ferrule effect

Durum: 161 - 22 - 4 - 0 - 16.01.2019 23:18

Puan: 2859 -

6 ay önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 17

geceye bir ahmet kaya şarkısı bırak

şehirlere bombalar yağardı her gece..

unutulmayan lise anıları

lisenin ilk günü. zibil tane sınıf var ve sınıfım koridorun en sonundaymış, geç kaldım ilk derse. eveeet, daha ilk günden canım biyoloji hocam kızıl saçlarıyla korkunç yeşil gözleriyle tüm cüssesiyle karşımdaydı. hoşgeldin dedi, ben de sözlü yapacak öğrenciyi seçiyordum sana nasipmiş. haydaa ne sözlüsü ilk günden, diyemedik tabii, paşa paşa sözlü oldum. sbs vardı benim zamanımda fen bilgisi dersim fena değildi ama atp'nin açılımını unutacak kadar sıfırlamıştım yaz tatilinde kafayı. neyse bir şeyler saçmaladım oturdum yerime. ama bu masum beden bilmiyordu ki 'hocanın taktığı öğrenci' olduğunu, hem de ilk günden. ya istisnasız her ders sözlü oluyordum, yılmıştım artık. kadın çok acayip biriydi; evli değildi, maskulen ses tonu, kızdığında pörtleyen gözleri, iri yarı.. otoriter.. kısacası tir tir titretirdi adamı. bize gidin yale üniversitesinin makalelerini okuyun, bu elinizdeki kitaplar pert derdi.

ben bu kadın sayesinde biyoloji manyağı oldum. bir liseli biyolojiyi hangi üst sınırda bilebilirse o kadar bilgili oldum. 12. sınıfken bile sınıfımdaki tüm arkadaşlarımın primer biyoloji cevap anahtarıydım. en zor biyoloji soru bankalarını tespit edip onları çözüyordum. zaten ygs ve lys'de biyolojimin hepsi doğru idi..

geçenlerde kadını kızılay'da gördüm. daha doğrusu sesini* onca insan arasından ayırt edip gayriihtiyari o yöne doğru baktım. evet oydu. tüm heybetiyle. tek farkı saçlarını sarıya boyatmış. bir an yanına gidip merhaba demek istedim, sonrasında vazgeçtim.. tamam biyolojiyi sevdirmiş olabilir ama bu travmayı asla unutamayacağım.* şu an bile kötü hissettim resmen.

editus: bu başlığı fazlaca meşgul edeceğim. *

yaz tatili yaklaşırken artan tahammülsüzlük hissi

yağmurlu ve kasvetli havayı seven insan

bir elimde kahve, sırtımda sırt çantam fakülte merdivenlerinden ağır ağır çıkarken neden bu kadar karanlık dedim içimden. telefonu bile en kısık parlaklıkta kullanan benim için ne hoş, gökyüzünün parlaklığının ilahi eller tarafından kısılması, ne mutluluk verici.. benliğimi deli eden minik bir hediye gibi. hem bir çaresizlik bir umutsuzluk sarıyor yüreğimi hem de dudaklarımda mavi bir gülümseyiş beliriyor.

nihayet toprak ile yağmurun hüzünlü buluşması gerçekleşiyor. sokaklardan caddelere hüzünlü bir uğultu, bir yağmur sel. toprağın yüzü gülüyor, ağlamaktan harap olmuş bulutlarla tezat olarak. ah diyorum çıksam dışarı, bu muhteşem buluşmanın bir parçası olsam. sırılsıklam olsam. olsak.
...
mesai bitti, herkes evlerine. fakat yağıyor hâlâ yağmur, ince ince ve kibarca. ne şapkamı takıyorum ne de şemsiyemi açıyorum. ıslak ve karanlık toprağın kokusu, yüzümde eriyen damlalar. simsiyah bir kedi dolanıyor ayaklarıma, beni yağmurdan koru dercesine. nemli tüylerini okşayıp devam ediyorum yoluma.

her yağmurda bir ruh gülümsüyor derinlerden, hiç bilmediğin topraklarda, hiç bilmediğin bir bedende. o benim işte. yağmuru seven bir kadın.

kadın olmanın caiz olmaması


but it wouldn't be nothing, nothing without a woman or a girl..

sözlerini anımsatandır. bak mesela bu şarkıda ne diyor, erkekler dünyası, sonrasında erkeklere güzelleme yapılıyor fakat ne diyor, azizim, en sonunda? erkek, kadını olmadan bir hiçtir.

editus: boşverip şarkının güzelliğinde kaybolalım sadece. *

andrei tarkovsky

sinema dünyasına 12 muhteşem film, edebî dünyaya ise 2 tane kitap hediye etmiş zamanüstü yönetmenlerden. kendi tarzını, kendi tanrı algısını, çocukluğunu, 'izlerini' öyle çarpıcı yansıtır ki perdeye, tokat yemiş etkisi yaratır izleyicide. hızlı yaşayan yeni nesil gençliğin kolayca kopabileceği tarzdadır filmleri, anı derinlemesine yaşayan, sanat algısı yüksek olan insanlar için tarkovsky bambaşka bir tattır..

klasik sinema tarzından uzak, ana temanın yanında birçok yan teması olan filmlerinde, sahneler âdeta insanın beynine yavaş yavaş işler ve izleyicinin kendi iç dünyası ile baş başa kalmasını sağlar tarkovsky. öyle ki film bittiğinde izleyicinin zihninde tonlarca fotoğraf karesi ve şiirsel melodiler kalır. bu olağanüstü bir yetenek bana göre.

tüm filmlerinin kronolojik sıralaması şöyledir:
1.katiller - ubijtsi (1958)
2.konsantre - kontsentrat (1958)
3.bugün kimse işten çıkarılmayacak - segodnya uvolneniya ne budet (1959)
4.silindir ve keman - katok i skripka (1960)
5.ivan'ın çocukluğu - ivanovo detstvo (1962)
6. andrey rublev - andrei rublyov (1969)
7. solaris - solyaris (1972)
8. ayna - zerkalo (1975)
9. iz sürücü - stalker (1979)
10. nostalji - nostalghia (1983)
11. tempo di viaggio (1983)
12. kurban offret - sacrificatio (1986)

benim aşık olduğum filmine gelecek olursak solaris.. anlatmak için belki sayfalarca yazabilirim. bir filmden ne kadar çok etkilenilirse o kadar etkilendim.

hayata bağlayan hoş detaylar

migrosta 60 lira üzeri alışverişte 26 liralık sırt çantası 10 lira oluyordu. çok matah bi şey değil fakat öğrencilik hâli, insan ucuz şeyleri kovalar oluyor. neyse arkadaşımla kasada beklemeye başladık. muhit zengin olduğu için illaki çıkardı 60 lira üstü alışveriş yapacak biri. çıktı da.. rica ettim kampanyadan faydalanabilir miyim sizin aracılığınızla dedim. adam tabiî dedi, kartla ödedi. elden 10 lira verecektim. baktı bana artık nasıl sefilsem* öğrenci misiniz dedi. başımı salladım masumca. almadı parayı onca ısrarıma rağmen. hediyem olsun dedi ve gitti. arkasından bakakaldım, allahım ben çok iyi bir insan mıyım ki böyle güzel insanları karşıma çıkarıyorsun. hım?

her gün, günlük hoş detay dozumu alıyorum hayattan..

insan

zihninden neler geçtiği asla belli olmayan; hırs ve hazla donatılmış, yaşam savaşındaki en üst level canlılar.

insan insan dedikleri
insan nedir şimdi bildim
can can deyü söylerlerdi
ben can nedir şimdi bildim

sıfat ile zat olmuşum
kadr ile berat olmuşum
hak ile vuslat olmuşum
mihman nedir şimdi bildim

muhyiddin der hak kadir
görünür her şeyde hazır
ayan nedir pinhan nedir
nişan nedir şimdi bildim

gözler

gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
gözler ki birer parçasıdır sende ilahın,
gözler ki senin en katı zulmün ve silahın.

hayata bağlayan hoş detaylar

periodontoloji stajındayım. periodontitis hastalarını 2. seansa çağırıyoruz prognozu gözlemek için falan. bir hastam var babam yaşında, pastacılık yapmış zamanında. şimdi ise kendi evinde pastalar, kurabiyeler yapıp satıyormuş. nasıl tonton hemen de alıştı bana, muhabbet ediyor. 2. seansa gelirken bir kutu kurabiye getirmiş bana. aman allahım nasıl güzeller ama. çikolatalı, karamelli ve daha neler neler. ve sanki bu çok önemsiz bir şeymiş gibi, masaya koyuyor kurabiye getirdim sana diye. ne diyeceğimi şaşırdım. tedaviyi bitirdik, sarılasım geldi sarılamadım. staj arkadaşlarım hafif imrenmedi değil.* çok duygulandım. arkadaşlarıma ve kuzen grubuma fotoğrafını attım kurabiyelerin. hepsinin dediği şey, ayy ne güzel insanlar var bu hayatta. evet var. onlar işte hayata bağlayan hoş insanlar.
  • /
  • 17

hastanede karşılaşılan gülümseten olaylar

çoğu zaman hüzne boğan olaylarla iç içedir.

bir hastaya nikah şahidi oldum, (o an kimseyi bulamadılar)
aynı hastayı morga gönderdim.

hastanede karşılaşılan gülümseten olaylar

-kronik hastaların diyaliz odasında kanki olması.
haftasonu üçü birlikte yemeğe çıkmışlar. bir tanesi "3 tas domates çorbası içtim. üstüne de kaşar koydurdum" dedi.
sonra biri diğerine "makinist ! sesi aç sesi" diyince radyosunun sesini açtı. tatlı eski türkçe şarkılardan biri çaldı.
sordum 91.0 fm'miş.
tam asistan onlara kızacakken "burda hasta yok ki. siz yanlış geldiniz" diye sitem etti en yaramaz olanı sedyesinde kahvaltısını yiyerek.
ruhu çocuk üç göbekli yetişkindi yani. bazen hastaların insan olduğunu unutabiliyoruz.
-romatolojide ise uzuvlarının ağrıdığını söylemek isterken "butlarım ağrıyor, şuralar buralar" diyen bir amcamız güldürmüştü beni. en son 1991 yılında bizim hastaneye gelmiş ve arşivden gelen dosyası karton kaplı sapsarı saman kağıdıydı.
taa o zamanın doktoru anamnezini muayenesini alıp güzelce yazmıştı.
zamanda yolculuk yapmak gibiydi.
-sonra doktorumuzun doğum günüymüş, kapıya çiçekçi geldi kocaman gül demetiyle. eşindenmiş. kartı yanımızda okumadı cebine attı hemen. eşiniz çok romantikmiş dedim tatlı tatlı güldü.
-başka bir olaysa; hasta sedyeye uzanacak ama yanında refakatçisi yok. tüm eşyalarını ben tuttum. gözlüğüne dikkat etmemi söyledi minnettar bir şekilde.
hizmet sektörü kesinlikle harika hissettiriyor.
-şarkılar söyleyerek serviste gezen renkli mi renki kişilikte bir nefro hocamız var.
köşeye süslü bir noel ağacı yerleştirmişler bugün fark ettim. bence kendisinin bir parmağı var bu işte.
yani bilemiyorum.
galiba yaşanır be dünyada.
güzelleştiren de kötüleştiren de hep biz insanlarız.
dolu dolu yaşayalım, dokunalım birbirimize, varlığımızı hissedelim.
lütfen.

hastanede karşılaşılan gülümseten olaylar

hasta ve yakınlarıyla başa gelen komik olaylar.

geçen hafta serviste yoruldum hasta yakının yanına oturdum koridordaki sandalyelerde. “baksana kızım” cümlesini duyunca direk amca bana birisini aratacak moduna geçtim ama amca kulaklığını takmış facebooktan bana yavru keçi videosu izletme derdinde.

amca: baksana kızım keçi hopliyu çocuğun üstünden
ben: aa ne şeker keçi
amca: hey gurban olduğum allahım
ben: aa keçiye bak köpek yavrusu gibi aynen
amca: sen büyüksün allahım
ben: tabi yavru hayvanlar çok tatlı oluyo
amca: allah neler yaratıyor kızım
ben: tabi
amca: çok şükür
ben: tabi tabi....

hastanede karşılaşılan gülümseten olaylar

bu hastaneler hep kötü değil
karşılaştığınızda aklınıza geldikçe gülümsemenizi sağlayan, insanı işine ısındıran ponçik olaylardır.

birincisi:
bir öğle arası bir arkadaşımla yemekten dönmekte iken önümüzü elinde kağıt olan bir beyefendi kesti ve hemen tokalaşmak için elini uzatarak konuya girdi.
"size sarılabilir miyim?"
biz eli elimizde "ha?" diyemeden devam etti.

"bir sonuç bekliyordum. temiz geldi, biraz önce öğrendim. gördüğüm ilk kişiye sarılacağım. dedim." tabi ki hemen bir küçük sevgi yumağı olup; "geçmiş olsun." dedik. teşekkür etti ve gitti. biz o gün komple sırıttık sözlük. umarım o da hala en az o günkü kadar mutludur.

ikincisi:
tüpü çekilecek bir hasta var. yaşlı bir teyzemiz, birazcık da korkuyor. asistan abi tüpü çekecek, biz de takılışını göremedik en azından sökülüşünü görelim, izleyelim dedik.
asistan abi gerekli işlemi anlattı. tutun nefesinizi dedi, tüpü çekip hemen attı dikişi. üç saniye falan sürdü. teyze derin bir nefes alırken, abi "zannediyorum ki çok acıtmadım." dedi. teyze de "yok, hiç acıtmadın... sizi öpebilir miyim?" deyip bi de öpücük kondurdu yanağına.

ya dedim ben bu meslek için doğmuşum.
iyi inanlar iyi ki varlar..

ülkeden siktir olup gitmek

geceye bir şarkı bırak


artık sizin de başka bir yöne bakma zamanınız gelmiş olabilir.

hoşlanılan dişinin adanalı çıkması

hoşlanılan dişinin adanalı çıkması

kadınlara “dişi” hitabında bulunmanın kalite ölçüsü olduğunu düşünen meriçleri ortaya çıkaran durum.

kendi açımdan olumlu bir durumdur; bol baharatlı ve kırmızı et açısından zengin mutfağa aşina bir lezzet algısı olması muhtemeldir.

geceye bir şarkı bırak

aniden modun düşmesi

flörtle konuşurken hoşa gitmeyecek bir şeye parmak basıp pot kırınca flörtün başına gelebilecek durum.

(bkz:noldu ya modun düştü)

Toplam entry sayısı: 161

instagram kullanmamak

hiç dâhil olmadım instagram kullananlar güruhuna. bilmiyorum, ben henüz lise dönemindeyken hafiften meşhur oluyordu instagram. ben de o sıralar düzenli ders çalışan, düzenli kitap okuyan, tiyatroya giden kendi hâlimde bir çocuktum. telefondur bilgisayardır çok takılmazdım. zaten bizim eve internet çok sonradan girdi, lükstü yani bizim için internet belli bir süre.

bugün kardeşimin instagramına bakayım dedim, aman allahım şaşkınlıklar içinde bıraktım telefonu. o iğrenç tiktok videoları, insanların dikkat çekmek için her şeyi yapması, mânâsız bir ton şey. ciddi ciddi midem bulandı. biz ne ara bu hâle geldik? benim en yakın arkadaşlarım da kullanmadığı için sanırım fark etmiyorum instagram yokluğunu. ama iyi ki de yokmuş bugün anladım. ben arkadaşlarımla güzel bir mekânda yemek yerken, kahve içerken telefonlar hep ceptedir. yemeğin güzelliği, kokusu ve birlikte oluşumuzla meşguldür kafamız. kendimize özel fotoğraf çekeriz birkaç tane, hatıra kalsın diye. sonra yaşamaya devam..

instagram dünyanın şu an neden bu hâlde olduğunu, sona yaklaştığımızı çok iyi gösteriyor. insanlar yaşamıyor artık, gözlerini kapatıp hayal kurmuyor. varsa yoksa an'ı katledip bu katliamı da sanal profillerinde paylaşıyorlar. dikkat çekmek, ilgi görmek, birkaç beğeni ile ezilmiş egolarını tatmin etmek. insan bu kadar basit bir canlı olmamalı(ydı). bu sanallığın sonumuzu getirmesine kendi ellerimizle izin verdik. bundan sonra sanmıyorum ki insanlara bi aydınlanma gelsin ve yaptıkları işin aptallığını anlasınlar.

gerçekten arkadan çalan şarkıya uygun mimik yapmanın ve bunu kaydetmenin neresi vakit harcamaya değer anlayamıyorum.

                      

kendine has monoton bir hayatın var. okul, iş, ev, yurt, sokaklar.. kulağında kulaklıklar binlerce kez geçtiğin yerlerden tekrardan geçiyorsun her seferinde. sabah, akşam, gece, ayaz.. etrafına bile bakmıyorsun, bir an önce ulaşmak istediğin yerde olmak istiyorsun. ağaçlar, gökyüzü, yıldızlar ve kaldırımlar.. hissettin değil mi? tam kalbinin oralarda bom'boş bir şeyler. ne yapıyorum ben? nereye gidiyorum? oysa sıkıldın bu monotonluktan. kanatlanıp özgür olmak istiyor ruhun, hiçbir şey düşünmeden, tüm sorumluluklardan sıyrılarak..

tüm bu düşünceler tam göğsümün ortasında acı çektiriyor bana. akıtamadığım her gözyaşı fazlaca baskı yapıyor bu içimdeki boşluk'a. görmek istemiyorum. gözlerimi kapatmalıyım. savaşmak çok yorucu.

ne oldu böyle dünyaya? zaman bizi nasıl bir boşluk'a sürükledi?

tıbbiyeli itiraf

yanağıma kokusu sinmiş, gel de yüzünü yıka şimdi.

kilometrelerce yürüdük, ağır ağır. hayal kurmak bambaşkaydı fakat aynı metrekare içinde bulunmak ayrı bir güzelmiş. insanların aşkları için bir şeyleri göze alması hep garip gelirdi. şimdi kendimi öyle güçlü hissediyorum ki, tüm dünyayı karşıma almaya hazırım.
aşk denen şey hep içimdeydi ama bir insana karşı olan aşkı gerçekten tatmamışım ben. zaten içimdeki aşkı farklı yollardan dışa vururdum hep, kâh yazılar yazarak kâh şiirleri seslendirmeye çalışarak, bazen resimler çizerek, şarkılarda kaybolarak. bugün anlıyorum ki bu yaşıma kadar hiç aşık olmamışım ben. hiç kalbime dokunan olmamış. hiç kimse içten sarılmamış bana..

şimdi tüm ilişkiler basitleşti, duygudan yoksun bir ton çöp ilişki. insanoğlu, kronik hastalığı olan sıkılmayı gidermek için aşık gibi davranıyor, sevmediği birini hayatına alıyor. duygusuz ve tutkudan yoksun mutsuz çiftler dolu etraf. ben bunu istemiyorum. ben içimdeki aşkı doyasıya yaşamak, aşkı zihnimden atamamak istiyorum. kısacası aşk ile kavrulmak, aşk ile kendimi keşfetmek istiyorum. kalbime kadar titredim bugün. aşkın fizyolojik yansıması mıydı bu?

hâlâ yıkayamıyorum yüzümü, ben aşık oldum.

yazarların hissettikleri

bu durgun deniz akşamda başka bir his vardı bende. gözlerim alev alev, kalbimde çırpınan bir şeyler. gözümü her yumduğumda akıyor yaşlar istemsiz. savunmasız ve çaresiz hissediyorum. akşam demleniyor ve gece çöküyor yalnız haneme. yalnız yaşamanın verdiği huzursuzluk. çaresizliğim kopkoyu geceye karışıyor kahvemin kaybolan buğusu eşliğinde. bir müzik dinliyorum ve melodisi içine çekiyor beni ama ders çalışmam gerek. ders çalışmam gerek.

hayata dair iç burkan detaylar

hastaneye gitmiştik o gün annemle, eve dönmek için yola koyulmuşken haber geldi. dedem kötüleşmiş. tip 2 diyabet hastasıydı yıllardır. kan şekeri aniden yükselirdi, düşerdi ama iyiydi yani düzenli kullanıyordu insülini. neyse teyzemi ve dayımı da aldık çünkü annem araba kullanamayacak kadar telaş yaptı. bana kal dediler, hayır geleceğim dedim, çıktık yola. 3 saatlik yol bitmiyor, dayı hızlı biraz diyorum, aynadan gözyaşlarını görüyorum. zaman geçmek bilmiyor, dayıma bakıyorum yanakları yaş içinde.

sonunda vardığımızda dedemin evinin önü insan kaynıyordu. o manzarayı görünce dünyam durdu. bize haber verdiklerinde kalp krizi geçiyormuş ve dakikalar içinde vefat etmiş annannemin kollarında. hiçbir zorluk çıkarmadan. ve dayımın bundan haberi varmış.. sırf o yolculuk zehir gibi geçmesin diye susmuş. şimdi ne zaman dedemin evine giden yoldaki o köşeyi dönsem o manzara gelir aklıma ve dayımın gözyaşlarından ıslanmış yanakları.

instagram kullanmamak

hiç dâhil olmadım instagram kullananlar güruhuna. bilmiyorum, ben henüz lise dönemindeyken hafiften meşhur oluyordu instagram. ben de o sıralar düzenli ders çalışan, düzenli kitap okuyan, tiyatroya giden kendi hâlimde bir çocuktum. telefondur bilgisayardır çok takılmazdım. zaten bizim eve internet çok sonradan girdi, lükstü yani bizim için internet belli bir süre.

bugün kardeşimin instagramına bakayım dedim, aman allahım şaşkınlıklar içinde bıraktım telefonu. o iğrenç tiktok videoları, insanların dikkat çekmek için her şeyi yapması, mânâsız bir ton şey. ciddi ciddi midem bulandı. biz ne ara bu hâle geldik? benim en yakın arkadaşlarım da kullanmadığı için sanırım fark etmiyorum instagram yokluğunu. ama iyi ki de yokmuş bugün anladım. ben arkadaşlarımla güzel bir mekânda yemek yerken, kahve içerken telefonlar hep ceptedir. yemeğin güzelliği, kokusu ve birlikte oluşumuzla meşguldür kafamız. kendimize özel fotoğraf çekeriz birkaç tane, hatıra kalsın diye. sonra yaşamaya devam..

instagram dünyanın şu an neden bu hâlde olduğunu, sona yaklaştığımızı çok iyi gösteriyor. insanlar yaşamıyor artık, gözlerini kapatıp hayal kurmuyor. varsa yoksa an'ı katledip bu katliamı da sanal profillerinde paylaşıyorlar. dikkat çekmek, ilgi görmek, birkaç beğeni ile ezilmiş egolarını tatmin etmek. insan bu kadar basit bir canlı olmamalı(ydı). bu sanallığın sonumuzu getirmesine kendi ellerimizle izin verdik. bundan sonra sanmıyorum ki insanlara bi aydınlanma gelsin ve yaptıkları işin aptallığını anlasınlar.

gerçekten arkadan çalan şarkıya uygun mimik yapmanın ve bunu kaydetmenin neresi vakit harcamaya değer anlayamıyorum.

tıbbiyeli itiraf

yanağıma kokusu sinmiş, gel de yüzünü yıka şimdi.

kilometrelerce yürüdük, ağır ağır. hayal kurmak bambaşkaydı fakat aynı metrekare içinde bulunmak ayrı bir güzelmiş. insanların aşkları için bir şeyleri göze alması hep garip gelirdi. şimdi kendimi öyle güçlü hissediyorum ki, tüm dünyayı karşıma almaya hazırım.
aşk denen şey hep içimdeydi ama bir insana karşı olan aşkı gerçekten tatmamışım ben. zaten içimdeki aşkı farklı yollardan dışa vururdum hep, kâh yazılar yazarak kâh şiirleri seslendirmeye çalışarak, bazen resimler çizerek, şarkılarda kaybolarak. bugün anlıyorum ki bu yaşıma kadar hiç aşık olmamışım ben. hiç kalbime dokunan olmamış. hiç kimse içten sarılmamış bana..

şimdi tüm ilişkiler basitleşti, duygudan yoksun bir ton çöp ilişki. insanoğlu, kronik hastalığı olan sıkılmayı gidermek için aşık gibi davranıyor, sevmediği birini hayatına alıyor. duygusuz ve tutkudan yoksun mutsuz çiftler dolu etraf. ben bunu istemiyorum. ben içimdeki aşkı doyasıya yaşamak, aşkı zihnimden atamamak istiyorum. kısacası aşk ile kavrulmak, aşk ile kendimi keşfetmek istiyorum. kalbime kadar titredim bugün. aşkın fizyolojik yansıması mıydı bu?

hâlâ yıkayamıyorum yüzümü, ben aşık oldum.

malign asistan

kontrolsüz bir şekilde davranan bu asistan tipi çevre dokuları tahrip eder, öldürülmez ise kanser eder.

-abi bi bakar mısın?
+ne dedin sen, abi bi bakar mısın mı?!! sevgili abi bir bakabilir misiniz rica etsem diyeceksin.
 spoiler!

tıbbiyeli itiraf

hayatım giderek zorlaşıyor, omuzlarıma inanılmaz bir sorumluluk çökmüş durumda. artık uzun uzun kendimle baş başa kalıp, insanlardan kaçıp düşünüyorum. ben n'apıyorum, neyin peşindeyim, ne arıyorum, ne istiyorum, hedeflerimi ne kadar arzuluyorum, potansiyelimin ne kadarını kullanıyorum, ne kadardır bir şeyler için boşa kürek çekiyorum? ne kadar kendimdeyim hiç bilmiyorum artık.

eskiden böyle değildim, mücadele etmeyi severdim. fakat sanki level 2'den level 55'e zıplamış bir çömez gamer, n yörüngesinden k yörüngesine atlamış zavallı bir elektron gibiyim, enerji kaybım çok.

ailemden, dostlarımdan uzakta; yaşam savaşı veriyorum. hayat bazen zor değil, artık hep zor. cümlelerim yetmiyor bu duyguları anlatmak için. şu an babamla sohbet etmeyi, annemle yemek yapmayı, kardeşimle örgü örmeyi çok isterdim. insan bazen şımaracağı biri olmayınca yanında, işte bu saatlere kadar uyumayıp entri girebiliyor. yazacak o kadar çok şeyim var ki..

özledim be sözlük.. kaygısız, yaşamanın verdiği heyecandan başımın döndüğü, mutluluktan sarhoş olduğum günleri özledim.

                      

kendine has monoton bir hayatın var. okul, iş, ev, yurt, sokaklar.. kulağında kulaklıklar binlerce kez geçtiğin yerlerden tekrardan geçiyorsun her seferinde. sabah, akşam, gece, ayaz.. etrafına bile bakmıyorsun, bir an önce ulaşmak istediğin yerde olmak istiyorsun. ağaçlar, gökyüzü, yıldızlar ve kaldırımlar.. hissettin değil mi? tam kalbinin oralarda bom'boş bir şeyler. ne yapıyorum ben? nereye gidiyorum? oysa sıkıldın bu monotonluktan. kanatlanıp özgür olmak istiyor ruhun, hiçbir şey düşünmeden, tüm sorumluluklardan sıyrılarak..

tüm bu düşünceler tam göğsümün ortasında acı çektiriyor bana. akıtamadığım her gözyaşı fazlaca baskı yapıyor bu içimdeki boşluk'a. görmek istemiyorum. gözlerimi kapatmalıyım. savaşmak çok yorucu.

ne oldu böyle dünyaya? zaman bizi nasıl bir boşluk'a sürükledi?

medeniyet üniversitesinde finalsiz notunun değişmesi

                      

karanlık sokaklara doğru ilerledim saklamak için içimdeki boşluk'u. ne kadar çok ışık vardı böyle.. karanlığa âşık gözler için ne kadar da gereksiz.. bir gece treni olsa, nereye gittiği belli olmasa, ona binsem ve gitsem şu ruhsuz şehirden.

boğucu bir hava çökmüş kente. yollar, yolculuklar, sevmek, sevişmek, savaşlar, katliamlar.. bu dünyada, bu küçücük dünyada neler neler dönüyordu yine? şu an kimler sevgiden sarhoş, kimler ağlamaktan perişan, kimler yollarda, kimler savaşta, kimler ölüyor ve doğuyor?

sadece düşleyebildiğin kadarını algılarsın. sadece alev alev yanan ruhun kadar hissedersin/hissedilirsin. benlikleri ele geçirmiş kayıtsızlık, duyarsızlık, sevgisizlik. insanlar gözlerimin önünde birer robota dönüşüyor. kendi fikrini, dilini, kültürünü; kendi özsaygısını kaybeden insanlar.

zihnimde dolaşan birçok şey var. bu gece. bu gece bir türlü kurtulamadığım o boşluk'tayım yine. bazen hayatın anlamını öyle bir kaybediyorum ki beni hayatta tutan şeyin ne olduğunu kestiremiyorum. bir devrim gerek, hem tüm kalpler hem de tüm dünya için bir devrim.

الطب

kışı güzel kılan detaylar

yumuş yumuş kazaklar,şık çizmeler, botlar giyebilmek.
soğuktan güzelleşen ten, elma elma yanaklar, hafif çatlak dudaklar..
gecelerin uzun oluşundan dolayı çöken dinginlik, soğuğun verdiği sığınma ve korunma içgüdüleri.
sokakların ve mekânların kısmen tenhalaşması, insan gürültüsünden arınması.
ve ve* terlemeden sevişebilmektir efenim.

tıbbiyeli itiraf

gündüzleri güler yüzlü ve herkese yardım eden bir hanfendi, geceleri sürekli ağlayan aksi ve çekilmez bir insanım. gündüzler şarjın yüzde doksan sekiz olma mutluluğunda, geceler aşırı düşük pil gücü, telefon otuz saniye içinde kapanacak mutsuzluğunda. gündüzler en hareketli şarkılarla enerji depolama vakitleri, geceler en hüzünlü müziklerin eşiklerini aşındırma vakitleri. bu durum beni bir gün öldürecek.

içerik kuralları - iletişim