habbarul

Durum: 2658 - 25 - 0 - 0 - 24.10.2019 21:09

Puan: 32266 -

3 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yönetici.

Müjganla ben ağlaşırız.
  • /
  • 266

mucize doktor

tıbbiyelinin sağlığına zararlı dizidir. ağrılı ve yavaş bir ölüme sebep olabilir.

anatomi

dönem 1'lerin hevesini gidermesi dışında hiçbir zevki olmayan derstir. tus çalışırken de hep satılır.

sözlükçülerin en iyi 10 film listesi

5 yabancı 5 yerli olarak listem:

shutter island
a beautiful mind
2001: a space oddysey
django unchained
memento

eşkiya
ölümlü dünya
arabesk
propaganda
ay lav yu

sinirliyken sakinleştiren şeyler

bağımlısı için sigara.

yapınca iyi hissettiren anlamsız şeyler

performans/fiyat oranı en yüksek tüketim ürünü

ödenen paranın hakkını en iyi veren tüketim ürünü. mesela tişört. önce dışarda giyilir, sağı solu yamulunca pijama olur, parçalanınca da toz bezi olarak ömrünü tamamlar.

alışveriş yapmak isteyip yapamamak

uzun zamandır ihtiyaçların birikmesiyle, yeni sezon ürünlerinin cazibesine de yenilip deli gibi alışveriş yapmak istemek, yapamamak, imkanı elvermemek.

the hateful eight

quentin tarantino'nun 8. filmi, ismiyle müsemma bir başyapıt. 2015 yapımı film imdb'den 7.8 puan almış.

girizgah biraz uzun sürdüğü için izleyiciyi sıkabilir. ikinci yarıda ise olaylar öyle hızlı akıyor ki 3 saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor.

fragmanı aşağıya bırakıyorum.

hiçbir şeyden mutlu olmayan insan

gliozis

merkezi sinir sisteminin fibrozisidir. nöron kaybıyla beraber astrositlerin proliferasyonu ve skarlaşma görülür.
  • /
  • 266
  • /
  • 71

performansfiyat oranı en yüksek tüketim ürünü


alışveriş yapmak isteyip yapamamak


the hateful eight


gliozis


yüklerinden kurtulmak


kitap yazmak


şort etek


tokofobi


alışılamayan şeyler


kadir songül


  • /
  • 71

tusdata

fasikülleri yazdırmak için sanki yoldan birini çevirmişler "gel kardeşim otur daktilonun başına söylüyorum hadi yaz" demişler gibi. bağlaç olan "de" lerin hemen hepsi bitişik yazılmış, dönüp tekrar okutuyor insana. ama zirveyi şu kelime ile yapmışlar: "herhangibi"

feminizm

1924'te halk sağlığı sorunu olarak görülüyormuş.



başlık: içtimai hastalıklar
alt başlık: tahaffuz ve hikaye çareleri

dikdörtgen ile sınırlandırılmış alanda içtimai hastalıkları sıralamış. ikinci satırda sağdan sola doğru üçüncü hastalık "feminist cereyanlar" olarak yazıyor. sağında ıskat-ı cenin (çocuk düşürme) solunda da tozlar alemi yazıyor.

müellif doktor ismail kenan olarak belirtilmiş. isminin önünde istanbul hamidiye etfal tıbbiye camiası'na benzer bir şey yazıyor ama tam okuyamadım. osmanlıca okumayı bilmiyorum ama arap harflerini bildiğim kadarıyla bu kadarını okuyabildim.

ilginç bilgi değil mi. * tifo, frengi, bel soğukluğu, fuhuş, intihar gibi sorunların yanında feminist cereyanlar da var. cumhuriyetin daha yeni kurulduğu zamanlarda basılmış bir kitap.

anatomi

entryleri okudum ve gerçekten çok şaşkınım. tek sevmeyen ben miyim bu dersi ya.

hatta size ilk ne zaman sevmemeye başladığımı anlatayım da siz de soğuyun.

o vakitler henüz anatomi dersimiz başlamamış. ve küçük kardeşim gelip şu espriyi yaptı:

+tomi nin annesi kimdir?

-?

+anatomi hahhah.

- (üzdünüz.)

geçmişe takılıp kalan insanlar

başka düşünecek bir şeyi olmayan, şu an yaptıkları ile değil geçmişteki işleriyle, şanı şöhretiyle veya atalarıyla vs. övünen insanlardır. her türlüsü zavallıdır.
memleketçe ne yazık ki karakter olarak genelde böyleyiz.
imparatorluk devrinde şöyle büyüktük böyle iyiydik genel mantalitemiz. kimse peki şu an neyiz, ne durumdayız diye düşünmüyor. hep acıların çocuğuyuz ya biz. güya dış güçler önümüzü kesmek için uğraştığından bu haldeyiz diye sözde kendimizi avutuyoruz. onlar olmasaydı biz şimdi uçmuştuk. bu paranoya içinde kendimize toz kondurmuyoruz. hiç dönüp de kendi insanımızın sıkıya gelemediğini görmüyoruz, erkeklerin çoğunun kahvehanede veya sokakta boş boş muhabbet edip tembelce oturduğunu ve kadınların evde, hiçbir şey yapmadan vakit geçirdiğini göz ardı ediyoruz. okullarımızın dünyada hiçbir kayda değer bilimsel başarı elde etmediğini, dünya literatürüne giren ne kadar az sayıda çalışmamız olduğunu, dünya çapında ünlenmiş ne kadar az sanatçımızın olduğunu, kısacası pek çok açıdan yetersiz olduğumuzu göremiyoruz, dünyayı anlayamıyoruz. kafayı tv programlarına, batıl inançlara, geçmişi çarpıtıp hamaset edebiyatı yapan birtakım dizilere, futbola, siyasete fanatiklik derecesinde takmışız. toplumca gerçekten çıldırmış bir haldeyiz. çıplak banyo yapıp yapılamayacağını araştırıyoruz. aynen bizanslıların son dönemlerinde "melekler kanatlı mıdır kanatsız mı" diye tartışmaya girmesi veya osmanlı devrinin son dönemlerinde "pilav ortadan mı yenir, yanlardan mı başlanır" tartışması gibi. bir de şu akıllı telefonlar tüm dünyayı tembelleştirdiği gibi bizi ise sanki iki kat etkiledi.

geçmişin hiçbir önemi olmadığını, şu anın ise elimizden kayıp gittiğini anlayan insanlar ve uluslar her zaman diğerlerine göre avantajlıdır.

çile

a. kadir bilgin şiiri, aynı zamanda en sevdiğim şiirlerden biri:
bizim hiçbir hürriyetimiz yok,
hiçbir hürriyetimiz,
ne çalışmak, ne konuşmak, ne sevişmek,
sen orada bağrına bas dur en büyük çileyi,
ben burada en büyük çileyi doldurayım,
ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana muhtaç.
sen orada dalından koparılmış bir zerdali gibi dur,
ben burada zerdalisiz bir dal gibi durayım.

bitlistütünü

tütün ürünlerini bırakalı 174 gün olmuş...

kimseye anlatılmadan yaşanılan şeyler

saat 4 olmuşken yarın uyanabilecek miyim, yine devamsızlıktan kalacak mıyım, okula gidebilecek miyim, korkusunun ızdırabıyla, yatakta, karanlığın ortasında uyuyamazken kendimi aynı zamanda başhekim olan anabilim dalı başkanıyla konuşurken hayal ettim.
hocaya hocam müsaitseniz sizinle konuşmak istiyorum bir konuda vaktinizi alabilir miyim diyormuşum. hoca da gerçekte imkansız ama kabul ediyormuş beni meğerse.
başlıyormuşum anlatmaya.
hocam ben h... 4. sınıf öğrencisiyim 26 yaşındayım. stajınızı bininci kere alıyorum hiçbir sınava girmedim. bazılarına çalıştım girmedim bazılarına devamsızlıktan girmedim. bazılarına yetersiz hissettiğim için girmedim bazılarına çalışmaya gücüm olmadığı için girmedim. hiçbir sınava girmediğimi ailem de arkadaşlarım da bilmiyor. bundan önce başarılıydım. başarılı hissediyordum kendimi, çünkü ailem, tanıdıklarım beni başarılı görüyordu. üniversiteye kadar hiçbir dersaneye para vermedi ailem. hep özel okulda okudum ortaokulda hepsini bedava kazanarak. ailemin hırslarını hep tatmine ulaştırdım, en azından uğraştığım oldu. oksde istanbulda ünlü bi özel liseyi tam burslu kazandım ama memleketimdeki fen lisesine gitmek istedim. kuzenim daha ünlü bi özel okulu kazandı. o oraya yazıldı, benim gibi korkmadı diye babam fen lisesine kayıt yaptırdığımda 1 hafta benimle konuşmadı. lise 1-2 de ders temposundan yılmıştım yazılı notlarım orta düzeydeydi ama yine de fen liseleri arası sınavda okulda 1. olmuştum. yine bütün dersaneleri bedava kazanmıştım. lise 2de aşık oldum. 16. yaşımın hayatımda en mutlu hissedeceğim dönemi olduğunu bilmiyordum gelecek 10 yıl boyunca. son sınıfa geçerken terk edildim. o yaşta politika var mı demeyin, ailemin ve kendimin politik görüşleri bahane edilerek terk edildim belki de. sevmeyi öğrendiğim kişiden unutulmanın da unutamamanın da ne demek olduğunu öğrendim. benden ayrıldıktan 1 hafta sonra kıvırcık saçlı mavi gözlü, hayat görüşü bana taban tabana zıt olan yeni kıza, benden dinsiz olduğum için ayrıldığını, aile yapımın onlardan çok farklı olduğunu söylediğini duydum. tabiki o kıza senle ben çok uyuşuyoruz aslında diye ima etmekle kalmamış, doğru kişi sensin diye eklemiş. 1 haftada. gururum kırıldı. gururlu olmasaydım da kırılınca üzülmeseydim dedim. evet farklıydık. ama benim o yaşta öğrendiğim bana farklı olanı da sevdiren bir sevme şekliydi. karşımdakini olduğu gibi kabul etmeye ve sonsuza dek sevmeye hazırdım. ve gururum kırıldı. beni ben yapan şeyler bunca zaman sevilmemiş miydi? kandırılmış mıydım? 1 hafta sonra başkasına gitmesi o kadar önemli değildi bunun yanında. yanıltılmıştım, aldatılmıştım işte. ya da onun içinde değişen duyguları görememiştim. ya da benden saklanmıştı. ama kırıldım. kendime ondan farklı olduğum için kızdım. aileme farklı olana yol vermeyi öğretmedikleri için kızdım. bizim neyimiz eksikti, neyimiz yanlıştı. sonra kendimi herkese kapattım. annemle 6 ay konuşmadım. ağlıyorum, ders çalışmıyorum, üniversite sınavı gelirken onlar bana tonla para harcıyorlar diye tokat attığı için bana. 17. doğumgünümde. sonrasında annem ayağını kırdı. bütün yaz evde yatıyordu ve yürüyemicem korkusuyla depresyona girip bana sarmıştı. istedikleri gibi ders çalışmıyorum, özel dersten sonra uyuyorum, neden hiç gece 2ye kadar ders çalışmıyorum diye koltuk değneğiyle kapımın önüne gelip doğduğuma lanet ederdi. nankörlüğüm, erkek düşkünlüğüm vs vs. il geneli seviye tespit sınavlarından kazandığım altınları bozdurup kendime harçlık yapıyordum. yemekhaneye gitmeyip yemekhaneye gidecek parayı kullanıyordum o bitince. çay poğaça yiyordum. derslerimin mükemmel olmasını şart koşan bi parayı istemiyordum. dolmuş kullanmayı bırakmıştım para istemek zorunda kalırım diye. her yere yürüyerek gitmekten 47 kiloya düşmüştüm. bi bayram günü bütün param bittiğinde babam annenle barışırsan 2 katı bayram harçlığı veririm dediği için annemle bayramlaştım. 6 ay sonra barıştık.
lise son geldiğinde yazılı notları orta derece olan ve hocalardan ona göre muamele gören ben, haftalık denemelerin başlamasıyla lise öncesi parlak dönemlerime geri dönmüştüm. ilk 3ten düşmüyordum. 4. denemede 1. olduğumda babam hele nihayet, demişti. 5. denemede 3. olduğumda sen hemen rehavete kapılacaksan lysde hiçbir şey yapamazsın dedi. asla yettiremiyordum kendimi. hala aşk acısıyla boğuşuyordum. arkadaş ortamımın organizatörü ve espri makinesi olduğum için bu halimden onlar da memnun değildi. kabus gibi bi yaz tatilinde onlarla buluşmadığım için yaz tatilinde onları ektiğimi, sattığımı artık çok değiştiğimi söyleyip duruyorlardı. sevgilisinden ayrıldığında, annesiyle babası boşandığında, platonik aşkı reddettiğinde, babasından dayak yediğinde, yurtta disiplin cezası aldığında her zaman yanlarında olan ben, annemin lanetleriyle, parasızlıkla, aşk acısıyla uğraşan ben, onları eğlendiremiyordum. sorsalar anlatırdım belki ama onlar sonuca bakıyordu sebebe değil.
lise sonun 3. ayında arkadaşlarımla beraber olduğum dersaneden ayrılıp özel ders aldığım hocaların dersanesine geçtiğimde yine ailemle kriz yaşadık. kimsenin beni tanımadığı, benle özel ilgilenmediği bir yere nasıl gidecekmişim, dönem ortasında ortam nasıl değiştirilirmiş vs vs. ikisine de bedava gidiyorum risk bana ait dediğimde, bunu sana hatırlatırız bak sonra bizi suçlama dedi babam. o dersane benim için daha iyi oldu. terk edilmiş biri değildim orada, beni suçlayan arkadaşlarım yoktu. rahatlamıştım bir nebze. bir de arkamdaki sırada oturan, deli gibi silgi kullanıp tozlarını saçıma bulaştırdığı için sürekli özür dileyen, boşver ya dediğimde dinlemeyip saçlarımın ucundan dersin son 10 dksı silgi tozlarını temizleyen biri vardı...
ygsden önceki gün tüm ailede stres had safhadaydı. bana moral olsun diye dışarı çıkmıştık. çarşıda kardeşim istediğim ayakkabıyı almayacaksanız ben niye geldim sizinle deyince babamla kavga ettiler. evin anahtarını alıp basıp gitti kardeşim. o gün bana moral verilecekti ne demek ayakkabı diye onlar kavga ederken her şey anlamsızlaşmıştı çoktan. bana doğru caddenin yokuşundan çıkan kalp kıranımı ifadesiz bi yüzle yanımdan geçerken ve benden uzaklaşırken görmüştüm aylar sonra ilk defa. yerin ayaklarımın altından kaydığını biliyorum. kaydı çünkü. artık annem babam ne yapsa boştu. evden hırkasız çıktığım o sıcacık günden sonra 1 hafta kadar durmadan üşüdüm. sınav sabahı annem ölü gibi uyandı. tost meyve suyu çay patates kızartması acıkmayayım diye her şey. hiç uyumadığımı belli etmedim. annemin çok kötü bi rüya gördüm sınavına yoruyorum demesi de yardımcı olmadı.
tabiki ygsde sıçtım 17.bininci oldum. sıçtım deyince hoca kızmıyormuş hayalimde. arkadaşlarım doktor olacakmış, ben onların hemşiresi bile olamazmışım. zaten ne zaman ben kendimi yormuşum. beni hep hazıra alıştırmışlar. bilmem kimin kızı hiç ders almadan ilk 10bine girmiş...
ygsden sonra 1 ay kitap yüzü açmadım. denemelerde ilk 10dan geriye düşüyordum. test kitaplarına baktıkça midem bulanıyordu, ağlamak isteyip ağlayamıyordum. mezuna kalma, evde 1 sene daha geçirme düşüncesi intihara meyile kadar uzuyordu beynimde. derken okuldaki matematik hocam bahçede otururken yanıma geldi oturdu. çok değişik bir adamdır, hep felsefesinin umrumda değil demek olduğunu söylerdi. şikayet ettiğimiz her şeyi sonuna kadar dinler sonra da umrumda değil der giderdi. o gün bana dedi ki bak h... ben şu an evliyim ama sence kaç sevgilim olmuştur? tabiki afallamıştım böyle bi soru karşısında, yakışıklı bi adam değildi. ve, yakışıklı bi adam değilim kendimi biliyorum ama bazılarının adını bile hatırlamadığım, bazılarının da beni hiç hatırlamadığı birsürü kız arkadaşım oldu. ağzım iyi laf yapar ve ilgi alanlarım birsürü adamın aklının ucundan bile geçmez. senin de başkalarının farkında olmadığı özelliklerin var, arkadaşların sen olmazsan koparlar birbirlerinden. onlar için önemlisin ailen için önemlisin. hayatta başına çok şey gelecek daha. ben ayrıldığın çocuğu yakından tanımıyorum ama birbirinizin adını bile unutacaksınız. canını sıkan ne varsa umrumda değil hepsi geride kalacak de ve toparlan artık dedi. bana 3-4 kere umrumda değil dedirttikten sonra yanımdan kalkıp gitti. ve tekrar ders çalışmaya başlamıştım. hırsla çalışıyordum bu sefer. annem gece 2ye kadar çalışmıyorsun mu diyordu gece 2den önce uyumak yoktu artık.
lysye girerken ygsnin aksine mis gibi bir uyku çekmiştim. ailemden sınav yerine bırakmamalarını istedim dolmuşa atladım gittim. yine de dayanamayıp sınav çıkışına gelmişlerdi. sınav bittiğinde aşırı rahatlamış ve mutlu hissediyordum. annemlere de güzel geçti sınavım 3 boşum var matematikten dediğim anda babamın yüzü soldu. çünkü bilmem kimin oğlu bilmem kimin kızı çok kolaydı ya kesin fulledim demişlermiş. o tepkiyi görünce ben arkadaşlarla takılcam bugün deyip çekip gittim. eve döndüğümde kıyamet koptu. yine sen matematik dersi almıyor musun, kapasiten mi yok, nasıl fullleyemezsin, hemşire bile olamazsın, kpss ile sürünürsün derken patladım ve annemle babama siz kendinizi ne zannediyosunuz, ben salaksam sizden geçmiştir, salak değilsem de coğrafyacı türkçeci anne babadan gelmemiştir bu zeka diye patladım. patlamamla birlikte babamın kafama yastık fırlatması bir oldu ve babam fen sınavına kadar evi terk edip babanneme gitti.
artık nefretle çalışıyordum bu insanlarla bir daha işim olmazdı, olmayacaktı. fen sınavına da girdim çıktım ve kendimce hesapladığım puanıma göre tıp fakültesi geliyordu. kendimce rahatlamıştım. ve sonuçlar açıklanana kadar tek bir netimi dahi söylemedim babama. her sabah kalkıp internetteki puanmatiklerden net hesaplaması yapıp söyleyeyim diye yalvarttım onu.
sonuçlar geldiğinde 3 boş yaptım diye kafama yastık yediğim matematikten hiç yanlışım çıkmamıştı ve o kesin full diyenler nedense hep kaydırma yapmıştı. o bilmem neyin kızı ve bilmem neyin oğlunu hep geçmiştim. tıp fakültesi de geliyordu illaki işte. gidiyordum o şehirden, içindeki herkesi orada bırakıp gidiyordum.
ama nereye gidiyordum, bu sefer de bunun krizi çıktı. ben trabzon, tekirdağ falan yazmak istiyordum yukarılara. annem ben 17 yaşımda karların içinde yürüye yürüye erzurumda okudum sen de okuyacaksın neresi gelirse orayı yazıcaksın, daha iyisini yapsaydın da onu yazsaydın diye üstüme geliyordu. derken diyarbakırda halamın kocası ürolog diye benim tercih listesi iyice boka sardı. 2 günde içimde sevinç namına bir şey kalmadı. ilk tercih antep ingilizce , ikinci tercih antep türkçe, üçüncü tercih dicle derken dhy ataması gibi bi liste yaptılar bana. kalp kıranım trabzonda olduğu için 4. sıraya trabzon yazma savaşı verdim. trabzon olmazsa tamam ne gelirse gelsin diye anlaşma yaptım babamla ve ya trabzon ya malatya gelecek diye beklerken kırıkkale çıktı. onu oraya kim yazdı hiçbir fikrim yok.
ankaradaki teyzemi aradık şöyle yobaz böyle yobaz ay keşke hiç yazmasaydınız orayı falanları dinledikten sonra daha okula gitmeden yatay geçişi kafama koydum. istikamet trabzon.
derken facebookta o saçımı silgi yapan çocuğun trabzonu kazandığını görüp mesaj attım. ben bu sene yatay geçişe uğraşacağım, lanet olsun kırıkkale kazanmışım herkes çok mutsuz, okula başlayınca sisteminizi bildiğin kadar anlatır mısın"la başlayan mesajlaşma kalan tüm yaz boyu sürdü. konuştukça konuştuk, ısındık, hoşlantılar başladı derken buluşalım dedim ben. evet buluşup nereye gittik, dersaneye. hocalara teşekkür edelim dedik. fizik hocası siz hayırdır, sevgili mi oldunuz dediğinde ikimiz de ağzımız kulaklarımızda sırıttık. arkadaşlığımız böylece değişmeye başladı. ama zor bi insandı. çekingen, zora gelemeyen, kaçmaya meyilli, güvensiz biri gibi bi his veriyordu bana ve ben hep konuştukça açılır diye uğraşıyordum. sabaha kadar mesajlaşmaya doyamayan ben, yeniden birine karşı bir şeyler hissetme sevintirikliği ile ne onu uyutuyordum ne kendim uyuyordum. bana gündüz yarasa gece vampirsin diye takılıyordu. bi akşam bana şu an seni yanımda hissediyorum hatta seni görüyorum şu an dediğinde içimde yeniden heyecanı hissetmiştim. meğerse odasına yarasa girmiş çıkmıyormuş, onu diyormuş. onun şakayla karışık imasına ben de demek senle aynı odada uyucaz bugün diye karşı atakta bulunmuştum ve o gün ilk defa birbirimize açıldık.
mutluluğum 2 gün sürmedi. eski sevgilim ktüde hazırlık okuduğu ve yeni sevgilim hazırlığı geçtiği için aynı dönem olmuşlardı. bunu hayatın acı bir şakası olarak görüyordum. sevgililiğimizi ilan ettiğimizde kalp kıranım ortak arkadaşlarımıza onu bi halı saha maçına çağırayım da ifadesini alayım demiş. ben de bunu sevgilime söylemiştim, seni rahatsız ederlerse aldırma demek için. karşılığında, h... sen çok iyi birisin, sana çok da ısındım ama ben bağlanamıyorum. uzaktan bu çok da zor olacak, hayatımızı zorlaştırmayalım. umarım yatay geçişi başarıp kırıkkaleden kurtulup gittiğin yerde çok mutlu olursun diye bi mesaj aldım. başımdan aşağı kaynar sular döküldü. bu defa 0.5 puan daha fazla alıp onun şehrine gidemediğimden kendimden nefret ettim.
okul başladığında yıkıktım. kimse, hiçbir ortam hoşuma gitmiyor, herkes boş, konular anlamsız, şehir boğucu, kafam karmakarışık. mutluluğu asla bulamama korkusu içimde. güzel kızlar, yakışıklı erkekler, üst dönemler, umurumda değil. aradığım burada değil, ben neden buradayım?
kimsenin kimseye güvenmediği bi kız grubunun içinde buldum kendimi. haftasonu herkesin ailesinin yanına ankaraya gitmesine, yapayalnız kalmaya alışmaya çalıştım. ben burayı çok sevdim ya iyiki yazmışım diyen insanların beni yatay geçişten vazgeçirmeye çalışıp ilk komitede 95 alıp ohoho yatay geçiş yapıcam ben demelerini izledim. ne olduğunu anlamadığım, bir şekilde hızlı geçen, şu an oldukça flu hatırladığım bi sınıftı. herkes jet hızıyla sevgili yapıyordu. ayrılıyordu. tekrar birini buluyordu. buna çok şaşırıyordum. bana da yazan oldu 2-3 tane. ben inatla kimseyle görüşmüyordum. aklım geçmişteydi. sınıfımdan bi çocukla çıkmam için bütün kızlar baskı yapıyordu. notları çok iyiymiş de faydalanırmışım da. aşk bu muydu?
yılbaşında özlem duygusu içimi kemiriyordu. 1 ay sevgili gibi konuştuğum çocuğu mu, birinden hoşlanıyor olma duygusunu mu özlüyordum şu an bile söyleyemem. ona mesaj attım. cevap gelmedi. ertesi gün yine, yine, yine, yine. sapık gibi mesaj attım. 1 kere bile cevap vermedi. çökmüştüm yeniden. ağlamak istediğimde yalnız kalamıyordum, mutlu olmak istediğimde yalnızdım. sınıftan bi arkadaşım neymiş bu giresun öve öve bitiremiyorsun gidelim de gezdir beni deyince 1 hafta okulu kırdık. iyi geldi bana o. döndüğümde sınıfta sessiz sakin, bebek yüzlü, hoş sohbet bi çocuğu fark ettim. artık aşacaktım geçmişi. onunla konuşucaktım. evime götürdüğüm arkadaşıma senenin sonunda ilk defa ondan bahsettim. olursam biriyle onunla olurum bu şehirde dedim. usulca bilgisayarını açtı yanımda ve facebooktan ona ceeeem naber diye mesaj attı. 1 ay beni ben kanka olayım onunla, sizi tanıştırırım sonra diye oyaladı ve yazın çocukla kendi çıkmaya başladı.
evime getirip annemin yemeğini yedirdiğimi düşündükçe tiksindiğim ilk insan o oldu.
1. sınıfın sonunda hayatımdan soğuduğum başka bir olay daha oldu. arkadaş grubumdan biri hamile kaldı ve onunla birlikte küretaja gittik. kızların bazıları olay duyulursa kürtaj yaptıran kızla takılan insanlar olucaz diye ona sırt çevirdi. ben de destek olmuyorlar diye onlarla arama mesafe koydum. kız artık uyursam uyanamam diye uyumamaya, uyuduğunda sayıklamaya başlamıştı. psikiyatriste gittik beraber. odasının ışığını kontrol ediyordum geceleri yurtta. uyumuyorsa melisa çayı içirip benim odamda yanyana uyutuyordum onu. kendini toplamaya başladığında yaşadığı travmaları zerre umursamayan sevgilisine geri döndü. bu yüzden kavga ettik ve benle "bana sadece unutmak istediklerimi hatırlatıyosun benden uzak dur" diyerek iletişimi tamamen kesti.
yazın eve döndüğümde tam anlamıyla afallamıştım. giresundaki hayatım ve kırıkkaledeki hayatım arasındaki alakasız fark gerçekdışı bi evrendeymişim hissi veriyordu. aileme anlattığımda senle konuşmayanla sen de konuşma, niye bu kadar üzülüyorsun, okuluna bak sen, bu kadar arkadaş bağımlısı olma bizim kaç arkadaşımız var şu an diyorlardı. bir şeye para verilecekse, paradan asla kısmayan, tüm parasını çocuklarına hibe eden ailemin psikolojik destek konusunda berbat ebeveynler olduklarını artık iyice idrak etmiştim. onlardan istediğim, rahatlayacağım şekilde destek alamıyordum. yalnız yaşa, nolcak ölür mü insan yalnızlıktan?
ölebilir.
derken silgiciyle caddede karşılaştım. ilk aşkımda olduğu gibi yer ayaklarımın altından çekilmedi. ifadesiz bi yüzle geçip gittim. eve kapandım. gece uyumuyordum, bütün gün uyuyordum. bütün melankolik şiirlerden dizeleri not ediyordum defterime geceleri. bir yerde "barones frozbit ile ilgili bir şiir" diye bir şiir ilişti gözüme. yazdım deftere şiiri gün doğarken. yatağın yanına bıraktım defteri, telefonu da üstüne defterin. öğle vakti bi göz uyanıp telefona baktım. silgiciden mesaj gelmiş bana. rüyadır deyip geri uyudum. bütün sene mesaj attığım insan herhalde yazmazdı durduk yere. akşam uyanıp telefona tekrar baktığımda mesaj vardı gerçekten. alakasız bir şey yazıyordu. yanlış oldu galiba dedim. haa evet pardon dedi. bu kadar.
artık başlarım böyle işine de aşkına da lanet olsun moduna girmiştim. aradan 1 hafta geçtikten sonra tekrar bi mesaj geldi. faceten yazılmış satırlarca. beni sürekli düşündüğümü, mesajlarımı okurken ağladığını, ama kendine güvenmediğini, sevileceğine inanmadığını, eski sevgilimden sonra kendisinde ne bulduğumu düşünüp durduğunu falan yazmış. sonuna da bütün bi sene düşündüm, hayal ettiklerimi senle yaşamaya hazır hissediyorum artık yazmış.
geri çevirmedim. eskisinden farklı görünüyordu. özlemiş gibiydi. özleniyordum. buluştuğumuz ilk gün ilk defa el ele tutuşmamızdan 5 dk sonra sahilde, yanımızdan eski sevgilim geçti. gülüp geçeceğimizi düşünsem de koskoca 3 yıl hep eski sevgilimin gölgesi altındaydı.
o zamanlar yaşadığım aşk acısı bana kıymet bilmeyi, affedebilmeyi, af dilemeyi ve birçok şeyi öğretip beni dönüştürmüştü. kaprislerimden, hasetimden arınmış ve birini mutlu ederek mutlu olabileceğimi aşk acısı çekerek pişmanlıklarımdan öğrenmiştim. ama sevgilimin tek derdi eski sevgilime de aşkım demiş miydim, onu da öpmüş müydüm, onunla da buraya gelmiş miydim, hiç ikisini kıyaslıyor muydum, o beni terk etmese ben onu terk eder miydim... daha önce birine aşkım dedim diye ilişkimizin 10 ayı aşkım denmedi bana. yine beni ben yapan şeylerden köpek gibi pişman olmam beklendi. ama yoo dostum yoo. kendimi yedirmeyecektim bu sefer.
o aşkın ne olduğunu bilmiyormuş, o yüzden aşkım diyemezmiş. benim başkalarına söylediğim sevgi sözcüklerini de istemiyormuş benden.
birinin size aşkım deyip dememesi çok önemli değil aslında. ama birinin hislerine uyan kelimeleri seçerek size hitap ediyor olduğunu biliyorsanız bu önemli.
bana aşkım demiyordu, çünkü bu adam gerçekten aşık değildi. geçen süre boyunca ben iki haftada bir giresuna gitmişim. haspam zaman zaman komitem var diye trabzondan kalkıp gelememiş, ben okuldan giderek koparken, devamsızlığın sınırında sevmediğim insanların atacağı imzaya muhtaçken, yanıma yaşadığım yere 1 kere gelmemiş.
üstelik bana psikolojik şiddet uygularken, sınıflarının gezisinde eski sevgilim ile kol kola poz verip görmeyeyim diye etiketini kaldırmış fotoğrafın. ağlayarak sızlayarak af diledi, ayrılmak istedim. 10 ayın sonunda ilk defa af dileyerek bana aşkım dedi, affettim.
10. ayın sonunda ben sınıfta kaldım. ilişkimin içinde mutsuz ve yalnız hissediyordum ama bu artık benim karakter özelliğim mi, yoksa düşük beklentili yaşamaya mı çalışmalıydım bilmiyordum. sınıfta kaldığımda başarısız ve yetersiz olma korkum sonunda gerçeğe dönmüştü ve ben bildiğim ve daha önce yaptığım bir şeyi tekrar yaparak bunu yenebilirdim. ben tekrar üniversite sınavına girmeliydim. tekrar kazanmalıydım ve bu sefer istediğim gibi özgürce tercih yapmalıydım. ailemin yüreğine indirerek, mahallenin muhtarının bile öğüt nasihat çektiği bi ortamın içinde kulaklarımı her şeye kapatıp eski dersaneme yazıldım. ilişkimizin en parlak çağıydı. her hafta sonu buluşuyoruz, kavga gürültü, yanlış anlaşılma sorunu yok mükemmel. ama başaramazsam rezil olucam bütün giresuna korkusuyla sınava girip 14 bininci oldum. aradan 2 sene geçmişti paslanmıştım. istanbulda diş okuyabilirdim mesela. ama annem sırada kardeşin var, yeter artık kendini düşündüğün git okulunu oku, baban bu sene ne kadar yaşlandı, çöktü adam dediğinde uzatmadan geri döndüm. bana 2 kişilik bir apartı tek başıma tuttular. dedim ya para harcanacaksa harcamaktan asla gocunmazlar ailem. neticede ruh halim daha iyiydi. içimde kalan bir şeyi denemiştim, artık sevgilimle de aramızdan su sızmıyordu. beni burada yine tek başıma bırakmayacağını biliyordum. ara ara yanıma gelirdi kesin. o 4. sınıf olmuştu, ben yine 2. sınıftım ama olsundu, artık bazı şeyleri aşmıştık. derken pediatri ile staja başladı. stajın yarısında geleceği haftasonundan önce yaptığımız skype görüşmesinde karşıma burnuna peçeteleri tıkmış ağlarken çıktı. gelemicem staj bitene kadar, kesin kalıcam, çok stresliyim diye. tamam dedim. 90la geçti. genel cerrahi başladı, gelmedi. 90la geçti. artık umurumda değildi 1 kere olsun gelmeliydi. ben zaten artık sınıfı geçmek zorunda olduğum için bir yere kıpırdayamıyordum. yarıyıl tatilini onunla geçireceğime arkadaşlarımla geçirmek istedim, görüşmek için hiç çabalamamışım, hep o uğraşmış bizim için oldu. dahiliye geldi geçti o gelmez oldu derken artık yalnız hissediyorsam madem gerçekten yalnız olmalıyım, sevgilim varmış gibi hissetmiyorsam sürdürmek niye diye düşünmeye başladım. dahiliye sınavına 1 hafta kala ayrılmak istediğimi söyledim. sınava 1 hafta kala 2 günlüğüne kalkıp geldi. ilk defa ve son kez. yine gözleri şiş, durmaksızın ağlıyor. söylemek istediklerimi söyletmiyor, sürekli ben sensiz naparım diyor. en sonunda ağlaman umurumda değil, sen benim için ne yaptın bu zamana kadar dedim. o nasıl bi soru h... hiç mi bişi yapmadım, yapmışımdır illaki dedi. hissettiğim hiçbir şeyi o ana kadar asla anlamadığı aklıma dank etti. yine ağlamalar, tutulmayacak sözler eşliğinde dahiliye sınavına girmek üzere bir şans daha vererek ikimize yolculadım onu. yine 90 aldı geçti. artık konuşmalarımızda soğukluğumu gizleyemiyor, konuşurken sıkılıyordum. o da hiç olmadığı kadar ilgili, zor stajları vermiş rahatlamış, gelmemi istiyorsan geleyim deyip duruyordu. ama sanırım artık her şey için çok geçti. 14 nisanda bi tivit atmıştım. "yok yapamam kalamam kör kuyunda, benden aldıkların neden benden fazla". hiç mi mutlu olmadın h... benimle diye yazdı. bu soru çok saçmaydı ve ajitasyon yine geliyorum diyordu bana. artık ne olacaksa olsun diyerek "sen aşk nedir bilmeyen insan, kime mutluluk verebilirsin. sen major depresyon tanısı almış anneni bile hayatında 1 kere benim zorumla yemeğe çıkarıp insan muamelesi yapmış birisin, elin kızını mutlu etmek senin neyine" yazdım. ben birine gururumu kırdığında bile aşık kalabilen biriydim ve onun kıymetli onurunu kırdığımda gerçek yüzünü göstereceğini biliyorum. bu mesajımdan sonra bir daha asla konuşmadık. o 5. sınıf oldu ben 3. sınıf oldum. sonra aradan 4.5 yıl geçti, tus derecesi yaptığı halde trabzonda kalıp nişanlısının yanında radyolog oldu, ben hala 4. sınıf.
3. sınıfı ilk kez okuduğumda tekrar kaldım. artık başarısızlık koymuyordu bile. sonra 80 ortalamayla geçtim. 4. sınıfa başladığımdan beri düzenli olarak sınavlara girmiyordum. hayatım bombok geçti, başarısızım, hangi hocayı tatmin edebilirim ki diye düşünüp, sınava geleyim diye arkadaşlarım telefonumu çaldırıp dururken ben yatağın içinde gözlerimi boş tavana dikiyordum. ailem sınava girmediğimi bilmiyor. hep girdim ve kaldım sanıyorlar.
dışardan hala mutlu ve esprili görünüyorum. kilo problemi olan şakacı, çılgın bir kız. dersleri umursamayacak kadar rahat. ailesi güzel para harcıyor ona.
geçen sene psikiyatri hocama gittim, intihara meyilli düşüncelerim olduğu için. stajları verirsem ve burdan kurtulursam temiz bi başlangıç yapabileceğimi kafama soktu gibi. sınavlara girdim, girdiğimi geçtim. geriye 1 tane kaldı. okula gidesim yok. devamsızlıktan patlıcam gibi yine.

başka hiçbir ilişkim olmadı. kendi dönemimden hiç kimseyle artık görüşmüyorum. zehirli herkesten sıyırdım kendimi.
kendimi açmıyorum. açtığımda anlaşılmıyorum. bıraktım. evden çıkacak enerjiyi bekliyorum her sabah.
saat 8. hocayla ilgili hayaller kurmayı bıraktım. pijamalarımı değiştirip okula gidicem.

nobel tıp ödülü

2019 için olanı, hücrelerin oksijeni nasıl algıladığı ve oksijene nasıl adapte olduklarını gösterdikleri için william g. kaelin jr., sir peter j. ratcliffe ve gregg l. semenza'ya verilen ödül.



ödül verilen husus hakkında, orijinal nobel sitesinde yazılan yazının bir kısmını türkçe'ye çevirdim:

hipoksinin temel fizyolojik cevabı eritropoietin düzeylerinin yükselmesidir. böylece eritropoez yani alyuvar üretimi ile dokuların oksijen ihtiyacı tamamlanmaya çalışılır. eritropoezin hormonal kontrolünün önemi 20. yüzyılın başlarında biliniyordu. ancak sürecin kendini oksijene göre nasıl kontrol ettiği bir gizem olarak kalmıştı.

gregg semenza, eritropoietin geni üzerinde ve onun oksijen seviyelerine göre nasıl regüle edildiği üzerinde çalışmalar yaptı. genetiği modifiye edilmiş fareler kullanarak, eritropoietin (epo) geninin yanında bulunan spesifik dna segmentlerinin hipoksiye aracılık ettiğini gösterdi. ayrıca sir peter ratcliffe epo geninin o2'ye bağımlı regülasyonunu da inceledi ve her iki araştırma grubu da, sadece epo'nun normal olarak üretildiği böbrek hücrelerinde değil, hemen hemen tüm dokularda oksijen algılama mekanizmasının mevcut olduğunu buldu. bunlar, mekanizmanın birçok farklı hücre tipinde genel ve işlevsel olduğunu gösteren önemli bulgulardı.

semenza, bu cevaba aracılık eden hücresel bileşenleri tanımlamak istedi. kültürlenmiş karaciğer hücrelerinde, tanımlanmış dna segmentine oksijene bağlı olarak bağlanan bir protein kompleksi keşfetti. bu kompleksi hypoxia-inducible factor (hıf) olarak adlandırdı. hıf kompleksini arındırmak için yoğun çabalar başladı ve 1995 yılında semenza, hıf kodlayan genlerin tanımlanması da dahil olmak üzere bazı önemli bulgularını yayınlayabildi. hıf'nin, şimdilerde hıf-la ve arnt olarak adlandırılan iki farklı dna bağlayıcı protein (transkripsiyon faktörü) içerdiği bulundu.

oksijen seviyeleri yüksek olduğunda, hücreler çok az hıf-1 a içerir. ancak, oksijen seviyeleri düşük olduğunda hıf-la'nın miktarı yükselir. böylece epo geninin yanı sıra, hıf bağlayıcı gen segmentlerini içeren diğer genler de düzenlenir. birçok araştırma grubu, normalde hızla çözünen hıf-la'nın, hipokside bozunmaya/çözünmeye karşı korunduğunu gösterdi. normal oksijen seviyelerinde, proteazom adı verilen hücresel bir makine hıf-1a'yı düşürür. bu şartlar altında, hıf-la proteinine küçük bir peptid olan ubiquitin eklenir. ubiquitin, proteazomdaki bozunmaya mahkum proteinler için bir etiket işlevi görür.

ubiquitinin hıf-la'ya oksijene bağımlı bir şekilde nasıl bağlandığı soru işareti olarak kalmıştı ancak cevap beklenmedik bir yönden geldi. semenza ve ratcliffe aynı anda epo geninin regülasyonunu araştırıyorlardı. kanser araştırmacısı william kaelin jr. ise kalıtsal bir sendrom olan von hippel-lindau hastalığını (vhl hastalığı) araştırıyordu. bu genetik hastalık, kalıtsal vhl mutasyonlarına sahip ailelerde bazı kanserlerin risklerini önemli ölçüde arttırmaktadır. kaelin, vhl geninin kanser başlangıcını önleyen bir proteini kodladığını gösterdi. kaelin ayrıca, fonksiyonel bir vhl geni içermeyen kanser hücrelerinin anormal derecede yüksek seviyelerde hipoksi ile düzenlenmiş gen eksprese ettiğini; ancak vhl geni kanser hücrelerine tekrar girdiğinde normal seviyelerin geri kazanıldığını gösterdi. bu, vhl geninin bir şekilde hipoksiye verilen yanıtları kontrol altına aldığını gösteren önemli bir ipucuydu. ratcliffe ve araştırma grubu daha sonra anahtar bir keşif yaptı: vhl'nin fiziksel olarak hıf-1α ile etkileşime girebileceğini ve normal oksijen seviyelerinde bozunması için gerekli olduğunu gösterdi. bu, sonuç olarak vhl'yi hıf-1α ile ilişkilendirdi.


birçok parça yerine oturmuştu ancak hâlâ eksik olan, o2 seviyelerinin vhl ve hıf-1α arasındaki etkileşimi nasıl düzenlediğinin anlaşılmasıydı. araştırma, vhl'ye bağlı bozunma için önemli olduğu bilinen hıf-la proteininin belirli bir bölümüne odaklandı ve hem kaelin hem de ratcliffe, o2 algılamanın anahtarının bu protein alanında bir yerde bulunduğundan şüpheleniyordu. 2001'de eşzamanlı olarak yayınlanan iki makalede, normal oksijen seviyeleri altında, hıf-la'da iki spesifik pozisyonda hidroksil gruplarının eklendiğini gösterdiler. prolil hidroksilasyon olarak adlandırılan bu protein modifikasyonu, vhl'nin hıf-la'yı tanımasını ve bağlamasını sağlar ve böylece normal oksijen seviyelerinin oksijene duyarlı enzimler (prolil hidroksilazlar olarak adlandırılır) yardımıyla hızlı hıf-la yıkımını nasıl kontrol ettiğini açıklar. ratcliffe ve diğerleri tarafından yapılan daha fazla araştırma, sorumlu prolil hidroksilazları tanımladı. ayrıca hıf-la'nın gen aktivasyon fonksiyonunun oksijene bağlı hidroksilasyon ile düzenlendiği gösterildi. bu yılki nobel ödülünü kazananlar, artık oksijen algılama mekanizmasını açıklamıştı ve nasıl çalıştığını göstermişti.



bu yılki nobel sahiplerinin çığır açan çalışmaları sayesinde, farklı oksijen seviyelerinin temel fizyolojik süreçleri nasıl düzenlediği hakkında çok daha fazla şey biliyoruz. oksijen algılama, hücrelerin metabolizmalarını düşük oksijen seviyelerine uyarlamalarını sağlar: örneğin yoğun egzersiz sırasında kaslarımızda. oksijen algılaması tarafından kontrol edilen diğer adaptif işlem örnekleri arasında yeni kan damarı oluşumu (anjiyogenez) ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi (eritropoez) sayılabilir. bağışıklık sistemimiz ve pek çok diğer fizyolojik fonksiyonlar da o2 algılayıcı makineler tarafından hassas biçimde ayarlanmıştır. normal kan damarı oluşumunu ve plasenta gelişimini kontrol etmek için fetal gelişim sırasında oksijen algılamasının gerekli olduğu gösterilmiştir.



oksijen algılama, çok sayıda hastalığın merkezinde yer almaktadır. örneğin, kronik böbrek yetmezliği olan hastalar, epo (eritropoietin) ekspresyonunun azalması nedeniyle sıklıkla ciddi anemiden muzdariptir. epo, böbrekteki hücreler tarafından üretilir ve yukarıda açıklandığı gibi kırmızı kan hücrelerinin oluşumunu kontrol etmek için gereklidir. ayrıca, oksijen ayarlı makinelerin kanserde önemli bir rolü vardır. tümörlerde, oksijenle düzenlenmiş makineler kan damarı oluşumunu uyarmak için kullanılır ve kanser hücrelerinin etkili çoğalması için metabolizmayı yeniden şekillendirir. akademik laboratuarlarda ve ilaç firmalarında devam eden yoğun çabalar, şimdi oksijen algılayıcı makineyi etkinleştirerek veya engelleyerek farklı hastalık durumlarına müdahale edebilecek ilaçlar geliştirmeye odaklanmıştır.

https://www.nobelprize.org/prizes/medicine/2019/press-release/

savaş

iki ordu arasında meydana gelen çatışma. bir kaç gün önce saçma bir polemik yaşandı, yok iki devlet arasında olurmuş falan..
kurtuluş savaşının büyük kısmı çeteler ile fransızlar, ermeniler; diğer büyük kısmı ise büyük millet meclisi hükümetinin düzenli ordusu ile yunan krallığı arasında yapıldı.. bu bir savaş değil miydi, yunan harekatı mıydı.. ya da küçük iki bedevi topluluğu arasında geçen bedir savaşı , toplasan bir avuç adamın mahalle kavgası.. neyse..

bazen gerekli olur, ülkeni savunmak zorunda kalırsın;bazen zevkten olur, kimyasal silah bulma bahanesi ile petrol kuyularına gidersin.


dünya tarihi savaşlar üzerine kurulmuştur.. toplu yaşamayı başardığımız günden sonra kardeşçe yaşamayı beceremedik.. ya bir tuz nedeni ile çıktı savaşlar, ya bir din için, ya da zenginlik için..
insanlar öldü.. zaferi kazanan doğru olarak anıldı.. ya ikinci dünya savaşınazi hükümeti kazansaydı.. nasyonel sosyalizm doğru yol olacaktı.

evet.. barış pınarları harekatı başladı. her zaman isteğimiz ordumuzun galibiyetidir. ama tarihteki hatalarımızı yapıyoruz. diplomatik olarak kaybedeceğimiz bir olayın savaşını neden yapıyoruz. öncelikle diplomatik zemin oluşturmalıydık..

osmanlı yunan savaşını biliyoruz. yunanlar teselyayı almak için osmanlıya saldırdı. evet şımarık yunanlar avrupadan destek alamayınca bir anda şoka uğradılar. türk ordusu ta ki atina ya dayandı. ruslar bi dur dedi. saldırız dedi. osmanlı teselyayı , orta yunanistanı bırakıverdi.
askeri başarı büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı.
diplomatik bir desteğimiz yok.

savaş evde yetim çocuk, aç bir eş kalması demektir, uzuv kaybı, kalıcı psikolojik hasar demektir.
eski düşman gözünden savaş şarkısı. rus kosaklarından.

hak ettiği değeri görmemiş entryler

(bkz:yok biz tövbe etmeye geldik)
(bkz:#6470)
tanım:hortlatılmak istenen entrylerdir.

Toplam entry sayısı: 2658

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"harese nedir bilir misin oğlum? arapça eski bir kelimedir. bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. bunun adı haresedir. demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. bütün ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. kendi kanının tadından sarhoş olur."

zülfü livaneli - huzursuzluk

tıbbiyeli itiraf

hayat acımasız derslerine devam ediyor; ben her gün biraz daha öğreniyor, biraz daha aydınlanıyorum. kendimi tanıyorum, sınırlarımı keşfediyorum. umutlarım, hayallerim için neler yapabileceğimi, neleri feda edebileceğimi artık görebiliyorum.

dünden bugüne bir gün daha büyüdüm. bir güncük değil, koskoca bir gün.

instagram

yaptığım paylaşımların tarzına göre, birini 20 kişi beğenirken diğerine 70 beğeni gelmesi, hikaye paylaşınca gören kişi sayısına baktığımda beğenenlerin yaklaşık iki katı olması gibi bir tecrübem varken insanların bakmadan tık tık beğenip geçtiği gibi yorumları haksız bulduğum sosyal medya aracıdır.

benim derdim başka. 27485. aynı pozu verdiğiniz selfielerinizle başlayalım, bu sizin ne kadar yalnız olduğunuzu düşündürüyor bana. o yaptığınız canlı yayınları da kimse izlemiyor. fakat güzel yaptık tadında gün içinde ortalama 10 adet bebek-çocuk fotoğrafı soyunuzu sevgiyle anmamıza sebep oluyor. evlendiyseniz ne mutlu size ama hesabınızı düğün ve kutlama fotolarıyla doldurmanız evlilikten başka bir vizyonunuz olmadığını gösteriyor. tek taşınızı alıp münasip yerinize sokun bu arada. hediyelerinizi de.

konsere veya canlı müziğe gittiyseniz çok da matah bir şey yapmadığınızı birinin yüzünüze artık söylemesi gerekiyor. arabayla yolda seyir halindeyken müzik eşliğinde yol videosu paylaşmanız vasatın altı bir insan olduğunuzu, kendinizle beraber başka insanların da canını bir hiç uğruna tehlikeye attığınızı ilan ediyor.

bilin ki instagram ayda yılda bir hatıra olsun diye güzel anlarını, gezip gördüğü egzotik yerlerin ilginç fotoğraflarını paylaşan, günlük yaşamın içinde gözümüzden kaçan ufak tefek detayları kendi üslubuyla harmanlayıp önümüze sunan, bir şeyler üretmenin sevincini yaşayan ve yaşatan özel insanların yüzü suyu hürmetine ayakta kalıyor.

kendini affetmek

herkesi affedebiliyorum da bunu yapamıyorum işte.

hayatın iniş çıkışlı olması

huzur isteyen bünyelerin kabul edemediği gerçektir. oysa bir hocamın da dediği gibi hayat ekg gibi inişli çıkışlıdır, düz çizgi ölüm demektir.

türk halkının en sık kullandığı korunma yöntemi

çocuklarına dursun, yeter gibi isimler vermek.

işçi çocuğu olmak

sonu genelde kötü biten hikayenin kahramanı olmaktır. erken yaşta hayata atılmak, ucuz işgücü olmak... ben ailemin tek çocuğuyum. yıllarca kardeşim olmadı diye üzüldüm ama bunun bir şans olduğunu düşünebiliyor musunuz? zor da olsa okudum ben. geldiğim yeri unutmadım, unutmam da.

en garip komite soruları

hangisi hipokratın 4 sıvısından biri değildir?
a. kan
b. safra
c. idrar
d. balgam
e. şalgam

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"harese nedir bilir misin oğlum? arapça eski bir kelimedir. bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. bunun adı haresedir. demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. bütün ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. kendi kanının tadından sarhoş olur."

zülfü livaneli - huzursuzluk

aileden bir şeyler gizlemek

olması gerekendir. ya da evlenmeden seviştiğinizi söyleyin de uykuları kaçsın.

necdetersoz

sözlük formatına en fazla özen gösteren, içerik bakımından zengin girilere sahip yazarlarımızdandır.

inekmatur

geçmişte ve günümüzde sürekli şekilde hedef gösterilen, trol olarak yaftalanmış yazar kişisi. velev ki öyle bir geçmişi olsun, bu şekilde etiketlemeye hiç gerek yok. siyasi, dini vs. tartışmalı konularda sürekli yazan tek kişi o değil. kaldı ki bu şekilde yazan herkesi trol olarak görmek anlamsız. her konuda ona katılmasam da düşüncelerini samimiyetle dile getiren bu arkadaşımızın yanında olduğumu bildiririm.

savaş bir halk sağlığı sorunudur

başlık altında absürt komedi tarzında linç edilip "terör sevici pislikler, vatan hayinleri!!1!bir" şeklinde ezberden yorum(!) yapılan açıklamadır.

dedim ne ola ki? ne demiş lan bu oçeler acaba... neyse yormayayım sizleri, şunu demişler:

"biz hekimler uyarıyoruz:

savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.

her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir.

yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birincil görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz.

savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır.

savaşa hayır, barış hemen şimdi!"

vay benim kuzularım. vay benim dokuz köyden kovulmuş doğrucu davutlarım. ülkenin hali bok olmuş, polyannalarım. siz misiniz barış diyen. siz misiniz zarar verme diyen?

siz daha çok çekersiniz bu milletten.

lgbti

açılımı lezbiyen-gey-biseksüel-trans-interseks olan, cinsel yönelim ve/veya cinsiyet kimliği farklılığına sahip bireyleri ifade eden kavram. korkmayın zararsızdırlar.

hacerül esved

şekli ve ibadet biçimi düşünüldüğünde akla müthiş çağrışımlar getiren taş. cennetten düştüğü, öpenin cennete gideceği gibi inançlar pek anlamlı.



edit: alay etme amacım yoktur. etmedim de. kutsal kaseyle bunun bir farkı yok. dinlerde cinselliğin, cinsel figürlerin bir anlamı var. bunu söyleyince hadsiz, saygısız falan olmuyorum sadece fikrimi dile getirdim. hakikaten anlamlı bir şey vajinaya benzeyen bir taşın cennete atfedilmiş olması, öpülmesi. bunu uydurmadım ki olanı söyledim. kötü bir şey mi vajina? zorunuza giden ne?



aynalitahir hacer-ül esvedin neye benzediği hakkında bilgi vermiş, yorum bile eklememiş. bense bu bilgi karşısında parçaları birleştirdim ve yorum yaptım. bir ritüeli gerçekleştirirken ne yaptığını bilmek veya düşünmek gerekli bence.

içerik kuralları - iletişim