barones frozbit

Durum: 1028 - 30 - 3 - 1 - 20.01.2019 23:16

Puan: 18340 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yönetici.

muser
  • /
  • 103

tıbbiyeli itiraf

saçlarımı kısa küt kestirdim. 3 kiloluk yanaklarımı kamufle eden tek silahımı kaybettim. savunmasızım...

tıbbiyeli sözlük yazarlarından şiirler

hayır hayır diye bağırdı figüran
ölmek istemiyorum derken sevmediği kadınları düşündü
ona böyle demişti en iyi açılarını yakalayan kameraman
seviyorken ölmekte olan biri olamazsın

hayır hayır diye bağırdı figüran dramatik jestlerle
ölmek istemiyorum henüz çok gencim derken
ölümü canlandırıyor oluşunun kelimesel ironisini
ve gamsız yakışıklılığını düşündüğünü gizlemeden

hayır hayır diye bağırdı figüran
klişelikten zevk alan bayat gözleriyle
dramı derinleştirecek 2 numaralı bakışını attı

hayır hayır diye bağırdı figüran
yaşamak isteyişi oynarken ucuz bir taklitle.
ve ölüverdi elektronik bir kutunun içinde.

unutulmayan lise anıları

lise hayatım o kadar güzeldi ki neredeyse her anı unutulmaz benim için. yaşadığımı gerçekten hissettiğim, bütün hislerimi iliklerime kadar yaşadığım zamanlar...
ama tabi en çok güldüklerimi söylesem daha makbul geçer heralde bu başlık altında.

arkadaşlarla sürekli yarılmaca halindeydik zaten lisede abuk subuk her şeye yarılırdık ki bunların büyük çoğunluğundan ben sorumluyum. yine bir gün sınıfa girerken arkadaşlara muazzam komik bir şeyler anlatıyordurum.

düşünün şimdi bazı arkadaşlarım sınıfta önümde yüzleri bana dönük anlattığım şeye gülüyorlar, bikaç tanesi de arkamda. neyse birden karşımdaki arkadaşlarımın gülüşü dondu suratlarında bişey oldu ama ne? arkama döndüm arkamdakiler de şok ifadesinde. telefondan suratıma bakıyorum hiçbişi yok. elimi saçıma bi attım allahım ıpıslak. meğerse mamut lakaplı arkadaş puahahaha diye gülerken ağzındaki suyu kafama tükürmüş, tükürmemiş kusmuş resmen.
tabi sonrasında olay su şişesini kaptığım gibi ağzımdaki suyu ona püskürtmemle tükürük savaşına döndü.
lisedeki sevgilim de sıcak bir yaz günü sahilde sarılıp yürürken içtiği suyu suratıma püskürtmüştü.
benim sorunum ne bilmiyorum arkadaşlar ama hayatımda katıla katıla güldüğüm zamanlardı bunlar.

bi de yine sahilde piknik yaptığımızda karpuz ve erik çekirdeklerini tükürme olayımız var ama meseleyi anladınız...

smule

çılgınlarca karaoke yaptığım uygulama. yeni keşfettim zencilere meydan okuyom.

alkol almayı marifet sanan güruh

ilk entrydeki tanım ve açıklamaya göre aslında ‘alkol ile gösteriş yapan güruh’ eleştirilmiş. ama şu anki başlık ilk okuyuşta alkol kullananları zan altında bırakıyor gibi.

bahsedilmek istenenden yola çıkarak tanım yapmak gerekirse, esas problemi her yaptığını sosyal medyada göstermek istemek olan güruhtur. her alkol aldığında story atan insanlar benim için her kütüphaneye gittiklerinde kütüphanede oldukları halde “ben elendim siz devam edin”, “büte son 2 gün” tarzı paylaşımlar yapanlarla birdir.

intihar

kuklacının iplerinden kurtulup perdenin kapanmasını beklemeden sahneden inmektir.

tıbbiyeli itiraf

ekşi sözlükteki barones frozbit de benim itiraf ediyorum. 3 saattir ortaokul mailimi şifremi bile buldum ama bana mısın demiyor hatırlayamıyorum. sık kullandığım bütün şifrelerle her türlü hotmail, gmail, icloud.com kombinasyonunu yaptım ama delirecem...
şimdi aktif bi çaylak olarak kullandığım başka bir hesabım daha var (çift hesaplıyım çaktırmayın ahahha), iletişimden böyle böyle desem ilk hesabımı geri verirler mi ya. versinler çünkü nolur onu istiyom ben...

alışveriş poşetlerinin parayla satılması

poşete para vermemek için markete eşek getiren amcaların devrini başlatan olay. memleketimden manzaralar tadında yaşıyoruz...

sarhoş olunduğunun anlaşıldığı an

gözünü kapattığında yüksekten düşüyormuşsun hissi yaşadığın, el-kol koordinasyonunu kaybedip mutlaka bi şeyleri devirdiğin, anlamsızca duygusal konulara girdiğin, kendinle ilgili sabah pişman olacağın şeyler anlatmaya başladığın, dudakların botoxluymuşçasına kendini dünyanın en iyi öpüşen insanı sandığın anlardır.

geceye bir şiir bırak

her okuduğumda başka bir anlatılmak istenen bulduğum bu şiiri bırakıyorum bu gece. yavaşça okuyunuz.

öndeyiş
dizlerim kesiliyor zehirli kemanların
kanıma karışan kimyasal nefesiyle
ölüm beni çağırıyor en sevecen sesiyle
bütün batık gemilerin yattığı yere

ey doğmamış çocuklarım
ey nietzsche
daha bir net görüyorum yüzlerinizi
gözlerim körleştikçe

1
en güzel çocuklar doğmamış çocuklardır
onları o tutkulu büyük aşklar yaratır
o tutkulu büyük aşklar ki fırtınalarla
kısacık kavuşmalar uzun ayrılmalarla
balta girmemiş yalnızlıklarla
sevişerek yaşanır

sizler ki en güzel çocuklarımsınız
o büyük aşklar kadar haklı ve imkânsızsınız

sarışın alevlerle rüzgârları deli eden kucak kucak saçlarını anneniz
ne yüzden kısalttıysa
sahihlik ne yüzden tedavülden kalktıysa
bütün iyi edebiyat üç bin yıldır ne yüzden hep bir hüznü anlattıysa
siz çocuklarım
siz o yüzden doğmadınız

sizler ki en güzel çocuklarımsınız
sırf gözlerim kapalıyken görüyorum sizleri
o büyük aşklar kadar haklı ve imkânsızsınız

2
güneşin doğmadığı o nursuz sokaklarda dolaşmak zorundaydım
annenize oralarda rastlayacaktım
etraf cinnet kokuyordu erkekler dövüşüyor kadınlar korkuyordu
çaresiz ve ceketsiz kaçak çocuklar
sağanak yağmurlarda kedilerle birlikte ıslanıyordu
cumartesi akşamları fırınların önünde kuyruklar oluyordu

bir göktaşı gibi apansız çıkagelip hayatıma girdiğinde
annenizin yüzünden o bembeyaz suçsuzluk daha kazınmamıştı
kentteki takvimlerin uğursuz kehaneti henüz haklı çıkmamıştı

ben uzak bir denizden yeni döndüğüm için kendime çok benziyordum
kristal bir kadehten yudumlamak yerine
hayatın özsuyunu tas tas içmek istiyordum

annenize gelince nerde bir ayna görse
oturup yüzündeki o güzelim suçsuzluğu örtbas etmek istiyordu
bir makyaj hilesiyle ve ödünç mimiklerle

hava tahmin raporları hiç umut vermiyordu
gökten kükürt ve ateş yağacak deniyordu
altı irinle dolu kocaman bir yaranın kabuğunu andıran kentin çopur yüzeyinde
aşklar barınmak için pastoral bir leke aranıyordu

3
anneniz güzeldi
bu günahlı gezegende var olması mümkün olan en mesut tesadüfe
borçlanarak bulduğum o bembeyaz güzelliği sanki düşseldi

bilirdim ki seraptı ona dokunduğumda kaybolmayışı
bilirdim ki aslolan olmayışıydı var olmayışı

tarih onun yokluğuydu yokluğu ki somut koca bir taştı
ne zaman kapasam dışardaki zamanın yürüyen gerçekliğine
gözlerimin yeminli kapılarını
bilirdim ki o koca taş hep yeniden yuvarlanıp kapıları kıracaktı
bilirdim ki tarih'in çiçek bozuğu yüzü her defasında
mağaramda açtığı o gedikten içeri arsız arsız bakacaktı

anneniz güzeldi
dramatik güzelliği,
nice kentlere girmiş ve girdiği her kentin
burcundan bayrağını göğünden mehtabını indirmiş
bir haçlı ordusunun bütün günahlarına sebep olmaya
tek başına yeterdi

anneniz güzeldi
elini tuttum ve
nice yazlardan nice nazlardan sonra
o kötü eve
benimle geldi

4
kara kadife bir pelerin gibi
kuşandığı gecenin eteklerini
ardından sürükleyerek
koynunda dramatik tehlikeler gizleyerek
en imkânsız saatlerde gelirdi bana
ve rüyama girer gibi girerdi
daracık yatağıma

ama bilirdim
bütün sevme gücüyle benimken bile
gövdemi tırmalar ve ısırırken
göğsümün kafesinde uyuklayan hayvanı
dürtüp kızıştırırken bile
kanımda hızlanan elektrikle
içime yıldırımlar düşerken
kollarımda devinen şey çıplak gerçekken

bilirdim ki seraptı ona dokunduğumda kaybolmayışı
bilirdim ki aslolan olmayışıydı var olmayışı

5
"gerçek"
bir patates gibi dümdüz
açık anlaşılır ve netti
plastik güller ve elastik gönüller çağında hayat
protein demekti
melâlin her türlüsüne
cerrahi müdahale gerekti

duyguları mikroplarla birlikte kapı dışarı edip
hayatı uzunca bir ameliyat seansıymış gibi yaşayan
ve başkalarının hayatından başka kaybedecek şeyi olmayan
bir takım cerrahlara teslim oldu anneniz

kasıklarındaki açlığı aşk yerine dana etli yahniyle
doyurabilsin
ve patates suratlı gürbüz çocuklar
doğurabilsin diye
saplanmış bir dikeni çıkarıp atar gibi
bu çağdışı romansı hayatından atıverdi
o bembeyaz suçsuzluğu yüzünden
bir daha nüksetmemek üzere
neşterle kazıtıverdi

ey doğmamış çocuklarım
sizi anneniz intihar etti
siz arkaik aynaları örten tozlar altında taammüden unutulmuş
o büyük aşklar kadar güzel ve imkânsızdınız
o patates suratlılar doğsunlar diye
doğamadınız

-sondeyiş
ne söylenebilir artık
her şey patates gibi dümdüz
ve yalınsa
tüm sorular sorulmuş cevaplar alınmışsa
sesler ve görüntüler haklıysa
yani formüller ve takvim her şeyi açıklıyorsa
bütün evetler evet ve hayırlar hayırsa

ne söylenebilir artık
"seni seviyorum"lar "beraber ölelim"ler
göz yaşıyla ıslanmış karanfilli mendiller
intiharlar ve haplar ve kan tükürmeler
ve pembe cinayetler ve beyaz porselenler
madem ki eskidiler
madem ki öpüşürken bile gözlerini kapamıyor hiç kimse

madem ki herkes böylesine tetikte
ödün vermez ve uyanık
ne söylenebilir artık

ey doğmamış çocuklarım
bunca bilgisayar ve tanksavar arasında
yeryüzünün bu en çılgın macerasında
elbetle yeriniz olmayacaktı
bizler bu kalın kabuklarımızla
sizler gibi bir incelik yaratamazdık

ne söylenebilir artık
elveda çocuklarım
elveda o bir anlık
ya da hiç olmamış saflık
  • /
  • 103

ülkeden siktir olup gitmek

ülkenin geleceği hakkında oldukça karamsar olsam da asla düşünmediğim bir fikirdir. zira doğası ile ünlü memleketimi bırakıp ankara'da, istanbul'da vs. okumak bana oraların özlemini verirken türkiye'yi terk etmek... düşünülemez.

çok sevdiğim doğduğum yerleri, ülkemi asla terk etmemek ve ulusçuluk vs hayat felsefemse de, bu başlıktaki gibi düşünen ve artık sıkılmış insanları da çok iyi anlayabildiğim için buraya ek bir parantez açarak bu konu hakkında bir şeyler yazayım:
avrupa'da ileri memleketlerin hepsinde staj vb vesilesiyle birer ay bulundum diyebilrim. almanya'ya özellikle imkanları ve hayat standartları açısından hayran kalmışlığım vardır. adamların bizdeki gibi 15-20 milyonluk dev metropolisleri ve onun getirdiği sorunları ne şanslılar ki yok. bunun asıl nedeni gelişmişliğin, medeniyetin ülkenin her yerine eşit olarak dağılmış olması. mesela en basitinden 80 bin kişilik bir kasabadan 4 bin kişilik minik onlarca köyün her birine hızlı tren gidiyor.
ulaşım, altyapı, idari, nüfus, çöp bakımından az sorunu var. halk eğitimli ve birbirine karşı güleryüzlü, saygı, dakiklik ve iş ahlakı yüksek. kendi dil ve kültürlerine büyük önem veriyorlar. tarihe sahip çıkıyorlar. sokaktaki binaların pek çoğu tarihi ve bizdeki gibi çarpık kentleşme, çirkin plazalar, üzerine sıva atılmamış çıplak turuncu tuğlalı evimsi binalar, badanası çürümüş çatısız beton apartmanlar vs. yok. çevreye de önem vermişler: binalar doğa ile uyum içinde, köy havasında ama orada bir şehir var. sokaklar düzenli, sökülmüş kaldırım taşı, yola saçılmış çöp, 10ar 20şer gruplar halinde gezip insanlara hırlayan (bazen de saldıran) sokak köpekleri vs. yok. kimse gereksiz gürültü yapmıyor. sokakta bağırıp çağıran, insanların huzurunu bozan tipler yok veya tüm gün dükkanının önünde hiçbir şey yapmadan oturup sigara içerken gelen geçeni süzen boş tipler... kadınlar ve erkekler bakımlıdır. erkeklerin tıraşı düzgündür. saçları taralıdır. sakalı varsa düzgün uzatılmıştır.öyle işitçi gibi koyvermek yoktur.* sakal yoksa da sinekkaydı tıraşlıdır. yaz sıcağında dahi kötü kokan vatandaş pek yoktur... kadınlar da iyi giyinir. sporunu muntazam yapar vs. insanlar mutlu ve huzurlu, eğlenmesini de çok iyi biliyorlar, hayatı ve müziği seviyorlar ama diğer insanlara saygı çerçevesinde, sorumluluk altında olduklarını da biliyorlar. biranın memleketidir almanya... ama içip de ortalığı dağıtan bir adam görmedim. varsa da tek tüktür.

kaleleri muhteşem. her biri birer müze. her biri fotoğrafı çekildiğinde kartpostal gibi.

bilim ve sanat, özgür düşüncenin kat ettiği mesafe, mizah ve yaratıcılık konusunda ek bir yorum yapmama çok gerek yok.

aslında eksik hiçbir şey yok. iyi ve güzel ne varsa adamlar ülkelerine doldurmuşlar. tüm bunlara rağmen bir şekilde insan doğduğu toprakların özlemini çekiyor. nedenini bilmiyorum. ama bir yandan da keşke bu seviyelere biz de gelebilsek diyoruz...
sırf bunun için şu ülkede uğraşmaya değer. keşke herkes kendi yöresini ilini, ilçesini vb kalkındırmak için bunları düşünse... etrafındaki olumsuzlukları bu şekilde görse ve değiştirse. o zaman kimse bu ülkeden gideyim demez. tam tersine dışarıdan buraya gelmek isterler. tıpkı avrupa ülkeleri gibi.

**not: şununla çok övünebiliriz ki türk tıbbiyesi benim gözlemim, medeni ülkelerdeki tıp eğitimi seviyesindedir. (bunun nedeni türk modern tıbbiyesinin -harbiye ile birlikte- batılı disiplinde kurulmuş ilk kurumlardan birisi olması (19. yüzyılın başlarında) ve geleneklerini koruyarak, bunu bugünlere kadar bir şekilde getirebilmiş olması)

tıbbiyeli sözlük yazarlarından şiirler

bir yaştayım

bir yaştayım,
içimin kıpır kıpır olduğu,
bir rüzgar esintisine,
bir güzel kokuya kocaman bir tebessümü yapıştıracak,
bir bakışa,bir söze gecelerimi harcayacak bir yaştayım.

bir yaştayım,
hayallerler dolu, yaşamın taa içinden,
kendimce ölüme en uzak bir yaştayım.
o tüm kıpırtılara rağmen bugünü es geçip,
geleceği planlamanın telaşına düşmüş bir yaştayım.

bir yaştayım
henüz aşka düşmemiş kalbimin,
varlığından bile emin olamayan aklımın,
her kapı çalınışında, her sokak başında,
acaba mı dediği bir yaştayım.

öyle bir yaştayım ki,
yakın, her şeye yakın;
bazen de sonsuzun bir diğer ucunda,
çizdiğim sayısız yola bakıp,
çantam sırtımda beklediğim bir yaştayım.

öyle bir yaştayım işte,
sorma…

yağmurlu ve kasvetli havayı seven insan

bir elimde kahve, sırtımda sırt çantam fakülte merdivenlerinden ağır ağır çıkarken neden bu kadar karanlık dedim içimden. telefonu bile en kısık parlaklıkta kullanan benim için ne hoş, gökyüzünün parlaklığının ilahi eller tarafından kısılması, ne mutluluk verici.. benliğimi deli eden minik bir hediye gibi. hem bir çaresizlik bir umutsuzluk sarıyor yüreğimi hem de dudaklarımda mavi bir gülümseyiş beliriyor.

nihayet toprak ile yağmurun hüzünlü buluşması gerçekleşiyor. sokaklardan caddelere hüzünlü bir uğultu, bir yağmur sel. toprağın yüzü gülüyor, ağlamaktan harap olmuş bulutlarla tezat olarak. ah diyorum çıksam dışarı, bu muhteşem buluşmanın bir parçası olsam. sırılsıklam olsam. olsak.
...
mesai bitti, herkes evlerine. fakat yağıyor hâlâ yağmur, ince ince ve kibarca. ne şapkamı takıyorum ne de şemsiyemi açıyorum. ıslak ve karanlık toprağın kokusu, yüzümde eriyen damlalar. simsiyah bir kedi dolanıyor ayaklarıma, beni yağmurdan koru dercesine. nemli tüylerini okşayıp devam ediyorum yoluma.

her yağmurda bir ruh gülümsüyor derinlerden, hiç bilmediğin topraklarda, hiç bilmediğin bir bedende. o benim işte. yağmuru seven bir kadın.

bir çaylağın yazar olduğunu anlamak

sözlük gündeminin bir anda başka başlıklarla doluvermesi, sözlüğe yeni gelen birisinin çaylaklıktan yazarlığa kabul edildiğine delâlet eder. çaylak yazarlığı onaylandığında yirmi entrisiyle birlikte bir anda duhûl oluverir.

önceleri mevzu bahis çaylakların yazar olduklarında yirmi entrilerinin birden normal bir yazarın bir anda yirmi entri girmesi gibi ard arda gündeme dahil olduğunu ancak şimdilerde ise yönetimin yaptığı değişikle zaman aralıkları ile uyumlu şekilde diğer başlıkların arasına kaynadığını fark ettim. belki de bir değişiklik olmamıştır sadece sözlük daha aktif olduğundan böyledir.

hayata dair iç burkan detaylar

bundan birkaç ay önce bir kurul sınavı çıkışı arkadaşlarımla çok sevdiğimin bir abimin restoranına gittik. zor bir sınav dönemiydi, güzelce hem karnımızı doyuralım hem de muhabbeti çok güzel olan bu abimle biraz muhabbet edelim, stres atalım istemiştik. mekanı fazlasıyla doluydu camın kenarında boş bir masa bulduk oturduk, yemek yiyoruz bir ara camın diğer tarafında bir adam takıldı gözlerime 27-28 yaşlarında, belli durumu çok iyi olmayan birisi. ortalıkta gezip milleti dolandırmaya çalışan dilencilerden biri olduğunu zannederek bir daha gözgöze gelmemeye çalışarak yemeğimi bitirdim ve arkadaşlarımla beraber kapının dışındaki masalara geçtik, hem muhabbet dönsün hem de sigara içelim diye işte. çay içerken adam bir daha takıldı gözüme, bu sefer kapının önünde iki tane çalışanın ellerinin arasından kaçmaya çalışıyor gibi gördüm. “ne yapıyor bu, adamın iş yerini rezil etti” demeye kalmadan adam yere düştü. ağzından kan sızmaya başladı, arkadaşlarla apar topar yanına koştuk; epilepsi krizi geçiriyor ama bir tezat var ağzından sürekli kan geliyor, meğerse dilini ısırmış. arkadaşlarım ilk müdahelesini yapmaya çalışırken kafasının köşesine çöktüm, biraz kendine geldiği gibi elimi tuttu, boğazına götürdü ve “abii” dedi; ağzı kan doluydu. hemen çıkarması gerektiğini söyledim, rahatça tükür dedim. ağzından kan boşaldı sanki bir anda. üstümde beyaz bir gömleğim vardı kan gömleğime de sıçradı. ağzını açmasını istedim, dilini ne hale getirmiş acaba göreyim diye. ağzını açtığında dilini çok fazla koparmadığını ama hallice fazla kaynadığını fark ettim. o ara 112 ekini geldi. götürdük arkadaşlarla beraber ambulansa bindirdik ve bir şey olmamış gibi ellerimi yıkadım, kan lekesi görünmesin diye hırkamı üstüme giydim ve yerime geçtim. 5 dakika sonra ambulanstaki arkadaş bana seslendi, gittim “arkadaş hastahaneye gelmeyi reddediyor, biz burada yapabileceklerimizi yaptık muhtemelen uzun süredir çok aç ve bir de şunları görseniz iyi olur” dedi ve adamın elbisesini sıyırdığı kollarını uzattı bana; delik deşikler, mosmorlar... git et desem de bir türlü ikna edemediğim adamı ambulanstan indirdiler ve aramızda şöyle bir konuşma geçti :

- hastaneye neden gitmiyorsun?
+ param yok abi, sigortam yok, hem bir kez gittim
- eee?
+ ilaç alamıyorum ki abi işsizim

diyecek bir şey bulamadım birkaç saniye sessizce durdum

+ abi içeri berbat oldu
- bir şey olmaz, ben sahibini tanıyorum olabilir ama..
+ abi gömleğin o da berbat oldu, ben ben çok özür dilerim, yenisi yenisi... param da yok abi.
- bir şey olmaz, hem kaç yaşındasın sen?
+ 28 abi
- ben 21 yaşındayım, bence abi demesen olur
+ tamam abi

son sözü yumruk gibi indi kalbime. ezilmişliğin, çaresizliğin acısı çöktü bir anda üstüme. ne desem ne yapsam bilemedim. adaletine sayıp dövdüğüm dünyadan bir kez daha nefret ettim. benim kanaatimce iyi de bir insandı.
döndü gidecek
- kolların neden o halde?
+ ben neden bu haldeyim abi?
dedi tekrar teşekkür etti ve uzaklaştı.

sonradan bir kez daha gitmiş aynı yere, mekanın sahibi dediğim abi ona iş bulmuş bir arkadaşının yanında falan bunlara çok sevindim ama kaç gece rüyalarımda “ben neden bu haldeyim ki abi?” lafı döndü döndü durdu.

o günden sonra hayatımdaki kurallar listesine “cam kenarında yemek yeme” maddesi de eklenmiş oldu.

geceye bir şiir bırak

alır doktor sigarasını eline
yakar ucunu geçmişini yaktığı gibi
nasıl kondurur ağzının ortasına
çeker dumanını içine
ve üfler gecenin karanlığına
içinde derin bir boşluk
aklında binbir soru
ve düşlerinde tek gerçek ile
dalar yıldızlı ankara gecesine
soğuk havaya esir düşer bedeni
fakat üşümez yüreği
tek bir hayal ısıtır ki
var olmayacağını bile bile
yakar geçmişini sigarasını yaktığı gibi
savurur küllerini

hayata dair iç burkan detaylar

geçen hafta sonu erkek arkadaşımla beraber çocuk esirgeme kurumuna gittik.bir sürü hediye,oyuncak,resim defteri,kitap falan aldık kendimizce.mutlu edeceğiz sözde çocukları.nitekim bazıları oldu da.girmeden önce uyardılar bizi,çocuklara boş umutlar vermeyin diye.yanlarına gittik,sarıldık,oyunlar oynadık,öptük,sevdik...saatlerce oradaydık galiba.bir arkadaşım gönüllü ders verdiği için pek sıkıntı yaşamadık yani.resim çizdik bazılarıyla, bazılarıyla fotoğraf çekindik. kimisinin ilk aşkı oldum,kimisinin hiç görmediği annesi.
çocuklar gülüyor ya ben de mutluyum,kendimi iyi hissediyorum falan.bir çocuk vardı,hiç gelmedi yanımıza. bir köşede durdu,tek başına oynadı öylece. adı ege.bir görseniz masmavi gözler, 8-9 yaşında galiba.tek o yok yanımızda, merak ettim neden gelmiyor diye.yanına gittim,sordum usulca.başını kaldırdı,gözleri hafiften dolu,ağladı ağlayacak miniğim."şimdi gülüyorlar diye herkesi mutlu mu sanıyorsun, akşam siz gidince hepsi ağlayacak. çünkü oyuncaklar annemiz olamıyor,gece uyurken açılan üstümüzü örtemiyor,gece uyumadan başımızı okşayamıyor.korkyuğumuzda biririmize sarılıyoruz biz,anne babamıza değil.ben sevmiyorum gündüz evcilik oynamayı o yüzden.çünkü oynarsam uyuyamıyorum" dedi.
3-4 gündür ben de uyuyamıyorum sözlük.

acaba ege'nin üstü örtülü mü?

öpücük girmeyen eve doktor girer

tanım: ''güneş girmeyen eve doktor girer'' cümlesini raflara kaldıran bir cümledir.

faydalarına gelirsek;

öpüşmek, sadece bizi iyi hissettirmekle kalmaz, sağlığımız için de faydalıdır. stresi azaltır. epinefrini (adrenalin) kanımıza karıştırır ve kanın daha hızlı pompalamasını sağlar, bu da ldl kolesterolünün düşmesine neden olabilir.
öpüşmek, testosteron gibi bazı hormonları vücuda almanın yeni bir yolu olabilir. şöyle ki: ağız içindeki mukozalar testosteron gibi hormonlara karşı geçirgendir. karşılıklı öpüşmeyi takiben erkek testosteronunu partnerinin ağzına salabilir, ki bu mukoza zarları tarafından emilir. nihayetinde bu durum çiftlerin uyarılma davranışını ve üreme davranışına girme ihtimalini arttırabilir.

öpüşme, kan damarlarınızı genişletmek suretiyle kan basıncınızın düşmesine yardımcı olur. öpüşme, kan damarlarında dilatasyon etkisi yaratarak özellikle baş ağrısı veya adet krampları gibi ağrıları hafifletmeye yardımcı olur.

öpüştüğünüzde, tükürük üretimi ağzınızda artar ve bu da dişlerde oyuklara/ çürüklere yol açabilecek plakların temizlenmesine yardımcı olabilir.

öpüşme, beyninizde serotonin, dopamin ve oksitosin gibi size kendinizi iyi hissettiren kimyasalların mutlu bir iksirini serbest bıraktırır. bu sadece sizin mutluluğunuz için değil; aynı zamanda ilişkinizi güçlendirmek için de önemlidir.

öpüşme kalori yakmaya bile yardımcı olur. bir egzersiz seansınızın yerini tutmasa da güçlü bir öpücük 8-16 kalori yaktırabilir.

benlik saygınızı artırır. işe gitmeye hazırlanan bir beyefendinin evden çıkmadan önce partnerinden almış olduğu tutkulu bir öpücük onu iş hayatında belki de daha başarılı yapacak, ve onun daha fazla para kazanmasını sağlayacaktır. partnerleri tarafından öpülen hanımefendiler ise çevrelerine musmutlu görünüp, özgüvenleri artacak ve sonuç olarak işyerinde daha üretken olacaklardır. ya da bana öyle geliyor.

özellikle kadınlar, eş değerlendirme aracı olarak ve uzun vadede bir eşle ilişkilerinin mevcut durumunu başlatma, sürdürme ve izleme aracı olarak öpüşmeye daha fazla önem veriyor.

öpüşün öpüşün öpüşün öpüşü öpüş öpü....öp....ö...

birinin hayatımızdan temelli çıktığını bilmek

intihar

gerçekleştirebilen insanlara karşı içimde bi tık engelleyemediğim saygı oluşan eylemdir.

Toplam entry sayısı: 1028

kim elledi benim götümü

zeytin ağaçlarının sökülmesi protesto edilirken mevzuyu bambaşka boyutlara çeken vatandaş isyanı. harbiden gülmek garanti swh

doktorhane

tıbbiyelilerin önlüklü, scrubslı selfielerini paylaşan instagram sayfası.

bok atmak istemiyorum ama doktor bu ne ?! narsizm korkunç boyutlara ulaşmış. stetoskopun verdiği yetkiye dayanarak kendinizi bir şey sanıyorsunuz heralde. gözlerim kanadı.
muhtemelen beğendiğiniz insanları da takip edip dm’den yürüyorsunuz, kolay gelsin valla. çok kutsal meslek annecim, ettiniz içine.

hastanede karşılaşılan gülümseten olaylar

hasta ve yakınlarıyla başa gelen komik olaylar.

geçen hafta serviste yoruldum hasta yakının yanına oturdum koridordaki sandalyelerde. “baksana kızım” cümlesini duyunca direk amca bana birisini aratacak moduna geçtim ama amca kulaklığını takmış facebooktan bana yavru keçi videosu izletme derdinde.

amca: baksana kızım keçi hopliyu çocuğun üstünden
ben: aa ne şeker keçi
amca: hey gurban olduğum allahım
ben: aa keçiye bak köpek yavrusu gibi aynen
amca: sen büyüksün allahım
ben: tabi yavru hayvanlar çok tatlı oluyo
amca: allah neler yaratıyor kızım
ben: tabi
amca: çok şükür
ben: tabi tabi....

doktorların büyük çoğunluğunun ateist olması

altındaki yorumlarda saçma sapan bir linç girişiminde bulunulmuş olan başlık. yazarının okuyucuya sorarak düşündürtme tarzını sevdim. size tamamen zıt fikirleri düşünmemeye şartlanmışsınız. bazen olmadığınız insanlarmış gibi düşünmeniz gerekir.
cinsiyetimden memnun olmasaydım nolurdu?
bir pedofili olsaydım nolurdu?
ailesinden birini kaybetmiş biri olsam nolurdu?
ailesinden birini öldürmüş biri olsam nolurdu?
bir başka ırktan biri olsam nolurdu?
bir organ donörü olsam nolurdu?
bir ateist olsam nolurdu?
inançlı biri olsam nolurdu?
cennet-cehennem varsa-yoksa nolurdu?
hayatın ekstrem uclarında yasayan insanları anlayabilmek için durmaksızın bu hoslanmayacağımız soruları kendimize sormalıyız. çünkü arkadaşlar, biz insanları anlamak zorundayız. bunun ciddiyetine varın.
bir doktor mesleğini yapıyorken allah var mıdır yok mudur sorusunu veya kafasındaki yanıtını bir kenara bırakmalıdır. doktor mesleğini yapıyorken dininden, ırkından, cinsiyetinden, ekonomik sınıfından arınmalı, sadece ve sadece bilgisini, donanımını ve en önemlisi merhametini kuşanmalıdır. merhametini. inancınız veya inançsızlığınız içinizde merhamet olmadığı sürece sizi asla ve asla diğer insanlardan farklı kılmayacak. hoşunuza gitmeyen yorumlarla karşılaştığınızda çoğunluk veya azınlık olmak, kendinize hak gördüğünüz küstahlık sizi değerli kılmayacak.
ülkemizde olmasa bile,kosulları ülkemizden daha iyi durumda olan, bilime katkıları daha yoğun ve daha aktif olan bilim insanlarının çoğu dinlerle ilgilenmez. dinlere inanmaz veya inkar eder ne derseniz deyin, dinler bu insanların konusu değildir. ve buna sinirleneceğiniz yere sevinmelisiniz.
yazarın bahsini açtığı gibi dinlere inanmıyor olsam da dua ederken gözünden bir damla yaş dökülen insanları görünce sevindiğim gibi.
insanlara doğruyu yaptıran sadece içlerindeki merhamet duygusudur.
ateizm de sandığınız, görmek istediğiniz gibi allah yoktur çığırtkancılığı değil. kendimi bildiğim bileli inançsızım, zor durumda kalmış arkadaşım ''bana dua et olur mu?'' dediğinde sevinirim sebepsiz.
sonuçta nasıl insanlar olmak istediğiniz de, nasıl doktorlar olmak istediğiniz de size kalmış. lakin bu gözler kullansın diye verdiğim anatomi atlasımın arkadaşımdan genital bölgelere kağıt yapıştırılmış olarak geri döndüğünü gördü. koltuk altımdaki lenf bezlerim şiştiği için gittiğim doktorun ''meme muayenesi yapmayacak mısınız'' dememle gözleri kapalı muayene yaptığını gördü. işinizi yaparken dini, ideolojiyi bir kenara bırakmak en doğrusu.
sizlerin hissedip dualar ettiğiniz, yalvardığınız, aç kaldığınız allah kimsenin yok demesiyle yok olmaz inançlı arkadaşlarım, bizlere de allah var demenizle allah var olmaz. bu tamamen hislerimiz, sorduğumuz sorular, cevaplarımız ve olmayan kanıtlarımızdan ibaret bir konu. bu kadar celallenmeyin.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşkım anaokulunda kaan diye bi çocuktu. birgün meyvesuyu sanıp domestosu diklemiş, midesi yıkanmıştı. aşkımız bitti tabiki de ne bekliyosunuz meyvesuyuyla domestosu ayırt edemeyen birine daha fazla aşık kalamazdım...

doktorhane

tıbbiyelilerin önlüklü, scrubslı selfielerini paylaşan instagram sayfası.

bok atmak istemiyorum ama doktor bu ne ?! narsizm korkunç boyutlara ulaşmış. stetoskopun verdiği yetkiye dayanarak kendinizi bir şey sanıyorsunuz heralde. gözlerim kanadı.
muhtemelen beğendiğiniz insanları da takip edip dm’den yürüyorsunuz, kolay gelsin valla. çok kutsal meslek annecim, ettiniz içine.

intern doktorun asgari ücret alması

sosyal medyada ve çeşitli sözlüklerde başlatılan bu kampanya sonucunda malesef ki,
“kardeşim biz mi dedik sana doktor ol diye”
“intern de stajyerdir, hangi stajyer para alıyor, hem hasta üzerinde sorumluluğunuz da yok”
“1 sene sabredemiyorlar zaten paraya boğulacaklar” gibi yersiz ve densiz yorumları gördükçe, bizi en iyi biz anlatırız düşüncesiyle buraya taşımak istediğim konu olmuştur.

internin iş tanımı ve yaptırılanlar, nöbet süresi/sayısı, tıp eğitimine ayrılan kaliteli zaman, kişisel hayata kalan kaliteli zaman açısından en iyi yaşayan bilir diyerek katkılarınızı bekliyorum.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşkım anaokulunda kaan diye bi çocuktu. birgün meyvesuyu sanıp domestosu diklemiş, midesi yıkanmıştı. aşkımız bitti tabiki de ne bekliyosunuz meyvesuyuyla domestosu ayırt edemeyen birine daha fazla aşık kalamazdım...

tıbbiyeli itiraf

tıp fakültesinde 1. sınıfa başlayanlar genelde yarıyıl tatiline yakın zamanlarda lise ziyareti yaparlar. ben de bir kaç arkadaşla buluşup xfl'yi ziyarete gitmiştim. kimya hocası bizi 12lerin dersine soktu. ygs'ye yakın bir zaman olduğundan ciddiyetle arkadaşlara son zamanların önemini, stresin kötü etkilerini, ve kendim son sınıfken üst dönemlerle sürekli konuşup resmen bir arşiv oluşturduğum lys ile nerden nereye ilerlediler örneklerini anlatıyordum. o sırada alt dönemden aramızın çok iyi olduğu samimi bir arkadaşım ''hocam barones frozbite bir soru sorabilir miyim?'' dedi. hoca söz hakkı verince ''barones frozbit telefon numaranızı alabilir miyim acaba?'' dedi. ben tabi ciddiyetimin bozulmuş olması nedeniyle şakayla karışık ''hııı vercem ben sana'' dedim. sonra sınıftaki sessizliği fark edince ''telefonumu'' diye ekledim salak gibi. sıvadım tüy diktim kısacası. hoca arkadaşa münasebetsiz şakası yüzünden kızdı felan, ben de daha ağzımı açıp konuşamadım. o günden beri topluluk önünde konuşmak durumunda kaldığımda iki kere düşünmemden mütevellit mental retarde insanlar gibi baya yavaş cümleler kuruyorum. mükemmelliyetçi ruhum hala kendimi rezil etmemle barışamadı...

tıbbiyeli itiraf

muhabbet kuşlarımın çiftleşmeyi bilmediğini düşünüyorum onlara muhabbet kuşu çiftleşmesi izlettim. hala tık yok. torun istiyorum torun!!!

savaş bir halk sağlığı sorunudur

halkımız gazla çalıştığı için bunu kesecek herhangi bir duruma tahammül edemiyor.

ben kişisel olarak, politik avantaja gani gani çevrilecek, senelerce kaymağı yenilecek bu danışıklı dövüşlü askeri girişime destek vermiyorum. o yüzden türk tabipler birliğinin bana gayet yerinde olan söylemi gibi geliyor.

çatışmalar bitip ülkece yas dönemine geçtiğimiz zamanlarda gördüğümüz tek şey; gariban aile çocuklarının yitip gittiği. ve neredeyse yarım yüzyıldır hiçbir şeyin değişmediği.

ayrıca düşünmek zorundayız apartmanda evinde oturup da füze sesiyle yaşayan insanları geceleri. bu insanlar nasıl travmatize oluyorsa sınırlarımızın dışında da korkuyla yaşayan masum birileri var.

savaş yıkıcıdır. sıcak evinizde otururken şehit güzellemesi yapılmaz, siz bir de annelerdeki korkuyu düşünün. herkes ölüm ister ama kimse cellat ben olayım istemez nedense.

elini taşın altına koymamış kimsenin, yerine başkalarının öleceğini gün gibi bildiği şeyleri desteklemesini asla anlamayacağım.

edit: insanlar çok komik ya, ölen asker boşu boşuna ölüyorlar demek istiyorum oturan yerlerinden anlıyorlar. nereden biliyorsunuz ölen askere sesimizin çıkmadığını?! çok isteyen cepheye gitsin savaşsın. ölene şehit deyip hayatlarımıza devam ediyoruz. ateş düştüğü yeri yakar demek ne kolay dimi bu memlekette!

otobüs molasına laptop ile çıkmak

bazen görüyorum molada laptop çantaları ile ayakta dikiliyorlar. sanırım çantada kuantum bilgisayarı taşıyorlar ya da muavinin değerli eşyaları otobüste bırakmama uyarısını çok ciddiye alıyorlar, diye düşündüğüm hareket.

türbanından saç fışkırtan kızlar

gece gece tepem attı ya kardeşim size ne??? ne istiyorsunuz evden çıkmasınlar konuşmasınlar, bütün dünyada hem kadınların hem de aman ha şaşırmayın ama erkeklerin de bir furyadır giden imaj akımı olsun moda olsun beğenilme arzusu olsun, ne derseniz deyin, bütün bunlar artık hayatımızın içindeyken, dünyanın ta bilmem neresindeki insanların fotoğraflarına yaşantısına tanık olabiliyorken haaa sanki bi de kendinizde farklı olma arzusu hiç yokmuş gibi ne istiyosunuz lan kadınlardan? yok vücut hatlarını belli edermiş de yok türbanından saçı çıkarmış da. oldu olacak parklarda sevgilisiyle öpüşen sarılan kapalı kadınların gizlice, alçakça çekilmiş videolarını da paylaşın?
istiyorsunuz ki kadının dini, siyasi görüşü, analığı, bekarlığı, sevişkenliği nesi var nesi yoksa karakterinde gözünüze batan nesi varsa her şey sizin istediğiniz gibi olsun. siz kimsiniz hödükler? hilkat garibesi gibi evde mi otursun kadınlar? bilmem kaç sene önceki kapalı kadın vatandaş standart tiplemesini bu güne uydurmayın bu saatten sonra.
baş örtü bağlama stillerinin kıyamet alameti olduğunu bile duydum bi gidin işinize. kadınlar topuklu da giyer, makyaj da yapar, ne isterse onu yapar. sana ne. bu kadar vasıfsız elemanlar mısınız ya?
sözlüğe geri dönüşleri destekledik de şu provakatif tipler dönmeyeydi iyiydi. bi odanın içine aynayla beraber kapatılsalar can sıkıntısından kendisine sarıcak tipler var resmen, herkes kendi işine baksın.

evlenilmeyecek erkekler

“sevgilimi aldatırım karımı aldatmam” diyen tipe mesela tekmeyi daha sevgiliyken koyacaksın gol olsun.

“benim aile yapım farklı, ailemin yanında oturuşuna kalkışına, kılık kıyafetine dikkat et” diyen tip muhtemelen sizi olduğunuz gibi kabul etmiyor ki kendi ailesinden de bunu beklemek yerine sizi kendi istediği yönde değiştirmeye çalışıyor.

“ben eve geldiğimde sevdiğimin elinden sıcak bir yemekle karşılanmayayım mı şimdi?” evet evlenmeden yemekleri kim yapacak pazarlığını yapan bu sözde uyanık, vereceği sevgisini yemek fişine dönüştürmüş bir hödük. füzenin kıçına bağla uzaya uçsun bu gereksiz.

“çocuk gelişiminde annenin yeri çok önemli gerekirse 3-4 sene çalışmamalısın” bak bunu diyen herhalde en adi tiplerden biri. çocuğunu çok düşünüyor belli ki, ama kendisini de düşünüyor haspam. çocuk gelişiminin tüm yükünü annenin omuzlarına bırakıyor bu aydın görünen fırsatçı patojen. sen çocuğunla oynarken, ders çalışırken o tv karşısında horlayacak. çocuğun her zaman babasına düşük beklentili, babasına güvensiz yetişecek.

“evli kadınların bekar erkeklere mesafeli olması gerekir” buna yorum yapmak bile istemiyorum. ama hadi yapayım, kişi kendinden bilir işi, bu tip kendisini aslan terbiyecisi sanıyor.

“evli barklı kadın” evet siz bir boğaysanız, bunu diyen bir matador, bu cümle ise sık sık sinirinizi bozacak kırmızı bayrak. sık sık sinirimizi bozmaya hiç gerek yok bunu da sallayın.

“artık yaşım geldi, çocuk istiyorum, evleneyim” oldu canım nereye doğru evleniyoruz?

bu saydığım cümleleri duyduğunuz erkek tipleri ile evlenilmez. üç beş bir şey söyledik major olarak. tecrübelere göre editleriz ancak benim için tabi bir de “aşk biter önemli olan sevgidir” diyen erkek var ki onu cızbız yapasım geliyor. gid la bu mahalleden...

tus puanını boşa harcamak

bazen tanık olup şoka uğradığım durum. 70 küsür puanla, hakkında pa ac grafi bile çekilmeyin sakın denilen periferdeki bir radyoloji neden yazılır mesela...

içerik kuralları - iletişim