blacken

Durum: 464 - 2 - 0 - 0 - 29.07.2019 00:31

Puan: 6993 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Değişmeyen tek şey; can sıkıntısının kendisiymiş...
  • /
  • 47

senoktokatragintilyon

tus çalışırken okunması durumunda ‘bu hangi ilaç lan’ diye tepki verilmesi olası bir başlık.*
edit: yazmaya yazmaya entry girmeyi unutmuşuz editi

doktor her zaman haklı mıdır

kötü niyetli bir soru.
elbette hiçkimse her zaman haklı olamaz
bariz hata yapan, bilerek kötü davranan doktorlar da olabilir çünkü doktor da insan çünkü insanlar da aşağılık bir kişiliğe sahip olabilir.
yani insanın alabileceği her sıfatı doktor da alabilir.
fakat bu soruyu sorduğunuz zaman farklı bir cevap almayı beklemediğiniz belli.
istediğiniz cevabı alınca da saçma salak tüm tartışmalarınızda bu cevabı kullanacaksınız.
mesela tedavi reddinde, aşı karşıtlığında
hatta yeri gelecek yapılan saygısızlıkların savunması bu olacak.
neden koskoca bir camianın içinde yüzde 1 bile olmayan bir azınlık için.
o yüzden bu iyi niyetli bir soru değil hangi meslek için sorulursa sorulsun.
eğer ki böyle soru sorarlarsa size tavsiyem; örnek isteyin o durum özelinde tartışın karşı tarafı dinlemeden karar veremeyeceğinizi söyleyin.

tükenmez kalemin tükenmesi

1 liraya alınan kalemin tükenmeyeceğini ümit etmek kadar abes olmayan durum. gülücük

göz doktorlarının gözlüklü olması

göz ameliyatlarının da bir riski var demektir

günü güzelleştiren mevzular

sakin bir acil nöbeti üstüne tanımam

büyükşehir belediye erzurumspor


doğunun en güzide şehirlerinden erzurum’un futbol takımı.
1. ligi 5. bitirerek play off oynamaya hak kazanmış sonrasında ümraniyespor’u ve gazişehir gaziantep’i yenerek süper lige çıkmıştır.
bu başarıdaki en büyük emek sahibi son maçtaki müthiş performansıyla kalecimiz hakan canbazoğludur bence.
süper lig soğuk ve uzak çok güzel bir deplasman kazanmıştır, tebrikler.
(bkz:dadaşlar)

friends vs himym

iki diziye de izledim, izleyen herkesi kahkahalara boğacak harika dizidir ikisi de.
hımym friends’deki esprileri daha bir kusursuz olarak sunmaya çalışmış gibi. -bunu başardığı yerler de azımsanmayacak kadar çok -
ama orijinalindeki samimiyeti verememiş bence o yüzden friends diyorum.
ayrıca sırf phoebe buffay gibi harika bir karakter için bile friends denebilir.
bu arada friends için de coupling adlı diziden özenilmiş diyorlar fakat onu izlemediğimden yorum yapamayacağım.

kötü şiir

tıbbiyeli sözlük şiir köşesi

daha çok tıbbıyeli sözlük şiir evreni olmuş.
bu ne lan sonu yok.
edit: üşenmeyip hepsini okudum iyi ki de okumuşum. bu güzel akıma ben de varım diyor ve bir şiir bırakıyorum sizlere;

ah muhsin ünlü - ah o gemide ben de olsaydım

alper’den 700 lira borç aldım bugün
israil devleti gömülsün diye karanlıklara!
çünkü eğer borcu varsa bir mazlumun
başka bir mazluma
bir mazluma
mazlum…
sevgilim
tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum.
oysa ne çok ayet vardı 90’larda…
baktığımız her yerde ayrı bir allah
gördüğümüz her peygamber yeni bir mağara.
insan olmak bizatihi sansasyoneldir.
diline döktüğüm dilleri hatırlasana…alper bana 700 lira borç verdi bugün
israil kaç mermi yapabilir bu parayla?
tarık ali’nin muhammed ikbal için söyledikleri doğru mu?
frengiden öldü diyor lahor pavyonlarında.
işte 90’larda böyle şeyler düşündük biz sevgilim
düşündük şiir yazınca temizlenir ülkemiz.
şimdi ikbal cennette, tarık ali ingiliz
merminin de biliyorsun, bini bir para
ve diyelim ki humeyni’yi de seviyorum jack daniel’ı da
diyelim ki ev kirasından muaftır bütün şehir
diyelim ki zalimler de centilmen olabilirler…
bana duyduğun sevgiyi azımsasana!
lira bana alper borç bugün verdi 700.
hemen iki paket malbora, biraz mızrak, biraz kuz.
bilhassa ecnebi reyonundan seçtim bunları sevgilim
fosforun pişirdiği çocuklarda bulunsun tuzumuz.
ah evet biliyorum demode lakırdılar bunlar
demode irrasyonalizm, antikapitalizm demode.
dünya kocaman bir köy, en iyi sigara malbora
araplar arkadan vururlar, meşru bir ülke israil.
eğer bir gemi dolusu hayvan
haksız yere böğürüyorsa
ölen her zaman suçludur ne yapabilir ki katil?
biliyorsun zalimin dediği olur ortadoğu’da
dur küfretme. zalimler de allah’a dahil! söylemiş miydim alper’in bana borç verdiğini?
mızrak aldım, çok arabesk, fazla anakronik.
kuz desen; alnım açık, dolaşmam kuytularda.
belki de lirayı kapar kapmaz 700
yüzümü dönmeliydim olduğu gibi batıya.
bir bakmışım karşıdan tarık ali geliyor
hey bayım; şu var ya; şu koca london bridge…
90’larda espriler hep böyleydi sevgilim
çok açık göstermeci, nobran, edepsiz ve kitsch!
90’larda zalimler biraz racon bilirdi.
karıları çocukları köpekleri olurdu.
yalnız kalan bir zalim allah’ı düşünürdü
dur gevşeme. zulüm, allah’tan hariç!
ah o gemide ben de olsaydım eğer
mızrağı sallardım aştot’a kadar
belki gider çirkin bir faşiste değer
belki de bir masumun tam kafasına.
ama savaş böyleymiş bazen siviller
ölebilirlermiş devlet uğruna.
90’lar bitti artık onlar var ve hey
siz devlete inanan bütün reziller
cehennemde karşıma çıktığınızda
öyle bir yumruk patlatacağım ki tam burnunuza
hayatınız gazze şeridi gibi geçerken gözünüzden
anlayacaksınız allah ne demek
ahlak ne demek
ve rüya…
bu sözlerimi cennet ehline aynen ilet sevgilim:
devletin bekasının da allah belasını versin
malboranın da!

favori dizisi çukur olan erkek

  • /
  • 47

kamyon arkası yazıları

maalesef ki halk gözünden enes batur > enis batur

yanlış bir bilgi içeren başlık. halk dediğimiz 25 yaş altı ise enes batur'u tanıyanların sayısı enis batur'u tanıyanlardan fazladır, bu doğru. ama halk gözünde enes batur>enis batur demek halkın bir youtuberı bir şairden büyük gördüğü anlamına gelir. halka sorsak, tanımayanlara şu şair şu da youtuber desek zannetmem ki şairi daha küçük görecekler.

entel görünmek için enis batur okuyalım arkadaşlar. "entel görünmek için şunu şunu yapmayın!" diyerek entel görünelim.

çocukken yapılan saçmalıklar

paraşütle atlamayı çok istediğim için evde deneme yapıyordum. büyükçe poşetlerin tutma yerlerini kollarıma geçirip seyyar merdivenden atlamak. düşerken yavaşlasaydım balkondan atlayacaktım.

intern doktorun asgari ücret alması

asistanlığımın ilk yılları, geçiş yaptığım klinikteki asistan arkadaşa soruyorum:

-kanları kim alıyor serviste?
-intern arkadaşlar.

-sonda takmak, pansuman vs?
-intern arkadaşlar

-tetkik sonuçlarını biz mi yazıyoruz?
-intern arkadaşlar sabah bakıp işliyor.

-yatan hastanın anamnez, fizik muayene?
-intern arkadaşlar dolduruyor, yapıyor.

-sıkıntılı hastalar tetkiğe giderken kim refakat ediyor?
-intern arkadaşlar ile yolluyoruz.

-her sabah hazırlanan sunumlar?
-nöbetçi intern arkadaş hazırlıyor.

-ee biz ne yapacağız o zaman ?
-biz de order falan giriyoruz.

sırf bunlar da değil. epikriz de yazanı var, her vizite katılıp koşturanı da. bir yandan da ders çalışmaya çalışıyorlar.

geçen ay boşluk oldu bir ay kadar intern doktorsuz kaldı servis. herkes ağladı resmen.

bunun için de şu hastanenin intern doktorluğu kolay, şuranın zor, vay biz çalışıyoruz, onlar yatıyor vs. gibi klasik doktor çekişmesine girilmeden bir olunmalıdır.

velhasıl kelam herhangi bir hastane, staj vs. farkı olmadan, net olarak yönetmelikler ile görev tanımları yapılıp mesleğe atılmadan bilgilerin harmanlandığı ve bence en önemli yıl olan 6. sınıf tıp fakültesi öğrencilerine koşulsuz, şartsız asgari ücret verilmeli ve birkaç ay sonra yakınlarımızı emanet edeceğimiz birer doktor oldukları göz önüne alınarak çalıştırılmalıdır.

matematik ve fizik elbet bir yerde biter

oldukça doğru söylemiştir.şöyle ki iman ve inanç olmadıkça yapılan işlerin bir kıymeti yoktur,istediğin kadar fenni ilim öğren eğer küfür üzere ölmüşsen zaten yaptıklarının bir kıymeti yok.ancak iman ettikten sonra,dininin gereklerini yaptığın müddetçe fenni ilimlerle de meşgul olmanda bir sakınca yok ki.hatta öğrendiğin ilim dahi ibadet yerine geçebiliyor.burda bir öncelik sırası var sadece.tabi ki ilk sırada iman geliyor.ayrıca kimse size bilimle uğraşmayın demiyor ki.kendi inançsızlığınızı saçma sapan bahanelerle destekleyerek sadece kendinizi kandırıyorsunuz.dünya kadar müslüman doktor,mühendis vs.var.onlardan ne farkınız var anlamıyom ki.napıyonuz abi atomu mu parçalıyosunuz ne yapıyonuz bi deyin ya.inkar etmenizi gerektirecek kadar neyle meşgulsünüz?

ayla

ayla filmine gittim.

film bittiğinde "helal olsun can ulkay'a" dedim içimden; "67 yıl sonra kore'yi yeniden katletmiş.", "gerçek bir hikayeye" dayanarak, "kore gerçeğini nasıl da görünmez kılmış...".

öncelikle şunu belirteyim: filmin yönetmenliğini, asıl işi reklam filmleri yönetmenliği olan can ulkay'ın üstlenmesi, tarkan'ın eski sevgilisi elif dağdeviren'in de filme danışmanlık yapması isabet olmuş.

tam 67 yıl sonra ülkemizde kore üzerinden amerikancılığın reklamını yeniden yapabilmek için büyücü gibi bir şey olmak lazım. film bunu başarmış...

*

insanlık tarihinin görüp göreceği en acımasız savaşlardan biri olan kore harbi kolektif hafızamızdan silinip gitmiş ve bu savaş literatürde "unutulan savaş" olarak tanımlanmıştı. savaştan 40 yıl sonra, 1990 yılında mim kemal öke de kitabına "unutulan savaşın kronolojisi kore" ismini vermişti. trt tarafından 2008 yılında çekilen kore savaşı belgeseli de "unutulan savaş kore" başlığıyla yayınlanmıştı.

ben geçtiğimiz yıl üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmıştım. öğrencilerin %75,6'sı kore savaşı'nı hiç duymamıştı!

bugün artık biliyorlar.

kore savaşı "ayla'yla" yeniden hatırlatıldı. aynen 1950 yılının yaz aylarında olduğu gibi... mehmetçik "kafir/vahşi/allahsız komünistlere" karşı "ehl-i kitap amerika'nın yanında" mazlum güney korelilerin yardımına koşmuştu[1]. bu yalanı ayla üzerinden yeniden güncellemek çok zekice doğrusu. nitekim 2017 mayıs ayında amerikan başkanı trump da erdoğan'a "kore'deki kahramanlıklarımızı unutamadıklarını" söylememiş miydi?

halbuki güney kore bizimkilerin umurunda değildi. kimsenin kore diye bir ülkenin varlığından bile haberi yoktu. bizimkilerin biricik derdi nato'ya girebilmekti. daha 1948 yılının kasım ayında nato'nun kuruluş sürecinde "bizi de alın" diye yalvar-yakar olmuşlar ama "red" cevabı almışlardı. ilk resmi başvuruyu ise 10 mayıs 1950'de chp hükümeti yapmış ama yine "hayır" denilmişti.

demokrat parti başa geçtikten sonra, bm komünist kuzey'e karşı bütün dünyayı abd'nin yanında savaşa çağırdığında bu çağrıya nato ülkelerinden bile önce davranıp cevap veren türkiye olmuştu. nato'ya girilecekti; kansa kan, cansa can... gereken diyet ödenmeliydi.

ama bunun da işaretini bir amerikalı vermişti. senatör cain, menderes kararını açıklamadan kısa bir süre önce bir konuşma yapmıştı.

cain, "en azından üç ülke kore'ye askeri yardım göndermeyi teklif etmeliydi ama yapmadılar." diyerek sitem ettikten sonra şöyle demişti: "eğer böyle bir teklifi ilk yapan türkiye olsaydı dünyadaki prestiji artardı ve bu hareketinden dolayı da diğer ülkelere bir örnek teşkil ederdi.". cain bununla da yetinmemiş, türkiye'nin nato'ya alınmasına inandığını da ekleyivermişti.

cain'in konuşmasındaki sihirli kelime "prestij" idi. nato'yu da zikredince bizimkilerin kendinden geçmesi kaçınılmazdı.

menderes, yalova'daki toplantıdan sonra a. emin yalman'ı yanına çağırmış ve bu çağrının "yaman bir fırsat" olduğunu, nato'ya girmelerine bir köprü olabileceğini belirtmişti. ve sonrasında türkiye cumhuriyeti tarihinin en "cesur" kararını verdi: meclis'e bile danışmadan 4500 memleket evladını kore'ye göndereceğini açıkladı. kim itiraz edebilirdi ki? o yıllarda hepimiz sapına kadar amerikancıydık. amerika'nın yanında olmak "allah'ın emri"ydi. meclis neydi ki?

bu kararın üzerinden henüz bir hafta geçmişken türkiye yeniden nato'ya girmek için ikinci resmi başvurusunu yaptı ama ikinci kez red cevabı aldı. daha sonra, başka gerekçelerle türkiye nato'ya alındığında samet ağaoğlu, "kore'de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına girdik." diyecekti. ne var ki, bu da doğru değildi. çünkü kore'ye asker göndermeyen yunanistan da nato'ya alınmıştı.[2] bugün pek çok uzman türkiye'nin nato'ya alınmasının kore'yle bir ilgisinin olmadığını söylemektedir.

halbuki türkiye kore'de en ağır kayıp veren ikinci ülkeydi. savaşta 721 mehmetçik, amerikan saflarında can vermişti. 2 bin 147 yaralı, 175 kayıp, 234 esir vardı. zayiat oranı %23'tü. neredeyse kore'ye giden her dört askerden biri zarar görmüştü (türkiye savaşın başlamasından sonra 4 tugay değiştirmiştir; 14 bin 936 asker savaşa katılmıştır).

amerikan büyükelçisi mcghee daha sonraları, türkiye kore'ye katılmakla "batı'ya adanmışlığını kesin bir şekilde gösterdi." diyecekti.

doğruydu. "kanını ve canını" batı'ya armağan eden türkiye, kore'ye gitmek için öylesine gönüllüydü ki, hükümetin yaptığı propaganda sayesinde 24 saat içinde savaşa katılmak için 3 bin gönüllü başvurmuştu. diyanet işleri "kore yolu allah yoludur." fetvasını vermişti. ülkenin her tarafında kore büroları kurulmuştu. hüseyin bağcı bu bürolara 150 bin gönüllünün başvurduğunu söylemektedir. gönüllüler arasında 10 profesör, 4 doçent, 8 lise müdürü, yüzlerce memur ve subay da vardı. "dersim fatihi" sabiha gökçen de gönüllüydü. gönüllü başvurusunun 20 bini bulduğunu söyleyen brockett, "ordu bu itibarı kimin kazanacağını belirlemek için çekiliş yapmak zorunda kaldı." diyecekti. halbuki aynı tarihlerde amerika'da kore'ye gitmek için kimse gönüllü değildi. general hershey amerikalılar için "herkes dışında kalmak istiyor." demişti.

bir kez daha görülmüştü ki, gaza gelmek konusunda kimse bizim elimize su dökemezdi. yeter ki, bize "yürüyün" denilsin... yeter ki biri "kahraman türk evlatları" desin, yeter ki fonda mehter marşı gümbür gümbür çalsın...

öyle ya... filmin türkçe olimpiyatları tadındaki sahneleri nasıl da şirindi. hele o korelilerin "türk okulunda" okuduğu marş:

ankara ankara, güzel ankara.

seni görmek ister her bahtı kara.

"atatürk+allah+türkçe+ankara+amerika" işte bizim kanımızı ve gözyaşımızı coşturan sihirli formül. her zaman mı işe yarar arkadaş... her zaman işe yarıyor.

*

kore'de çoğu sivil 4 milyon kişi öldü. bunların 2,5 milyonu kuzeyliydi. kore'nin üzerine japonya'ya atılan napalm ve benzeri bombalardan daha fazlası atılmıştı. abd dışişleri bakanı dean rusk da 38. paralel ile çin arasında bombalanmadık yer bırakmadıklarını, "taş üstünde taş" koymadıklarını söylemişti. kuzey kore halkının %20'si öldürülmüştü. amerika'nın savaşta yaptıkları bizimkileri bile ürkütmüştü. savaşa katılmış bir türk subayı şöyle demişti: "amerikalılar risk almazlar. amerikalılar silindir gibi ezer geçerler.". savaş başladığı yerde, 38. paralelde bitti. savaştan sonra yerle bir olmuş bir kore ve bölgede kurulmuş 400 amerikan üssü vardı. bir de bu utanç verici savaşa ortak olmuş türkiye...

*

filmde boğazımın hınçtan düğümlendiği iki sahne vardı. biri general mcarthur'un bizimkilere "yağlama-yıkama" yaptığı bölüm; diğeri de yine amerikalı generalin bizimkilere madalya taktığı sahne. film bahsetmiyor ama ben söyleyeyim (gerçi film bir çok şeyden bahsetmiyor. örneğin tahsin yazıcı'nın[3] ismi bir kez bile geçmiyor). abd kıbrıs'a çıkarma yapmamızı engellediğinde, "oturun oturduğunuz yerde" deyip de bizimkilerin gıkını çıkaramadığı günlerde, kore gazileri bu madalyaları geri iade etmişlerdi.

geçmiş olsun... bu da bizim ikinci temel özelliğimiz; her kazığı "allah allah" sedalarıyla zevkle yiyip, bunun bir kazık olduğunu ancak 15 yıl sonra anlayabilmemiz.

halbuki 28 temmuz 1950'de içimizden bir kaç kişi (behice boran ve arkadaşları) bunun bir kazık olduğunu söylediklerinde hepsini tutuklayıp, "hain" ilan etmişlerdi. bu da üçüncü temel özeliğimiz, "bi dakka" diyenden, "bu işte bir bit yeniği var; biraz akl-ı selim..." diyenden nefret ediyoruz. o yıllarda ahmet emin yalman da, "yapmayın, etmeyin" diyenlere öyle dememiş miydi: "...mertlik damarlarımızı uyuşturmaya hiçbirimizin hakkı yoktur.".

*

peki biz kunuri'de destan mı yazdık?

bizimkilere göre öyle. ama amerikan resmi tarihine göre öyle değil. onların belgeleri, türklerin nasıl korkak olduğunu, zoru görür görmez nasıl sıvıştığını, kunuri'de kuzey korelileri değil müttefik güney korelileri esir aldığını ve imha ettiğini; disiplinsiz, kafasına göre davranan, emirleri anlamayan "şapşal" bir türk askerini anlatıyor.

gerçek şu ki, türk askeri kunuri'de amerikalılar geri çekilebilsin diye kum torbası niyetine kullanılmıştı. ağır kaybın sebeplerinden biri buydu. abd dış işleri bakanı john foster dulles, türk askeri için, "çok masrafsız, günlük masrafı 23 centi aşmıyor." demişti (nazım hikmet bu söz üzerine meşhur "23 sentlik asker" şiirini yazacaktır).

*

bir de şu komünist üsteğmenden bahsetmek gerekiyor (o günlerde neredeyse "çekiç"e bile düşmandık, bu adam orduya nasıl girmişse!). bir yanda karıncayı bile incitmeyen türk askeri duyarlılığı, diğer yanda "hayvan sevgisini" bile ondan öğrenen komünist (türk) askeri (komünizmden vazgeçince parantez kalkacaktır).

kafası karışır komünistin. ama filmin sonunda ali'yi, süleyman'ı, ayla'yı ve bizim komünist üsteğmenimizi marilyn monroe bir araya getirir.

ali marilyn'e çok öncesinden aşıktır. resmini yanından ayırmaz. kore'de konser verileceği gün görevi sebebiyle konsere katılamaz. tek arzusu marilyn'in bir imzasını almaktır. bizim komünist üsteğmen, süleyman astsubay ve ayla'nın işbirliğiyle marilyn'den imza alınır. marliyn inanılmaz bir şey daha yapar ve resmi "kırmızı rujlu dudaklarıyla" da süsler (filmin tam da bu sahnesinde komünist üsteğmenimizin sevinci görülmeye değerdir. marilyn'in dudakları aklını başına getirmiştir).

ali nöbette vurulduğunda kanımız marilyn'in kırmızı rujuna karışır. onun kırmızı dudaklarına ne müslüman türk askeri, ne de komünizm dayanabilir.

monroe'dan altmış yıl sonra, haziran 2011'de, bu sefer suriye'deki "ensarca duruşumuzu" takdir etmek üzere, yine dudaklarıyla meşhur biri, angelina jolie hatay'a gelmiş ve tekel binasına asılmış "goddness angel of the world welcome" (dünyanın iyilik meleği hoş geldin) yazılı bir pankartla karşılanmıştı. o günlerde yine içimizden bir kaç kişi "bi dakka, bu işte bir bit yeniği var." dediğinde ne esedçiliği, ne de şebbihacılığı kalmıştı. şurası açık ki, bu hollywood yıldızlarının dudakları bizim coğrafyada muhtemelen bir uyuşturucu etkisi yapıyor...

*

gelelim filmin en duygusal, en trajik, en "acıtıcı" kısmına...

film kültür bakanlığı tarafından desteklenmiş.

bakanımız numan kurtulmuş, film hakkında "ayla bizim oscar adayımız.", "inşaallah oscar'da yüzümüzü güldürür." demiş.

yemin ediyorum, şu batı'dan ödül alma, "aferin" alma manyaklığından kurtulabilmenin bir çaresini bilsem, ömrümün kalan kısmını o yola adayacağım.

allah biliyor ya bazen, "keşke" diyorum, "o zamanlar abdullah cevdet'in damızlık erkek[4] önerisi kabul edilseymiş de, şu manyaklıkların hepsini toptan yapıp, bu iş perakende bir acıya dönüşmeseymiş.".

bakan ayrıca filmin galasına katılmış ve "burayı anlamlandıran gencecik cıvıl cıvıl evlatlarımıza güzel seyirler diliyorum." demiş. yeni bir proje başlatmışlar. sinemaya gitmeyen öğrenci kalmayacakmış. (bu arada bizim çocukları da götüreceklermiş hafta sonu ayla'ya...)

kültür bakanlığı müsteşar yardımcısı nihat gül ise, "sinema dışı unsurlar devreye girmezse başarılı olacağımıza inanıyoruz." demiş (bu kadar amerikan güzellemesinden sonra ne girecekse?).

filme uzmanlar tam not vermişler...

vesaire, vesaire...

diyecek bir şey bulamıyorum.

biz hakkaten oscar'ı hak ediyoruz.

[1] şüphesiz oraya gönderilen mehmetçiğin bir şeyden haberi yoktu. onlara allahsız komünistlere karşı savaşacağı söylenmiş onlar da istenileni yapmıştı. ancak yine de kore'de hayatını kaybeden en üst rütbeli subay olan albay nuri pamir'in günlüklerinde de yazdığı gibi bizimkiler oralarda yüz kızartan işler de yapmıştı.

[2] burcu bostanoğlu (1999) yunanistan'ın kore'ye asker göndermediğini söylemektedir. ancak cengiz atlı (2014) yunanistan'ın göstermelik de olsa bir tabur asker gönderdiğini belirtmektedir.

[3] tuğgeneral tahsin yazıcı kore'ye gönderilen ilk birliğin komutanıydı. 241. piyade alay komutanı albay celal dora'yla kavgalıydılar ve her ikisi de 1963 yılında anılarını yazdılar. daha sonraları yazıcı dp'den, dora chp'den vekil seçildi. yazıcı anılarında amerikalıların kendilerini nasıl yalnız bırakıp tüydüklerini kibar bir dille anlatmaktadır. tahsin yazıcı 1960 darbesinden sonra 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

[4] tarık zafer tunaya (1999) cevdet'in bu önerisinden bahsetmektedir. bazı kaynaklar ise böyle bir öneride bulunmadığını aktarıyor.

(mücahit gültekin yazmış.)

yaprak sarması

77. dhy

75 ve 76.dhylerin gidişatından yola çıkarak tebligatların aralık-ocak gibi yayınlanması beklenen dhy olmuştu. süpriz ve olumlu bir şekilde yerleştirmeden sonra 2 hafta dolmadan tebligatlar yayınlandı ve hekimler işlerine başladı.

buraya kadar her şey güzel. ancak hekimlerin bir kısmı başladı. 7100 küsür hekimden 5000 tanesinin adı tebligat listesinde vardı, geri kalan 2000 küsür hekim de bir kaç gün içerisinde kendi tebligatının da geleceğini düşündü. öyle de olmadı. şuan 5000 hekim arkadaşı göreve başlayan 2000 hekim iki haftadır bekliyor. aynı sınavlara giren, aynı sınavlara geçen, okulunu zamanında tamamlamak için gecesini gündüzüne katıp aynı sözlüleri geçmeye çalışan, aynı gün mezun olan hekimlerden bazıları mesleğine başlamış, maaşını alırken diğerleri evde tebligat bekliyor. peki neden? bu 2000 kişinin ortak özelliği ne? gano’ları mı düşük, tipleri mi beğenilmedi, kura mı çekildi? hiçbirisi. bir kısmının ortak özelliği 2006-2007 senelerinde gittikleri liseler. fetö’fen kapatılan liseler. bir kısmı ise hayatlarının bir döneminde (2011) kapatılan üniversitelere bir şekilde adım atmış. bir kısmının böyle bir bağlantısı da yok.

bunları bilin sevgili tıbbiyeliler, bu ülkede bazen ne yaparsanız yapın diğerleriyle “eşit” olamayacaksınız. adaleti mumla arayacaksınız. bir bilgi almak için günde 18 kere sağlık bakanlığını arayacak ancak bilgi alamadığınız gibi sinir stres sahibi olacaksınız. bunları bilin ve kendiniz için hayırlısı demeyi öğrenin. elinizden geleni ardınıza koymayın ama bunları bilin. kimse için önemli değilsiniz. sınıf arkadaşınız görevini yaparken siz “hiçbir şeyden” ötürü yapamayabilirsiniz.

edit: anlatım bozuklukları ve imla hataları için şimdilik kusura bakmayın, müsait zamanımda düzeltirim.

tihudum

türk iç hastalıkları uzmanlık derneği'nin bilimsel ve sosyal platformu olan site.

sadece iç hastalıkları uzmanları değil diğer branşlarda görev alan doktorlar da kayıt olabiliyor. her hafta mutlaka türkiye'de otör sayılan kişiler tarafından çeşitli konularda online canlı konferanslar düzenleniyor.

özellikle konudan bağımsız olarak kongre ödüllü konferanslara ilgi yoğun oluyor *. bugün yayınlanan konferansta da işi bir adım ileri götürüp konu hakkında soru sorana ekstra bir çekiliş hakkı daha vereceklermiş.

neyse iç hastalıkları konusunda güncel bilgiler edinmek için oldukça aktif ve güzel bir site. online yayınlanan konferansların video ve sunuları daha sonra arşivlerine ekleniyor.

öyle ya da öyle ödülle de olsa hekimleri öğrenmeye teşvik etmeleri güzel.

http://www.tihudum.org

ben new york'ta yaşarken sizlerin burada sürünmesi

“orada” yerine “burada” kelimesinin seçilmesini manidar bulduğum, komik durum.

Toplam entry sayısı: 464

acil hekimine tavsiyeler

6 yıllık tıp eğitimini tamamlamış acilde pratisyen hekim olarak göreve başlamış arkadaşlara birkaç başlık altında vereceğim tavsiyelerdir;

‘önce zarar görme’
şiddete karşı ne kadar korunabilirsiniz bilemem ama yaptığınız her işlemi kağıda not düşerek hukuki açıdan kendinizi korumalısınız.
hastaya acil durumlar anlatıldı, hasta sevki kabul etmedi, kardiyoloji poliklinik önerildi gibi.

‘personel ilişkisi’
acil çalışma ortamı her şeye müsait bir yer.
şöyle ki; isterseniz o gün sağlık personeline berbat bir gün yaşatabilirsiniz ama isterlerse onlar da size berbat bir nöbet yaşatabilir.
bu yüzden saygı çerçevesinde samimi bir ortam kurmanız hepinizin yararına olacaktır.
ayrıca ilk gittiğinizde saha deneyiminiz olmadığından hemşirelerin yardımı çok rahatlatacaktır sizi.

‘taburculuk’
yaşlı, kronik hastalık sahibi kişilerden rahatladım, ağrım daha iyi şimdi lafını duymadan taburcu etmeyiniz.
hele ki diyabet hastalığı varsa kesinlikle en az bir kez kardiyak markerlarını görüp gönderin.
her taburcu ettiğiniz hastaya şikayetleri geçmemesi durumunda ilgili polikliniğe gitmesini söyleyin.

‘serum takalım’
hastalar tarafından çok fazla duyacaksınız bunu.
eğer gerekli görmüyorsanız hastaya tansiyonun hafif yüksek bunu takarsak daha da yükselir sana zarar verir, bu ağrı kesiciyi damardan veremiyoruz - dicloron - derseniz hastalar biraz daha anlayış gösteriyor.

‘ateşli çocuk’
bir çocuk ateşle geldiyse enfeksiyon odağını bulmalısınız, oral antipiretiklerle ateşi kontrol altına almalı ya da en azından düştüğünü görmelisiniz.
ilgili ilacı yazdıktan sonra da hastaya durumu anlatın 2-3 gün ateşi olur, çocuk nöbet geçirmediği sürece acile gelmenize gerek yok diye.

‘acil’
acilin asıl ve en zor kısmı günde yüzlerce hasta bakarken gerçek acil hastayı ayırt edebilmektir.
ayrımını yapabilirseniz diğer hastalara çok abes bir hata yapmadıkça bir sıkıntı olmaz. bunun için de tek önerim gece gelen hastaya iki kez bakın.

koroner arter hastalığı; durumu ciddiyse gerçekten yüzünden belli oluyor, adam korkarak bakıyor size, hastanın ağrısı az da olsa çok da olsa dinmiyor, ne zamandır devam eden bir ağrı bu da çok önemli eğer gün içerisinde başlayan ağrı ise ilk kardiyak hormonun negatif gelmesi hastayı taburcu etmenize yetmez.
eğer dm hastası ise kesinlikle bir kardiyak görmelisiniz çünkü bu hastalarda hiçbir bulgu olmayabiliyor ya da çok alakasız bir bulgu olabiliyor

akut batın; hastaların çok şiddetli ağrısı varsa ya da konversifse hastada rebound defans bakmak gerçekten zor.
sizi kurtaracak soru ise iştahın var mı? en son ne zaman yemek yedin?
soruyu hastanın kendisine sorarsanız çok iyi olur çünkü çocukların anneleri her zaman ‘yok, hiçbir şey yemiyor’ diye cevap verir.
bir de hastayı yürütün gerçekten akut batın olan hastalar dimdik yürüyemiyor.

‘serebrovasküler olay’
baş ağrısı olan her hastanın tansiyonuna, ışık refleksine, kas gücüne bakın.
daha önce bu şiddette ağrısı olmuş mu, yine aynı yer mi ağrıyor, ne zamandan beri var bu ağrı?
iki üç günlük ağrıdan, öncekilere benzeyen ağrıdan çok korkmanıza gerek yok ağrı kesici ile taburcu edebilirsiniz.

'dirençli öksürük ve krup'
eğer ki nem oranı düşük bir yerde görev yaparsanız krup sendromuyla sık karşılaşırsınız.
imkanınız varsa bir röntgen görüp ona göre tanı koyun, yoksa da tedavisinin çok bir yan etkisi yok en azından hastayı o gün için rahatlatır.
havlar tarzda, boğulur gibi öksürüklerde, inatçı iyileşmeyen öksürüklerde krup tedavisi uygulamanızı öneririm.



not: bunlar iki aylık acil deneyimime dayanır *
not2: aklıma geldikçe, nöbet tuttukça editlerim inşallah.

pediatri stajı için öneriler

sadece pediatri için değil tüm stajlar için (bkz: robbin's patoloji)
her gün gördüğün en azından bir hastalığı eve gidince oku
hastalığın mekanizmasını çok güzel anlatıyor sonrasında belirtilerini,tedavisini anlaman daha kolaylaşır

mutluluk eşik değeri

hipotezimi kuruyorum;
hiçbir mutluluk sürekli olamaz
şimdi ispata geçiyorum;
çünkü mutluluk bir eşik değer mevzusudur.
mesela afrika’daki bir çocuk için bu değer çok düşüktür temiz su bulabilirse senden benden daha mutlu olur bu çocuk.
biraz durumu iyileşince mutluluk eşik değeri yükselir ve güzel yemek yediği zaman mutlu olur. biraz daha durumu iyiye giderse güzel bir arabaya binince mutlu olur diyebiliriz. durumunun iyiye gitmesini bir müddet durdurursak artık o temiz su bulunca bile mutlu olan insan mutlu olamayacak hatta mutsuz olacaktır çünkü mutluluk eşik değeri yükselmiş ve onu doyuracak bir alternatifi kalmamıştır elinde.
tabi mutluluk sadece maddi durumla ilgili değil, ailesiyle vakit geçiremeyen adam için onlarla birlikte olmak doyumsuz bir haz verir ona ama ne zamana kadar?
bir yerde adam sıkılacak ailesini sevmediğinden değil mutluluk eşik değeri yükseldiği için. ailemle birlikte bir tatile çıksak ne güzel olur diye düşünecektir.
fakir ama mutlu olmak da böyle bir şeydir mutluluk eşik değeri düşüktür insanların, ufak şeylerden mutlu olmak falan hep eşik değerle alakalı. yani bir insan ömrünün sonuna kadar ufak şeylerle mutlu olamaz diyerek polyanna yalanına da bir son verelim.
bu eşik değer yükselmesi sınırsız olmasına rağmen insana mutluluk veren şeyler sınırlı olduğundan insanlar sürekli yeni mutluluk yolları aramakta hatta mutluluk ile heyecan aynı yolağı kullanıyor olmalılar ki adrenalin patlamalarıyla biraz olsun mutlu olabilmektedirler.
hocam bu gündelik hayatımızda neye yarayacak diyenlere:
çocuklarınızı büyütürken bu eşik değer hep aklınızda olsun ki ilerde mutlu olamayan, hayattan zevk alamayan insanlar olmasınlar.

bazı zor sorular

sözlü sınavlarında tek kelime yeter (bkz: başka)

aborjin

avustralya'nın yerli halkına verilen isim.
teknolojiden uzak, sade bir hayat yaşamayı benimsemiş olan bu insanları ilk defa gerçek bir hayat öyküsü olduğunu iddia eden
`bir çift yürek` adlı kitaptan duymuştum.
hayat felsefelerini yazarın ağzından şu ufak hikayeyle anlatabiliriz sanırım;
onlara bize özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamamızı önerdim ve en hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. kabile halkı gözlerini kocaman açarak bana baktılar ve biri şöyle dedi; 'iyi ama bir kişi kazanırsa bütün ötekiler kaybetmiş olur. bunun neresi eğlenceli ki? neden insanları böyle bir deneyime tabi tutup, sonrada tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz? bunu anlamak bizler için çok zor. sizin insanlarınız bunu kabulleniyor mu?
(bkz: bir çift yürek)

bazı zor sorular

sözlü sınavlarında tek kelime yeter (bkz: başka)

zinde tutan haplar

hap değil ama her derde deva bir ilaç var
100 kişiye sorduk tek popüler cevap aldık:
(bkz: serum)

türbanından saç fışkırtan kızlar

ne psikolojik baskısı hangi zamanda nerede yaşıyorsunuz ki böyle sonuçlara varabiliyorsunuz anlamıyorum
olay dini bir motifin moda olarak kullanılması sonucu önemini ve anlamını yitirmesinden ibaret

en iyi arkadaş

benim en iyi arkadaşım benim.
bunu bir kendi beğenmişlik olarak değil de bir eksiklik olarak anlamalısınız.
şöyle ki; arkadaşlarım çok iyi insanlar her derdime yardımcı olurlar her sıkıntımı gidermek için ellerinden geleni yaparlar bundan eminim ama ben öyle hislerimi çok anlatabilen biri değilim bu yüzden en iyi kendimle anlaşıyorum.
çünkü kendime anlatamamak gibi bir derdim olmuyor ya da beni yanlış anlar mı gibi bir düşüncem.

küçükken yanlış sanılan şeyler

küçükken ailem beni bakkala gönderirdi
bakkalın da ismi 'bizim bakkal' ben de gider rahat rahat alışveriş yapar arkadaşlara bir şeyler ısmarlardım para falan vermiyodum zannediyorum ki bakkal bizim.
sonra öğrendim ki paramız olmadığından yazdırıyormuşuz arkadaşların canı sağolsun ama `fakirliğin de gözü kör olsun`

malignin yazarlık puanından düşüp düşmeme sorunsalı

benign yazarlık puanını artıyorsa; malign de düşürsün bence.
(bkz:düz mantık)
(bkz:occam'ın usturası)

iblis ile anlaşma yapan allah

bu konularda çok bilgili olmadığımdan sizin gibi söylediklerimi işime gelen ayetlerle destekleyemeyeceğim!
ama şunları da söylemeden edemeyeceğim;
yıllardır aynı soruları sormaktan bıkmayan bir güruh var.
yalnız bunların sürekli aynı soruları sormasının sebebi cevap alamamak değil ya cevaplara kulak tıkıyorlar ya da cevaplarını öğrenmek istemiyorlar.
yoksa böyle basit sorular ilk defa onların aklına gelmemiştir ve böyle basit söylemlerle bir dine zarar vermek akıl karı değildir.
neyse bu yazılanların hepsi üşengeç bir yazar beyanıdır yani bu yazdıklarım sadece öldükten sonra bizi uyarmadı diye yakama yapışmayın diyedir.
`idrak kulağını gaflet pamuğu ile tıkayana nasihat fayda etmez`
edit: wowowowo cehalet!! hala şeytanı melek sananlar varmış siz tabi inanmazsınız bu kafayla
edit: wowowo bağnaz!! islamcılara laf anlatamadığı için eleştiren arkadaş 'din yoktur, konu kapanmıştır' diyerek ne kadar laf anlamaz olduğunu kanıtlamıyor mu? her şeyi geçtim eleştirmeden önce yazdıklarınızı bir okuyun yoksa ciddiye alınmazsınız gerçi böylesi daha hayırlı gibi.swh

islamda hoşgörü yoktur

islamda hoşgörü vardır da insanda hadsizliğin sınırı yoktur.

kemalizm

ya sevin ya da sevmeyin umurumda değil ama şöyle iğreti başlıklar açıp da milleti birbirine düşürmek çok aşağılık bir şey.
yapmayın ya.

yazarların sevdiği hitaplar

(bkz: kardeşim)
ben de sevdiğim insanlara böyle hitap ederim samimiyetin geldiği son nokta bence.

içerik kuralları - iletişim