fondaparinux

Durum: 129 - 0 - 0 - 0 - 05.05.2018 00:10

Puan: 2654 -

1 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

Öldürmeyen güçlendirmez // fx.
  • /
  • 13

doğrunun yanlış olması

gerçek denen kavramı ete kemiğe bürüdüğünüz vakit üstüne giydirdiğiniz kıyafetlerin (doğruların) zamanla küçülmesi, önceden tam da oturuyorken artık kullanılamayacak hale gelmesidir.
eksiden insanlar çocuklarını "aman kimsenin hakkını yeme" diye tembihleyip büyütürlermiş, çünkü eskiden (nispeten) "hak" kavramı bilinmekteymiş. ve haliyle günümüzde bu alışkanlıktan mütevellit bizler de aynı nasihatlerle büyüdük. ve yine bu nasihatler dolayısıyla kaybettik. doğrulara uygun hareket etmemize karşın yenilmeye de anlam veremedik. düşündük sonra, sorguladık özdemir asaf gibi; "insanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gercekleri?" diye.
ve anladık, bizim doğrularımızdı yanlış olan. "kimsenin hakkını yememek" değil, "kimseye hakkını yedirtmemek"ti doğru olan. ne yazıktı, ne acıydı... doğruyu bile yanlışa çevirebilen zamana şimdi nasıl olurdu da güvenebilirdi ki insan?
yeniyordu işte, gözlerimizin içine baka baka, bir karikatür gudubesi gibi bakışlarla, fütursuzca, rahatlıkla yeniyordu hakkımız.
insanlar değiştikçe zamanla kavramlar anlamını yitirdikçe yanılıyordu doğrularımız.

karsu

amsterdam doğumlu olup ailesi hatay ilimizden olan ve adını hatay'ın bir köyü olan karsu'dan aldığı söylenen şarkıcı, piyanist, cazın en güzel hali.
yine bir gün yorgunken,
bıkmışken,
bıkmaktan bile bıkmışken,
artık kaybolma zamanı diye içinden geçirirken
dinlemek istenirse diye tıklanabilir.

önemli olan

zor ya da kolay değil, doğru ya da yanlış olandır.
doğru, istediği kadar zorken ve yanlışlar istediği kadar kolayken, zor olduğunu görüp doğrudan vazgeçmemek olduğu gibi, kolay olduğu için de yanlışı seçmemek ve bunda kararlı duruşu sergileyebilmektir.
sanılanın aksine sonuç değil süreçtir.
olan olmuş önemli olan bundan sonrasıdır gibi bir saçmalık da değil, bilakis olmuş olandır.
öyle olmasaydı hayal kurabilir miydik?
öyle olmasaydı yaşananları her gece hatırlayıp her gece alternatif senaryolar yazıp, karşımızdaki hayali karakterle konuşabilir miydik?
önemli olan, huzur değil mutluluk değil
kim bilir defalarca yanından geçtiğimiz huzuru ve mutluluğu farkedebilmektir.
önemli olan yarın mı?
her seferinde yüzünü geleceğe çevirmek mi?
arkana dönüp bakacak cesaretin varsa, evet.
ama "dün" de bir zamanlar yarın değil miydi? madem yarındı önemli olan dünü nasıl unutur insan?
önemli olan geçmişe takılıp kalmamak değil,
geleceğe bakmak değil.
klişelerle kendini kandırmamak önemli olan.
her şeyin yoluna girecek olması değil, buna inanmak değil. pembe rüyalara dalmak değil.
uyanmak önemli olan.
görmek.
düzeltmek değil, düzeltmeye çalışmak değil.
hiç bozmamak önemli olan.
korumak.
yanlıştan dönmek değil.
yanlıştan döndürmek.
özür dilemek değil, hatayı anlamak değil, yıllardır aynı saçmalıklarla kandırmamak kendini.
önemli olan, daha da önemlisiyle karşılaşmadan bir türlü anlaşılmayandır.
önemli olan, artık ne eskisi gibi ne de eskisinden daha iyi hâle getiremeyeceğimi ve çıkmaza vardığım bu yolu başından sonuna biliyor olmam.

maktülü zaman olan cinayetin birinci dereceden faili

merak edip profiline bakınca "acil serviste mecburi hizmet cefakeşi" yazısını okuduğumda işte diyerek, sözlükte halden anlayacak ve buralar kim bilir nasıl güzel entrylerle dolacak diye sevinmemi sağlamış yazarımız.
ama zannetmiyorum şu aralar zamanı katlediyor olsun, zira zaman bizi fena katlediyor.
yolu açık olsun. mecburisini bitirmek istiyorsa hayırlısıyla bitirsin yok istemiyorsa tusta yüzü gülsün.
ha bi de zamandan anlıyorsa, çözmüşse sırrını, öğretsin bize de. neresinden bıçaklayalım? nasıl tehdit edelim? düşmesi için yakamızdan, hayallerimizi geçip karşımıza yıkarken keyifli keyifli ve umutlarımızı esir tutarken kendinde, ne diyelim de vazgecsin yerden alıp yere vurmaktan?
geçmisimiz de gelecegimiz de zamanda bir ifade bicimiyken ne kadar yakın ne kadar uzak duralım maktülünden?

acilde hasta yakınlarına bedava konaklama imkânı

artık acil servislerle ilgili hiçbir yeni uygulamaya şaşacak gücümün kalmadığı, şehrin en belalı semtinde çalışan bir acilci olarak, peki ya doktor? sorunsalını gündemime getirten uydurgulamadır. dediğim gibi hiçbir şekilde uygulamayı sorgulamadan olanlara değinip kendimce buraya üç beş soru işareti bırakıp selamımı vereceğim;
nöbetin son saatleri, içerde bekleme salonunun mudavimleri kafayı çekmiş leş gibi alkol kokan gks si 13 "hasta" ki bizde kayıt açan herkes "hasta" kabul ediliyor (sorgulamıyoruz aman diyim) bir güzel uyuyor ve sabah olunca 6-7 gibi geliyor ve benim midem bulanıyor ben serum istiyorum diyor ve siz de peki efendim ne'li olsun serumunuz diye soruyoruz. çünkü sormazsak masaya yumruğunu oturtuyor "hasta"mız. kahvaltı niyetine bi bumlu patlatıyoruz abimize büyük ama 1000lik. sonra o memnun biz tek parça nöbet bitiyor, konaklama 5/5, misafirperverlik 5/5 notumuzu alıyoruz ve olaysız dağılıyoruz..
o zaman şu soru geliyor akla;
her şey dahil mi?
gelenlere bedava serum dağıtılacak mı?
50 prednole kadar ücretsiz sonrası ücrete tabi mi?
ya da şunu anlatayım;
sadece 40dk'lığına "uyuklamak" amacıyla acilin başını sonunu kat etmeme rağmen yer bulamayıp boş sedyelerden birini cerrahinin arka kapısındaki aralığa çekip üstüme de montumu örttüğüm gün ve 24sa çalışan biri olarak ve doktor olarak aile ve sosyal politikalar bakanımıza yattığım yerden selfie çekip atmadığım için mi hâlâ kıvrılacak bir doktor sandalyesi bile yok? ama hasta yakını oteli var?
ha evet o gün de güvenlik tarafından uyandırılıp yalnız burada uyuyamazsınız uyarısı almisligim var onu bahsetmeyelim..
nanay ya.
sistem komple nanay.
biz nanayız. doktorluk nanay. iş başka...
niyet başka..
biz sadece harcanmak için varız.
kabul edelim.
kabul ediyorum.
kabul edilmiştir.

doktor hasta diyalogları

fx: (hasta sedyede konversiyon yatıyodur, fx hasta yakınına sorar) nesi var?
hy: kalk da bak nesi var!

fx: ne sikayetiniz var?
h: böbreklerim arıyor (karnını gösterir)
fx: karnınız mı ağrıyor?
h: böbreklerim dedimiya! ha bak işte böbreklerim ağrıyo! (karnını göstermeye devam eder)
fx: teyze orda böbrek yok. karnın ağrıyo olmasın?

fx: şikayetiniz nedir?
h: gafam gümüşlüyo.
fx: başınız mı ağrıyo?
h: kafam gümüşlüyo diyorum!
fx: peki, hemen bi iğne yapalım gümüşlemesin (dikloron im taburcu)

fx: şikayetiniz nedir?
h: sanki içimde kedi var.
fx: nefes darlığınız mı var?
h: yok, sanki kedi var.
fx: pisi pisi çağırayım mı ne yapayım!

fx: şikayetiniz nedir?
h: benim yan ağrım var araştırılmasını istiyorum.
fx: burası acil, bunun için poliklinik randevusu almanız gerek.
h: burası eğitim araştırma hastanesi değil mi!
fx: burası acil acil!!! araştırma merkezi değil!
h: (elindeki kağıdı yırtar ve suratimıza çarparak gider, biraz da küfreder..)

fx: şikayetiniz nedir?
h: şey ama bizi doktor muayene etmeyecek mi?
fx: ben doktorum.
h: ha kusura bakmayın doktor bey.
fx: bey değilim.
h: aman işte hemşire hanım.
fx: ... şikayetiniz neydi?

fx: şikayetiniz nedir?
h: ben muyane olmaya geldim.
fx: ??

fx: şikayetiniz nedir?
h: acil burası mı?


fx: nedir sıkıntı?
h: ben mr cektiricem.
fx: bunun için poliklinik randevusu almanız gerek.
h: neden! siz yonlendirin işte burdan?


fx: şikayetiniz nedir?
h: biz kağıthane devlet hastanesine gittik dün, bize bunlari yaptilar, sonra...
fx: şikayetiniz neydi?
h: iste ordaki doktor sonra bi iğne yaptı, sonra..
fx: ne şikayetiniz vardı?
h: işte bunlarda sonuçlarımız..
fx: bana n'olur şikayetiniz soyleyin! lütfen! karnınız mı ağrıyo, nefes darlığınız mı var, göğüs ağrısı mı var, kustunuz mu ishal mi oldu ne oldu! gözünüzü seveyim soruma cevap verin..
h: he karnım ağrıyodu.
fx: ne zaman başladı?
h: sonra işte bakın sonuçları..
fx: ne zaman başladı!
h: sonra bize dedi ki size tomografi cekilmesi lazım.
fx: tamam zamanını geçiyorum, kusma ishal oldu mu?
h: bi de bu ilaçları verdi..
fx: (hiç kusmuş gibi durmuyor, kusma ishal yok desek, ağrı da 2-3 gündür var desek, hmmm şimdi idrarda yanma sorsam..? neyse boşver) ver ver bakayım sonuçlarına. ver ilaçları da ver. hepsini ver bana.
h: he bak burda.

acil servislere getirilen yeni uygulama

doktorlarımızı, sağlık çalışanlarımızı nasıl intiharın eşiğine getirip ölesiye çalıştırarak halkımızdan oy kaybı yaşamamayı sağlarız düşüncesiyle 03.02.2018 tarhinde getirilen uygulamadır.
haberin detaylarını okudukça kanınız donacak ve sadece gözlerinizi kapatıp hayatı, insanları sorgulayacaksiniz.
özeti şudur, aksırana tıksırana, midesi bulanana, saçı dökülene, dudağı kuruyana, bir yıldır beli ağrıyana, gebelik testi yaptırmak isteyene, ilaç yazdırmak isteyene, kaşınana hizmet vermesi açısından uzamış vardiyalı poliklinik hizmeti verilmeye başlanacak.
sonuçta hekimlerin, hemşirelerin, personelin kısacası hastane ekibinin acil olmayan tayfa için ağzına edilecek, hunharca çalıştırılacak.
tebrik ediyoruz. kararı ayakta alkışlıyoruz(!)
usta hayırdır? ülkede seferberlik mi ilan edildi? o zaman benim de faturalarım var gece yatırayım?, eve alışveriş yapamıyorum çalışmaktan nöbetçi marketler olsun?, dilekçelerim var vermem gerekn 16:00da gidiyor memurun, gitmesin gece mesaisi yapsın?
ne uyuyorsunuz dostum, hadi kalkın hep birlikte deli gibi gece gündüz hunharca saçma salak çalışalım?
birbirimizin sırtını kaşıyalım?
!!

tıbbiyeli itiraf

itiraf gecelerinin yegâne başlığı.
bugün yine onu aradım.
konusmak için.
açmadı.
açamazdı ki zaten.
"yine aynı yerden kırıldı kalbim.." diyecektim sadece.
yine aynı yer sızladı. yine aynı şarkıyı dinledim.
yine susturdum kendimi, yine ağlamadım.
belki bir iki damla, o kadar..
yine aynı boşluk. yine aynı düğüm boğazımda. yine aynı derinlik. yine aynı koşmak isteği, ciğerlerim parcalanircasina, kosabildigim kadar uzaklara..
arasam tekrar.
sonsuza kadar..
tek bir kişinin göz yaşını silmedim ağlarken, tek bir kişinin çığlığına kulak vermedim acı çekerken, tek bir kişinin elini tutmadım düşerken, tek bir kişiye dönüp bakmadım giderken,
tek bir kişiye,
kendime.
çünkü bilirdim derdine çare olamayacağımı, bilirdim kaldıramayacağımı, bilirdim dayanamayacağımı.
bilirdim ve görmezden gelirdim.
en büyük haksızlığı hep kendime ederdim.
ve şimdi,
yine aynı yerden kırıldı kalbim.
farkettin mi,
yine aynı yanlışı yaptım.
bugüne kadar canımı yakan yanlışlar hep bilerek yaptığım yanlışlardı.
işin kötüsü,
doğrusu da yanlışı da
hep aynı yerden kırıyordu kalbimi..
arıyorum tekrar.
aç olur mu?

tıbbiyeli radyo

rus ajanların aralarına sızması sonucu @habbarul modaretoriçe tarafından dışarı kapatılan radyodur. ancak kgb'den tanıdığım dostum agent skunira padnof, olayın yasal bir çerçevede ilerlediğini, radyo üzerine açılan dosyada sona gelindiğini, dışarıya kapatma vb durumların kendilerini etkilemeyeceğini bildirmiştir. sevgili moderatorice habbarul'un ise hakkında detaylı bir soruşturma başlatılacağını da eklemiştir.
kamuoyuna duyrulur.

içeruk kuralları

bold başlığımiz "içerik kuralları"nı her seferinde "diklerik kuralları" manasında okumamdan ileri gelen ve "nedir ki yeaa kuralları da içerik/kafaya da diklerik" anlamalarını ifade eden alternatif söz öbeği.
alternatif çünkü o başlık entry girmeye kapalı.
(bkz:açarık başlıkları)
(bkz:yazarık entryleri)
(bkz:zalım hayat!)
  • /
  • 13

allı turnam

akşamlardan bir akşam hastaneden gelmişim yorgunum, bu insanlar için mi çalışıyoruz dediğim bir noktaya getirilmişim artık o gün yaşadıklarım yüzünden. saat artık gece olmuş mutfağa oturuyorum balkon kapısını açıyorum halime ağlayacağım o raddedeyim, bir sigara yakıyorum. uzaklardan bir müzik sesi geliyor artık oynamaktan yorulduklarından olacak heralde allı turnam çalıyor, büyük ihtimalle düğün ya da kına.
allı turnam diye başlayınca yüreğime bir şeyler oluyor sözlük, o güne kadar yapılan tahsilleri, gezilen avrupa'yı, gidilen operaları delip geçen bir şeyler. toprağa düşen yağmur misali düşüyor yüreğime sözler yumuşuyorum. içli içli başlıyor çalan adam "allı turnam ne gezersin havada" diye. yüreğime bir şey oturuyor. ailemi, gurbette ölenleri, yaşanan acıları, ilkokul mezunu dedemi anneannemi hatırlıyorum. bir şeyler yeşertiyor o yüreğime düşen türkünün damlaları. sigaramın ve türkünün bitmesiyle "coğrafya kaderdir" diyen ibn haldun'u anımsayıp tıpış tıpış çalışma odama dönüyorum.

2018 şubat tus

hasta yakını söylemleri

ama 2 saattir bekliyoruz burada ya hepinizi şikayet edeceğim, niye kimse bakmıyor bize?
(öğleden sonraki randevu için hastayı sabah 9'da getiren hasta yakını beyanı)

hasta yakını söylemleri

çok duyduğumuz duyacağımız söylemlerdir
hasta(h),hasta yakını(hy)(bu olayda annesiydi) ve benden(b) oluşan bi konuşma örneği vermek istiyorum
b:rahatsızlığınız nedir?
hastadan önce hy:alerjisi var onun bi akciğer filmi çekilmeli bence..
b:alerjiniz mi var beyefendi?
h:yo demeden hy:var var öyle öksürüp duruyo zaten küçükten de böyleydi bi film çeksek ya?
b:beyefendi size soruyorum rahatsızlığınız ne?
koca adam ben bunu biraz sert söyleyince ağlamaya başladı "hocam valla bilmiyorum öksürüğüm var biraz annem evde çoluk çocuk hastalanmasın diye buraya getirdi inanın çok yoruluyorum"diyince durumun vehametini anladım bu arada
hy:ağlama be koca adam oldun,hocam hiç yoksa bi serum mu versek?
böyle de bilirler her şeyi bu muazzam kişilikler

maktülü zaman olan cinayetin birinci dereceden faili

sözlüğe kayıt olurken bu nicki almayı çok istemiş ama kesin bu kadar uzun nicki kabul etmez nereden kırpsam acaba diye düşünmüş sistem kabul edince çok sevinmiş yazar kişisi.

lisede derslerim iyiydi sınava girdim iyi puan aldım. bu puanla ne yazılır ya mühendislik, ya tıp olur dedim ve tıbbiyeye adım attım. okumaya başlayınca sevdim iyi ki dedim bi daha dünyaya gelsem yine doktor olurum yaşasın insanlara yardım etmek yaşasın hümanizm dedim. ta ki 77 dhy ile acil servise atanana kadar. insanımız hiçbir şeyi haketmiyor arkadaş. 2010 yazında o tercihleri yaparak bi bataklığa girmişiz mecburisi tusu asistanlığı uzmanlıkta icapçılığı bilmem nesi gitgide derine batıyoruz. iyiye gitmeyecek hiçbir şey. insanlar ölmesin ağrıları dinsin diye biz gecemizi gündüzümüzle ayırt etmeden didinecez. ve onlar bize bakmadın böbrek taşı düşürüyorum sen içerde kalp masajı yapıyorsun önce beni alman lazım diye bizi bimere şikayet edecek. tanıdığı siyasileri hasteneye getirip önümüze dizecek.

kendimi anlatırken konu nasıl buralara geldi bilmiyorum. sanırım artık zamanı öldüren fail değilim hayatımı daha çok bunlar işgal ediyo. iç kararttıysam affola. hepimiz için daha güzel çalışma ortamları olması dileğiyle cümlelerimi sonlandırıyorum.

hoşça bakın zatınıza.

klinikte sınıf olmaması

bölüm başhemşirelerini hiç sevmeme sebebidir.dersin yapılacağı seminer salonu genellikle kilitlidir. ve anahtarı bölümün baş hemşiresindedir. salona gelen ilk kişi hemşirenin peşine düşer. ve ne hikmetse o hemşire lazım olduğunda asla bulunamaz. dakikalarca oradan oraya koşturulur. hoca zaten ya ameliyattadır ya poliklinikteki hastaları bitirememiştir. o ders en az bir saat geç başlar.

klinikte sınıf olmaması

seminer salonlarında öğle araları olan bölüm seminerlerinin de fazlasıyla can sıkmasına neden olan durumdur. yemekten geliyon iki oturmaya dinlenmeye salon dolu dolaş dur hastane koridorlarında

klinikte sınıf olmaması

beni çok üzen durumdur.
sınıf olmaması demek sıra da olmaması demek oluyor çünkü. o lanet seminer salonlarında bazen sandalyelerin yanındaki not tutma aparatı bile olmuyor. olsa bile, hadi kendimi geçtim, solak arkadaşlar skolyoz oldular yazı yazacağız diye.

ofto ile ne idüğü belirsiz saatler

26/01/2018 tarihinde, saat 24:00'da yapacağım yayının adıdır efendim.

konsept monsept yok, sevdiğim şeyleri çalacağım. özel sebeplerden başlangıç saati biraz geç oldu maalesef. uykusu kaçacakları beklerim.

not: "ne idüğü belirsiz" öyle yazılmıyor biliyorum ama böyle yazmak istedim, doğrusu gözüme battı ilginç bir şekilde.

msn'de engellendiğini öğrenme yöntemi

msn mi kaldı diyip şaşırdığım durumdur*.

Toplam entry sayısı: 129

komik öğrenci hatıraları

bugün okuduğum bir tweet sonrası aklıma düşen anımı paylaşmak üzere ikinci kez geldiğim başlık.
yer: acil sarı
zaman: yakın geçmiş, intörnüm.
kahramanlar: 65-70 yaş bir çift. hasta amca ve yakını olarak eşi, teyze.
mevsim: kış
son trimesterdeyiz (-tır diye okumayın da büyük ünlü uyumu boşa gitmesin) yani gece 12- sabah 8 turunda sarının sabah kanları, viziti vs ile uğraşmaktayım. ben yine ön sarıdaydım, malzeme lazım oldu arkaya geçtim. malzeme dediğim de sonda. çok ekzantrik bi iş yapmıyoruz rutin.. neyse gittim arka sarıya önce gelmişken hastalara bireysel vizitimi yapıp, elimdeki iş listesinde yapılacak bir şey olmadığından emin olduktan sonra malzeleri topladım öne gecicem, kapıya seyirtiyorum. o sırada alanın en uzak köşesinden de teyze bana seyirtiyor. göz göze geliyoruz ama ben elimdekileri düşürmemenin derdiyle beni bekleyen sondaya giderken scrub'ımın cebinde bir hareketlilik seziyorum.
hopt, töbe o ne ya! diyerekten arkamı dönerken, başı interskapular mesafeme gelen bir teyze ile karşı karşıya buluyorum kendimi.
tanıyorum hemen. nöbetin ilk saatlerinde gelen yaşlı amcanın eşi. pek sevimliler, huysuz olmayan yaşlı çiftler olur ya, işte onların prototipiler adeta. enderler yani. bütün gün elimden geldiğince sorularını yanıtlayıp yardımcı olmaya çalışmıştım ancak takip ettigimiz hasta sayısı gun icinde 50-60 piki yapınca zor oluyor malûm..
neyse, cebimdeki hareketlenmeden devam edeyim.
tamam teyze tatlı, iyi falan ama cebimde neler oluyor?'un cevabını bulmak üzere saniyeler içinde önce arkamı döndüm, sonra teyzeyi hatırladım, bir yandan onu ezmemeye çalışırken diğer yandan sol elimle cebime bakıp sağ elimle malzemeleri çeneme sıkıştırıp sağ ayağımın üzerinde dengeyi sağlamaya çalışıyorum derken cebimden 5 tl çıkıyor!
once elimdekileri bankoya bırakıyorum hemen arkamda, sonra teyzenin sus sus, hişt! diye bana sus işaretini görüyorum, o sırada elimde 5 lira, "teyze bu ne?" diyorum.
ve o an teyzenin elindeki diğer 5 lirayı görüp hemşire hanıma sessizce seyirttigini fark ediyorum.
ve anlıyorum.
sıradaki 5 lira hemşire hanımın scrub cebine sokuşturulmaya çalışılıyor.
benzer tepki ("o ne, kim o, noluyo ya?!") hemşire hanımdan da geliyor ve ben şoku üzerimden atınca teyzeye 5 lirasını geri verirken "teyze olur mu, daha neler. bu benim işim. para falan alamam, almam. al sen bunu, sağol" diyorum. teyze diyor ki "olsun olsun al bu senin hakkın!"
o an diyorum ki içimden sabahtan beri 600'e yakın hasta geçmiş beynimin içinden, pretibial 2+ ödem olmuşum ayakta durmaktan, en son içtiğim çorbanın uzerinden 14.5 sa gecmis, hala ayaktayım ve beni bekleyen sondaya gidiyorum ve hakkım 5 lira mı bari bi 10 lira vereydin de tost çay alırdım kazık kantinimizden.
şaka tabi bir yana, cok duygulaniyorum.
hem de oyle cok duygulaniyorum ki, bu teyzeyi alayım bizim eve götureyim, benim ananem olsun istiyorum.
ama tabi ilk kez başıma gelen bu durum karşısında gülmekten de kendimi alamıyorum.
hemşire hanımla karnımıza agrılar giriyor.
5 lira bende artık farkli bir anlam ifade ediyor.
sonrasindaysa, güç bela teyzeye parayı geri veriyoruz.
ben se, ön sarıya dönüp 02:55 gibi sonda takarken gulmemek için kendimi zor tutuyorum...

tıbbiyeli itiraf

sıklıkla girişim evresinde takılıp kalan zor iştir. anlatacaklarım sadece bir itiraf girişimidir..
bilmem kaçıncı bardak kahvemi hazırlayıp oturuyorum koltuğa. çok sessiz geliyor her şey. bir kaç şarkı açıp dinliyorum. şu sıralar üçüncü yenilere şans veriyorum kulaklarımda. zaman sonra şarkılar çalmaya devam ediyor ama ben artık orda değilim.. uyutmamaya kararlıyım kendimi. bu gece konusmak istediğim biri var çünkü. hiçbir zaman goremeyecegimi bildigim biri. zamanla yok olmuş biri. kahvenin dumanını görüyorum masada duran telefonun ışığının yansımasından. kalkıp bir kahve daha yapıyorum, bu kez onun için.
çalan şarkının sözlerine gidiyor kulağım;
"bir kırık düşün peşinde, bir hayalin ateşinde pervaneler misali ömrümce döndüm.."
al benden de o kadar diyorum.
sonra tekrar oturup konuya nasıl gireceğimi düşünüyorum.
karşımdaki boş koltuğa bakıp başlıyorum;
-özür dilerim..
-‎..
-‎keske gercekten burda olsaydın..
-‎..
-‎vazgectim, yokluğunda bile konuşmak bu kadar zorken.. neyse. hayal ettiğin pek çok şeyi yaptım. bol bol güldüm. bol bol da güldürdüm. güvenmedim. çok istedim, ama aklıma geldi güvenmedim..
-‎..
-‎burda bir aferin gelir zannediyorum?
-‎..
-‎tamam, sen bilirsin.. hayallerini gerçekleştirdim diyordum, her şeye rağmen hem de. bi kaç kez nakdavn olmuş olabilirim ama nakavt olmadım merak etme.
-‎..
-‎kusura bakma da hayat zor. ne var yani biraz nakdavn olmussam? zaten konusmuyorsun rica edicem ima da etme.
-‎..
-‎evet ne diyordum? unuttum.. neyse işte sözün özü istediklerini yaptım. ama mutlu değilim. yalnış anlama mutsuz da değilim, sukretmeyi bilirim biliyorsun ama.. bir sey farkettim.. ve söylemek zorundayım sana. konuşmanın başında özür dilerim demistim hatırladın mı?
-‎..
-‎bunu evet olarak kabul ediyorum. o zaman, bir kolyem vardı hani, piyon vardı ucunda onu da hatırladın mı?
-‎..
-‎bunu da evet olarak kabul ediyorum. demiştin ya hani, piyonlar sekizinci satıra vardıklarında en güçlü taşlardan biri olurlar, emeklerinin, sabırlarının karşılığını böyle alırlar.. hatırladın mı?
-‎..
-‎ben hiç unutmadım, ne bu sözü ne de kolyeyi takmayı. olur da unutursam kolye hatırlarsın istedim. yaptı da velet, her seferinde bana seni hatırlattı. bana sabretmeyi, çalışmayı, akıllı olmayı hatırlattı. vazgecmemeyi, umursamamayı, duymazdan gelmeyi hatırlattı. bunları da yaptım. geldim ben oraya. dediğin gibi artık bir şam(piyon)um.
-‎..
-‎eee'si şu ki, burası bekledigimiz gibi olmadı. oyun bitmiş. bizim takımda bir şah kalmış bir de ben. şah benim canımmış. canım giderse oyun bitermiş.
-‎..
-‎niye söylemedin?
-‎..
-‎niye demedin zamanla her şey değişecek, şampiyon olmakla piyon olmak arasında üç harften baska bir fark kalmayacak diye?
-‎..
-‎niye demedin yalnız kalacaksın diye?
-‎..
-‎bana ne şahtan.. kimse yokken, herkes terk edip gitmisken, bütün o güzel günler, bütün o hayaller geride kalmışken bana ne şahtan.. yalnız kalacaktıysam eğer neden yaşadım ben senin hayallerini?
-‎..
-‎bilseydim canımdan başka bir şey kalmayacağını elimde, kalkmazdım ki. uyanmazdım sabahları..
-‎..
-‎niye söylemedin?
-‎..
-‎kahvenden de içmedin. ben içeyim o zaman, zaten yıllardır senin yerine ben içiyorum, senin yerine ben dinliyorum tüm bu şarkıları. çalmak da geliyor icimden bazen, bir iki tıngırdatsam fena olmaz hani ama neyse..
-‎..
-‎ hiç değişmemişim değil mi? yine aynı sessizliğin en sessiz harfiyim. yine kızmak istiyorum ama onun yerine boş bir koltukla konuşup kahve icerken buluyorum kendimi. yine itiraf etmek istiyorum yokluğunu kendime ama varmış gibi yaparken yazıyorum bunları. tek farkım artık son satırda olmam. ve istediğim taşla değişme imkanım varken kendi istegimle piyon olarak kalmayı tercih etmiş olmam.
-‎..
-‎ neden mi? şu an seninle neden konuşuyorsam ondan. neden iki bardak iciyorsam ondan. neden uyumuyorsam ondan. nedense neden, belki de güçsüzlükten..

zaman elimden en güzel şeyleri aldı. vermeyecek..

ranson kriterleri

akut pankreatitte mortaliteyi belirlemek amacıyla kullanılan kriterlerdir. yaratan düşmanımın başına vermesin ranson kriterlerini ezberlemeyi. küfür olsa kavgada soylenmez o derece. 1938-1995 yılları arasında yaşamış pankreasçı dr. john ranson tarafından yazılmış kriterlerdir. 1974'ten beri kullanılmaktadır. ortaya konduğu ilk yıldan beri okuyup tekrar edenler ancak günümüzde ezbere sayabilmeyi becerebilmislerdir. hatta bir kişi yeter ulan böyle iş mi olur diyip vazgeçmiş uygulama indirip ordan hesaplamaya başlamış, demiş oh be dünya varmış, ranson da ranson ranson da ranson zıkkım ömrüm güme gitti demis.
kısacası pankreatitin taşlı/taşsız olmasına ve ilk basvuru/takip eden 48 sa içerisinde olmasına gore 4 karemiz var. ilk basvuruda daha pratik davranmamız gerek seklinde dusunursek
yaş, wbc, ast, glucoz, ldh bakılır.
ilk 48 sa icindeyse artık daha detaylandirabiliriz diyerek de
bun, hematokrit artışı, kalsiyum, baz açığı, po2, sıvı sekestrasyonu bakılır.

prognoz degerlendirmede kullanildigindan lipaz amilaz vs bakılmaz bunlar tanıda kullanılır. elektrolit olarak da sadece kalsiyum degerlendirmeye alınır apache skorlamasindan farklarından biri de budur.


taşsız/taşlı pankreatitte ilk başvuruda

yaş > 55 / 70
lökosit>16.000 / 18.000
kan şekeri> 200 /220
serum ldh> 350 / 400
ast> 250 /250


(taşsız) / (taşlı) pankreatitte 48 sa icinde
htc > (%10) / (%10) artış
bun >(5mg dl) / (2 mg dl) artış
serum kalsiyumu < (8 mg dl) / (8 mg/dl)
baz açığı < (5 meq/l) / (5meq/l)
sıvı sekestrasyonu > (6 litre) / (4 litre)
po2 < 60 olması

anne sen bütün ülkeyi üzüyosun

malumunuzdur bir ay kadar önce tanıştığımız malumunuz değilse önce buraya bir tıklayın https://m.youtube.com/watch?v=8AKGTSbY1oE) küçük dostumuzun hayatımıza kazardırmış olduğu en isyankâr argümandır.
bu argümanın içindeki "bütün ülkeyi" ifadesi ise duyduğum en orijinal serzeniştir.
öyle ki sokağa çıkıp yakasından yakaladığım ilk insana sebepsizce "sen bütün ülkeyi üzüyosun!" diyesim var. hatta fakültede vizit verirken şahsımı soru bombardanıyla gömçürmeye çalışan hocama o an gözlerimi belertip belertip "ama hocam siz bütün ülkeyi üzüyosunuz, ben nerden bileyim şimdi bunu!" deseymişim ne güzel olurmuş diye pişmanlığım var. hızımı alamayıp saatinden önce durağa geldiği için koşmak zorunda kaldığım otobüs şoförüne "ama kaptan sen bütün ülkeyi üzüyosun!" diyesim var.
şubat tusu için didim didim didindiğim, bu kez olsun lütfen dediğim şu sıralar ise şöyle bir dileğim var;
keşke tus denen kavram gelmişiyle geçmişiyle, çıkmışıyla çıkmamışıyla bir bütün, bir insan olsa ve çıkıp karşısına "ama sen bütün ülkeyi üzüyosun!" diyebilsem.
ve yine aynı dostumuzun literatüre kazandırdığı bir diğer isyankâr söylem ise en az "bütün ülkeyi üzmek" ifadesi kadar içten;
hayat böyle bi' şey olsun, herkesi rahat bırak
tus insan olsa, ona bunu da söylerdim.

tıbbiyeli itiraf

bu kez tıbbı seçme sebebimi açık etmeden açıklamak için geldiğim başlık.
yıllar evveli, çocuğum. aptalım. küçüğüm.
ama koca yürekliyim.
takvimde bir yaprak.. koparılmayı bekliyor
ertesi gün olunca..
okuyamıyorum hangi ayın hangi günü, bilmiyorum çünkü daha okuma yazmayı.
ama kaderimiz ortak.. ben de bekliyorum, büyümeyi
ertesi gün olunca..
çünkü, hayatımda tek bir gözyaşına dahi, daha o yaşta canımı vermeye razı olduğum birinin fedakâr gözleri var zihnimde. hikayesi hikayem, umudu umudum, mutluluğu mutluluğum birinin yüreğinin güzelliği var geçmişimde.
ve verdiğim bir söz var o günkü takvim yaprağının gösterdiği tarihte.
söz diyorum, sözüm söz..
çünkü üzülüyorum ben o gün.
unutamıyorum.
sol koluma yayılıyor hıçkıramadığım hüznüm. avcum titriyor. ama bir yandan da seviniyorum. işte diyorum buldum! sonunda çözümü buldum. fikrim yok hakkında, ama olsun koca bir hayat var daha. çalışırım, okurum, öğrenirim..
ve o gün hayatım bir şansa dönüşüyor. sonrasındaysa hiçbir zaman şanssız olduğumu iddia etmiyorum, çünkü şans, artık elimdeki hayatım, bu dunyadaki zamanım.
sonra bir bir koparıyorum takvimdeki yaprakları. artık üstündekileri okuyabiliyorum da hem.
sonra büyüyorum. ama büyüdükçe verdiğim söz ağır geliyor..
takvim kullanmıyoruz zaman sonra. merak ediyorum en son hangi yaprağı kopardım diye. hatırımda değil..
sonra o gün geliyor. karar vermem gerekiyor. hayat soruyor bana, "tutacak mısın sözünü?"
tutmak istiyorum ama değiştim ben diyorum.
büyüdüm.
başka benim hayalim. başka bundan sonrası için hedeflerim..
sen bilirsin diyor. sonra çocukluğum geliyor gözümün önüne. söz vermiştin bana diyor. ben seni, bu günü bekledim onca zaman, hem ben yıllar evvel çözdüm ya diyor. formül bu. kullan hadi.
ikna da edemiyorum, oyle ısrarcı ki. küçüktün diyorum, o ne senin ne de bir fakültenin çözebileceği bir sorun değildi. hem ben o geçen sürede bambaşka şeylere ilgi duydum. mühendis olacağım ben diyorum.
susuyor. söz verdim ama ben ona diyor, bilseydim büyüyünce sözünden döneceğini, hiç koparmazdım o takvimleri..
dayanamıyorum.
haklı diyorum.
önce çocukluğuma sonra da o çocuğun söz verdiği, hayatındaki tek yaşama sebebinin sahibi iki güzel göze (ki kendisi hala yaşama sebebimdir) verdiğim sözü tutuyorum.
hayatımdaki en büyük fedakarlığı yapıyorum.
dönüşü de yok.
sonra zorlanıyorum. her geçen gün daha çok..
ve bir gün geliyor, bir kep var elimde fırlatmak için bekliyorum.
sonra tüm gücümle fırlatıyorum havaya, çocukluğum tutuyor, teşekkür ederim diyor. sen inanmasan da ben inanıyorum, çözüm buydu diyor.
üzmüyorum onu. söylemiyorum değildi diye. degildi. çözüm hiçbir zaman bir fakülte olamazdı zaten.
olsun diyorum.
en azından sözümü tuttum. kendi içimden, sessizce verdiğim kimsenin bilmediği bir sözü tuttum.
ama fena mı oldu, doktor oldum. hatta tus peşinde bile koşuyorum.
gerçi hep daha farklı olabilirdi diyorum, içimden tabi. çünkü bu önlük, bu stetoskop, bu diploma, bu iki harf için yıllarca takvim yaprağı kopardım ben. saygım var mesleğime, emeğime, küçüklüğüme. kimsenin duymadığı ve duyamayacağı kadar
saygım var.

wifi şifresi gibi mutasyonların tusta sorulması

(bkz: 27 ağustos 2017 tıpta uzmanlık sınavı)
ağustos 2017 tusunun ve nice tusların soru içeriklerine bakıldığında akla takılan ve mantıklı bir açıklaması olmayan sorunsal, lanet durumdur.
soru: akut myeloid löseminin iyi prognozlu olduğunu gösteren mutasyon hangisidir?
a)gkdnrjcn11dg
b)hkuo-32+1
c)fghggfgghgghg
d)ahahahha
e) hg14sft-3

tabi ki her pratisyenin bilmesi gerek. bu mutasyonu bilmeyeni dövüyorlar. şaka bir yana cevap "npm1" temsili cevap şıkları birebir gerçeği yansıtmakta, abartı içermemektedir.

acil servislere getirilen yeni uygulama

doktorlarımızı, sağlık çalışanlarımızı nasıl intiharın eşiğine getirip ölesiye çalıştırarak halkımızdan oy kaybı yaşamamayı sağlarız düşüncesiyle 03.02.2018 tarhinde getirilen uygulamadır.
haberin detaylarını okudukça kanınız donacak ve sadece gözlerinizi kapatıp hayatı, insanları sorgulayacaksiniz.
özeti şudur, aksırana tıksırana, midesi bulanana, saçı dökülene, dudağı kuruyana, bir yıldır beli ağrıyana, gebelik testi yaptırmak isteyene, ilaç yazdırmak isteyene, kaşınana hizmet vermesi açısından uzamış vardiyalı poliklinik hizmeti verilmeye başlanacak.
sonuçta hekimlerin, hemşirelerin, personelin kısacası hastane ekibinin acil olmayan tayfa için ağzına edilecek, hunharca çalıştırılacak.
tebrik ediyoruz. kararı ayakta alkışlıyoruz(!)
usta hayırdır? ülkede seferberlik mi ilan edildi? o zaman benim de faturalarım var gece yatırayım?, eve alışveriş yapamıyorum çalışmaktan nöbetçi marketler olsun?, dilekçelerim var vermem gerekn 16:00da gidiyor memurun, gitmesin gece mesaisi yapsın?
ne uyuyorsunuz dostum, hadi kalkın hep birlikte deli gibi gece gündüz hunharca saçma salak çalışalım?
birbirimizin sırtını kaşıyalım?
!!

komik öğrenci hatıraları

bugün okuduğum bir tweet sonrası aklıma düşen anımı paylaşmak üzere ikinci kez geldiğim başlık.
yer: acil sarı
zaman: yakın geçmiş, intörnüm.
kahramanlar: 65-70 yaş bir çift. hasta amca ve yakını olarak eşi, teyze.
mevsim: kış
son trimesterdeyiz (-tır diye okumayın da büyük ünlü uyumu boşa gitmesin) yani gece 12- sabah 8 turunda sarının sabah kanları, viziti vs ile uğraşmaktayım. ben yine ön sarıdaydım, malzeme lazım oldu arkaya geçtim. malzeme dediğim de sonda. çok ekzantrik bi iş yapmıyoruz rutin.. neyse gittim arka sarıya önce gelmişken hastalara bireysel vizitimi yapıp, elimdeki iş listesinde yapılacak bir şey olmadığından emin olduktan sonra malzeleri topladım öne gecicem, kapıya seyirtiyorum. o sırada alanın en uzak köşesinden de teyze bana seyirtiyor. göz göze geliyoruz ama ben elimdekileri düşürmemenin derdiyle beni bekleyen sondaya giderken scrub'ımın cebinde bir hareketlilik seziyorum.
hopt, töbe o ne ya! diyerekten arkamı dönerken, başı interskapular mesafeme gelen bir teyze ile karşı karşıya buluyorum kendimi.
tanıyorum hemen. nöbetin ilk saatlerinde gelen yaşlı amcanın eşi. pek sevimliler, huysuz olmayan yaşlı çiftler olur ya, işte onların prototipiler adeta. enderler yani. bütün gün elimden geldiğince sorularını yanıtlayıp yardımcı olmaya çalışmıştım ancak takip ettigimiz hasta sayısı gun icinde 50-60 piki yapınca zor oluyor malûm..
neyse, cebimdeki hareketlenmeden devam edeyim.
tamam teyze tatlı, iyi falan ama cebimde neler oluyor?'un cevabını bulmak üzere saniyeler içinde önce arkamı döndüm, sonra teyzeyi hatırladım, bir yandan onu ezmemeye çalışırken diğer yandan sol elimle cebime bakıp sağ elimle malzemeleri çeneme sıkıştırıp sağ ayağımın üzerinde dengeyi sağlamaya çalışıyorum derken cebimden 5 tl çıkıyor!
once elimdekileri bankoya bırakıyorum hemen arkamda, sonra teyzenin sus sus, hişt! diye bana sus işaretini görüyorum, o sırada elimde 5 lira, "teyze bu ne?" diyorum.
ve o an teyzenin elindeki diğer 5 lirayı görüp hemşire hanıma sessizce seyirttigini fark ediyorum.
ve anlıyorum.
sıradaki 5 lira hemşire hanımın scrub cebine sokuşturulmaya çalışılıyor.
benzer tepki ("o ne, kim o, noluyo ya?!") hemşire hanımdan da geliyor ve ben şoku üzerimden atınca teyzeye 5 lirasını geri verirken "teyze olur mu, daha neler. bu benim işim. para falan alamam, almam. al sen bunu, sağol" diyorum. teyze diyor ki "olsun olsun al bu senin hakkın!"
o an diyorum ki içimden sabahtan beri 600'e yakın hasta geçmiş beynimin içinden, pretibial 2+ ödem olmuşum ayakta durmaktan, en son içtiğim çorbanın uzerinden 14.5 sa gecmis, hala ayaktayım ve beni bekleyen sondaya gidiyorum ve hakkım 5 lira mı bari bi 10 lira vereydin de tost çay alırdım kazık kantinimizden.
şaka tabi bir yana, cok duygulaniyorum.
hem de oyle cok duygulaniyorum ki, bu teyzeyi alayım bizim eve götureyim, benim ananem olsun istiyorum.
ama tabi ilk kez başıma gelen bu durum karşısında gülmekten de kendimi alamıyorum.
hemşire hanımla karnımıza agrılar giriyor.
5 lira bende artık farkli bir anlam ifade ediyor.
sonrasindaysa, güç bela teyzeye parayı geri veriyoruz.
ben se, ön sarıya dönüp 02:55 gibi sonda takarken gulmemek için kendimi zor tutuyorum...

komik öğrenci hatıraları

aklıma hiç unutmayacağım acil intornlugumden su anıyı getiren baslik;
intorndum acilde, ben kirmizidan yesile gectim ordan devam ediyorum, bi hasta muayene olmus benden once, bana da kan sonuclariyla kontrol muayeneye gelmisti. orta yas bi adam bir de yaşlı bi teyze. teyze oturdu sedyeye hic konusmuyor, adam bana sonuclari verdi. ben bir yandan sonuclara göz gezdirirken bir yandan da yanimdaki arkadas sistemdem acmis hastayi oykusune gelis sikayetine vs bakıyoruz. karin agrisi varmis gelisinde, ben de tekrar sordum nasil oldu simdi diye, adam dedi ki:
iyi iyi simdi azaldi.
sonra ben adamla soru cevap ilerledim ek sikayet vs, sonra periferik nabız muayenesi yaptim adama goremedim cunku oncekinin sisteme yazdigi notta.
neyse muayene ettim bitti yanimdaki arkadas dedi ki napiyosun? ne var ki noldu dedim?
sonra bu kez adam hocam beni niye muayene ediyosunuz? dedi. tabi benim beyin yandi, zaten nobetin son saatlerine yaklasmisiz, anlamadim.
sonra adam dedi ki;
-hocam hasta annem ben degilim.
iste o an sedyede oylece köşede oturan teyzeyi gordum. sorduğum her soruya adam yanit verince ben de haliyle hasta adam sanmıştım..
velhasil hasta diye hasta yakinini muayene etmisligim de vardir.

tıbbiyeli itiraf

bu kez tıbbı seçme sebebimi açık etmeden açıklamak için geldiğim başlık.
yıllar evveli, çocuğum. aptalım. küçüğüm.
ama koca yürekliyim.
takvimde bir yaprak.. koparılmayı bekliyor
ertesi gün olunca..
okuyamıyorum hangi ayın hangi günü, bilmiyorum çünkü daha okuma yazmayı.
ama kaderimiz ortak.. ben de bekliyorum, büyümeyi
ertesi gün olunca..
çünkü, hayatımda tek bir gözyaşına dahi, daha o yaşta canımı vermeye razı olduğum birinin fedakâr gözleri var zihnimde. hikayesi hikayem, umudu umudum, mutluluğu mutluluğum birinin yüreğinin güzelliği var geçmişimde.
ve verdiğim bir söz var o günkü takvim yaprağının gösterdiği tarihte.
söz diyorum, sözüm söz..
çünkü üzülüyorum ben o gün.
unutamıyorum.
sol koluma yayılıyor hıçkıramadığım hüznüm. avcum titriyor. ama bir yandan da seviniyorum. işte diyorum buldum! sonunda çözümü buldum. fikrim yok hakkında, ama olsun koca bir hayat var daha. çalışırım, okurum, öğrenirim..
ve o gün hayatım bir şansa dönüşüyor. sonrasındaysa hiçbir zaman şanssız olduğumu iddia etmiyorum, çünkü şans, artık elimdeki hayatım, bu dunyadaki zamanım.
sonra bir bir koparıyorum takvimdeki yaprakları. artık üstündekileri okuyabiliyorum da hem.
sonra büyüyorum. ama büyüdükçe verdiğim söz ağır geliyor..
takvim kullanmıyoruz zaman sonra. merak ediyorum en son hangi yaprağı kopardım diye. hatırımda değil..
sonra o gün geliyor. karar vermem gerekiyor. hayat soruyor bana, "tutacak mısın sözünü?"
tutmak istiyorum ama değiştim ben diyorum.
büyüdüm.
başka benim hayalim. başka bundan sonrası için hedeflerim..
sen bilirsin diyor. sonra çocukluğum geliyor gözümün önüne. söz vermiştin bana diyor. ben seni, bu günü bekledim onca zaman, hem ben yıllar evvel çözdüm ya diyor. formül bu. kullan hadi.
ikna da edemiyorum, oyle ısrarcı ki. küçüktün diyorum, o ne senin ne de bir fakültenin çözebileceği bir sorun değildi. hem ben o geçen sürede bambaşka şeylere ilgi duydum. mühendis olacağım ben diyorum.
susuyor. söz verdim ama ben ona diyor, bilseydim büyüyünce sözünden döneceğini, hiç koparmazdım o takvimleri..
dayanamıyorum.
haklı diyorum.
önce çocukluğuma sonra da o çocuğun söz verdiği, hayatındaki tek yaşama sebebinin sahibi iki güzel göze (ki kendisi hala yaşama sebebimdir) verdiğim sözü tutuyorum.
hayatımdaki en büyük fedakarlığı yapıyorum.
dönüşü de yok.
sonra zorlanıyorum. her geçen gün daha çok..
ve bir gün geliyor, bir kep var elimde fırlatmak için bekliyorum.
sonra tüm gücümle fırlatıyorum havaya, çocukluğum tutuyor, teşekkür ederim diyor. sen inanmasan da ben inanıyorum, çözüm buydu diyor.
üzmüyorum onu. söylemiyorum değildi diye. degildi. çözüm hiçbir zaman bir fakülte olamazdı zaten.
olsun diyorum.
en azından sözümü tuttum. kendi içimden, sessizce verdiğim kimsenin bilmediği bir sözü tuttum.
ama fena mı oldu, doktor oldum. hatta tus peşinde bile koşuyorum.
gerçi hep daha farklı olabilirdi diyorum, içimden tabi. çünkü bu önlük, bu stetoskop, bu diploma, bu iki harf için yıllarca takvim yaprağı kopardım ben. saygım var mesleğime, emeğime, küçüklüğüme. kimsenin duymadığı ve duyamayacağı kadar
saygım var.

içeruk kuralları

bold başlığımiz "içerik kuralları"nı her seferinde "diklerik kuralları" manasında okumamdan ileri gelen ve "nedir ki yeaa kuralları da içerik/kafaya da diklerik" anlamalarını ifade eden alternatif söz öbeği.
alternatif çünkü o başlık entry girmeye kapalı.
(bkz:açarık başlıkları)
(bkz:yazarık entryleri)
(bkz:zalım hayat!)

serum bitti

intornken en çok duyduğum soz. özü "serum bitti" olmakla birlikte alternatifleri vardır;
"bakar mısınız, bizim serum bitti"
"bakar mısın, bu akmıyo"
"o kolundaki şey bitti de.."
vs vs...

tıp fakültesine yeni başlayanlara tavsiyeler

marmara üniversitesi tıp fakültesi

abd ve avrupa’daki merkezlerle ortak yürütülen bir çalışma ile ağırlıklı olarak türk kökenli ailelerde görülen yeni bir bağışıklık sistemi hastalığını tanımlanmış ve dünya tıp literatürüne geçmesini sağlamış fakültedir. araştırıcılar hastalığı klinik özellikleri tanımlayan bir akronim ile isimlendirmiştir: (bkz: chaple hastalığı) (cd55 deficiency with hyperactivation of complement, angiopathic thrombosis, and protein-losing enteropathy).
bu fakülte anılacaksa böyle anılmalıdır.
anonimlik umrumda değil, marmara üniversitesi tıp fakültesi mezunuyum. öyle güzel şöyle iyi demem, eğitimi konusunda konuşup tartışacak cok sey bulurum, elestiririm ama sadece ve sadece eğitimi hakkında, sistemi hakkında.
ancak haberin çıktığı ilk günden beri yumruk atan tıp fakültesi öğrencisi, marmaralı hödö hödö yazılarını okumaktan bıkmakla birlikte anlam verememeye de devam ediyorum. marmara mı dedi dostum gel bizim fakültemize, lütfen nolur diye? marmara mı yalvardı bize gel be hadi diye? yerleştirmeleri canına yandığım ösym yapar.
ayrıca sadece marmara ile anılması değil en başında "tıp fakültesi öğrencisi" olarak anılması da saçma. ne yani, utanalım mı? yüzümüz yere mi dönsün?

sanmak fiilinin geniş zamanı


içerik kuralları - iletişim