hengâme

Durum: 1059 - 66 - 23 - 2 - 23.04.2019 00:18

Puan: 16595 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 106

kant

tıbbiyeli radyo

dokuz kişinin aktif olduğu radyo. (an itibariyle.)

kanaat

recep tayyip erdoğan'ın kanat kelimesini okuyuş şekli. kanaaat.

the thinker of cernavoda

1956 yılında cernavoda (romanya)'da keşfedilen, m.ö 5000 yılına tarihlenen geç neolitik döneme ait bir heykel.

avlanma, ibadet gibi şeylerin dışında insanın iç gözlemini yansıtan en eski eser olarak biliniyor.

devrik liderin evinden çıkan balyalarca para

paraları arkasına düzgün dizememiş ki devrilmiş.

pink floyd

nasıl müzik yaptıklarını bilmediğim grup. tek bildiğim benim onları dinlemeye dayanamadığım. sanki işkence yapıyorlar gibi geliyor ve hemen kapatıyorum.

görmek

insanın temel duyularından birisi. ışığın cisimlerden yansıması ve gözün bu yansıyan ışıkları beyine iletmesi ve beynin bunu algılayıp yorumlamasıyla gerçekleşir.

bir yandan da bütün duyular görmek olarak algılanabilir. eğer evrimsel süreç içinde gözlerimiz gelişmeseydi ve kulaklarımızla görmek zorunda kalsaydık, bu da gözle görmekten neredeyse farklı olmayacaktı. tıpkı yarasalar gibi etrafa ses göndererek ve o seslerin yansımalarını algılayıp onu beynimizde yorumlayarak etrafımızı görebilirdik. beyin bu seslerden yola çıkarak etrafın üç boyutlu bir haritasını çıkartabilirdi. etrafı algılamamıza yarayan her duyu için bu geliştirilebilir.

duyular asla nesnenin aslını gösteremezler çünkü nesneyi değil başka bir belirtecin nesneye göre konumlanışını algılayarak görürüz. bu belirteçleri de ancak başka belirteçlere göre algılayabiliriz, yani bütün duyularımız etrafın birbirinden farkı üzerine çalışır. farktan başka bir şeyi algılayamayız. hiçbir şeyin mutlak halini göremeyiz ve mutlak olan bir şey varsa bile bu insanın şu anki haliyle algılayamayacağı bir varlıktır.

güzellik

sanatın odak noktası olandır. güzellik tanımına ve anlayışına göre, sanat akımları da değişiklik gösterir. sanat ve güzellik, uyumla birlikte gelir ve güzel olarak gördüklerimiz uyumlu olanlardır. örneğin güzel bir yüz kendi içinde uyumludur ve belli bir estetik barındırır.

göreli olandan başkasını algılayamayan insan için mutlak bir güzellik yoktur, olsa bile insan ona ulaşamaz ancak ulaşmaya çabalayabilir. çoğunlukla bu mutlak güzellik tanrıdır ve böyle düşünenler sanatlarında tanrıya ulaşmaya çalışırlar, sanatları tanrısaldır. kimileri içinse ulaşmaya çabalanacak bir güzellik yoktur, kimileri bunu umursamaz bile. ancak iyi sanat dediğimiz çoğunlukla uyum barındıran ve anlatılmak istenilenin güzelce anlatıldığı eserlerdir.

ıhlamur

maskülen şarkılar

"yırtarım dağları , enginlere sığmam, taşarım." hissiyâtı yaşatan şarkılardır.
  • /
  • 106
  • /
  • 24

the thinker of cernavoda


görmek


baz istasyonu


ayna evresi


yggdrasil


bülbül


talasemi


yeni zelanda'daki iki camiye terör saldırısı


hirschsprung hastalığı


cenazede güneş gözlüğü takmak


  • /
  • 24

papiller tiroid kanseri

en sık görülen tiroid kanseri olan ''papiller tiroid kanseri'', tiroid hormonları üreten ve depolayan foliküler hücrelerden kaynaklanmaktadır.
papiller tiroid kanseri her yaşta ortaya çıkabilir, ancak en sık 30 ila 50 yaş arasındaki insanları etkiler.

papiller tiroid kanseri (ptc) genetik sendromlar ile ilişkili olabilir. nadir de olsa, ptc guatr veya kolon tümörleriyle de ilişkili olabilir. bu nedenle hasta yakınlarından ailelerine papiller tiroid kanseri, guatr, kolon / rektum tümörleri veya meme kanseri öyküleri sorulmalıdır. aile öyküsü pozitif olan hastalar, aile öyküsü olmayanlara göre tiroid kanseri için daha fazla risk altındadır.
papiller tiroid kanseri neredeyse hiçbir zaman hipertiroidi veya hipotiroidizme neden olmaz. insanları kötü hissettirmez. papiller tiroid kanserleri genellikle herhangi bir belirtiye neden olmadığından, kanserin ne zamandan beri büyüdüğünü belirlemek zor olabilir.
papiller tiroid kanseri teşhisi hastalara ilk başta çok ürkütücü gelebilir; ancak papiller tiroid kanserleri çoğunlukla yavaş büyüyen tümörlerdir ve çoğu, cerrahi olarak çıkarılabilir. yavaş büyümesine rağmen, papiller tiroid kanseri bazen boyundaki lenf bezlerine yayılabilir. ilgili lenf nodları tiroid ile birlikte cerrahi olarak çıkarılabilir. ptc teşhisi konan çoğu insan ölmez.

kanser için şüpheli bir tiroid nodülü değerlendirmek ve tanı koymak için kullanılan bazı testler vardır.
bu testler :
ultrason - bir tiroid ultrasonu, invazif olmayan bir görüntüleme çalışması olup, ses dalgalarının tiroid bezinin ve genişlemiş lenf nodlarının her ikisinin de doğru bir resmini görmek adına kullanıldığı bir görüntüleme çalışmasıdır.

ince iğne aspirasyonu (fna) - fna biyopsisi, tiroid nodüllerini değerlendirmek için en doğru testtir. biyopsi ultrason rehberliğinde yapılabilir. tiroid nodülüne çok ince bir iğne yönlendirilir ve küçük bir hücre örneklemesi aspire edilir.

kan testleri - papiller tiroid kanserli hastaların çoğunda normal kan testleri ve tiroid fonksiyon testleri vardır. nadiren, ptc'li hastalarda anormal tiroid hormon düzeyleri olur ve bu nedenle, tiroid hormonu seviyeleri (serbest t4 ve t3) ve tiroid stimüle edici hormonun (tsh) ölçümleri kan testlerinde yapılabilir.

genetik test - ailevi bazı papiller tiroid kanseri vakalarında genetik test gereklidir. ancak ptc için henüz belirli bir gen tanımlanmamıştır.

tiroid taraması - tiroid nodülünün çalışıp çalışmadığını (sıcak bir nodül) veya çalışmadığını (soğuk nodül) görmek için bir raı tiroid taraması yapılabilir. sıcak nodüllerin çoğu iyi huyludur; fakat soğuk nodüller kötü huyludur, kanser içeren soğuk bir nodül olasılığı sadece % 10'dur. genel olarak, fna biyopsisi daha doğrudur ve tiroid kanserinin çalışmasındaki raı taramalarının yerini almıştır.

manyetik rezonans görüntüleme (mrg), bilgisayarlı tomografi (ct taraması) veya pozitron emisyon tomografi (petct) taramaları - büyük kanserlerin istila edip etmediğini görmek için bu gelişmiş görüntüleme testleri gerekebilir.

görmek

retinadaki görme yollarından sonra n. opticus, chiasma opticum, tractus opticus, corpus geniculatum laterale, radiatio optica ve brodmann’ın 17. alanının ortak çalışmasının meyvesi olan eylem.

ateistlerin ateizmi seçme nedenleri

bişeye inanmamak sizi o şeyin karşısında yapmaz her zaman, insanlar bunu pek düşünmüyorlar. bu nedenle ateizm din karşıtlığı, allah karşıtlığı demek değildir. ateizmi bugün bu konuma getiren teistler yani inançlılardır.
ateizmin nedeni diye de bir şey yoktur aslında. yine ateizme bir neden arıyor olmanın manasızlığına sürükleyen de inançlılardır.
ateizmin rasyonel ya da bilime dayalı olma gibi bir zorunluluğu da yoktur. ateizm aslında evrim teorisiyle felsefik açıdan bambaşka şeyler olsa da insanlarca el birliği ile kardeş ilan edilmişlerdir.
herkesin yine unuttuğu bir şey vardır o da bireylerin sezgiselliğinin gözardı edilmesidir. herhangi biri çıkıp kendini kanıtlama çabası olmaksızın "ben allahın olduğunu, dinlerin doğruluğunu hissetmiyorum" diyebilir. işte bu kişi ateisttir. hissetmiyorum diyen insana neden hissetmiyorsun ya da hissetmediğini kanıtla demenin manasızlığının farkındasınızdır. bakış açınız bu şekilde olmalı. benim nedenim bunu hissetmiyor oluşumdur.

dinleri ve ateizmi birbiri üzerinde var oluş mücadelesi veren karşıt iki kavrammışçasına çatıştıran dünya üzerindeki politikalardır. inançlıların ve hatta ateist olanların bile ateizm algısı bu nedenle bozulmuştur malesef.

tıbbiyelinin en sevdiği yemek

hengâme

anladığım kadarıyla sözlüğün gececi tayfalarından olan, gececi olsa da gece karanlığında kaybolmayan, kendine has üslubu ile dikkat çeken bir yazar.
iyi yazmaları olsun...

insülin

berlindeki bir tibbiyeli olan paul langerhans, 1869 yilinda bir gun mikroskop altinda pankreas kesitiyle oynarken farkli bir hucre toplulugu gorur. "ulan bunlar da ne acaba, bunlari daha once gormedik biz heralde yaa" deyip not alir kenara. sonra da bu adamin yaptigi kesife ithafen langerhans islet (langerhans adacigi) derler insulin ureten hucrelere. sindirimle ilgili oldugunu dusunurler tabi ilk basta. sonucta pankreas yani. kimsenin aklina gelmez o donemde kan glukozunun seviyesini ayarlayacagi.

sonra 89 yilinda minkowski diye bir adam test icin kopegin birinden pankreasini cikartir. hayvan bakicisi fark eder ki bu kopegin cisinin uzerine sinekler toplasmakta. bu durumu rapor eder tabi, adamlara idrar analizi yaparlar, bi bakarlar ki idrarda glukoz var.

hoaydaaa. sindirim diyoduk, adam idrar falan demeye basladi. sonra dusunup tasinip diyorlar ki, bu pankreastaki adacikli hucrelerin kesinlikle diyabetle iliskisi olmali. kesin diyorlar yani. pankreas ve bu adaciklari bisey yapiyolar, o yaptiklari seyi yapamadigi zaman (mesela bu adaciklar tamamen ya da buyuk oranda yok edildiginde) adam diyabet oluyor, sekerli isiyor tuvalete gidince.

tabi olay sindirimden diyabete kayiyor bir anda. herkes bu adaciklarin ne yaptigini bulmaya ugrasiyor. "ah bi saflastirsam su hucrelerin salgisini var yaaa" diye ortalikta dolasan bilim adami kayniyor ortalik bir sure. dunyanin her yerinden ses cikmaya basliyor. biri amerikadan diyor ki "ben biraz extract ettim galiba bu salgiyi. ama butun pankreasin extractini aldigim icin olmadi galiba. saflastirilmasi lazim", digeri diyor ki "yahu ben aqueous yaptim bunu galiba. bu da biraz dusuruyor glukozuriyi". sonra romanyadan bi adam cikip diyor ki "yahu ben bunu kana verdim, kan sekerinin dustugunu gordum". evet romanya. bukres universitesinden nicolae paulescu.

tabi bu buyuk yanki uyandiriyor. kanadadan frederick banting, bu romanyali abimizin makalesini okuyor (o makale de 1. dunya savasi sebebiyle basilamiyor bir sure. savas bittikten sonra anca yani). yil olmus 1920. banting diyor ki "ya bu polonyali abi koca pankreasi cikartip bakti, e bunun icindeki sindirim enzimleri falan adaciktaki hucrelerin salgisini coktan degrade etmistir. o yuzden buna yeni bi yontem gelistirmek lazim". sonra kendine bir not yaziyor

1. kopegin pankreas kanallarini bagla.
2. acini hucreleri dejenere olup yerinden kopana kadar bekle, kopegi hayatta tut.
3. kalan hucrelerin salgisini topla. glukozuri'yi tedavi et.

adam bu fikir icin 4-5 ay sonra (1921 oldu artik takvimler) macleod hocaya gidiyor. diyor ki "hocam benim boyle boyle bi projem var. tubitak bursu vermesen de olur. bana bi lab bi de asistan ayarla da bi bakalim suna". hoca tabi yanasmiyo once. "o proje olmaz. o fikri unut at cope" edasiyla yaklasiyo. sonra vicdan yapiyo galiba, tamam deyip tatile gidecegi sira labi veriyo. 2 tane de tip ogrencisi veriyo asistan olarak. birinin adi charles best, digeri clark noble.

bakin olayin dramatikligine simdi. banting, macleod hocanin yaz tatiline iskocyaya gitmesini firsat bilip diyor ki "beyler, yazin bu isi yapip bitirmemiz lazim ama ayak altinda dolasan oyle cok kisi istemem. bana 1 kisi yeterli. aranizda anlasin bana haber verin, ben arkada kopeklerin yanindayim". cocuklar yazi tura atiyolar arasinda, charles best kazaniyor, diyor ki arkadasina "kanka sen bugun git madem, degismeli calisiriz yarin da sen gelirsin." noble da tamam kanka deyip gidiyo. best ve banting o gun calisiyolar, sonra banting diyor ki asistani best'e, "diger cocuga soyle daha gelmesin, seni sevdim sen bundan sonra butun deneylerde benim asistanligimi yapicaksin". e tabi hocanin lafinin ustune laf yok, best arayip haberleri veriyo arkadasina.

// ben dusunuyorum da, noble'in yerinde olsaydim o an heralde sey derdim. "oh ulan be yirttik. yazin sicaginda gunesin altinda ise mi gidecektim bi de. denize giderim ooh mis, 90 gun yuzecem lan bu tatilde gorursunuz"//

simdi olaya geri donelim. prosedur neydi, pankreas kanallarini baglayip acini hucreleri yok olana kadar bekleyeceklerdi. sonra da kalan adaciklarin salgisini toplayacakti.

aynen boyle yapiyorlar. pankreas kanallarini baglayip bagirsaga bosalmasina izin vermiyorlar sindirim enzimlerinin. e tabi onca enzim, pankreasin icinde birikince ne olmus olabilir sizce, butun acinar hucreler telef. geriye kalan copu de immun hucreler temizledikten sonra cillop gibi islet yapilari kalmis geriye. bu asamada kalan hucrelerin salgisini toplayip pancreatectomy yapilmis kopege verirler bu salgiyi. yaz boyu yasar kopek cidden. topladiklari salgiya da "isletin" derler, hani langerhans islet hucrelerinden geldigi icin. o zamanin "isletin"i, bugunun insulini iste... 1923te zaten nobel odulu alir banting, kazandigi paranin yarisini da asistani charles best ile paylasir. bu asamada diger asistanin yuzunu gormek isterdim ben aslinda. acaba ne yapmistir, yazik adamcagiza.

tabi hikaye burada bitti mi, bitmedi. tatil biter, labin patronu macleod gelir, "naaaptiniz gencler" der bizimkilere. bunlar da kopegi anlatir, derler ki "hocam biz simdi boyle boyle yaptik, diger kopeklerin bazisinin pankreasini kesip aldik, adamlar diyabet oldu. marjorie diye de bi kopek sectik, buna elde ettigimiz isletin salgisini verdik. baktik ki kopegin kan glukozu normal, ama digerlerininki tavan yapmis. kesin ise yaradi hocam, hadi paper basalim". tabi macleod cakal, adam tecrubeli. hemen deneyi tekrar edin ben de gorcem diyor, bunlar da bir daha yapiyorlar herseyi. tabi bu sefer macleod hoca daha iyi ekipmanlar veriyor, daha fazla imkan sagliyor, hatta banting'e maas bile veriyor. adam bildigin tubitak projesi yapiyor yani heheh.

macleod tabi sistemin calistigini gorunce seviniyor, fakat yine bi kulp takiyor. "6 haftada elde ediyonuz bu salgiyi anca, cok uzun bi yol bu. kopekte olursa herkeste olur, gel biz bunu fetal buzagida deneyelim. hem fetusun sindirim yapan hucreleri gelismemis oluyo onlarin" deyip ikna ediyor banting'i. yapiyorlar bakiyorlar ki bu da calisiyor.

sonra tabi hemen purifikasyon icin adam cagiriyorlar. bu boyle ekstrakt halinde ama icindeki bir sey buna sebep olmali, bunu ayirmaliyiz deyip ise girisiyorlar 1921'in araliginda. 1922 ocakta hemen 14 yasindaki bir hasta cocuga enjekte ediyorlar ilk purifiye ettikleri insulini. tabi becerememisler, cocukta felaket alerjik reaksiyon olusuyor. sonraki enjeksiyonlari iptal ediyorlar hemen. cagirdiklari adam gece gunduz calisip daha saf daha temiz halini hazirliyor insulinin, diyor ki "ben bunu yikadim akladim pakladim artik daha temiz. bi de boyle deneyelim". zor bela bir kere daha denetiyorlar, ta-daaa! glukozurinin semptomlari ortadan kalkiyor. tabi bu arada soyle bir sey oluyor, banting ve asistani best, macleod hocanin cagirdigi biyokimyaciyi bir turu sevemiyor. aralarinda huzursuzluk oluyor surekli, adami "baskalarinin isine burnunu sokan biri" olarak itham ettiklerinde bizim biyokimyaci ekipten ayriliyor.

ondan sonrasinda amerikadan bunu da tedavi edin sunu da iyilestirin diye ust duzey insanlarin falan talepleri geliyor. tabi bakiyorlar ki iste para var, bir ilac sirketiyle anlasip insulini yuksek miktarda uretip saflastirip paketleyip satmaya basliyorlar.

tabi bu calismalardan sonra iste 1923te nobel aliyor banting ve macleod. tabi banting burada da yaygarayi kopartip diyor ki "ulan fikir benim, bana yardim eden cocuk aha bu, asistanim best. niye odulu macleod'a veriyonuz biz bulduk bizim hakkimiz" deyip paranin yarisini asistanla paylasiyor. macleod tabi bu hamlenin altinda kalir mi, o da kendi odulunun yarisini cagirdigi biyokimyaci james collip ile paylasir. onca tantanadan sonra, patent 50 cent karsiliginda macleod'un bulundugu ve calismanin yapildigi universite olan toronto universitesi'ne satilir.

bir stajyerin asistana ilgi duyması etik midir?

kesinlikle etik değildir. çünkü istismara açık bir durumdur. asistan denilen kişi de en nihayetinde herhangi bir bölümde kadrolu çalışan, öğrencilikten bir üst mertebeye çıkmış, yeri geldiğinde derslere giren, en nihayetinde kabaca 'hoca' diye tanımlayabildiğimiz kişilerdir.

haa çoğunlukla nasıl olur genç kızlarımız kendinden büyük erkek sevdiği için (en azından bi çoğu) ve biraz da olsa karşı tarafın otoritesi olduğu için hoşlanır. işin kötü tarafı kız bunu aşk sanırken; erkek bunu dikiş tutturamadığı ilişkileri için bir fırsata dönüştürür. sonra ne mi olur? en iyi ihtimal evlenirler. en kötü ihtimal de taraflardan biri diğeriyle oynar.

faraday kafesi

böyle bir şey aklınıza gelmişse yanlış şeyi hayal ettiniz demektir.

dindar vs ateist

söyle bir şekilde açıklanabilir

birkaç maddede tümörlü türk veya anadolu ateizmi

- www.militanateist.com benzeri site aç.
- ateizm ile ilgili site açıyorsun ama mutlaka bilim kategorisi oluşturup en başa yerleştir; içini de ikinci sınıf çevirilerle doldur. içinde bilim geçmeyen ateist site mi? kesinlikle olmaz. ateizm bilimdir. "ateizm inançtır" diyenlere saldır.
- sitede ateolojik-teolojik argümanların hiçbirinden bahsetme, hiçbir eleştiri ortaya koyma; fakat dinler kategorisine ağzına kadar turan dursun, ilhan arsel ve muazzez ilmiye çığ yazıları yerleştir. evet zaten onlar gerekiyor ateist olmak için. düşünce tarihini de bu üçlü çekip çeviriyor.
- karikateist ve sorgulayan gibi avel mekanlarını en ince ayrıntılarına kadar takip et. her gönderilerini paylaş. yetmezse aynısından sen aç. tıkandığın yerde komikli dinsiz karikatür arakla sayfaya koy. sayfa pp’si ya einsteinli ya da atomlu bir şeyler olmak zorunda.
- içinde ateist geçen twitter hesabı alıp bol bol siyaset yap. saldır. söv. içki fotoğrafı paylaş. altına "ramazanda rakı bira keyfi" notu düş. ramazanı özellikle belirtmen gerek yoksa için rahat etmez. ayrıca üçüncü sınıf görsellerle dinleri tiye al.
- dinini sorgula lafını diline pelesenk et. ayağa düşür. bununla yatıp bununla kalk. "dini sorgulamak" zaten doğrudan ateizme götürüyor, başka bir beceriye gereksinim yok.
- ateizmle ilgili argüman soranlara muhammed'in cariyelerinden, ahzap 50'den ve ayşe'den bahset. cennet lafı geçtiğinde anında hurileri araya sıkıştır ve pedofililerin gideceği cennette bulunmak istemediğini bildir. turan dursun'un hadis yorumlarından sık sık alıntı yap. çünkü malign tümörlü türk ateisti olmak bunu gerektirir.
- hıristiyanlık, musevilik ve diğer binlerce dünya dini hakkında en ufak bir ileri okuma yapma. komparatif dinler tarihi kitabı açmadan tüm dinler hakkında genel hükümlerde bulun. otomatik olarak "tanrıların hepsini reddetme paketi" yanında geliyor.
- dinî ritüel, uygulama ve kutlamaları sadece içinde din var diye eleştir veya görmezden gel. dinin kültürel köklerini baltalamaya çalış. dinî kültürün pratik ürünlerine bakma. pratik sonuçlarına bakacaksan olaya her zaman ışid tarafından bak.
- teist din felsefecilerini, bilim insanlarını ve teologları sadece bu özelliklerinden dolayı şarlatanlıkla ve bilim düşmanlığıyla etiketle. çünkü bir bilim insanı ateist değilse yaptığı bilimsel çalışmaların hiçbir değeri yoktur. böylece kendi ateizmini kanıtlamış oluyorsun.
- dawkins'in ne kadar büyük bir bilgin olduğunu herkese yay. kitap önerisi isteyenlere tanrı yanılgısı'nı öner. gen bencildir'in harika bir bilimsel kitap olduğunu söyle. biri fizikten bahsederse de "zaten hawking ateist abi yea" de.
- "felsefeyle ilgileniyor musun?" diye soranlara "bilimle ilgileniyorum. yaşasın bilim. orama da bilim burama da bilim." cevabını ver. bu arada “bilim felsefeden üstündür”. bunu da belirtiyorsun.
- popüler bilim reyonunun önünden ayrılma. yeni bir popüler bilim kitabı çıkınca hemen hücum et. kitapları facebook’ta üst üste dizip poz ver. okuyunca da o alanda uzman olmuş gibi davran. her yere yorum yetiştir. her taşın altından çık. çünkü sen büyük bir iş başardın; popüler bilim kitabı okudun. nerede bir bilimsel paylaşım var popüler bilim okuyucusu olarak atlamak ve dinlerin bu popüler bilim kitaplarında yazanlarla çeliştiğini söylemek zorundasın, sen bir tümörlü türk ateistisin unutma.
- evrim varsa tanrı yoktur. teistik evrim palavradır. detayına gerek yok. bunları ezberle. bazıları aklının çizgisine ters gelebilecek olan uyumcu görüşleri savunacak, “palavra” diyerek geçiştireceksin. unutmuyorsun bunu da.
- klâsik mantık mı? sembolik mantık mı? mantık safsataları mı? onlar da nedir? yeniliyor mu? mantık literatürünü zerre açıp okuma. fakat ateizm dışı her argümana, ne olduğunu bile tam olarak çözemediğin safsata ve geçersiz çıkarım lafını yapıştır.
- canın sıkıldığında adnan'ın videolarını ve bir yörüngede dönen tarikatçılar videolarını izleyip "islâm güzel din aslında iyi kafa yapıyor" esprisi yap. inanmanın kolay olduğunu, senin zor olanı seçtiğini söyle.

bunların hepsini ya da çoğunluğunu yapıyor musunuz? öyleyse tebrikler, siz de tümörlü bir türk-anadolu ateistisiniz.

Toplam entry sayısı: 1059

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

pasif ırkçılık

aktif ırkçılığın toplumun derinliklerinde yaptığı etkiden kaynaklı, bilinçaltından dışarıya aktifine karşı bir tepki olarak yansıyan farkına zor varılan, bunu yapan kişinin bile farkında olmadığı içe dönük ırkçılık çeşidi. türkiye'de en çok kürtler ve aleviler, amerika'da ise en çok zenciler söz konusudur bu pasif ırkçılığın yapıldığı topluluklar olarak. örneğin iç anadolu gibi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir bölgede bir kürt olarak yaşıyorsanız size karşı aktif ırkçılık yapabileceklerin yanı sıra, belli şekillerde pasif ırkçılık yapılır. iki arkadaşımın tramvayda bir teyzeyle girdikleri diyalogu örnek verebilirim. arkadaşlarım van'lıydı ve ikisi de tıp öğrencisi. bir gün tramvaya binmişler, bir teyze nereli olduklarını sormuş. onlar da van'lı olduklarını söylemişler. teyze "olsun, olsun siz de insansınız." demiş. bakın bu pasif ırkçılık. doğrudan bir aşağılama yok, var olan bir aşağılama olduğu alt düşüncesiyle söylenen, o aşağılamayı nötrlemeye yönelik bir kabullenme çabası bu. bu durum toplumun içinde var olan bir ırkçılık sisi dolanıyor olduğunu gösteriyor. aktif değil ama diyalogların arkasında saklı, bilinçaltı düzeyde. buna ben pasif ırkçılık diyorum, sosyolojide karşılığı var mı bilmem.

bunun aynısı amerika'da da var. bir komedyen anlatıyordu. dört zenci kadının işlettiği bir pizzacı görsem şöyle derdim diyor: "hmm." bunun hafif bır ırkçlık olduğunu ekliyor. "evet, dört zenci kadın pizzacıyı işletiyor, pek rasgelinmez." bir örnek daha ekliyor komedyen. bir hastaneye gidersem ve doktor hintli veya çinliyse şöyle derim "ne güzel, ne güzel. daha çok görelim, neden olmasın?" başka bir örnek daha veriyor. eğer gece vakti bir benzinciye gidersem ve kapşonu geçirmiş bir genç gelirse ve bu genç beyazsa şöyle derim "herif sporcu." eğer genç zenciyse ve suratında kocaman bir gülümseme yoksa "sıkıntı yok" derim diyor. bakın doğrudan bir ırkçılık veya aşağılama yok. negatif herhangi bir şey yok. normal kişiler için söylemeyeceğin "sorun yok, olsun, o da insan, ne var ki, benim dedem de kürt..." gibi sözleri bu zamanında ayırım görmüş kişilere söylediğinde bu pasif ırkçılık oluyor benim için.

tatlı seferleri

birincisi bugün başlamış olan, trileçeciler ve bulaşık süngericiler arasındaki düşmanlıktan doğan sefer. trileçeciler "tanrı trileçeyi kutsasın" nidalarıyla taarruza geçti. süngerciler trileçeye tabii olmamakla birlikte onu kabul etmiyorlar ve hendek kazıp içine süt doldurdular. süngerlerin orayı geçemeyeceğini düşünüyorlar. savaş çatala sünger devam ediyor. bakalım zaman neler getirecek.

"deus vult trileçe!"

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

şgk

swhye getirdiğim alternatif olup açılımı "şuraya gülücük koyalım!" olan kısaltma. aklıma bob ross amcayı getirdi. "belki şurada sevimli bir gülücük vardır!"
şoşyal güyenlik kuyumu da gelebilir aklınıza o değil! *
bugün de güldük çok şükür!

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

içerik kuralları - iletişim