habbarul

Durum: 2351 - 33 - 9 - 1 - 18.10.2018 19:45

Puan: 25450 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yönetici.

Ex oriente lux
  • /
  • 236

nobelkitabevi.com.tr

entry nick uyumunda çığır açtıran online kitapçı.

kartpostal

arkasına kısa notlar yazılıp sevilene yollanan, önünde genellikle manzara resimleri bulunan nostaljik bir nesne.

90'ları yaşamış herkesin kartpostalla bir anısı vardır. mahalledeki kırtasiyeye yalnızca kartpostal incelemeye gittiğim olurdu. kimseden almadım, kimseye yollamadım ama bu romantik eylemi benimle gerçekleştirmek isteyen yazarlara özelden adres verebilirim.

eski fotoğraflar

"...mutlu gülen iki yüz,
merdivende sarılmışız
hiç bırakmayacak gibi..."

hep gülen yüzler olmasına karşın içinde nice acı, hayal kırıklığı, keder ve özlem barındıran yaşanmışlık belgeleridir. bazılarını görmeye dayanamayıp attığım, sildiğim oldu ama genellikle biriktirir, içlerinden seçtiklerimi bastırıp eski usül albümler yaparım.

marka takıntısı

son yıllarda neredeyse herkesi etkisi altına alan, kesinlikle kalite arayışından değil gösteriş merakından ileri gelen, sosyal medyanın da etkisiyle katlanarak çoğalan acıklı bir durum bu.

williem einthoven

şeker hastalığı

selam veren uzaylı

adab-ı muaşeret bilen uzaylıdır.

fotojenik olmamak

allah başka dert vermesin. benim de muzdarip olduğum durumdur tabi ki güzelliğimi bilen biliyor.*

12 ekim 2018 rahip brunson davası

sedyeye uzanırken ayakkabısını çıkarmayan hasta

maden işçisi değildir.
  • /
  • 236
  • /
  • 63

kartpostal


eski fotoğraflar


marka takıntısı


plague inc


kendini affettirmek


kendini affetmek


3. havalimanı inşaatı eylemi


beni vur


sarışın değil


barones ve habbarul ile bayram özel yayını


  • /
  • 63

tıp fakültesinde çan olsa yaşanacak olaylar

hiçbir zaman mutlu olamayacağını fark etmek

hiçbir zaman olamayacağını değil de bunun tatmin edici ve uzun süreli olmayışını farketmek.

mutluluk bir ödül, bir netice duygusudur. asıl olan bir şey değildir. asıl olan şey mutsuzluktur. insanlar mutluluklarından çok mutsuzluklarına ortak ararlar, tıbbiyeli itiraf başlığına bir bakınız. sizi rahatsız eden bir ağrınız varsa, diğer iyi durumda olan varlıklarınız dikkatinizi çekmez bile, bütün dikkatiniz ağrıda ve onu gidermeye çalışmakta olur. ağrıyı giderdiğinizde mutlu olursunuz, aslında bu göreli bir mutluluktur, pozitif bir mutluluk yoktur. hayat acılar ve onların yokluğu üzerinde ilerler. asıl olan mutsuzluk ve acıdır. vücudunuz size mutluluk hormonunu hayatta kalmaya yönelik bir başarı elde ettiğinizde, üremeye yönelik bir başarı elde ettiğinizde, hayatınızı iyileştirmeye yönelik bir başarı elde ettiğinizde verir. amacı var olan hayatın sürekliliği ve devamıdır, sizin mutluluğunuz değil. buna muhtaç olun, sürekli peşinden koşun diye de az verir. böyle işte, zorlamayla yaşıyoruz, buna iyi etki yaparsak zorlamalar bir süreliğine kalkıyor ve ona mutluluk diyoruz. doğduğumuzda kafamıza dayalı bir silahla doğduk. yaşamak zorunda olduğumuzu söyleyen tehditkâr kişi silahı tutar ve bu kişi hayatın ta kendisidir. nasılsa öyle bir güdüsü vardır ki hayatın bencil, merhametsiz ve sabırlıdır; onu korumanız, devam ettirmeniz ve çoğaltmanız dışında bir derdi yoktur. bunların farkına varan insan tabii ki mutlu olmak diye bir şey olmadığını düşünür. artık cennetten kovulmuştur. yeniden doğuş ve cennet özlemi çeker. sebebi bu farkındalıktır. hayvan olarak devam etseydik cennetten kovulmayacaktık. düşünce ve bilincin ileri yönü doğa için bir zehir hükmünde. vücudumuzdaki en büyük parazit beynimiz. bu bizim bitişimiz, artık anlamsız, yurtsuz ve mutsuzuz. bir şey siz onu görene kadar sizin için yoktur. ve biz bitişimizi gördük.

sigara içen tıpçı

yarım saat öncesine kadar bu güruhun içerisinde müzmin bir stajyerdim. bu sefer kararlıyım, bırakıyorum.

kartpostal

bikac yil oncesine kadar turistik beldelerde veya dinlenme tesislerinde gordugum, uzerinde cogunlukla o sehre ait turistik yapilarin yer aldigi, belki azicik kalin bi kagit parcasi olmasina ragmen, kendisine cok anlamlar yukledigimiz nostaljik hede.
bana da hic kartpostal gelmedi be sozluk. bense bir kez dayima elden ulastirmistim, winnie dergisinden cikan yeni yil kartpostalini, sene 2001 filan.

marka takıntısı

satın alınan şeyin maldan daha fazlası oluşuyla ortaya çıkan bir takıntı. bir kıyafet satın alıyorsanız artık kıyafeti değil bir kıyafet imgesini satın alıyorsunuz. bu imge de kafanızda reklamların etkisinde, ünlü suretlerin etkisinde, idol olarak sunular karakterlerin etkisinde veya sizin öyle gördüğünüz herhangi bir şeyden kaynaklı oluşuyor. bu kişiler de imgelerden ibaretler, gerçeklerinin yerine geçmiş imgeler, bir nevi hiper persona (yeni tabir buldum ha, güzel oldu.) kendini içkiye veren, dağıtan, tükenmişlik sendromları yaşayan, intiharın eşiğine gelen birçok ünlü sima imgesinin kendini yok etmesinden dolayı o noktaya geldi belki de.

durum algılarımız üzerindeki bir illüzyondan ibaret. etrafımız zihnimizde uyanan düşüncelerden, duyusal ve duygusal deneyimlerden ibaret değiller mi sonuçta? marka takıntısı da böyle bir şey, zihninizde uyandırdığı şeyi satın alıyorsunuz, o varlığı değil. imgeselliğin gerçekliğin yerini aldığı bir simülasyon bu. o imgeselliğin kendisini yükselteceğini düşünerek alıyor olabilir kişi, o markanın reklam yüzleriyle veya o markayı giyen sınıflarla bir olacağını düşünerek. ye kürküm ye artık ye markam ye.

sosyal medyanın bunun ivmelendirdiği apaçık, üst entride de habbarul'un değindiği gibi. fotoğraflık bir ürün alıyorsunuz sanki marka alarak, fotoğraflarda olan sosyal medya kişilikleriniz için. imgeselliğin apaçık olduğu bir hal bu. instagram fotoğraflarının gerçektekinden çok daha farklı yansıtıldığını biliyoruz. bu işler tamamen gerçeklik katlinden ibaret. uyuşturucuyla bu katlolmuş gerçeklikten kendisini kurtarmak isteyen kaç kişi heba oluyordur bilinmez.

markaların çakmalarını nasıl tanımlarız? sahteliğin üzerine sahtelikle giden bir nihilizm içeriyor sanki. yoksa imkansızlığın doğurduğu bir özentilik olarak diğerinden farksız mı?

tıbbiyeli itiraf

hayatım giderek zorlaşıyor, omuzlarıma inanılmaz bir sorumluluk çökmüş durumda. artık uzun uzun kendimle baş başa kalıp, insanlardan kaçıp düşünüyorum. ben n'apıyorum, neyin peşindeyim, ne arıyorum, ne istiyorum, hedeflerimi ne kadar arzuluyorum, potansiyelimin ne kadarını kullanıyorum, ne kadardır bir şeyler için boşa kürek çekiyorum? ne kadar kendimdeyim hiç bilmiyorum artık.

eskiden böyle değildim, mücadele etmeyi severdim. fakat sanki level 2'den level 55'e zıplamış bir çömez gamer, n yörüngesinden k yörüngesine atlamış zavallı bir elektron gibiyim, enerji kaybım çok.

ailemden, dostlarımdan, sevgilimden uzakta; yaşam savaşı veriyorum. hayat bazen zor değil, artık hep zor. cümlelerim yetmiyor bu duyguları anlatmak için. şu an babamla sohbet etmeyi, annemle yemek yapmayı, kardeşimle örgü örmeyi, sevgilimin kollarında uyumayı çok çok isterdim. insan bazen şımaracağı biri olmayınca yanında, işte bu saatlere kadar uyumayıp entri girebiliyor. yazacak o kadar çok şeyim var ki..

özledim be sözlük.. kaygısız, yaşamanın verdiği heyecandan başımın döndüğü, mutluluktan sarhoş olduğum günleri özledim.

sevilen insanı rüyada görmek

epey önceleri, "herhangi bir insanı rüyâda sevdiğini, ona âşık olduğunu görmek" şeklinde başıma gelen olay.

bulunduğum sosyal ortamlar neticesinde aralıklarla görmek durumunda kaldığım; ancak pek iletişimim olmayan bir dişi vardı. şimdi bu fiziksel çekicilik açısından son derece sıradan, giyimi kuşamı da öyle. çekici değil denebilir. biraz dezavantajlı. ikinci kez bakmazsınız. ama çok güzel bir yüzü var. tarifi zor. gelgelelim normalde salt güzellik interaksiyon başlatmak için yetmiyor biliyorsunuz. bu da benim ilgimi çekmezdi; ancak bu, etrafta bir şeylere güldüğü zaman zâten güzel olan yüzü sanat tablosu gibi allahsı bir şey oluyor. neyse,

ben yaşantımda âşıklık hissiyâtını çok ciddi deneyimlediğimi sanmıyorum. kafam duygusallığa basmıyor da denebilir. yaşantım da ona uygun değil. ancak bir gün değişik bir şey oldu. rüyâda idim; son derece geniş, salonvârî bir yerde, yoğun kalabalık var. tanımadığım insanlar, bir düğün merâsimi gibi bir şey. değişik pastalar çörekler. ben de birini arıyorum ama kim belli değil. sanki insanlar bir şeyleri bekliyorlar da sabırsızlanıyorlar, bana kızıyorlar gibi bir ortam var. benden bir şey bekleniyor ama ben ne olduğunu bilmiyorum gibi. içimde de acayip bir heyecan var. ben bu aradığım kişiyi ararken birçok engel ortaya çıkıyor, ne bileyim yürüdüğüm koridorda insan kalabalığını atlıyorum, yerler ıslak vs hopluyorum, insanlar beni çekiştiriyor vs. en sonunda aradığım kişiyi buluyorum. kim bu? evet o. gelinliğin içinde, aynı gülüş. inançsızım ama bir allah olsaydı, sanatı böyle bir şey olurdu herhâlde. rüyâda daha da abartılı gibi sanki. elektrik çarpmışa döndüm. garip bir duygu tecrübe ediyorum, ayakta duramıyorum. ventriküler taşikardi tavan. nefes darlığı, kitlenme. karında kelebek. içim burkuluyor. gerçek hayatta insanların âşıklık hususunda betimlemeye çalıştığı şeylerin hepsini o saniyelerde deneyimliyorum. buna yaklaşıyorum, gidelim diyorum bir kapıya doğru götürüyorum ama ömrümde hiç yaşamadığım bir değişik haz. zerre cinsellik yok, tarifini yapmaya kelîme haznesi yetmiyor.

tam o anda uyandım. şapşal gibi birkaç saniye öyle kaldım, o an deli gibi yeniden uyuyup rüyâya devâm etmek istedim. bir hayâl kırıklığı. sonra bu ne alâka diye kendime birkaç kez stimulus gönderdim. gittim yüzüme soğuk su çarptım. uyanınca ve rüyâ olduğunu anlayınca böyle mutluluk dolu bir mutsuzluk. keyif ve huzur içinde bir endişe. üzüleyim mi sevineyim mi belli değil. garipti, ama çok garip.

mutluluk verici idi; anti-depresan gibi. şunu birkaç dakika yaşasan tüm ağrılarından kurtulursun. rüyâ olduğunu anlayınca üzüldüm; çünkü uyandığım an o histen eser yok. bir yandan da sevindim; çünkü aynı hissi reelde taşısa idim işler o zaman karışacaktı. kendimi uzun süre rüyânın etkisinden çıkmaya zorladım. bir süre beceremedim. sanki gerçekten âşıkmışım gibi sürekli aklıma geldi. acaba bir şeyler yapsam mı dedim. hiç kazanmadığım bir insanı kaybetmişim gibi bir ruh hâline girdim.

rüyâ sonrası ilgili dişiyi gerçek hayatta ilk kez göreceğim an, kendimden ve hislerimden endişelendim. seksoemosyonel ilgim olmayan bir dişiye sırf bir rüyâ nedeniyle manipülatif yaklaşmaktan çekindim. gördüğümde inanılmaz bir zihin karmaşası yaşadım. gün içinde dalıp gittim. o gün yalnızca bir kez sırıtıp selâm dedim ve dönüp ikinci kez bakmadım. içim içimi yedi.

rüyâdan asla haberi olmadı ama başka detay vermeyeceğim. bazı dişiler çok şanslı.

hukukçu hekimler enstitüsü



13 ağustos 2018 tarihinde kurulan, hekimlere gerekli hukuki desteği sağlamayı amaçlamış, danışmanlık ve eğitimler verecek olan enstitü.

twitter: https://twitter.com/HukukcuHekimler?s=09

tıbbiyeli itiraf

gündüzleri güler yüzlü ve herkese yardım eden bir hanfendi, geceleri sürekli ağlayan aksi ve çekilmez bir insanım. gündüzler şarjın yüzde doksan sekiz olma mutluluğunda, geceler aşırı düşük pil gücü, telefon otuz saniye içinde kapanacak mutsuzluğunda. gündüzler en hareketli şarkılarla enerji depolama vakitleri, geceler en hüzünlü müziklerin eşiklerini aşındırma vakitleri. bu durum beni bir gün öldürecek.

ders çalışırken tribe girmek

mikrobiyoloji çalışırken plague inc soundtrack dinleyerek yaptığım eylem.

Toplam entry sayısı: 2351

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"harese nedir bilir misin oğlum? arapça eski bir kelimedir. bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. bunun adı haresedir. demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. bütün ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. kendi kanının tadından sarhoş olur."

zülfü livaneli - huzursuzluk

şu yerdeyim çok da şeetmeyin

instagram

yaptığım paylaşımların tarzına göre, birini 20 kişi beğenirken diğerine 70 beğeni gelmesi, hikaye paylaşınca gören kişi sayısına baktığımda beğenenlerin yaklaşık iki katı olması gibi bir tecrübem varken insanların bakmadan tık tık beğenip geçtiği gibi yorumları haksız bulduğum sosyal medya aracıdır.

benim derdim başka. 27485. aynı pozu verdiğiniz selfielerinizle başlayalım, bu sizin ne kadar yalnız olduğunuzu düşündürüyor bana. o yaptığınız canlı yayınları da kimse izlemiyor. fakat güzel yaptık tadında gün içinde ortalama 10 adet bebek-çocuk fotoğrafı soyunuzu sevgiyle anmamıza sebep oluyor. evlendiyseniz ne mutlu size ama hesabınızı düğün ve kutlama fotolarıyla doldurmanız evlilikten başka bir vizyonunuz olmadığını gösteriyor. tek taşınızı alıp münasip yerinize sokun bu arada. hediyelerinizi de.

konsere veya canlı müziğe gittiyseniz çok da matah bir şey yapmadığınızı birinin yüzünüze artık söylemesi gerekiyor. arabayla yolda seyir halindeyken müzik eşliğinde yol videosu paylaşmanız vasatın altı bir insan olduğunuzu, kendinizle beraber başka insanların da canını bir hiç uğruna tehlikeye attığınızı ilan ediyor.

bilin ki instagram ayda yılda bir hatıra olsun diye güzel anlarını, gezip gördüğü egzotik yerlerin ilginç fotoğraflarını paylaşan, günlük yaşamın içinde gözümüzden kaçan ufak tefek detayları kendi üslubuyla harmanlayıp önümüze sunan, bir şeyler üretmenin sevincini yaşayan ve yaşatan özel insanların yüzü suyu hürmetine ayakta kalıyor.

kendini affetmek

herkesi affedebiliyorum da bunu yapamıyorum işte.

avamlar bilmez

preklinikler bilmezden sonra sözlük kültürümüze eklenen yeni kalıptır. sayın necdetersoz beyefendiden ilham alarak katkıda bulunmaktan müşerref oldum efendim.

türk halkının en sık kullandığı korunma yöntemi

çocuklarına dursun, yeter gibi isimler vermek.

işçi çocuğu olmak

sonu genelde kötü biten hikayenin kahramanı olmaktır. erken yaşta hayata atılmak, ucuz işgücü olmak... ben ailemin tek çocuğuyum. yıllarca kardeşim olmadı diye üzüldüm ama bunun bir şans olduğunu düşünebiliyor musunuz? zor da olsa okudum ben. geldiğim yeri unutmadım, unutmam da.

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"harese nedir bilir misin oğlum? arapça eski bir kelimedir. bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. bunun adı haresedir. demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. bütün ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. kendi kanının tadından sarhoş olur."

zülfü livaneli - huzursuzluk

aileden bir şeyler gizlemek

olması gerekendir. ya da evlenmeden seviştiğinizi söyleyin de uykuları kaçsın.

en garip komite soruları

hangisi hipokratın 4 sıvısından biri değildir?
a. kan
b. safra
c. idrar
d. balgam
e. şalgam

inekmatur

geçmişte ve günümüzde sürekli şekilde hedef gösterilen, trol olarak yaftalanmış yazar kişisi. velev ki öyle bir geçmişi olsun, bu şekilde etiketlemeye hiç gerek yok. siyasi, dini vs. tartışmalı konularda sürekli yazan tek kişi o değil. kaldı ki bu şekilde yazan herkesi trol olarak görmek anlamsız. her konuda ona katılmasam da düşüncelerini samimiyetle dile getiren bu arkadaşımızın yanında olduğumu bildiririm.

savaş bir halk sağlığı sorunudur

başlık altında absürt komedi tarzında linç edilip "terör sevici pislikler, vatan hayinleri!!1!bir" şeklinde ezberden yorum(!) yapılan açıklamadır.

dedim ne ola ki? ne demiş lan bu oçeler acaba... neyse yormayayım sizleri, şunu demişler:

"biz hekimler uyarıyoruz:

savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.

her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir.

yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birincil görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz.

savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır.

savaşa hayır, barış hemen şimdi!"

vay benim kuzularım. vay benim dokuz köyden kovulmuş doğrucu davutlarım. ülkenin hali bok olmuş, polyannalarım. siz misiniz barış diyen. siz misiniz zarar verme diyen?

siz daha çok çekersiniz bu milletten.

necdetersoz

sözlük formatına en fazla özen gösteren, içerik bakımından zengin girilere sahip yazarlarımızdandır.

lgbti

açılımı lezbiyen-gey-biseksüel-trans-interseks olan, cinsel yönelim ve/veya cinsiyet kimliği farklılığına sahip bireyleri ifade eden kavram. korkmayın zararsızdırlar.

hacerül esved

şekli ve ibadet biçimi düşünüldüğünde akla müthiş çağrışımlar getiren taş. cennetten düştüğü, öpenin cennete gideceği gibi inançlar da pek anlamlı. fotoğraf

edit: alay etme amacım yoktur. etmedim de. kutsal kaseyle bunun bir farkı yok. dinlerde cinselliğin, cinsel figürlerin bir anlamı var. bunu söyleyince hadsiz, saygısız falan olmuyorum sadece fikrimi dile getirdim. hakikaten anlamlı bir şey vajinaya benzeyen bir taşın cennete atfedilmiş olması, öpülmesi. bunu uydurmadım ki olanı söyledim. kötü bir şey mi vajina? zorunuza giden ne?

aynalitahir hacer-ül esvedin neye benzediği hakkında bilgi vermiş, yorum bile eklememiş. bense bu bilgi karşısında parçaları birleştirdim ve yorum yaptım. bir ritüeli gerçekleştirirken ne yaptığını bilmek veya düşünmek gerekli bence.

içerik kuralları - iletişim