hengâme

Durum: 733 - 24 - 1 - 1 - 16.07.2018 01:11

Puan: 9626 -

1 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

“Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” \"İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca duş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan ândan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir.\" -Schopenhauer.
  • /
  • 74

dondurmanın fazla şekerli olması

dondurmayı serinleten bir yiyecek olarak değil de susatan bir yiyecek olarak görmenin sebebi olan durum. serinlemek isteyene su içmesini tavsiye ederim, soğuk çay da serinletiyor. ama dondurma serinleten bir şey değil şekerli bir tatlıdır.

idam

steve jobs'un öldükten sonra ortaya çıkan çok gizli procesi: i-dam. bu 4 inçlik ekrana sahip aletin içinde adam asmaca oyunu var. kelimeleri bildikçe ortada sadece darağacı oluyor. yanılınca ise yavaş yavaş adam ortaya çıkıyor. yani steve cops amca bize burada "hatalarımızla varoluruz" diyor, ya da "var olmak bir hatadır" da olabilir orası ileride isviçreli bilim adamları sayesinde ortaya çıkacak. bence bu adam yokluğu beynimize aşılayıp beyin kontrolü ile bizi intihar ettirmek için yaptı bu projeyi. bildiğiniz gibi bilgi güçtür. i-dam'da ise bildikçe ortada bir insan olmuyor, yani hayat boş diyor. böylece bilinçaltına boşluğa düşmeye dair şeyler birikiyor ve intihar...

of, sıkıldım.

panoptikon

çin'de panoptikon devri yaşanıyor, postpanoptik değil bildiğin panoptik. ülkenin her yerinde değil bazı bölgelerde ama yine de var olan bir durum.



uygur türklerine 1984 tipi panoptikon:
https://www.economist.com/leaders/2018/05/31/does-chinas-digital-police-state-have-echoes-in-the-west

kaybetmekten korkmak

en iyisini ararken hepsinden mahrum kalmak

istediğinden azına razı olmamak. ya o ya hiç, gerisi hiç hükmündedir.

çağımızın en büyük sorunu

kendiliğini bulamamak. kalabalıklar içinde yalnız olup da, yalnız başınayken kalabalık olmak.

aşık olmak

mantıklı düşünmeyi engelleyen her şey gibi saçma. doğa eninde sonunda size o çocuğu yaptıracak şekilde hareket ediyor, aşkla veya başka türlü.

hayatın en önemli özelliği

ilgimi çekmiş olması, saçma ve bencilce olması. merak ettikçe edilir oluşu.

cenk erdem

komedi üstadları. alt adları ise cenk ve erdem. (onların tarzında espri denemesi yapayım dedim.) *

midye:



turnusol kağıdı ile (base42) üstatlık derecelerini görebilirsiniz:

fuat sezgin

bugün 93 yaşında ölmüş islam bilim tarihi araştırmacısı akademisyendir. çok çalışkan bir kişiydi, çoğu kişiye örnek oldu. bu çalışma azmi ardında bir külliyat bırakmasını sağladı.

hellmut ritter'in de öğrencisidir kendisi. hocasını örnek almış çalışkanlık hususunda.

hocası hellmut ritter sen günde kaç saat çalışıyorsun diye sormuş. fuat sezgin de 13-14 saat deyince sinirlenmiş. "gerçek bir alim olmak istiyorsan en aşağı 17 saat çalışmalısın!" demiş. evet arkadaşlar yürüyen ansiklopedi olmak için böyle yapmanız lazım. bana göre bir şey değil.
  • /
  • 74

hasta-hekim iletişim sözlüğü

yaşadığım olay..
hasta şeker hastasıdır ve `genel durum bozukluğu` nedeni ile genel dahiliye servisine yatmıştır.. kan şekerine bakmıştım o arada insülin kullanıyorsa kullandığı dozu göz önüne alıp insülin yazacağım..
ınsülin kullanıyor musun diye sordum.. sadece kürtçe bildiğini söyledi.. yakını da yok.. ben uğraştım bayağı anlatmak için ama olmadı. o arada odadaki diğer hasta kürtçe bildiğini ve sorabildiğini söyledi..
diyalog aynen şöyle:
şeker için ilaç kullanmışke??
ınsulin kullanirke..

bir hasta kürtçe konuşabildiğini söylüyorsa cümleleri mışke eki ile bitiriyoruz ve kürtçe oluyor..i

şeyda kayhan

çevresinde dönen kirli oyunlara seyirci kalmamış, arı kovanına çomak sokmuş güzel yürekli bir doktor.

iki yıldır çalıştığı siirt devlet hastanesi'nde 1 mart 2018'de başhekimlik görevine başladıktan hemen sonra hastane bünyesinde özel çalışan fizik tedavi ve rehabilitasyon birimini devletleştirmiş, böylece ayda 300 bin tl tasarruf etmiş. hastanenin 18 milyon tl borcunu kısa zamanda 7 milyona indirmiş. sihir gibi değil mi?

bununla kalmamış tabii. hastane personelinin de dahil olduğu, hastanede fuhuş skandalını ortaya çıkarmış. elbette baskı ve yıldırmayla karşılaşmış ve an itibariyle görevine aydın'da devam edecekmiş.

beni oraya çağıran bir şeyler var diyerek kendi rızasıyla gittiği siirt'ten ağlayarak dönen bu cesur kadını yıldırdılar. hakkında çıkan haberlere, kendisinin de yalanladığı bazı açıklamalar eklendi. ben bu işin takipçilerinden olacağım. doğrudan şaşmadı diye bir insanı göz göre göre ağlatanlara kalmayacak bu meydan.

https://twitter.com/turandha56/status/1014030214077272065?s=19

instagram kullanmamak

bu devirde yapılması gereken olduğunu düşündüğüm ama bir o kadar da zor olan eylem.

sosyal medya günümüzde artık bir yaşam biçimi olmuş gibi.insanlar için su içmek,yemek yemek,lavaboya gitmek gibi temel bir ihtiyaç sanki sosyal medya.telefonsuz yapamıyor insanlar.internetsiz yapamıyor,yaşayamıyor.anlamıyorum kendilerini sanal bir dünyaya nasıl kaptırıyorlar.

geçen yıl arkadaşlarımın ısrarı sonucu açtım instagramı.bir hafta sonra dayanamayıp kapattım.takibe takip yapmadım diye arayıp kızan arkadaşlar mı dersiniz,fotoğranı beğenmedim diye kızan amcam mı daha acınacak halde?
baksanız herkes mutlu!herkes sürekli geziyor.sınav haftası herkes ağlıyor,kitaplar arasından fotoğraf atıyor.
evimizin en üstünde bir çatı katı var.güzel bir yer.benim odam orası.herkes çok beğenir.benimle yaşıt olan kuzenim sırf instagrama foto atmak için her hafta bize gelir,odamda fotoğraf çekinir.daha fazla like geliyormuş!
15 yaşında bir erkek kuzenim var,sırf bu nedenle spor salonuna yazıldı.hesabına bir baksanız her yer olmayan mükemmel kas(!)larıyla dolu...
bugün liseden bir kaç kız arkadaşımla pikniğe gittik.sabah arabamdan iner inmez baktım ellerinde rengarenk balonlar var...sevgiliniz mi aldı balonları diye sordum.kendileri almışlar.bilin bakalım niye???instagrama fotoğraf atacaklarmış çünkü!
senede iki romanı zor bitiren kız kardeşim de içlerinde merak etmeyin!çünkü her hafta kendisi odamda kitaplığımdan aşırdığı,ilk kez gördüğü romanla kahve,kitap temalı fotoğraf koyuyor instagrama!

nasıl bu kadar saf olduk diye düşünmeden edemiyorum.insanlar iki üç beğeni uğruna bunları neden yapıyor?gidilen yerde hal hatır sorulmadan fotoğraf çekiliyor.bu nedenle yapılması gereken şeyin instagram kullanmamak olduğunu düşünüyorum. birinin fotoğrafını beğenip egosunu tatmin etmek istemiyorum.ayrıca hem zaman hem de mb israfı olduğunu düşünüyorum instagramın.

ünlülerin söylememiş olduğu özdeyişler

ben olmasam hepiniz kudurmuștunuz. - louis pasteur

yüzme bilmene gerek yok, su zaten seni kaldırıyor. - arşimet

ille de roman olsun. - dostoyevski

artık fiziğim ile gündeme gelmek istemiyorum. - albert einstein

sana burdan bi uçarım. - hezarfen ahmet çelebi

sen kapat ben ararım. - alexander graham bell

şimdi yüzükleri takalım, kısmetse yaza da düğün yaparız. - gandalf

ben sizin içinizi bilirim. - willhelm rontgen

oğlan dayıya, kız halaya çeker. - charles darwin

pili ısırıp tekrar tak, bi süre idare eder. - gerard philips

sen yine de öyle deme, o senin işverenin sonuçta. - karl marx

boyu halledilir,önemli olan belinin oturması. - giorgio armani

lpg taktırma motoru kurutur. - rudolf diesel

karnım acıkmadı da susadım biraz. - oruç reis

bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır. - luciano pavorotti

ne diyecektim lan ben? - alois alzheimer

yere oturma beton çeker. - isaac newton

yalnız o "da" ayrı yazılıyor. - leonardo da vinci

pasif kadın deneyi

1979 yılında, sanatçı marina abramovic tarafından yapılmış deney, gösteri.

gösteri kuralına göre, marina ayakta sabit duracak, gösteriyi izlemeye gelenler tarafından yapılan her hamle ve muameleye karşı, pasif ve müdahalesiz kalıcak.

ayrıca, izleyicilere bir masa üstünde, dilediği gibi kullanabilecekleri; mermi, silah, zincir, bıçak, kek, çikolata gibi objeler sunuluyor.

6 saat süren deneyde, başta izleyiciler nazik takılıyorlar. kimi kadına gül veriyor, kimi çikolata yediriyor.

zaman ilerledikçe, kadın önce bir tokat yiyor; tepki göstermeyince daha sert tokatlar yiyor.

daha sonra kadının alnına silah dayıyor izleyiciler, derken tacizler başlıyor.

kadını hala hareketsiz gören izleyiciler, zulümlerine devam ediyorlar; önce kadını soyuyorlar; sonra vücudunda yaralar oluşturuyolar, kanını emenler bile var.

terbiyesizliğin ve zulmün son raddesi olarak bir adam kadına tecavüz etmeye kalkışıyor, kalabalık gösterinin daha fazla ilerlemesine izin vermiyor; bir kadının, ağlayan marina'nın gözyaşlarını silmesi ile topluluk harekete geçiyor; onu giydiriyorlar, yaralarını kapatıyorlar ve sigara ikram ediyorlar.

kadın tekrar hareket etmeye başladığında insanlar korkup kaçıyor ve deney son buluyor.

analiz:

1) insan, içinde kötülüğe büyük meyil taşıyan bir canlı.

2) birçok insan, ayıplanma korkusuyla içindeki kötülük planlarını eyleme geçirmiyor.

3) taviz tavizi doğurur. kötülükler, ayıplık derecesine göre sırayla ifa edilir.

4) büyük hareketler kıvılcımla başlar. toplulukların davranışları, bir insanın hamlesiyle başlar.

5) hayatta en büyük koruyucunuz, allah'tan sonra sizsiniz. zira, savunmasız biriyseniz, herkesten ardarda tekme yersiniz.

sus ve yalovaya devam et

bir çeşit ankara'dan uğurlama sözü.

sepsis

yeni tanı kriterleri 23 şubat 2016 da düzenlenmiştir. sofa kriterleri olarak isimlendirilirler. fakat eski kriterler dışlanmış tamamen buna geçilmiş değildir. ikisi de halen kullanımdadır. yeni kriterler :



1-(bkz:pao2/fio2)
2- kanamanın kontrolünü sağlayan (bkz:trombosit) sayısında azalma kanama kontrolünde bozulmaya ve organ hasarlarına neden olmaktadır.
3-bilurubin değerindeki artış karaciğer hasarı ve kan hücrelerinde hemoglobin yıkımı ifade etmektedir. bize oksidatif stres artışını ve organlara giden oksijenin azalması ile artık hücrelerdeki yıkımın başladığını ifade eder.
4-map için ortalama arter basıncı diyebiliriz. bu değerin 70 in üzerinde tutulması gerekmektedir. şok ve stres durumlarında oluşan düşüklüğü vücuda gönderilen kan miktarında azalma ve dolaylı olarak organların beslenme ve oksijenizasyonunda azalma demektir.bu açıdan vücudu desteklemek amacı ile ilaç desteği gerekmekte ise (bkz:adrenalin) (bkz:dopamin) (bkz:nöradrenalin) verilen ilacın infüzyon hızı bize sepsis ve organ hasarı açısından önemli bilgi vermektedir.
5- (bkz:glasgow koma skalası)
6- kreatinin değeri bize böbreğin işlevselliği hakkında fikir vermektedir. bu değer yükseldikçe böbreklerin süzme işlevini yerine getiremediğinin göstergesidir.
kandaki kreatinin de böbrek yetmezliğinde dolaylı olarak yükselmeye başlamaktadır.
idrar çıkışında da azalma (400 ml/m2/günün altında olması ) veya (0.5-1 ml/kg/saat değerinin altında olması) (bkz:oligüri), (bkz:anüri) yine böbrek hasarını ve sepsis açısından artmış riski göstermektedir.

**pratik kullanım için qsofa denilen kısaltılmış hali kullanılabilmektedir.bu halinde 2 puan ve üzeri bize sepsis'i ön planda düşündürmelidir.

-hipotansiyon: 100 mmhg ve altı değerler
-bilinç bozukluğu: glasgow koma skalası 13 ve altı
-takipne: dakikada 22 ve üzeri
her biri 1 puana eş değerdir.

yeraltından notlar

okuyucularının gözüne insan olmayı sokan müthiş akıcı dostoyevski romanı.

''şimdi sorarim size: bu gibi tuhaf nitelikleri olan yaratıklardan başka ne beklenir? böyle birinin önüne tüm yeryüzü nimetlerini serin;mutluluk denizine başı kaybolana, hatta suyun üstünden hava kabarcıkları çıkana değin gömün;elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan,yalnız uyuması,ballı kaymak yemesi,bir de insan soyunun tükenmemesi uğruna çalışması için tüm zenginlikleri yığın.bakın bu insan sırf nankörlüğü, rezilliği yüzünden başınıza ne püsküllü belalar açmaya çalışacaktır! ballı kaymağı gözü bile görmez;bile bile en zararlı,çıkarına en aykırı yaramazlıklar, saçmalıklar yapmaya çalışır.bununda nedeni akıllı uslu yaşamaktan bıkıp,tehlikelere doğru kanatlanan hayal gücünü her işine katmak istemesidir. akıllara durgunluk veren hayallerini, en koyusundan budalalıklarını elinden bırakmak istemez çünkü insanların piyano tuşu değil hala insan olduklarını ispatlamaya çalışır kendi kendine.''

bu kesiti haftalardır düşünüyorum. yaptığımız ve gerçekten aptalca olduğunu bildiğimiz, neden yaptığımızı anlamlandıramadığımız pek çok şeyin sebebini gözlemlemiş yazar. ''piyano tuşu olmadığımızı kanıtlamak''. bir irademiz olduğunu, istersek ne kadar aptalca şeyler yapabileceğimizi ve bunun yalnızca bizim elimizde olduğunu kendimize ve adeta tüm dünyaya kanıtlamak. bu aptalca arzunun her şeyin, duygularımızın, düşüncelerimizin ve mantığımızın önüne geçmesine engel olamıyoruz.

''insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir. oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka bir şey olamaz; iki kere iki dört ise yaşam değildir, beyler; ancak ölümün başlangıcıdır. insan iki kere iki dörtten, en azından bir korku duymuştur. evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir. işçiler işlerini bitirince para alırlar, daha sonra da gidecekleri bir meyhane, düşecekleri bir de karakol çıkar nasıl olsa. peki ama bizler nerelere gideriz? onun için hedefe her varışta bir tedirginlik duyulur. insanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever; fakat amacını elde etmeyi değil. çok gülünç bir durum doğrusu. insanın yaradılıştan gülünç bir varlık olmasındadır bütün terslik zaten. iki kere iki dört çekilmez bir şey. iki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. iki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükrük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün yetkinliğine -mükemmelliğine- inanırım; ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir..."

bulmak için ararız şüphesiz... ama hep bulmaktan biraz ürkmez miyiz? sonlardan nefret etmez miyiz çoğumuz? sona yaklaştıkça ''ee, şimdi ne olacak?'' soruları gelmez mi aklımıza?

son bir alıntı daha yapıp bırakıyorum. kısacası kibir dolu, iç dünyası çalkantılarla dolu insanoğlunun aynası bir roman.

''ikinci dereceden bir rolü kendime hiç yakıştırmaz, bundan dolayı sonuncu olmaya gönül rahatlığıyla katlanırdım. ya kahraman olacak ya da çamura batacaktım, ikisinin ortası yoktu. beni mahveden de buydu ya!.. çünkü çamurda debelenirken, “bir gün gelecek kahraman olacağım” diye avuturdum kendimi. ancak kahramanların çamura batmaya hakları vardı, sıradan insanların çamura bulaşmaları uygunsuz kaçardı. çamuru bağışlatmak için yüce insan, kahraman olmak gerekirdi.''

içinizi dökme defteri

benim için tıbbiyeli sözlüktür. çevrem tarafından anlaşılmıyorum. insanlar neden empati kurmakta bu kadar zorlanıyorlar anlamıyorum. ne ara bu kadar kindar ve bencil oldular? neden bu kadar tahammülsüzler? biz küçükken hep kaybeden takımı tutmaz mıydık? ne oldu da şimdi hep kazanan takımı tutuyoruz?


rikkat

halkımızda "rikkat eksikliği ve kibaraktivite bozukluğu" olarak görülen durum

Toplam entry sayısı: 733

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

hiç görmediğin birine bağlanmak

kör bir adamın gözlerini açtıklarında "hayalimdeki dünya daha güzeldi, keşke açılmasaydı gözlerim." demesini akla getirendir.

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

tanışmak istenen tıbbiyeli sözlük yazarları

panoptikon

panoptikon, bütünü (-pan) gözlemlemek (-opticon) manasına gelen, ingiliz filozof ve toplum kuramcı jeremy bentham'ın hapishane inşa modeliyle gündeme girmiş bir kavramdır. hapishane modelinin resmi:
bu hapishane modelinde mahkumlar tamamen gözlemlenebilmektedir ve gözleyenleri görememektedirler. hapishanenin mimarisinde mahkumların saklanabilecekleri bir alan bırakılmamakla birlikte mahkumlar o an gözlenip gözlenmediklerinden de emin olamamaktadırlar ki bu durum mahkumları baskı altında tutmaktadır. böylece mahkumlar davranmamaları gereken şekilde davranamazlar. yani bir manada mahkumlar kendi gardiyanları olmak zorunda kalırlar. yani gözlemci bir anlamda tanrısallaşmıştır. bu durum sadece mahkumlar için değil, gözlenmek istenen ve belli kurallara uymak zorunda olan topluluk ve gözlemek isteyen ve topluluğu daha iyi yönetmek isteyen yöneticinin olduğu her durumda vardır. bir patron işçilerini gözlemek ister, bir iktidar halkını, bir müdür öğrencilerini... michael foucault panoptikon hakkında "çevredeki halkada, kişi hiç görmeden her zaman görülmekteyken; merkezi kulede, kişi hiç görülmeden herşeyi görmektedir. bu önemli bir mekanizmadır çünkü gücü otomatikleştirmekte ve bireysizleştirmektedir." şeklinde bir ifade kullanır. böylelikle panoptikon toplumdaki her alana hamledilmiş olur.
bu durum gözlenen ve gözleyicilerin birbirine karışmadığı, kutupların belli olduğu durumlarda geçerlidir. televizyon ve kamera da buna dahildir. televizyonda birisini izlerken bu durumda olabilirsiniz. lakin jean baudrillard'a göre panoptik çağ loud ailesi deneyiyle son bulmuştur. (loud ailesi için tıklayın: loud ailesi) bu deneyde 1971 yılında sosyoekonomik düzeyi orta üstü olan tipik bir amerikan ailesi seçilip yedi ay boyunca belli anları kamera kaydına alınıp, işlenmeden 20 milyon amerikan izleyicisine sunulan 300 saatlik bir belgesel film ortaya çıkmıştır. baudrillard'a göre bu çağın bitişi izleyici ve izlenen arasındaki sınırın kalkması, kutupların birbirine karışmasından sonradır. tabi ki daha sonraları internet ve günümüz sosyal medyası devreye giriyor. burada da bir post panoptikon dönemi görmekteyiz. bu durumdan byung-chul han şeffaflık toplumu isimli kitabında bahsediyor. han'a göre şu an panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni "perspektifsiz" bir panoptikonun başlangıcını yaşıyoruz. perspektifsiz çünkü artık tek bir gözlemci/iktidar/gardiyan ve gözlemlenen tek tip topluluk/mahkum yok. yani yerkürenin tümü bir panoptikon haline geliyor. böylelikle her yer şeffaf hale geliyor, içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıracak duvarlar ortadan kalkıyor. herkes her yerde her şekilde gözlemlenebilir durumda. tabi baudrillard'ın bahsettiği kutupların birbirine geçmesi durumu halen sözkonusu yani gözlemlenen ve gözlemleyici ayrımı da yok. han'ın belirttiği şekilde panoptikonda ise gözlemlenen kişinin kendi iradesiyle gözlemlenmesi durumu var. kişiler kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşumuna bilerek katkı sağlıyorlar. tabi burada gözlenmeye razı olan insanın iradesinin ne derecede olduğuysa ayrı bir mesele. bu gönüllülük ne derecede, ne kadar gerçek, ne kadar murad edilen ve ne kadar zorunda kalınan bir durum soruları ise cevaplanmayı bekliyor ya da ilerleyen süreçte bu durumun getirileri sonucunda ortaya dökülecek.

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

sevgiliye götürülen elmaları saymak

sevgiliye olan aşkı ölçmeye kalkmaktır ki aşk sayarsanız kaybolur. sayılamayan bir şeydir aşk, sevgi. küstahlıktır, aşk duyarsa bunu hiç eder topladığınız elmaları. bir gün bir derviş elinde tesbihiyle tefekkür ederek yürüyormuş. genç bir kızla karşılaşmış. kızın aceleci ve hevesli bir halde bir yere gitmeye çalıştığını görmüş. kız bir kucak dolusu elma taşıyormuş aynı zamanda. birkaçını yere düşürmüş ama geri almış. derviş kıza nereye gittiğini sormuş. kız da tarlaya gittiğini söylemiş. derviş elmaları sormuş, kız "tarlada bekleyen sevdiğime."demiş. derviş kıza kaç tane elma götürdüğünü sormuş. kız "insan sevdiğine götürdüğü elmaları sayar mı hiç!" demiş. derviş usulca kırmış elindeki tesbihi.

sevdiğiniz insanı rüyanızda görmek

uyanıkken görünce de rüyada gibi oluyor, ayırt edilmiyor bazen.

seni seviyoruma verilecek cevaplar

seni seviyorum soru değildir, cevap vermek zorunda değilsiniz. *

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

içerik kuralları - iletişim