekliyor komedyen. bir hastaneye gidersem ve doktor hintli veya çinliyse şöyle derim "ne güzel, ne güzel. daha çok görelim, neden olmasın?" başka bir örnek daha veriyor. eğer gece vakti bir benzinciye gidersem ve kapşonu geçirmiş bir genç gelirse ve bu genç beyazsa şöyle derim "herif sporcu." eğer genç zenciyse ve suratında kocaman bir gülümseme yoksa "sıkıntı yok" derim diyor. bakın doğrudan bir ırkçılık veya aşağılama yok. negatif herhangi bir şey yok. normal kişiler için söylemeyeceğin "sorun yok, olsun, o da insan, ne var ki, benim dedem de kürt..." gibi sözleri bu zamanında ayırım görmüş kişilere söylediğinde bu pasif ırkçılık oluyor benim için.

5 yıl sonra kendini hiçbir yerde görememek

sen planlar yaparken başına gelenlerdir "hayat" demişler.daha iyi ifade edilebilir miydi bilmiyorum.hayat dinamik bir süreç.haliyle hedefleri de değişebiliyor insanın.ısrarcı olmamak,biraz da kendini hayatın akışına bırakmak kanaatindeyim ben.bu demek değil ki hedefleri olmasın insanın.hedefler tabi ki olacak,onlardan güç alacağız daima.ancak hayatın şartlarına göre de bu hedefleri modifiye etmek gerekebilir.işte bu noktada genellikle karamsarlığa düşüyor insan.kendini başarısız addediyor,tabiri caizse artık "amaçsız bir birey" olarak tanımlıyor.halbuki amaçsızlık hayal kırıklığından çok daha acı bana kalırsa.bir gün ölmek yerine her gün ölmek gibi.sözü artık montaigne'e bırakmanın zamanı geldi sanırım;

bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder.çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır.

bitlistütünü

an itibariyle sözlükte 1 yılını doldurmuş, bu nedenle 1 aylıkken adına açılan bu başlığa daha iyi bir cevap verebileceğini düşündüğü için yazdığı entry’i silip tekrar yazan yazar. yani ben.

öncelikle tanıyan kişiler daha iyi bilirler ki 1 yıl boyunca sinirli, atarlı hiçbir tepkimi görmemişlerdir. sırf şu entry’i girmek için 1 yıl saymıştır kendisi. sadece karşıdakinin düşüncesine saygı duyarak tartışırken karşıdaki küçümser tavırlarla düşüncelerini ezer ve dalga geçmeye çalışırsa buns sinirlenir. bu da tek bir kişinin başına gelmiş sanırım ki başlık açıldıktan sonra altına başka bir entry girişi olmamış.

sadece şunu söylemek istiyorum; keşke burayı daha önce tanımış olsaydım, hepinizi, ortamı, dostluklarınızı çok seviyorum. nick altı entrymi de aynalının açması daha da mutlu ediyor beni.

before sunrise

başrol oyuncularının gözlerimin önünde yaşlandığı üçlemenin ilk filmi.
zira film çekimi ve senaryo eş zamanlı olduğu için, filmler arasında yaklaşık on yıl gibi bir süre var.

Toplam entry sayısı: 941

doktorhane

tıbbiyelilerin önlüklü, scrubslı selfielerini paylaşan instagram sayfası.

bok atmak istemiyorum ama doktor bu ne ?! narsizm korkunç boyutlara ulaşmış. stetoskopun verdiği yetkiye dayanarak kendinizi bir şey sanıyorsunuz heralde. gözlerim kanadı.
muhtemelen beğendiğiniz insanları da takip edip dm’den yürüyorsunuz, kolay gelsin valla. çok kutsal meslek annecim, ettiniz içine.

kim elledi benim götümü

zeytin ağaçlarının sökülmesi protesto edilirken mevzuyu bambaşka boyutlara çeken vatandaş isyanı. harbiden gülmek garanti swh

aşk biter önemli olan sevgidir

kimse kusura bakmasın. bu birini bulup ömür boyu cepte tutmak isteyenlerin söylemidir. şimdi açıklıcam.

biriyle tanışıyorsunuz. acayip kafadengi insanlarsınız. arada mıknatıs bir kimya da var. sürekli birbirinizi düşünüp özlüyorsunuz, yanyanayken hep gülüyorsunuz. dünya iki kişilik gibi geliyor. her buluşmada karında kelebekler falan falan. mutluluktan uyuşmuş gibisiniz
aşktı bu değil mi?

nitekim zaman geçiyor, hayat koşulları, stresler, üzüntüler, üçüncü kişiler... bir şekilde o his azalmaya başlıyor içinizde. kavgalar yaşanıyor ve giderek azalıyor. ama bu zaman zarfında hiç kopmamışsınız, birbirinizin her şeyine koşmuşsunuz, her derdine ortak olmuşsunuz. (çünkü aşıktınız).
kısacası yalnız kalmayacağınız bir ortak edinmişsiniz kendinize. bırakıp gidemiyorsunuz. aynı hisleri de yaşayamıyorsunuz. (aşık olduğunuz için içinizden gelerek gösterdiğiniz çabaları, aşkı öldürüp sorunmluluk olarak devam ettirmek niyetindesiniz)
sonrası bu cümle işte. “aşk biter önemli olan sevgi saygı”. çünkü sevgi saygı asla bitmez değil mi? aşkın biter bir şey olduğu ise aşkı yaşatamayan milyarlarca beceriksizin algı operasyonundan başka bir şey değil.

biraz yukarıya dönelim. en başındaki o yoğun, sanki o elle tutulabilir hislerin kaybolmasına siz izin verdiniz. o koşulların, o kavgaların aşkı bitirmesini izlediniz. içinizde azalan duyguları eski haline getirmek için mücadele etmediniz ama o saygılı sevgili ilişkiniz bitmesin diye çocuk yapabildiniz.

o yaşadığınız heyecanı küçümsemeye başlayıp aşk sanki avuç içinde sızdırmadan tutulmaya çalışılan bi suymuş da, aşk bugün var yarın yokmuş da, demeye başladınız. kusura bakmayın, siz bütün dünyayı üzüyorsunuz. içinizdekini öldürdünüz, bir hesap bile vermeden zaten ölecekti dediniz.

işte insanlar yalnız kalmamak için her şeyi yaparlar. çoğumuzun ebeveyni evliliğini bu şekilde bu seneye getirmiştir. ama sorun bakalım bi ailenize aşık bir çift görünce iç geçirmiyorlar mı hiç?
aşksız heyecansız ilişki zımpara kağıdı çiğnemeye benzer. ama siz karnım doydu diyorsunuz, aşk karın doyurmaz ya.

bana sorarsanız duygularını canlı tutamayan insanların kimseyi alışkanlık yerine kullanmaya hakkı yok. heyecanın bittiğini düşündüğünüzde o ilişkiyi bitirmelisiniz. insan asla tek eşli değil, insan her zaman kafasında özendiği ilişkinin hayalini kurar. sadece kendisine yarattığı küçük dünyasından vazgeçemez. bense ne birini alışkanlık haline getiririm, ne de “aşk zaten bitecekti” cümlesini kuran biriyle olabilirim.


edit: başlığa uygun klipli şarkı buldum:

evlenilmeyecek erkekler

“sevgilimi aldatırım karımı aldatmam” diyen tipe mesela tekmeyi daha sevgiliyken koyacaksın gol olsun.

“benim aile yapım farklı, ailemin yanında oturuşuna kalkışına, kılık kıyafetine dikkat et” diyen tip muhtemelen sizi olduğunuz gibi kabul etmiyor ki kendi ailesinden de bunu beklemek yerine sizi kendi istediği yönde değiştirmeye çalışıyor.

“ben eve geldiğimde sevdiğimin elinden sıcak bir yemekle karşılanmayayım mı şimdi?” evet evlenmeden yemekleri kim yapacak pazarlığını yapan bu sözde uyanık, vereceği sevgisini yemek fişine dönüştürmüş bir hödük. füzenin kıçına bağla uzaya uçsun bu gereksiz.

“çocuk gelişiminde annenin yeri çok önemli gerekirse 3-4 sene çalışmamalısın” bak bunu diyen herhalde en adi tiplerden biri. çocuğunu çok düşünüyor belli ki, ama kendisini de düşünüyor haspam. çocuk gelişiminin tüm yükünü annenin omuzlarına bırakıyor bu aydın görünen fırsatçı patojen. sen çocuğunla oynarken, ders çalışırken o tv karşısında horlayacak. çocuğun her zaman babasına düşük beklentili, babasına güvensiz yetişecek.

“evli kadınların bekar erkeklere mesafeli olması gerekir” buna yorum yapmak bile istemiyorum. ama hadi yapayım, kişi kendinden bilir işi, bu tip kendisini aslan terbiyecisi sanıyor.

“evli barklı kadın” evet siz bir boğaysanız, bunu diyen bir matador, bu cümle ise sık sık sinirinizi bozacak kırmızı bayrak. sık sık sinirimizi bozmaya hiç gerek yok bunu da sallayın.

“artık yaşım geldi, çocuk istiyorum, evleneyim” oldu canım nereye doğru evleniyoruz?

bu saydığım cümleleri duyduğunuz erkek tipleri ile evlenilmez. üç beş bir şey söyledik major olarak. tecrübelere göre editleriz ancak benim için tabi bir de “aşk biter önemli olan sevgidir” diyen erkek var ki onu cızbız yapasım geliyor. gid la bu mahalleden...

ailenin öğrenci evi ziyaretini uzun tutması

ailemle özellikle annemle yaşadığım en sıkıntı veren şey bu aralar.

aile ziyaretinin ilk günü, özlem giderilir. anne baştan darlamamak için az az laf çarpar.
“biraz kilo almışsın sanki, belki bana öyle gelmiştir kızma hemen”
“ev de baya dağılmış ama tabi ben gelemedim 2 aydır”
“bu evde bi sigara kokusu var sanki hafiften”

ikinci gün anne bütün dolabı, kitaplığı, masayı aşağı indirir. çocuğu evden şutlar, okuldan sonra da eve gelme git kütüphanede çalış der.
çocuk eve arkadaşlarıyla dönerken balkonundaki çamaşır ipindeki allı güllü donları tanıdık değilmişçesine görmezden gelmeye çalışır.
+kanka annen başlamış temizliğe ehuehue
-hıı evet ya galiba

çocuk eve girince ders notlarının bile tozu alınmıştır. yazlık kıyafetler kışlıklardan ayrılmış, kışlıklar hurca kaldırılmıştır. lakin orda yatağın üstüne yığılmış ayrı bi kıyafet yığını vardır.
-anne naptın bu kıyafetleri niye ayırdın?
+sen baya kilo almışsın bence bunlar olmaz sana atalım bunları birilerine verelim
-ne alakası var anne ya giyiyorum ben bunları!!!

üçüncü gün artık haftasonudur bütün gün anneyle başbaşasındır. iki gün evle uğraşan annenin yeni hedefi bellidir.
sabah kahvaltıyla mesai başlar:
+sana diyet yemekleri hazırlıcam artık. hiç bu kadar kilo almamıştın.
-...
+sırf sigara içilmiş bu evde, perdeler olmuş simsiyah. niye içtiriyosun evde, gelmesinler.
-napim anne herkes içiyor..
+ee eski aşklarından haber var mı? nişanlanmıştı önceki, evlenmiş mi?
-nerden bilim anne haberim yok
+tabi bak sen o kadar ilgilendin onunla, bu kızı bulmuş yüzüğü takmış hemen
-aman anne bize ne, ben ayrıldım zaten
+ee senin bu okuldaki kankaların da çok aramıyor seni sanki, büte kaldın diye senle ders çalışmak istemiyorlar mı artık
-anne okulda sürekli beraberiz bi de evde mi konuşcaz ya, neyse ben odama kaçıyorum

odasına sığınan çocuk huzuru buldum sanır. malesef anne elinde meyve tabağıyla çok geçmeden ortaya çıkar.
+o pijamanı niye giydin dur daha incesini getireyim
+o çorabı niye giydin kızım kışlık o
+masanın yerini mi değişsek ışık nasıl geliyor?
+eğri büğrü oturma masanın başında
+yat sana masaj yapayım
+kalk hadi elma toplar gibi egzersiz yapalım
...
+ne çalışıyorsun çocum
-nefroloji anne

1 saat sonra:
+ne çalışıyorsun yavruşum
-nefroloji dedim ya anne
+e hala böbrek mi çalışıyorsun? öğrendin mi benim geçen idrar tahlilimde kan çıkmış niye acaba?
- anne senin böbrek taşın var ya ondan olmuştur. ne dedi ki doktor sana?
+taştan olmuştur dedi.

dördüncü gün, üçüncü günün aynısı gibi geçer.

beşinci gün pazartesi. çocuk eve gelip bayılırcasına uyumak ister, ama anne:
+ee hani dahiliye zor diyordun, uyuyorsun sürekli sen?
+kilo aldın ya iyice uyuşuklaşmışsın
+uyuma ben sana kahve yaparım şimdi.

uyuyamayan çocuk gözleri yana yana ders çalışmaya başlar. arada mola verir evde iki tur atar. iki sohbet açıp uykusunu açmaya çalışır.
-anne şebnem ferah bi albüm yapmış efso
+ders çalışmayıp müzik mi dinliyordun yoksa?!
-ne alakası var anne çalışıyorum işte. yarın akşam da arkadaşlarım bana gelmek istiyordu, annem var dedim onlara da... (ufaktan evine dön artık mesajı verilmeye çalışılır)
+gidin dışarda oturun kızım evi daha yeni temizledim gelmesinler, biraz da sen git onların evi dağılsın
-höeeh yani anne

altıncı gün artık darlamalar doruk noktaya ulaşmış çocuk acilen kardeşini arayıp anneyi yanına çağırmasını istemiştir çaresizce. ama uyanık kardeş sınav vakti anneyle baş edecek enerjisi olmayacağını bildiğinden sadece “olmaz babamı ara o çağırsın” der.

çocuk babayı arar, baba anneyi arar. anne babaya rest çeker ben çocuğumla kalacam diye.
çocuk “hığğ anne gidebilirsin ya aslında zaten gelirsin yine” dese de çıkardığı ses çoktan duymazdan gelinerek uzay boşluğuna doğru yola çıkmıştır...

zavallı çocuk.

doktorhane

tıbbiyelilerin önlüklü, scrubslı selfielerini paylaşan instagram sayfası.

bok atmak istemiyorum ama doktor bu ne ?! narsizm korkunç boyutlara ulaşmış. stetoskopun verdiği yetkiye dayanarak kendinizi bir şey sanıyorsunuz heralde. gözlerim kanadı.
muhtemelen beğendiğiniz insanları da takip edip dm’den yürüyorsunuz, kolay gelsin valla. çok kutsal meslek annecim, ettiniz içine.

intern doktorun asgari ücret alması

sosyal medyada ve çeşitli sözlüklerde başlatılan bu kampanya sonucunda malesef ki,
“kardeşim biz mi dedik sana doktor ol diye”
“intern de stajyerdir, hangi stajyer para alıyor, hem hasta üzerinde sorumluluğunuz da yok”
“1 sene sabredemiyorlar zaten paraya boğulacaklar” gibi yersiz ve densiz yorumları gördükçe, bizi en iyi biz anlatırız düşüncesiyle buraya taşımak istediğim konu olmuştur.

internin iş tanımı ve yaptırılanlar, nöbet süresi/sayısı, tıp eğitimine ayrılan kaliteli zaman, kişisel hayata kalan kaliteli zaman açısından en iyi yaşayan bilir diyerek katkılarınızı bekliyorum.

tıbbiyeli itiraf

tıp fakültesinde 1. sınıfa başlayanlar genelde yarıyıl tatiline yakın zamanlarda lise ziyareti yaparlar. ben de bir kaç arkadaşla buluşup xfl'yi ziyarete gitmiştim. kimya hocası bizi 12lerin dersine soktu. ygs'ye yakın bir zaman olduğundan ciddiyetle arkadaşlara son zamanların önemini, stresin kötü etkilerini, ve kendim son sınıfken üst dönemlerle sürekli konuşup resmen bir arşiv oluşturduğum lys ile nerden nereye ilerlediler örneklerini anlatıyordum. o sırada alt dönemden aramızın çok iyi olduğu samimi bir arkadaşım ''hocam barones frozbite bir soru sorabilir miyim?'' dedi. hoca söz hakkı verince ''barones frozbit telefon numaranızı alabilir miyim acaba?'' dedi. ben tabi ciddiyetimin bozulmuş olması nedeniyle şakayla karışık ''hııı vercem ben sana'' dedim. sonra sınıftaki sessizliği fark edince ''telefonumu'' diye ekledim salak gibi. sıvadım tüy diktim kısacası. hoca arkadaşa münasebetsiz şakası yüzünden kızdı felan, ben de daha ağzımı açıp konuşamadım. o günden beri topluluk önünde konuşmak durumunda kaldığımda iki kere düşünmemden mütevellit mental retarde insanlar gibi baya yavaş cümleler kuruyorum. mükemmelliyetçi ruhum hala kendimi rezil etmemle barışamadı...

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşkım anaokulunda kaan diye bi çocuktu. birgün meyvesuyu sanıp domestosu diklemiş, midesi yıkanmıştı. aşkımız bitti tabiki de ne bekliyosunuz meyvesuyuyla domestosu ayırt edemeyen birine daha fazla aşık kalamazdım...

tıbbiyeli itiraf

muhabbet kuşlarımın çiftleşmeyi bilmediğini düşünüyorum onlara muhabbet kuşu çiftleşmesi izlettim. hala tık yok. torun istiyorum torun!!!

savaş bir halk sağlığı sorunudur

halkımız gazla çalıştığı için bunu kesecek herhangi bir duruma tahammül edemiyor.

ben kişisel olarak, politik avantaja gani gani çevrilecek, senelerce kaymağı yenilecek bu danışıklı dövüşlü askeri girişime destek vermiyorum. o yüzden türk tabipler birliğinin bana gayet yerinde olan söylemi gibi geliyor.

çatışmalar bitip ülkece yas dönemine geçtiğimiz zamanlarda gördüğümüz tek şey; gariban aile çocuklarının yitip gittiği. ve neredeyse yarım yüzyıldır hiçbir şeyin değişmediği.

ayrıca düşünmek zorundayız apartmanda evinde oturup da füze sesiyle yaşayan insanları geceleri. bu insanlar nasıl travmatize oluyorsa sınırlarımızın dışında da korkuyla yaşayan masum birileri var.

savaş yıkıcıdır. sıcak evinizde otururken şehit güzellemesi yapılmaz, siz bir de annelerdeki korkuyu düşünün. herkes ölüm ister ama kimse cellat ben olayım istemez nedense.

elini taşın altına koymamış kimsenin, yerine başkalarının öleceğini gün gibi bildiği şeyleri desteklemesini asla anlamayacağım.

edit: insanlar çok komik ya, ölen asker boşu boşuna ölüyorlar demek istiyorum oturan yerlerinden anlıyorlar. nereden biliyorsunuz ölen askere sesimizin çıkmadığını?! çok isteyen cepheye gitsin savaşsın. ölene şehit deyip hayatlarımıza devam ediyoruz. ateş düştüğü yeri yakar demek ne kolay dimi bu memlekette!

otobüs molasına laptop ile çıkmak

bazen görüyorum molada laptop çantaları ile ayakta dikiliyorlar. sanırım çantada kuantum bilgisayarı taşıyorlar ya da muavinin değerli eşyaları otobüste bırakmama uyarısını çok ciddiye alıyorlar, diye düşündüğüm hareket.

türbanından saç fışkırtan kızlar

gece gece tepem attı ya kardeşim size ne??? ne istiyorsunuz evden çıkmasınlar konuşmasınlar, bütün dünyada hem kadınların hem de aman ha şaşırmayın ama erkeklerin de bir furyadır giden imaj akımı olsun moda olsun beğenilme arzusu olsun, ne derseniz deyin, bütün bunlar artık hayatımızın içindeyken, dünyanın ta bilmem neresindeki insanların fotoğraflarına yaşantısına tanık olabiliyorken haaa sanki bi de kendinizde farklı olma arzusu hiç yokmuş gibi ne istiyosunuz lan kadınlardan? yok vücut hatlarını belli edermiş de yok türbanından saçı çıkarmış da. oldu olacak parklarda sevgilisiyle öpüşen sarılan kapalı kadınların gizlice, alçakça çekilmiş videolarını da paylaşın?
istiyorsunuz ki kadının dini, siyasi görüşü, analığı, bekarlığı, sevişkenliği nesi var nesi yoksa karakterinde gözünüze batan nesi varsa her şey sizin istediğiniz gibi olsun. siz kimsiniz hödükler? hilkat garibesi gibi evde mi otursun kadınlar? bilmem kaç sene önceki kapalı kadın vatandaş standart tiplemesini bu güne uydurmayın bu saatten sonra.
baş örtü bağlama stillerinin kıyamet alameti olduğunu bile duydum bi gidin işinize. kadınlar topuklu da giyer, makyaj da yapar, ne isterse onu yapar. sana ne. bu kadar vasıfsız elemanlar mısınız ya?
sözlüğe geri dönüşleri destekledik de şu provakatif tipler dönmeyeydi iyiydi. bi odanın içine aynayla beraber kapatılsalar can sıkıntısından kendisine sarıcak tipler var resmen, herkes kendi işine baksın.

tus puanını boşa harcamak

bazen tanık olup şoka uğradığım durum. 70 küsür puanla, hakkında pa ac grafi bile çekilmeyin sakın denilen periferdeki bir radyoloji neden yazılır mesela...

tıbbiyeli radyo kuralları

radyomuzun yeni bir döneme başladığı bu günlerde, tıbbiyeli sözlüğün marka değerine ivme kazandırmak açısından, düzenli ve sistematik şekilde yayın işleyişini sağlayacak kurallardır.

-her yayın minimum 1 saat, maksimum 2,5 saat olarak planlanmalı,
-yayın süresince yarım saatte 1 bağlantı alınmalı ve her bağlantı en fazla 5dakika sürmeli,
her yayından önce playlistin kaç şarkıdan oluşacağı duyurulmalı

-yayın bitiminde yazar, bir sonraki yayın gününü ve saatini duyurmalı, duyurulmuş tarihte yayını aksayacak yazar; yerine yayın yapacak bir başka yazar bulmalıdır.

her yazar yayın sonrasında ; (her bir madde 5’er puandan değerlendirilmek üzere)
yayına söylenen saatte başlaması,
yayını söylenen saatte bitirmesi,
varsa konseptine uygun şarkılar seçmesi,
şarkı çalma ve konuşma/bağlantı dengesini sağlaması
playlistindeki sayıca belirttiği tüm şarkıları kendine ayrılan süre içinde çalması

açılarından değerlendirilmek üzere, dinleyicilerini yayın sonrası açılacak olan anket butonuna yönlendirmeli.

yazarın djlik oylama sonuçları yönetim tarafından nick6’nda duyurulacaktır.

gerekli durumlarda kurallarda değişiklik yapma hakkımızı saklı tutarız.

içerik kuralları - iletişim