hengâme

Durum: 1198 - 20 - 2 - 0 - 13.08.2019 13:42

Puan: 20386 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 120

mekanın sahibi

islâmî versiyonu da çıkmış. *
evrime diss atmışlar, arada caner taslaman ve mehmet okuyan'a da laf sokmuşlar.



hepimizin aklındaki soru. neden? bunun dininize faydası ne?* modern hocalara laf atıp modern bir şarkıyı uyarlayıp tebliğ yapmak. cheers darlin'. parodi zannedip dinledim ama gerçeğin kendisinden daha iyi bir parodi olamadığı aklıma geldi.

ghost in the shell

1995 yapımı animasyon film. filmin ikincisi olmakla birlikte "stand alone complex" yani bağımsız olaylar dizisi olarak devam eden iki sezonluk anime dizisi de mevcuttur. 1995'te yapılan filmin 2017'de hollywood versiyonu da çekilmiştir. matrix filmine örneklik eden kısımları da vardır. bu film ve diziler sanki matrix evreninin öncesini anlatır, makinelerin henüz süper zeka seviyesine ulaşmadığı ancak turing testi'ni geçtiği ve insanların sibernetik olmaya başladığı transhümanist bir zamanı.



film - dizi dört dünya savaşı atlatmış bir dünyadaki iç ve dış politik olaylar, suçlar, terör faaliyetleri vesâir üzerinden işler. ana kahraman tamamen sibernetik bir organizma olmuş binbaşıdır. olaylar, dokuzuncu kıta adı verilen özel askeri birlik ve şefleri aramaki tarafından incelenip çözülmeye çalışılır. bu arada insana dair, zekaya dair, bilince dair felsefî meseleler de irdelenir. senaryosu gayet sürükleyicidir.

geceye bir şarkı bırak

okültizm

latince "occultus" yani gizli, gaybî anlamına gelen kelimeden türemiş; gizlinin bilgisi anlamına gelen inanç, din, düşünce ekolü. tabii okültistler gizli bilim diyorlar buna ama bizim bilimizmizle ilgisi olmayan bir alan bu. bilim adamları ise okültizmi genelde sahte bilim olarak görme eğilimindedirler ama okültizme bağlı bilim adamları da azımsanmayacak kadar sayıdadır.

simya, kabala, hermetizm, büyü, astroloji, kehanet vesâir dallar okültizm içinde sayılır. gnostisizm ile de çok yakın ilişki içindedir. madam blavatsky ile teosofiyi de içine alabiliriz. geometriyi ve şekilleri severler. gizli sembolleri bilindiği gibi çok sık kullanırlar.

nesilden nesile, üstâddan çömeze aktarılan ve eskilerden beri âvâmdan gizlenen; tanrıya, evrene dair öğretileri içerir. islâmdaki tasavvuf ehline benzer düşünceleri vardır, gelenekleri de benzerdir.

ancak bütün üstâdlar gizleme eğiliminde değillerdir. kimisi gizler, kimisi kitap yazıp ifşa eder. dion fortune ve aleister crowley ünlü ifşa edenlerdendirler. bu bilgilerin tecrübe edilmeden anlaşılamayacağını, kavranılamayacağını savunurlar. anlaşılması için illa ki içsel deneyim gerekmekte olduğunu söylerler. o yüzden de bilgilere ulaşılmasının sakıncası olmadığını düşünürler.

dünyada söz sahibi olan birçok kişinin okültizm ile ilişkilendirilmesi, komplo teorisyenleri ve televizyonlarda sıkça gördüğümüz araştırmacı-yazar denilen kişiler tarafından sıkça yapılan bir şeydir.

sembolleri yönünden bana ilgi çekici gelir çünkü sembol yorumlamayı çok severim. mitoloji ve dinler tarihini sevdiğim için öğretilerini okumaktan da hoşlanırım. zaten çocuktan beri dinler üzerine okumaktan hoşlanırım artık bilinçli dünyamda bir dinim olmasa da. hâlâ okumamın sebebi, insanlığın içindeki bilinçdışı dinî, mitolojik dünyadır. bunların işlevlerine hâlâ el mahkumuz çünkü fikrimiz değişti ama bizim mahiyetimiz değişmedi. bu uzun yıllar boyu, hatta insanların hayvan atalarından beri süregelen bir işlev. bilincimizin bile bunlardan kaynaklı geliştiği söylenebilir. freud ve jung da dediklerime çok benzer düşüncelere sahiplerdir ki zaten psikoloji alanı bunlarla uğraşmayı çok sever ve zorunda olduklarını da bilir. bu sebeple de psikolojiyi bilim olarak görmeyen bir sürü kişi vardır, sadece bu yüzden değil ama bu da bir sebep.

atm'nin 200'lük banknot vermesi

(bkz: bana seni gerek seni)

bana seni gerek seni

değerin aldı beni benden
bana seni gerek seni
ben bozarım elliyi yüzü
bana seni gerek seni

ne elliye sevinirim
ne yirmiye üzülürüm
yüz lirayla avunurum
bana seni gerek seni

atm atm dedikleri
verir elli verir yüzü
isteyene ver onları
bana seni gerek seni

müşteridir benim adım
gün geçtikçe artar sayım
yedi kıtada makbulüm
bana seni gerek seni

 spoiler!
banknotun üzerinde resmi ve bir dizesi olan yunus emre'nin şiirini uyarladım. besbelli ama yazayım yine de.

türkiye uzay ajansı

yönetim kurulu şu resimdeki gibi belirlenmiştir:

çin'deki crispr bebekleri

tasarlanmış bebeklerin gelecek olduğunu söylemiştim üstteki entrimde ve yukarıda adı geçen he jiankui hastalıklara dirençli bebeklerin tasarlanacağı bir klinik açmak istediğini bildirdi. tabii ki ilk etapta zenginler yararlanacak. şimdilik kalp hastalığı vesaire gibi hastalıklara karşı dirençli bebeklerin tasarlanacağı söylense de, bu işin daha sonrası aşırı zeki, olimpiyat şampiyonu kadar sağlam vücutlu süper bebekleri tasarlamaya doğru gidiyor. büyük tartışmalar ve büyük olaylar bizi bekliyor.

https://futurism.com/the-byte/crispr-baby-scientist-designer-clinic

instagramı dr. kısaltmasıyla kullanmak

benim için problem olmayandır. sonuçta orası sosyal medya platformu. sosyal medyada kendimizi tamamen biz olmayan şekilde sunduğumuz için gâyet normaldir doktor olan kişinin dr kısaltması kullanması. gerçek dünyada bir personamız vardır. sosyal medyadaki ise bunun da üzerine bir personadır. yani muğlaklığın muğlaklığı. bu hâlde kendini bununla mı tanımlıyor, tek başarısı bu mu falan gibi şeyler de pek anlamlı olmuyor. bu platformların numarası budur.
ben bu hâli normal görüyorum ama tasvip etmiyorum.

(bkz: persona) başlığındaki entrimi okursanız söylemek istediğimi daha kolay anlayabilirsiniz.

tıpçıyım demenin 101 değişik yolu

fear inoculum

tool grubunun 30 ağustos'ta piyasaya çıkacak olan albümü. tool fanları arasında yeni albüm gelmemesi üzerine bir sürü geyik dönüyordu. millet sabırsızlıkla bekliyordu. 21. yüzyıl bunun için yetecek miydi.





tool en sevdiğim grup olmasına rağmen hiç yeni albüm beklentisi içine girmedim çünkü ben bir fanboy değilim. bir sürü eserleri var zaten, niye bu doyumsuzluk. yeni bir şeyler görmek istiyor insanlar ama sadece görmek istiyorlar çünkü bir zamanın yenilerini sadece görüp bıraktılar. her şeyi tüketmek istiyorlar, daha da, daha da... oysa gereğince tüketmek bizi hem kelepçelemez hem de zevk alırız. ama sürekli yeninin peşinde koşarsak hiçbir yeni bizi tatmin edemez çünkü kendimizi gerçekten vermedik ona. bir şey üzerinde kendi emeğiniz yoksa, sadece beklenti içerisindeyseniz bu sizi sadece bir anlığına tatmin eder. geriye kalan bir eksiklik ve bağımlılık hissi olur. bir yıldız kaydı, dilek tutun. geçti. yeni yıldızlar bekleyip durun, dileğiniz gerçek olmayacak. ama kayan yıldız gideceği yere varacak.
  • /
  • 120
  • /
  • 27

okültizm


fear inoculum


respirosit


senoktokatragintilyon


leaper


axis mundi


feigenbaum testi


libra


grıd


theres plenty of room at the bottom


  • /
  • 27

sterilenjektor

kariyerinin bir noktasına iran sinemasını da sıkıştırmasını tavsiye ettiğim sevgili moderatörümüz. sayesinde film kültürüm gelişti.*

habbarul

radyonun vazgeçilmezlerinden, müzik zevkine bayıldığım yazar(bkz:şgk)

sonsuzluk ve bir gün

müziğinin bir de böyle tatlı bir yorumu olan film.

ırvin yalom

aşkın celladı ve diğer psikoterapi öyküleri adlı kitabıya tanıdığım yazar. bu kitaplarından sonra divan adlı kitabını okudum. hastayla bütünleşmeye yönelik bir terapi analyışını benimsiyor, gayet başarılı ve kalemi iyi bir yazar.

kitaplarının ana temasını aktarım-karşı aktarım temaları oluşturuyor. aktarımın hemen hemen her alanda ortaya çıkan bir durum olduğunu görmemizi sağlıyor. hatta kişilerin dış görünüşlerine yönelik yaptığı yorumların bazılarında kendisine kızıyor kitapta. fakat derine indiğinde kendi kendini analiz ettiğinde aslında karşı aktarım yaptığının farkına varıyor. mesela aşırı şişman bir bayan hastasının yüzüne bile bakmıyor. nedeni de şişman ve sert bir kadın olan annesinin çocukluğunda bıraktığı o soğuk etki. çocukluk dönemin bazı sorunlarını tam atlatamadığının farkına varıyor.

eğlenceli bir uslubu ve akıcı bir yanı var öykülerinin. br de zamanında tepki almış hastaların rızası dahilinde bile olsa onların özelini paylaştı diye. tabii bu bilgileri en ince ayrıntısına kadar değiştiriyor. bence iyiki de yazmış kitaplarını. basit, sıradan görünen sorunların bile derinlerinde büyük acıları barındırdığını görüyoruz sayesinde. insan denilen varlığın ne kadar derinlikli bir canlı olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

ayrıca kitabı okumak isteyenler yanında not defteri bulundursa ve terapi sırasındaki soruları ve kendi cevaplarını not etse iyi olur, kendini tanıma sürecini kolaylaştırıyor biraz olsun *

anayurt oteli

yusuf atılgan'ın 1973'de yayımlanan romanı. olay örgüsü, cümlelerin eksikliği, olayların karman çorman anlatılışı evvela kitap yanlış basılmış izlenimi yaratıyor insanda. ama öyle değil, kitabı okudukça karakterin geçirdiği ruhsal bunalım yüzünden düşüncelerinin karmaşıklaştığını anlıyorsunuz.

bireyin iç dünyasını ele alan eserler kategorisinde sağlam bir yeri vardır bu kitabın. nerdeyse on yıl önce duydum adını ama ağır gelir diye okuyamadım. dün başladım bugün bitti. bende derin izler bıraktı açıkcası. üzüldüm, ağladım.. aşağıda detaylı bir incelemesini yaptım kitabı hiç okumayanlar ona göre okusun*

kitabın baş kahramanı zebercet üzerinden yabancılaşma kavramını değişik açılardan ele almış yazar. özellikle de cinsel açıdan. siyasi, sosyal, ekonomik birçok açıdan ele alınmış modern insanın dramı. okuyunca aslında biraz da insanlık adına ağladım. içine sürüklendiğimiz şu yalnızlık dünyasına.

kitabın anlaşılması için evvela yabancılaşma kavramına değinmek istiyorum. nedir yabancılaşma? bireyin kendi ürettiği nesnelerin, emek ürünlerinin boyunduruğu, egemenliği altına girerek kendi sorunlarına, içinde bulunduğu ortama, topluma, yabancı durumuna gelmesidir. ekonomik açıdan emek ürünlerinin bağımsız ve ezici ekonomik bir güç olarak belirmesidir.
bunun bir de sosyal yönü var nasıl mı? dünya zorunlu bazı süreçlerden geçti. sanayi devrimi ve ıı.dünya savaşı gibi. hem de daha birnci dünya savaşının etkilerini atlatamadan. sanayileşme dedik çünkü bu çok derin izer bıraktı hayatımızda. hızla üreten, yaşamak için çalışmayan;çalışamk için yaşayan bireyler türedi. kendi kapasitesine uygun işlerde çalışamayan, kendini etkinlik bazında ortaya koyamayan insan tipi ortaya çıktı. dahası kentleşme hızlandı ve kent toplumlarındaki uyaranların fazlalığı insanı daha da bilinçlenmeye, daha çok kendine yönelmesine, insan ilişkilerinin zayıflamasına yol açtı. insanlara olan güven azaldı, tahammül azaldı, sevgi, saygı azaldı.

kitaba dönecek olursak, zebercet karakteri üzerinden toplumun dayattığı erkek profili incelenirken, zeynep karakteri üzerinden de kadın profili incelenmektedir. ve tabii gecikmeli ankara treniyle gelen kadın üzerinden de erkeğin kadına bakışı irdelenmekterdir.

zebercet 1930 doğumlu bir başkahraman. boyu 162, kilosu 57, bıyıklı ve 33 yaşında. yazar kahramının ruhsal durumuyla birlikte fiziksel özelliklerine de değiniyor çünkü toplumun kafasındaki erkek profilini gözler önüne seriyor. güçlü erkek profiline uymayan bir karakter yaratıyor. gerek davranışlarındaki ürkeklik ve korkuyla gerekse de görünüş itibariyle. babasından kalma bir oteli işleten zebercet evin tek oğlu. doğduğunda ebe kadın koyuyor adını. ufak tefek, zayıf bir oğlan zebercet olsun adı diyor. zebercet'in kaderi daha başından belli oluyor. adı gibi, nadir bulunan fakat değersiz bir taştır zebercet. belki kendi içinde bir değeri vardır ancak yaşadığı çevre, geçmişle ve gelecekle kurduğu kopmaz bağ bunu engelliyor. okuduklarıma göre bazı yazarlar zebercet'i psikozlu olarak değerlendiriyor. bana amok sendromuna sahip insanları hatırlattı. kendi içinde bir insanla bile konuşmanın özlemini çeken zebercet'in o sınırlı, tekdüze ve bunaltıcı dünyası birgün otele gecikmeli ankara treniyle gelen kadın ile değişmeye başlıyor. evvela kadının kimliği olmadıüı için adını bile öğrenemiyor. sadece kadın ona bir köyün yerini soruyor. ve gidiyor, ne zaman geleceği belli olmadan hemde.. zebercet ona aşık oluyor ve odasını kimseye kiralamıyor, günlerce aylarca onu bekliyor. onun üzerinden zamanla cinsel fanteziler geliştirmeye başlıyor. aşkı duygusallıktan çıkıp tamamen cinsel bir boyut kazanıyor.

otelin temizlikçi kadını zeynep, 35 yaşında ve dul. üstelik kimsesiz. dayısı getiriyor onu otele, ortalığı temizlesin diiye. küçükken anne babası ölen zeynep'i dayısının yanına veriyorlar baksın diye. 17 sinie gelince evlendiriyorlar kızı. sabaha karşı kocası geri yoluyor kız çıkmadı diye. dövüyorlar sövüyorlar ama söylemiyor bu kötülüğü ona kimin yaptığını. o da bir nevi yabancılaşmış bir karakter. tabii zebercete göre daha konuşkan sayılır. zebercet cinsel ihtiyaçlarını tavanarasında deliksiz uyuyan bu kadınla karşılıyor. kadın resmen ölü gibi uyuyor ve zebercet haftada bir onun yanına uğramasına rağmen uykusunda sayıklıyor.. dayı dur yapma.. hoşt, köpek.. gibi. anlıyoruz ona bu kötülüğü yapanın dayısı olacak o kansız olduğunu. üzüldüm zeynep'e doğduğundan eri gün yüzü görmemiş bir kızcağız. arasıra zebercet'ten ilgi bekliyor ancak nafile.

zeynep kısır ayrıca, kısırlığı, dayısının istismarına uğraması, zebercet'in ona bakarken düşündükleri topumun kadına bakışını gözler önüne seriyor. ayakalrının altı kara diyor zebercet onun için, elleri de çamaşır yıkamaktan mosmor olmuş..
ama gecikmeli ankara treniyle gelen kadın öyle mi? ince, narin, genç ve bakımlı..

zebercet bir gece artık aşık olduğu kızın gelmesinden umudunu kesmiş olacak ki odasına çıkıyor zavallı zeynep'in. onla birlikte olurken uyanmasını ve kendisine yakınlık göstermesini istiyor. ama tüm çabaları boşa çıkıyor. belki de yılların verdiği ezilmişlikle ağır bir şekilde uyuyan zeynep her zamanki gibi uyanamıyor. zebercet kendini kontrol edemeyip boğuyor onu. ardından da zeynep'in kedisini öldürüyor en acı şekilde.

daha önceleri de otele gelen çiftlerin odasını dinleyen zebercet, onlar üzerinden çeşitli cinsel fanteziler kuruyor, aynı yakınlığı hayatındaki kadınlardan da bekliyor. ama olmuyor işte. belki kendisinin bu duygusal boşuk için çabalayacak gücü olmadığından olmuyor.

kitabın ilerleyen sayfalarında doğum gününü bekliyor kendini öldürmek için. 28 kasım'ı. ancak kitabın verdiği ipuçlarından anlıyoruz ki 10 kasım'da saat dokuzu beş geçe asıyor kendini. (dışardaki siren seslerinden, kornalardan anlıyoruz bunu bir noktada da.) adeta kendi kendisinin yargıçı oluyor. bu arada da çeşitli ceset yok etme yollarını düşlüyor fakat başaramıyor. bir insanın adım adım tükenmişliğe gidişini, aile, iş, arkadaş çevresi tarafından dışlanışını görüyoruz zebercet'te. keza zeynep'te de.

kitapta ilgimi çeken bazı canalıcı alıntılar:

''ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.''

"gel­mez artık; ama benim beklemem gerek’ diyemedi."

"yüksek sesle konuşulanlar, tartışılanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan."

"kimi konuşan, gülen, kimi asık, kayıtsız yüzler. hepsi de birbirine ve ona benziyordu bunların; kendileri bilmeseler de bir insanın yapabileceği her şeyi yapabilirlerdi."
ne dikildin orda ulan, yol üstünde maşatlık
taşı gibi. bas git hadi!
birisi güldü. zebercet birden dönüp kaldırım
boyunca yürüdü. "maşatlık taşı..." kollarını
silkti; yanaklarını ovuşturdu. "taş gibi miydim
gerçekten?" önemli olan adamın benzetmesi
değil aşağılayıcı davranışıydı. o anda neler
yapılmazdı bu kabalığa karşı."

"ne oldu? yapmayı unuttuğu bir şey mi anımsadı birden? ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?"


kitaptan çıkardığım dersler:
eğer çevrenizde hasta ya da içine kapanık birileri varsa kesinlikle üstüne gitmeyin. hatta normal, sıradan insanların da üstüne gitmeyin.
hayatınızda önemli biryeri olmasa bile arada sırada insanlara kendini özel hissettirin. minik iltifatlar bile işe yarayabilir.
kimse kimsenin kafasındaki kadın ya da erkek profili olmak zorunda değil. kendinizi olduğunuz gibi kabullenin ve sevin.
nolursa olsun sevdiğiniz işi yapın.
insanlarla iletişim kurma konusunda çekingen olmayın, bir merhaba demek bile iyi bir başlangıç olabilir.
hal hatır sormak bile karşı tarafa kendini iyi hissettirebilir.
hayatınıza giren gizemli ya da gizemsiz tipler hayatınızı değiştirebilir. tıpkı gecikmeli ankara treniyle gelen kadın gibi..

belki de hepimiz bir miktarda olsa yabancılaşmış, yalnızlaşmışızdır. belki de o gecikmeli ankara treniyle gelen kadın ya da erkek bir gece kalmaz otelinizde. belki sıcacık gülüşü dokunur kalbinize de ömür boyu tutar elinizden. belli mi olur*

persona

kitabi tanımı dışında günlük hayattaki örneklere ele aldığımızda şöyle diyebiliriz: gerçek ben hangisiyim? bazen kendimizle başbaşa kaldığımızda, kendimizle dertlestigimizde, geçmişi geleceği düşündüğümüzde de personamiz çıkabilir ortaya. birden patlayıp kendimize içimizi döktüğümuzde. bir olay karşısında bizden beklenen tepkiyi vermedigimizde bunla karşılaşabiliriz. bir nevi insanın her şeyden önce kendi kendine oynamasıdır diyebiliriz.

svo

serebrovasküler olay,
beynin içerisindeki büyük bir arterde meydana gelen tıkanıklılık veya kanama sonucu hastada ölümle sonuçlanabilecek semptomların meydana gelmesi..

hasarın yerine göre farklı semptomların ortaya çıkması eskiden çok önemliyken, günümüzde bt,difüzyon ağırlıklı mri gibi görüntülemeler yaygınaştığı için fizik muayenede lateralizasyonu görmemiz yetiyor resmen..

bt de öncelikle kanama ekarte edilir.
t1 hiperintens, t2 hipointens bir lezyonu difüzyon mri da görürsek akut bir iskemiyi bize gösterir.

sağ pariyetal lobdaki lezyon her iki sekansta da bos renginin tam zıttı.. yani temporal lobda akut gelişen bir iskemiyi bize gösterir.. bunun tam tersi kronik hadiselerdir. yani sol frontal lezyon.

ayırıcı tanıda düşünmemiz gereken olay ttp..
vee tiaları da atlamayalım..

sözlüğü terk etmek

sol frame'de gördükçe gene kim ayrıldı diye alelacele son entrye baktığım başlık.

yahu ne oldu birdenbire ya da zamanla oldu da benim mi haberim yok sorarım sana ey sözlük halkı.

özellikle de sözlükten sevmediği birileri gitti diye sevinen insanlara şaşıyorum. bunun ilk örneğini motifçi gittiğinde görmüştüm ve hala anlamsız geliyor. tamam, insanlar sizinle aynı düşünmeyebilirler hatta her konuda tamamen zıt düşüncelere de sahip olabilirsiniz ama sadece sizin gibi insanların olduğu bir sözlük tekdüze ve sıkıcı olmaz mı? o zaman burada paylaşım yapmanın, entry okumanın ne anlamı kalır.
sözlükteki her yazar kanımca sözlüğe ayrı renk ve değer katmaktadır.
ayrıca şahsi düşüncem rahatsız edici davranışları olan ya da benliğini tam oturmamış yazarlarda zevkle kullanmak için @kadavra'nın dediği gibi moderasyon tarafından yazar engelleme butonu gelmelidir. daha önceden farklı başlıklar altında bu isteği defaatle gördüm, umarım yakın zamanda da gelir.

evet, ben de bir gün gideceğim sözlük. muhtemelen farklı görüşlere tahammülsüz insanlardan bunaldığım için ya da kendime katacak bir şeyler bulamadığımdan gideceğim. sözlüktekilerinin çoğunun yaptığı gibi sessiz sakince, not bırakmadan, veda etmeden usulca gideceğim. ama o gün bugün değil.

mağara adamı stili ile pişirmek

eti ya da sebzeleri güveçe koyup, üzerine biraz tuz, baharat ekleyin. kapağını kapattıktan sonra basit bir hamur yapıp güvecin kapak kısmını kapatın. kendi buharında pişmiş güzel yemekler hazırlamış olursunuz.

çiğ yumurtayı cıvık hamura biraz fazla bulayıp kor halindeki ateşe atın tadı çok güzel oluyor. közlenmiş gibi de değil haşlanmış gibi de değil. hoş bir tat..

sütün içine biraz fazlaca sirke ya da limon ekleyin ve ateşte kaynatın. ardından tencerenin üzerine bir süzgeç koyup çökelek kalıntılarını o süzgeçte tahta kaşıkla yoğurun. peynir altı suyunun içinde yapın bu işlemi. biraz uğraştıktan sonra lastik kıvamına gelecektir. doğal kaşar elde etmiş olursunuz. üstelik mayasız. bekledikçe de rengi sararacaktır.

unutulmaz film replikleri

bir de kadir inanır'ın serpil çakmaklı'ya attığı tokat var ki o da unutulmaz. video telif hakkı yüzünden kaldırılmış ama bir benzeri için buyrun:*

Toplam entry sayısı: 1198

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

tatlı seferleri

birincisi bugün başlamış olan, trileçeciler ve bulaşık süngericiler arasındaki düşmanlıktan doğan sefer. trileçeciler "tanrı trileçeyi kutsasın" nidalarıyla taarruza geçti. süngerciler trileçeye tabii olmamakla birlikte onu kabul etmiyorlar ve hendek kazıp içine süt doldurdular. süngerlerin orayı geçemeyeceğini düşünüyorlar. savaş çatala sünger devam ediyor. bakalım zaman neler getirecek.

"deus vult trileçe!"

pasif ırkçılık

aktif ırkçılığın toplumun derinliklerinde yaptığı etkiden kaynaklı, bilinçaltından dışarıya aktifine karşı bir tepki olarak yansıyan farkına zor varılan, bunu yapan kişinin bile farkında olmadığı içe dönük ırkçılık çeşidi. türkiye'de en çok kürtler ve aleviler, amerika'da ise en çok zenciler söz konusudur bu pasif ırkçılığın yapıldığı topluluklar olarak. örneğin iç anadolu gibi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir bölgede bir kürt olarak yaşıyorsanız size karşı aktif ırkçılık yapabileceklerin yanı sıra, belli şekillerde pasif ırkçılık yapılır. iki arkadaşımın tramvayda bir teyzeyle girdikleri diyalogu örnek verebilirim. arkadaşlarım van'lıydı ve ikisi de tıp öğrencisi. bir gün tramvaya binmişler, bir teyze nereli olduklarını sormuş. onlar da van'lı olduklarını söylemişler. teyze "olsun, olsun siz de insansınız." demiş. bakın bu pasif ırkçılık. doğrudan bir aşağılama yok, var olan bir aşağılama olduğu alt düşüncesiyle söylenen, o aşağılamayı nötrlemeye yönelik bir kabullenme çabası bu. bu durum toplumun içinde var olan bir ırkçılık sisi dolanıyor olduğunu gösteriyor. aktif değil ama diyalogların arkasında saklı, bilinçaltı düzeyde. buna ben pasif ırkçılık diyorum, sosyolojide karşılığı var mı bilmem.

bunun aynısı amerika'da da var. bir komedyen anlatıyordu. dört zenci kadının işlettiği bir pizzacı görsem şöyle derdim diyor: "hmm." bunun hafif bır ırkçlık olduğunu ekliyor. "evet, dört zenci kadın pizzacıyı işletiyor, pek rasgelinmez." bir örnek daha ekliyor komedyen. bir hastaneye gidersem ve doktor hintli veya çinliyse şöyle derim "ne güzel, ne güzel. daha çok görelim, neden olmasın?" başka bir örnek daha veriyor. eğer gece vakti bir benzinciye gidersem ve kapşonu geçirmiş bir genç gelirse ve bu genç beyazsa şöyle derim "herif sporcu." eğer genç zenciyse ve suratında kocaman bir gülümseme yoksa "sıkıntı yok" derim diyor. bakın doğrudan bir ırkçılık veya aşağılama yok. negatif herhangi bir şey yok. normal kişiler için söylemeyeceğin "sorun yok, olsun, o da insan, ne var ki, benim dedem de kürt..." gibi sözleri bu zamanında ayırım görmüş kişilere söylediğinde bu pasif ırkçılık oluyor benim için.

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

72 puanla acil tıp yazmak

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

içerik kuralları - iletişim