hengâme

Durum: 914 - 59 - 10 - 0 - 19.01.2019 15:40

Puan: 13689 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

“Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” \"İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca duş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan ândan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir.\" -Schopenhauer.
  • /
  • 92

doktor olunca bize de bakarsın artık

"hazırda bir sürü doktor var onlara gitsenize, beni niye bekliyorsunuz?" şeklinde cevap veriyorum bu sözü bana söyleyenlere.

tanrıyla konuşmak

tanrı bir varlık olmadığından mümkün olmayan iş. ancak kendi kendinize konuşabilirsiniz veya rüya görürsünüz vs.

aslına bakarsak bizim algılarımız, duyularımız en temelde bizim için iyi olan ve olmayanı ayırt edecek şekilde gelişmiştir. hiçbir şeyin aslını göremezsiniz çünkü görmek denen şey bir şeyin aslından çok diğerlerine göre nisbini gösterir. her şey görecelidir. tanrı bir şey değildir, ne görünür, ne duyulur, ne konuşulur. açıkçası böyle bir varlığa var diyemeyiz. varlık bile değil de başka türlü anlatamayız. tanrı inanılacak veya reddedilecek bir şey de değildir. akışına bırakın, onu düşünmeyin, o yok çünkü bizim için. burada tanrı diye nitelendirdiğim her şeyin sebebi olarak insanların aklında canlanan o büyük şey. ama bu allah da değil yahve de değil, uranos da değil şiva da değil. onlar aslının imitasyonu, aslı bile yokken onların ne hükmü var ki.

nihat hatipoğlu

gaziantep islam bilim ve teknoloji üniversitesi'ne rektör olarak atanmış kişi.

#nihathatipleratanılsın

geceye bir şarkı bırak

ın this world, ıs the destiny of mankind controlled by some transcendental entity or law? ıs it like the hand of god hovering above?
at least it is true that man has no control even over his own will.

aniden modun düşmesi

radyoda yayın yapan mod'un internetinin gidip gelmesi ve düşmesi.

ebeveynlik ehliyeti

yetkim olursa kanunlaştıracağım ehliyet. trafikte araç kullanmak için bile ehliyet varsa çocuk sahibi olup onu yetiştirmenin de bir ehliyeti olmalı. trafikte ehliyeti olmayanlar araç kullanamaz, bu toplumun faydasınadır, kaza riskini düşürmek ve trafiğin düzenini devletle birlikte halkın da korumasını sağlamak için. peki ya yanlış yetiştirilip, ebeveynleri tarafından hayatları mahvedilip, hasarlı çocukları toplum trafiğine salmak suç değil midir? düzgün insanlar neden bozuk insanların onlara vereceği zarardan korunmasın ki?

bu ehliyeti alabilmek için ebeveynlerin yetişkinlik kriterlerine uygun olması gerekecek. yetişkin olamamış kişilerin çocuk yapmasına izin verilmemekle birlikte çocukları da devletin gözetimi altında yetiştirilecek. kendi yetişmemiş biri çocuğunu nasıl yetiştirsin?günümüzde yetişkinliğe adım atmanın askerden gelmek, okulu bitirip işe başlamak gibi dış dünyaya yönelik şartları var. ancak bu böyle değil. fiziksel ve sosyal bir takım şeyler yeterli değil, zihinsel bir yetişkinlik de gerekli. bunu daha iyi sağlamak için zorunlu evlilik kursları olacak, insanlara rehberlik edilecek. aile sağlık merkezlerinde her ailenin hekimi olduğu gibi danışmanı da olacak. çocuklarda polyonun bitmiş olması yetmez. toplumun düzeni ve gelişimi için akıl sağlığı yerinde, belirgin hasara uğramamış yetişkinler ve çocuklar gereklidir.

bu yazıyı bana yurt tuvaletinde ardında miras bırakan birisi yazdırdı. evet yine tuvalet. insanlara gareziniz mi var lan? su mu yok! sifonu çekeceksin bitecek lan. bu kadar basit. adam gibi yetiştirin şu çocuklarınızı yahu. ergenlikten sonra kendi başlarının çaresine bakacak düzeye gelmeliler yahu. nelerle uğraşıyoruz. biri izmaritleri dökmüş. biri duş başlığını sökmüş. biri çamaşır makinesinin beynini yakmış. biri internet kafeden çıkmaz. devlet bunları yurda alarak çöp yetiştiriyor yahu. bu kadar basit şeyleri bile yapamıyorlar yahu. askere giden arkadaşlarımın anlattıklarını yazsam iyice umudunuzu kesersiniz vallaha. neler var arkadaş...

yağmurlu ve kasvetli havayı seven insan

insanların sokağı kendisine bırakmasından, şemsiyeye veya kapşona düşen damlaların oluşturduğu sesten hoşlanan, dinginliği seven, içe dönük kişidir.

bir çaylağın yazar olduğunu anlamak

sözlük gündeminin bir anda başka başlıklarla doluvermesi, sözlüğe yeni gelen birisinin çaylaklıktan yazarlığa kabul edildiğine delâlet eder. çaylak yazarlığı onaylandığında yirmi entrisiyle birlikte bir anda duhûl oluverir.

önceleri mevzu bahis çaylakların yazar olduklarında yirmi entrilerinin birden normal bir yazarın bir anda yirmi entri girmesi gibi ard arda gündeme dahil olduğunu ancak şimdilerde ise yönetimin yaptığı değişikle zaman aralıkları ile uyumlu şekilde diğer başlıkların arasına kaynadığını fark ettim. belki de bir değişiklik olmamıştır sadece sözlük daha aktif olduğundan böyledir.

bertolt brecht

şimdi bizi iyi dinle:
düşmanımızsın sen bizim
dikeceğiz seni bir duvarın dibine
ama madem bir sürü iyi yönün var
dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
iyi tüfeklerden çıkan
iyi kurşunlarla vuracağız seni
sonra da gömeceğiz
iyi bir kürekle
iyi bir toprağa

dizelerinin yazan alman şair, tiyatro yazarı.

aharon (aaron, harun)

musa peygamberin kardeşi ve vekilidir. kur'an'da geçtiği üzere musa allah'tan kendisine veziri olarak harun'u vermesini istiyor ve allah harun'a da peygamberlik veriyor.

tâhâ sûresinde, Âraf sûresinde, bakara sûresinde parça parça anlatıldığı üzere musa vahiy almak üzere tûr dağına gidiyor ve giderken de kavminin başında harun'u bırakıyor. musa'nın kavmi görünür bir tanrı istiyor, allah'ın nasıl olduğunu merak ediyorlar. kendisinden sâmirî olarak bahsedilen kişi ise insanlardan altınlarını istiyor ve onlara görünür bir tanrı olarak böğüren, altından bir buzağı yapıyor. rüzgarın etkisiyle böğürmeye benzer ses çıkarabilir şekilde tasarlanmış muhtemelen. musa geri döndüğü zaman levhaları sinirli şekilde yer fırlatıyor ve harun'a kızıyor:
–anam oğlu! bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi. (Âraf- 150)

dediler ki:

«–(yâ mûsâ!) biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. fakat biz, o kavmin (mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde sâmirî de atmıştı.»


bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. bunun üzerine:

«–işte bu, sizin de, mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (tâhâ, 87-88)

musa yahve ile gelmeden önce oralarda ba'al tapımı vardı. ba'al buzağı şeklinde tasvir edilen bir tanrıdır. dölleyici bir tanrıdır, yaratıcı ve büyük gök tanrısı değil, toprağı dölleyen ve gerileyerek edilgenleşmiş büyük tanrıdan sonra kendisine tapılan bir tanrıdır. (dölleyiciler boğa şeklinde tasvir edilir.) rüzgarla olan ilişkisi de dölleyici doğasına işarettir. bereketli toprak ana ile büyük ana tanrıça ile birleşir ve ünü buradan gelir. ayette de sâmirî'nin "işte sizin de musa'nın da tanrısıdır" dediğini görüyoruz. bu da musa'nın halkında var olan kutsala karşı olarak yeni bir tapımla geldiğini gösteriyor. hiyerofani başlığında buna az da olsa değindim. kutsallar böyle ikircikli yapıdadırlar bir gün biri doğru olur öbür gün diğeri.
  • /
  • 92

sözlükte kimsenin yazmaması

girip de yazmamak var
gelip de okumamak var
bu bir veda şarkısı
çevirimiçi olmamak var*

suavi

çok güzel şarkıları, türküleri olan bir sanatçı. bilmelisin ve yalı çapkını şarkıları güzeldir.

hayatınızda bir türlü sırrını çözemediğiniz olay

hislerim nasıl oluyorda bu kadar kuvvetli olabiliyor çok merak ediyorum.

tıbbiyeli sözlük yazarlarından şiirler

hayır hayır diye bağırdı figüran
ölmek istemiyorum derken sevmediği kadınları düşündü
ona böyle demişti en iyi açılarını yakalayan kameraman
seviyorken ölmekte olan biri olamazsın

hayır hayır diye bağırdı figüran dramatik jestlerle
ölmek istemiyorum henüz çok gencim derken
ölümü canlandırıyor oluşunun kelimesel ironisini
ve gamsız yakışıklılığını düşündüğünü gizlemeden

hayır hayır diye bağırdı figüran
klişelikten zevk alan bayat gözleriyle
dramı derinleştirecek 2 numaralı bakışını attı

hayır hayır diye bağırdı figüran
yaşamak isteyişi oynarken ucuz bir taklitle.
ve ölüverdi elektronik bir kutunun içinde.

hitit aslanı


hitit devleti'nin ana sembollerinden biri olup, hattuşa'dan maraş aslanı'na kadar bu uygarlığın egemen olduğu her yerde eti (hitit) aslanı'nı görmek mümkündür.

ayrıca erken cumhuriyet devri'nde, anadolu ve trakya'daki kadim uygarlıklara sahip çıkan ulusal türk milliyetçiliği'nin (türk ulusçuluğu da diyebiliriz) de simgesi olmuştur. bunu en çarpıcı örneklerinden birisi de büyük atatürk'ün mozolesi olan anıtkabir'deki aslanlı yol'da yer alan yirmi dört adet eti aslanıdır.

eti aslanı, ankara'nın simgesi olan eti güneşi gibi, biz türklerin unuttuğu ulusal simgelerimizden birisidir.
ingilizler britanya'nın kadim kelt britonlarına,
fransızlar galyalılara (asteriks ve obeliks'te olduğu gibi)
rumenler daçyalılara, arnavutlar iliryalılara sahip çıkıyor. modern genetik havuzlarına bu tarihi uygarlıkların da dahil olduğunu bilerek ulusal kimliklerini bunlarla pekiştiriyorlar.
(hatta ingilizler kendilerini kelt+anglosaksonluk haricinde britanya adasına yerleşen romalı lejyonerlerle dahi özdeşleştirirler.)

bizse kendi geçmişimizi gittikçe daha da unutuyoruz. bırakalım antik dönemleri, yakın geçmişimizde yaşananlar bile unutuluyor.

william godwin anarşizminin felsefî temelleri

anarko-komünizm akımının temsilcilerinden biridir. bu akımın biraz uydurma ve çelişkili yanlarının olduğu düşünülmektedir. toplum sözleşmesine geri dönüş kısmında çeşitli çelişkileri barındırmaktadır.

william godwin anarşizminin felsefî temelleri

kendine apaçık “anarşist” demeyen, ancak fikirlerinden bu yönde olduğu net bir şekilde görülen ilk batı düşünürlerinden olan godwin hakkında, özellikle onun yaşama, topluma çok yönlü bakışı ve savunduğu anarşizm üzerine bir şeyler yazayım. benim için godwin’i ve godwin’in savunduğu biçimde bir anarşizmi önemli kılan pek çok neden var. özellikle individüalist anarşizmi temellendirmekte, godwinci toplum anarşizmini kritik etmek önemli.


görsel: godwin yaşlılığında. resim henry pickersgill’e âit

godwin’in “anarşi” tanımıyla başlayalım. godwin’e göre anarşi; tutarlı, rasyonel ve toplum tarafından benimsenebilecek moral, politik, kültürel ya da ekonomik değer, kuram ya da doktrinlerin yaygınlaşmasından önce mevcûd hükûmetin, teorinin, geleneğin ve kurumların yıkılması ya da yok edilmesi sonucunda ortaya çıkan düzensizlik durumudur.[1] godwin’e ait olan bu tip bir anarşi tanımı üzerinden godwinci klasik anarşizmi ve onun etik, siyâsî perspektiflerini irdeleyelim.

godwin kimdir? w. godwin, 1756 yılında doğmuş ingiliz bir filozof. gençliğinde, bulunduğu konum ve yaşadığı çevre itibâriyle dindar bir ortamda büyümüş, hâliyle dinî geleneklerden ve düşüncelerden etkilenmiştir. bu dönemde samuel newton adındaki bir râhip eşliğinde teoloji eğitimi almıştır. ancak newton, uyguladığı sert eğitim anlayışıyla godwin’in din ve teoloji eğitimini sorgulamasına ve otorite ve dinî yükümlülük kavramlarına eleştiri getirmesine neden olmuştur. ardından, din eğitiminden ve dinî ortamlardan uzaklaşarak londra’ya yerleşip burada yazarlık yapmaya başlamıştır. bu dönemlerde, yine kendisi gibi bir yazar olan thomas holcroft ile tanışmış, holcroft’un radikalist, eleştirel, ateist düşünceleri, onun çeşitli tekellere, bağlılıklara, geleneklere ve kurumlara karşı bir tutum geliştirmesinde etkili olmuştur. böyle bir tutum, godwin’i siyâsî sahada daha fazla faaliyet göstermesi zorunluluğuna itmiştir. nitekim yayımladığı roman ve kısa yazı türleriyle birlikte, oldukça siyâsî düşüncelerini içeren politik adâlet isimli kitabını da yayımlamıştır. bu en önemli çalışması olarak düşünülebilir. sonraki yıllarda feminist yazar mary wollstonecraft ile tanışmış ve her ne kadar evliliğe karşı olsa da onunla evlenmiştir. mary’nin ölümü, yoksulluk, geçim sıkıntısı gibi zorluklar içerisinde yazmaya ve eleştirmeye devam etmiş, yeniden evlenmiştir. yaşlılığına yakın dönemlerde farklı ateist ve anarşist düşünürlerle fikir alışverişi yapmış, anarşist-ateist fikirlerini sağlam bir zemine oturtmuştur. hayâtının birçok döneminde ihânetler, sahtekârlıklar, vefasızlıklar ve yalanlarla karşı karşıya kalmıştır. yaşlılık döneminde ingiliz uluslar topluluğu tarihi ve insan üzerine düşünceler gibi en etkili târihî ve felsefî eserlerini vermiştir. bunlarla beraber siyâsal tüze adlı eseri de onu ünlü yapan çalışmalar arasında sayılabilir. hayâtının son zamanlarını kendisine bağlanan emekli maaşıyla, teşrîfatçı unvânıyla bir evde geçirmiş, 7 nisan 1836 günü 80 yaşında ölmüştür.[2]


görsel: godwin’in eşi. feminist ve kadın hakları savunucusu mary wollstonecraft. godwin gibi bir anarşisti, “en iğrenç kurumlardan biri” olduğunu düşündüğü evliliğe iknâ etmiştir. mezarları yan yanadır.


görsel: 1789 yılında j. w. chandler tarafından yağlı boyayla yapılmış bir w. godwin tablosu. resim hâlen londra’da tate galerisinde sergilenmekte.


görsel: godwin’e yaşamının bir döneminde eşlik eden ve ateist fikirleri aşılayan thomas holcroft. sonradan godwin’in kızını kaçırmak isteyince godwin’le araları açılmıştır.*

godwin’in felsefî düşüncelerinin arka planını incelerken sık sık onun yaşamından izler de bulacağımızdan, kısa biyografisine yer vermenin yararlı olacağını düşündüm.

felsefesinden devâm edelim. godwin felsefesi nereden başlar? şüphesiz ki insanın ne olduğu ve insan doğasının mâhiyeti, birçok düşünürün, felsefelerinde esas noktası olduğu gibi, godwin de insan doğası ve onun kaynağı konusunu kendine problem olarak seçmiş, felsefesini “doğuştan kavramlara sahip miyiz?” sorusuyla başlatmıştır.[3] godwin’e göre insan, birtakım yasalara bağlı olarak var olmuştur ve bu yasalar tüm insanlar için aynen geçerlidir. ancak, herkeste bir zorunluluk hâlinde bulunan birtakım yasaların var olması, insanların tümünde, aynı şekilde geçerli bâzı düşüncelerin, dogmaların, a priori bilgilerin ya da içgüdülerin var olmasını kanıtlamaz. bu nedenle insan doğası, deney-öncesi olarak, yani doğuştan iyi ya da kötü, erdemli veya rezîlet ehlî olamaz. bilâkis insanlar, doğduktan îtibâren kendilerini doğaya ve çevreye göre şekillendirir ya da bu ortam, düşünce geleneği ve paradigma insan doğasını belirleyecek durumda olabilir. yetişme tarzı, kültürel ortam, sosyoekonomik gerekçeler, düşünce ekseni, politik tutum gibi parametreler, bir insanı; nihâyetinde toplumu biçimler. bu durumda a priori ve doğuştan bir kişilikten bahsedilemez; belirli koşullar altında farklı parametrelerle düzenlenen, a posteriori karakterler ancak mevcûd olabilir. godwin'e göre insan tamamen yaşadığı çevrenin bir ürünüdür.[4] buradan hareketle godwin’in iddiâ ettiği oldukça önemli bir şey vardır: sınıf farklılıkları, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik farklılıklar ve kölelik hiçbir şekilde doğuştan, organik bir sebebe dayanmadığından, haklı bir çerçeveye oturtulamaz. insanlar, ortak ve zorunlu yasalara tâbîdirler ve yalnızca bu mânâda dâhi olsa eşittirler. doğum sonrası yaşamımız, bizim doğum öncesi sâhip olduğumuz eşitliğe tercih edilemez ve etnik kökenden, dilden ve sınıfsal eşitsizliklerden faydalanan ayrılıkçı fikirlerin zorunlu dayanağı yoktur. insan sosyal, rasyonel, biyolojik bir varlık olarak seçimini kendisi de yapabilir. çevresini pozitif yönden değiştirebilir. burada dış parametrelerden etkilenmesi de olanaklıdır.[5] fakat insan türünün, tamamıyla ileriye dönük, atılımlı, geniş perspektifli ve yaşam anlayışına sâhip olması için godwin, “aydınlanma” adını verdiği kavram üzerinde durur. aydınlanmanın, kötülük ve cehâlet gibi türümüzü tehdit edici unsurlardan arındırdığını; bilgelik, erdem ve iyilik gibi kavramları insanlar arasında yaygınlaştırdığını söylemektedir.[6]

insanın, eylemlerinin büyük bir çoğunluğunu kendisi belirlemesi, kader içeriğinin ve yapısının tartışılmasında godwin’i önemli bir noktada tutar; çünkü düşünüre göre insan kaderini -kendi eylemlerini seçmesi nedeniyle- kendisi oluşturur.[7] kaderin, doğaüstü bir yaratıcı tarafından insana bahşedildiği şeklindeki bir fikrin aksine godwin, insan eylemlerini ve sonuçlarını haklılandırırken böyle bir aşkın varlığa başvurmaz; insanı doğaya içkin sebepler, yaşanılan ortam, sübjektif seçimler ve bunlara bağlı her türlü parametre ile değerlendirir.[8]

godwin’in etiğe ve ahlâk felsefesine bakış açısı nasıldır? kuşkusuz ki godwin’in etiğe yönelik yaklaşımlarını, yukarıda belirttiğim, “bu nedenle insan doğası, deney-öncesi olarak, yâni doğuştan iyi ya da kötü, erdemli veya rezîlet ehlî olamaz” cümlesinden yola çıkarak kolaylıkla tahmin edebiliriz. bu cümleden hareketle, godwin’in a priori, aşkın, herkes için geçerli, evrensel ya da dogmatik etik ilkelerinin varlığına karşı çıkacağını düşünmek yanlış olmaz. godwin’in etiğe yaklaşımında hedonist[9] yorumların fazlalığı dikkat çeker ki bu durum genelgeçer etik ilkelerin yokluğuyla da paraleldir. godwin’in “iyi” ve “kötü” tanımlarında hazcı yaklaşımı benimsediği görülür. burada “haz” kavramı, felsefe târihinde pek çok düşünürce farklı obje, kavram ve davranışlarla temellendirilmiş olsa da, üzerinde birçok filozofun uzlaştığı “haz” teması olan “mutluluk” kavramının godwin tarafından hazzı temellendirmede kullanıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. öyleyse, godwin’in fikir ekseninde, bizi mutluluğa götürecek olan şeyler nelerdir? godwinci etikte hazzı neler sağlar? bu noktada godwin; özgürlüğe atılan adımların, bilgiyi elde etme sürecinin, erdemi arama arzusunun ya da bunlar gibi bireysel ya da toplumsal entelektüel-zihinsel faaliyetlerin kişiyi mutluluğa ulaştırdığını söyler. şüphesiz ki birtakım fiziksel hazlar, şehevî istekler ya da seküler amaçların ve bunların tatmin duygusunun kişiye mutluluk sağladığı aşikârdır, ancak godwin bu tip bir mutluluğa götürecek olan hazları, entelektüel hazların yanında pek de değerli görmez; aralarında ayrım yapar. ayrıca, kolektif ve toplumsal çıkarların önemli olduğu bir haz-mutluluk anlayışının da bireysel ya da egoist hazlara tercih edilmesi gerektiği, godwin etiğinin temel dayanak noktalarından biridir.[10] ister istemez godwin ahlâkı, bize bir akımı hatırlatıyor: tahmin edeceğiniz üzere jeremy bentham ve john stuart mill tarafından kökleri atılan utilitarizmi.[11] yâni toplumun ve bütünün haklarını, isteklerini, menfaatini, faydasını ve ahlâkını; godwin, bireye tercih ediyor.

godwin’in siyâset felsefesindeki konumu nedir? siyâset felsefesi kapsamında değerlendirebileceğimiz eserlerinin ortak ana düşüncesi olarak godwin’in otorite, hükûmet, baskıcı rejim ve tek kişinin ya da grubun egemenliğine dayanan sistemlere tümüyle karşı çıktığını iddiâ edebiliriz. buna paralel olarak otorite baskısının minimuma indirildiği, gönüllülük içerisinde paylaşımlar yapılan, anti-ırkçı ve anti-merkezîyetçi toplum anlayışı düşünürün benimsediği siyâsî anlayıştır. ancak bu tip bir politik kavrayış, godwin’in devleti rasyonel bir düzlemde temellendirdiği şeklinde bir yanılgıya bizi götürmemelidir. işte “devlet” tanımı ve bu kavramın kökeninin araştırılması, gerekliliğinin sorgulanması, siyâset felsefesinde olduğu gibi, godwin’de de temel ve çözülmesi gereken bir problemdir. bu nedenle “devlet” problemi, godwin anarşizminin çıkış noktasını da oluşturması itibariyle detaylı olarak incelenmelidir.

yazının en başında belirttiğim bir şey vardı. godwin, çoğunlukla kendisi hakkında “ben bir anarşistim” dememiş ve anarşizm terimini kullanmamaya özen göstermiştir.[12] fakat bu onun anarşist olmadığını göstermez. batı’nın modern anarşizminin ilk ve en temel ilkelerini ortaya koyan bu düşünürün, anarşizm teriminden kaçması oldukça ilgi çekicidir. bunun nedeni olarak onun anladığı mânâda bir anarşizmin ve tanımının, içerisinde toplumun geleceğine yönelik oldukça olumsuz anlamlar taşıyor olması ortaya atılabilir. godwin’in, toplumcu bir anarşist teorisyen olduğunu göz önünde bulundurursak, onun neden “anarşist” olarak adlandırılmak istemediğini makûl izah edebiliriz.

godwin, devlete yönelik, devleti temellendiren her türden doktrini, açıklamayı ve felsefî ekolü reddetmiştir. karşı çıktığı devleti haklılandıran iki temel teori, devletin ilâhî kökeni ve toplumsal sözleşme yoluyla devlet teorileridir.[13] buradan şunu apaçık kavrayabiliriz: toplumcu bir ateist ve anarşist olan godwin, eğer devleti reddediyorsa, godwin felsefesinde devlet ve toplum arasında muhakkak bir ayrım ya da farklılık olmalıdır. nitekim öyledir. godwin’e göre toplum, devleti gereksinmez ve ondan tümüyle farklıdır, en azından gerek sosyokültürel gerek etik açıdan farklılık göstermelidir. godwin, buradaki düşüncelerini temellendirebilmek için thomas paine’in felsefesinden yararlanmıştır. örneğin, godwin, toplumun her halükârda “iyi” olması gerektiğini veya bir “iyilik” barındırdığını, buna karşın en “iyi”, ideal devlette bile mutlaka topluma yönelik bir “kötülük” bulunduğunu iddiâ etmektedir. bu görüş thomas paine’in devlet ve toplum görüşleriyle benzerdir.[14] godwin’in etik düşüncelerinin, burada, siyâset felsefesinde de yer bulduğunu görüyoruz. öyleyse her devlette potansiyel olarak mevcûd olan “kötülük” nedir ve nereden gelmektedir? düşünüre göre bu kötülük, insanın özgür ve seçici eylemlerinin, isteklerinin ve ahlâkının, bir başka kuruma, yani devlete devredilmesidir. devlet, bir insan için başka insanlar demektir ve başka insanlar söz konusu olduğunda, devletin yaptırım gücü bulunduğundan, bu insanlar, ilgili bireyin özgür eylemleri ve ahlâkı söz konusu olduğunda tehlike arz edebilir. şu soruyu tam bu noktada sormakta fayda var: godwin felsefesinde toplumcu ahlâkın, birey ahlâkına tercih edildiğini belirtmiştim. toplum ise, yine devlette olduğu gibi, o bireyden farklı, başka insanlar demek olduğundan, devlet fikrindeki “başka insanlar” ile toplumdaki “başka insanlar” arasında ne türden bir farklılık vardır? godwin, devleti reddedip toplumcu, utilitaryen (menfaatçi) ahlâkı temellendirirken bunun ayrımını nasıl yapıyor? bunlar aynı kavramlar ya da aynı birlikteliğe işaret eden olgular değil midir? godwin için kesinlikle değil. godwin’in siyâset felsefesine değinirken aktardığım bir ayrım vardı: devlet ve toplum ayrımı. godwin, bu ayrımdan yola çıkarak bu kurumların sâhip olduğu başka insanların da ilgili kuruma göre biçimleneceğini söylüyor.

sosyal ve rasyonel bir varlık olan insan, toplum içerisinde yaşar ve onunla karşılıklı ilişki içerisindedir. godwin’e göre toplum, insanların birliğinden çok da ötesi olmayıp yalnızca insanların bir birlikteliğidir. bu nedenle, godwin’e göre topluma dâir özel irâdî açıklamalara, temellendirmelere gerek yoktur. onun en önemli özelliği, insanların iyiliğinden kaynaklanan bir iyiliğe sahip olması ve bireyin, birey olarak yaşayabilmesine bir zemin hazırlamasıdır. toplumcu görüşleri, diğer anarşistler olan t. paine ve kropotkin’le uzlaşır. toplumcu görüşleri çerçevesinde devlet teorilerini reddettiğini yukarıda belirtmiştim. şimdi de bu devlet teorilerini reddediş gerekçelerine bir göz atalım. örneğin, ilâhî neden teorisini kendi sâhip olduğu ateistik düşünceler ve yine kendine ait, stabil, özgün bir adalet sistemine uymadığından kabul etmemektedir. öte yandan jean-jacques rousseau gibi filozoflarca dile getirilmiş olan toplum sözleşmesi yoluyla devlet teorisini de şu şekilde eleştirir:

“toplumsal sözleşme bir kuşağı başka bir kuşağın vaatleriyle bağlamaya çalışır. her bireyin neyin doğru olduğuna ilişkin kişisel yargısını uygulama yükümlülüğünü yadsır. vaatlerimizi yerine getirmek zorunda olduğumuz şeklindeki yanlış bir düşünceye dayanır.”[15]

buradan da görüleceği gibi godwin’e göre, “toplumsal sözleşme” berâberinde birtakım zorluklar getirir. godwin’in temel îtirâzı da bu tip bir sözleşmenin, gelecek nesillere tümüyle başarılı bir şekilde taşınamayacağı şeklindedir. çünkü ona göre gelenekler, belli bir döneme ve koşula ait normlar, şartlar değiştiği sürece değişmelidir. ancak devleti oluşturabilecek bu tip bir sözleşme, çoğunlukla değişimi barındıramaz.

godwin’in kısa biyografisinde ismi geçen siyasal tüze adlı bir yapıtı vardı. bu yapıtta düşünürün “anarşizm” kavramını kullanmaktan özenle kaçındığını belirtmeliyim. buna rağmen, bu eserde devlete yönelik eleştirilerinde, devleti tamamen ortadan kaldıran düşünceler üzerine yoğunlaşmış ve insanlığın “aydınlanma” sürecinde, toplum düzeyinde artık devlete ihtiyaç duymadığını söylemiştir. devletle birlikte gelen yasalar, adalet, kurumsallaşma, politika, hukuk ve gelenek de bu yok oluşun içerisindedir. ona göre bu saydığımız kavramlar, insanın dinamik, değişken ve ilerleyen doğasına aykırı olmakla birlikte zamâna yenik düşerler. bu nedenle, eğer bu kavramların önlemek istediği olgular, örneğin suç unsurları, sâdece ve sâdece ilgili kavramının kökeninin, kaynağının komple bertarâf edilmesiyle yok edilebilir. bu da devletin mevcûd yasaları ya da paradigması ile değil, kişinin özgür irâdî eylemleri ile mümkün olabilir. çünkü yasalar insan doğasına aykırıdır, toplumda yasalar mevcûd olduğu sürece yasalara karşı çıkma eylemleri de olacaktır. peki, kişinin özgür irâdî eylemleri, bir kötülüğün ortadan kalkmasını yasalara gerek duymaksızın nasıl sağlayabilir? godwin burada adâlet kavramından bahseder. eğer kişi adâletin ne olduğunu, olması gerektiğini kendi fikir ekseninde yeterince değerlendirirse, eylemlerini âdil bir zemine oturtur. "âdil olan en iyi olandır."[16] bu nedenle ister liberal ister sosyalist olsun devleti ve yasaları temellendiren her türlü fikir, âdil bir zeminden uzaksa ahlâk dışıdır.

godwin, ayrıca mülkîyet ve iktidâr ilişkini batılı-modern anlamda ilk kez tanımlayanlardan biri olmuştur.[17] onun tanımlamalarında mülkîyet, devletin oluşmasında başat öğelerden biri olup baskı, hırsızlık, itaat, sahtekârlık gibi olumsuz kavramları da berâberinde getirir. bu anlamda çeşitli liberal ve kapitalist yaklaşımlar, anarşizmin kabûl edemeyeceği sistemler olarak değerlendirilebilir. godwin’in “siyasal tüze” adı eserinde “ilkel komünal” yaşamı savunduğunu söylemeliyiz, ancak bu tip bir komünal yaşamın modern marksist-sosyalist yaklaşımlardan epey farklı olduğunu da belirtmemiz gerekir.[18]

godwin “ilkel komünal” yaşamı nasıl açıklar? tarım temelli bir toplum anlayışı winstanley, kropotkin ve morris gibi filozoflarca da değerlendirilmiş olan, godwin’in de yararlandığı bir anlayıştır. tarım temelli toplum nasıldır? bu tip bir toplumda insanlar arasında alt-üst ilişkisi olmayıp hepsi aynı şartlarda tarlalarda çalışırlar. gösterdikleri emek karşılığında elde ettikleri herhangi bir para, mal, mülk yoktur. dolayısıyla kişisel sâhiplenme durumu söz konusu olmadığından, birikim ve alışveriş de görülmez. insanlar ihtiyaç duydukları oranda ortak depolardan istedikleri kadar alırlar. insanlar hemen hemen eşit koşullarda bulunduklarından, ihtiyaçları da benzer olup gereksinimler arasında büyük farklar gözlenmez. anarşist düşüncelerde çoğunlukla ortak bir kavram olan mülksüzlük ya da yaşamın ortaklığı, godwin’de de böylece temellendirilmiş olur. çünkü ona göre, gereksinimden fazla lükstür ve lüks, kişiyi yozlaştırır, hırsa bürür ve toplumu kurutur. malı ve gücü elinde bulunduran zenginlerin, güçsüzleri kontrol etmek amacıyla devleti, hükûmeti ve yasaları îcad ettiğini düşünen godwin, buradan kendi siyâset felsefesi anlayışı itibâriyle devleti, erdemli toplum için zararlı bir kurum olarak görür.[19] devlet yönetim sistemleri içerisinden de monarşizmi olabilecek en kötü yönetim sistemi olarak değerlendirip bu sistemde yönetimi devralmış olan tek kişinin, tek kişilik iktidârının toplum açısından despotizm sebebiyle biri felâket olabileceğini düşünür. monarşist sistem, insanlar arasındaki eşitliği yapay olarak bozan, sahtekârlıklar ve zorbalıklarla dolu bir sistemdir. aristokrasi ise feodalizmin bir ürünüdür ve sahte bir gelir dağılımı üzerine kuruludur. bu tip sistemler tamâmen insanların eşitsizliğini vurgulayan, yok edilesi yönetim sistemleridir. yönetim sistemleri içerisinde diğerlerine en çok tercih edilebilir, kötünün iyisi şeklinde tâbir edilebilecek bir yönetim anlayışı ise demokrasidir.[20] godwin’in toplumcu fikirlerine baktığımızda, demokratik fikirleri bir noktada destekleyebileceğini söylememiz yanlış olmaz, zîrâ demokraside toplum içerisindeki her birey en azından teorik olarak eşittir. veyâ godwin demokrasiyi öyle değerlendirmiştir demek daha doğru olur. buna rağmen godwin demokrasiyi da kabûl etmeyip mümkün devletler içerisinde iyi olan bir şey olarak düşünür. bu dâhi godwin’in devleti temellendirmek için kullandığı bir argüman değildir. kuşkusuz demokrasiyi de birçok yazısında, farklı zamanlarda eleştirmiş ve anarşist düşüncelerini ortaya dökmüştür. ona göre demokrasi, iyiye yönelik bir atılım olmasına karşın, toplumsal adâleti sağlayamamıştır. toplumsal adâleti sağlayabilecek hiç mi bir kurum yoktur? godwin, devlet yerine toplumsal adâletin sağlanmasına yönelik çeşitli alternatifler önerir. ona göre devletler, monarşiler, aristokrasiler, eşitsizlikler ve büyük merkezî birimler ortadan kaldırıldığında, godwin, nispeten yerel yönetim sistemlerinin kurulabileceğini öngörür. bu tip lokal işletim birimlerinde mülk hırsları, iktidârın verdiği güç, soysuzluklar, yasaların zorbalığı ve eşitsizlikler en aza indirilmiş olacaktır. godwin’in “bucak”, sonraki birçok anarşistin “komün” adını verdiği bu sistemler, devlete alternatif olabilecek yegâne kurumlardır.[21] bu kurumlar ise tüm insanlara eşit yaşama hakkı ve kaynakları değerlendirme özgürlüğü, serbest düşünce ortamı sağlayacaktır. bunun sonraki aşaması ise tüm dünyâda, insanları ayıran her türlü yapay, ulusal sınırın ortadan kalkması ve dünyânın komple bir “yeryüzü cumhuriyetine” dönüşmesidir.

adâlet, bilhassa toplumsal adâlet kavramının godwin’de ön plana çıktığını ve godwin'e göre adâletin liberal ya da sosyalist devlet düzenlerince sağlanamayacağını gördük. godwin’e göre toplumsal adâlet, ilk olarak toplum bilincinin yerleşmesiyle sağlanmalıdır. bu bilinç, insanların eşit değerleri paylaştığı, karşılıklı iletişimin ve yardımlaşmanın göz önünde bulundurulduğu ve mülk edinmemenin kâide olarak görüldüğü bir ortamda gelişebilir. godwin insanın bütün kâbiliyetlerinin, toplumsal adâletin ve iyiliğin sağlanması için kullanılması gerektiği taraftârıdır.

godwin’in eğitim üzerine neler söylediğine de bir bakalım. eğitimde, diğer pek çok hususta yararlandığı ve eleştirdiği bir isim olan j. j. rousseau’nun etkisini görebiliyoruz. rousseau’nun eğitim felsefesinde sözünü ettiği “her şeyden önce merak uyandır” ilkesi godwin tarafından da kullanılmıştır. bu yoldan eğitim, bireyin ve toplumun özgürlüğüne giden bir reform aracı olmaktadır. yazının bir yerinde bahsettiğim “aydınlanma” kavramının bu noktada godwin’in eğitim anlayışıyla ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. godwin, aydınlanma olarak gördüğü toplumun iyiliği, yardımlaşma duygusu ve adâlet isteğinin, erdemin bir yolu olarak kendi felsefesince kurguladığı bir eğitim anlayışıyla şekillendirmiş olabilir. fakat devletin içerisinde bulunduğu, üretiminden ve icrâsından sorumlu olduğu bir eğitim, godwin’e göre tam ters bir etki yapmaktadır. hükûmet güdümlü ve onun tarafından yönetilen bir eğitim, kaçınılmaz olarak hükûmetin, yani devletin emirlerine boyun eğen ahlâk dışı bir kuruma dönüşür. bu görüşü destekler nitelikte godwin, eğitimin devlet kurumlarını destekler ya da onlara körü körüne itaat eder nitelikte, yasalar bağlı bir faaliyet olarak değil, son derece özgür ve sorgulayıcı bir sistem olması gerektiğini söylemiştir.

yazının son bölümünde godwin’in tolstoy ile bir noktadaki benzerliğine ve godwin’in bazı fikirleri üzerinden birtakım eleştirilere yer vereyim. “direniş” fikri çerçevesinde godwin, militanca ve şiddetli bir aktif direniş yerine, devlete karşı, onu yok etmeye yönelik pasif ve düşünsel direnişi daha doğru bulur. devleti ve onun beraberinde getirdiği kavram ve kurumların zorbalıkla yıkılması, godwin’e göre ahlâkî olmayıp bunun şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmesi gerekmektedir. şiddet, kesinlikle zorda kalınmadıkça kullanılmamalıdır. adÂletin sağlanmasının, insanların aktif bir şekilde devlete müdahâle etmesiyle gerçekleşmesi beklenemez. güç, âdil insanların elinde bir anlam kazanır ve ancak toplumsal adâleti sindirmiş bir toplumun bireyleri için kullanışlıdır. “pasif direniş” geçtiğimiz yüzyılda tolstoy ve mahatma gandhi gibi düşünürlerce savunulmuş, gerektiğinde uygulanmıştır. bu büyük düşünürlerin, kendilerinden birkaç asır önce yaşamış olan godwin’in pasif direniş fikirlerinden etkilendiği düşünülebilir.

birkaç godwin eleştirisiyle bitireyim. hatırlarsanız godwin’in, insanın birtakım yasalara –burada yasadan kastım elbette ki evrimsel süreçler ve doğa yasaları- bağlı olarak var olduğunu, ancak hiçbir şekilde insanda birtakım a priori verilerin bulunmadığını söylemişti. hâliyle godwin’in insanın doğuştan erdemli, dürüst, iyi ya da kötü olamayacağını, herkes için geçerli birtakım aklî doğrulara sâhip olmadığını, dolayısıyla kişinin doğruları çevresinden edindiğini belirtmesi doğaldır. ancak, en azından bir yeter sebep için bu görüş temelinden sarsılabilir. zihinde mantık ilkelerinin kaynağı sorunu, asırlarca tartışılmış ve mantık ilkelerinin a priori olduğu yönünde bir görüşün daha çok kabûl edilmesiyle, hâlâ mantığın empirik kaynağı olduğunu söyleyenler olmasına rağmen doğuştanlığı yönünde karar kılınmış bir sorundur. elbette ki mantığın ve mantık ilkelerinin kökenini sorgulamak, bizi içerisinden çıkamadığımız bir döngüye sokmakta ve âdetâ bizi, aklımızı mantığın içerisine hapsetmektedir; ancak bu, yâni belirli koşullar altında mantık ilkelerinin nedenini/kaynağını sorgulayan ve eleştiren, düşünen zihinsel olarak mantığın kaynağı konusunda bir şeylere yeterince vâkıf olamamamız, şüphesiz ki onun çok daha farklı koşullarda, yeterli kâbiliyete sâhip, bizden farklı özneler tarafından bilinmeyeceği anlamını taşımıyor. öyleyse, şunu diyebiliriz ki, mantığın a priori olup olmadığı, biz onun hakkında yeteri kadar bir bilgiye sâhip olmasak dâhi belirlidir; bu belirlilikten yola çıkan birçok düşünür, onun a priori olabileceği yönünde görüş belirtmektedir. godwin’in yanılmış olabileceği noktaya tekrar geliyoruz: eğer en az bir a priori bilgiye sâhipsek, bu bilgiden yola çıkarak elde edebileceğimiz –belirli koşullar altında elde edilmiş- bilgilerin de eğer bu koşullar herkesi için aynıysa, sözgelimi düşünüre göre bu yasalar her insan için geçerli ve aynıdır, a priori, yâni doğuştan, tecrübeye bağlı olmaksızın var olabileceğini düşünmememiz için bir nedenimiz kalmamaktadır. örneğin, herhangi bir mantık ilkesine bağlı elde edeceğimiz bir veri olsun. eğer bu verinin elde edilme süreci ve formülasyonda belirtilmesi gereken tüm koşullar, iki farklı özne-zihin için aynıysa, aynı mantık ilkesinin farklı zihinlerde aynı şekillerde bulunduğunu düşündüğümüzde, aynı sonuçlara varılacaktır. bunun sonucu olarak aynı bilgi, farklı zihinlerce elde edilmiş ya da o zihinde bu bilgi bir şekilde var olmuş olacaktır. bu bilginin, godwin’in iddiâ ettiği şekilde bir erdem, iyi, kötü, dürüst olmayacağını söylememiz için geçerli/zorunlu bir kanıt yoktur. bu nedenle godwin burada bir varsayımdan yola çıkarak düşüncelerini temellendirmekte, ancak bu varsayımın doğru olmayabileceği, hatta yanlışlığı göz önündedir. öte yandan, godwin’in diğer birçok felsefî disiplinde öne sürdüğü fikirlerin birçoğunun bugünün düşünürlerinin fikirlerinin dayanak noktasını teşkil ettiğini söylememiz gerekir.

son olarak, godwin’in yaşamı boyunca onun felsefesine eleştiri getiren en büyük isimle olan tartışmasını özetleyerek yazıyı bitireyim. bu kişi, bilindiği üzere ünlü ingiliz politik teorisyen, nüfus bilimci ve yazar thomas robert malthus’tur. 1798 yılında malthus, an essay on the principles of population adlı eserinde godwin’in toplum kuramları üzerine eleştiriler yazmıştır. malthus’a göre bir toplumun nüfusu, o toplumu savaş, kıtlık, hastalıklar ve göçler gibi olumsuz durumlar bulunmadığı sürece geometri olarak artma eğilimindedir. ancak bu artış, potansiyel olarak sonsuz olmasına rağmen, bir noktadan sonra, popülasyonun taşıma kapasitesi yaklaşıldığında, mevcûd popülasyonun üyeleri artan nüfûsa bağlı olarak birtakım zorluklarla karşılaşır. bunlar arasında mekân için rekâbet, kaynak sıkıntısı çekme, besin bulma güçlüğü, daha çok konfora ulaşma isteği, bunları elde etmek için çeşitli savaşlar ve göçler sayılabilir. bunlara bağlı olarak, ilgili popülasyonun her bir bireyi, farklı bir davranış göstererek, hayatta kalma ve kendi neslini devam ettirebilme güdüsüyle kendi türünün bireylerini dâhi ezme, yok etme, ona üstün gelmeyi isteme gibi davranışlara bürünür. bu tamamen doğal ve kaçınılmazdır, çünkü biyolojik yapımız aynen bunu gerektirmektedir. işte tam bu noktada, insan popülasyonlarının bireyleri arasında farklılıklar gözlenmeye başlar. güçlü olanlar zayıf olanları, elinde kullanabileceği bir materyali olan olmayanı, parası olan parası olmayanı ezer. bu kaçınılmazdır. fakirlik, hiçbir şekilde yapay bir durum olmayıp doğal gerekliliklerimizin bir sonucudur. malthus, godwin’le tartışırken buna benzer bir argüman kullanmış, nüfusun ideal büyümesi ile besin yeterliliğini birkaç on yıl için tasarlamıştır. ona göre nüfusumuz geometrik olarak artarken, yani 2, 4, 8, 16, 32… şeklinde, besinlerimiz bu şekilde bir artışa yeterli gelmeyip ancak aritmetik bir artışta, 1, 2, 3, 4, 5… gibi, kalmaktadır. zaman geçtikçe nüfus ile besin toplamı arasındaki fark artmaktadır. bu tip bir eleştiriye godwin’in ne dediğine geldiğimizde, onun malthus’un görüşlerini bir noktada kabûl ettiğini, ancak bu tip bir baskı, zorluk durumunun insan popülasyonlarında meydâna gelmemesi için de politik adâlet kitabında bir çözüm önerdiğini görüyoruz. ona göre, toplumda meydâna gelen, insanın var olma, hayatta kalma ve üreme güdüsünden bir şekilde kurtulup insan doğasını, bu tip bir seks ya da fizikî istekler yerine, entelektüel doyumlara ve ahlâkî arzulara çevirebilirsek, bu durumda toplumda kaçınılmaz olarak meydâna gelen farklılıkları ve kötülükleri engellemiş oluruz. malthus, bu tip önerinin asla gerçekleşemeyeceğini bildirmiştir. aralarındaki tartışmalar sonraki yıllarda da özellikle bu konu üzerinden devam etmiş; 1820 yılında godwin, of population: an enquiry concerning the power of ıncrease in the numbers of mankinds isimli, malthus’un fikirlerini reddettiği bir deneme yayımlamıştır. bu denemede godwin’in temel argümanı, malthus’un nüfusun geometrik bir şekilde arttığı noktasında görüşlerinin dayanıksızlığı olmuştur.


görsel: godwin’le uzun yıllar nüfusun niteliği konusunda tartışmış olan ingiliz nüfus bilimci, ileride sosyal darwinist fikirlerin ortaya atılmasında etkili olan t. robert malthus.

referanslar, kaynakça ve dipnotlar

1. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 66
2. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 71-73
3. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 73
4. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 73
5. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 295-296
6. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 295-296
7. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 74
8. bu şekildeki yaklaşım, felsefede natüralizm olarak adlandırılır ve özellikle günümüz biliminin dayanak noktalarından birisidir. modern dönem öncesinin biliminde aşkın, doğaüstü, temelsiz inanca dayalı, dogmatik fikir ve unsurlar doğal olanlarla birlikteyken modern dönemde özellikle analitik mantık çalışmalarıyla birlikte bilimin metodolojisi kökten değişime uğramıştır. godwin, analitik ekol içerisinde yer almamasına rağmen modern ve natüralistik sayılabilecek dünya görüşleriyle, kendisinden sonra ortaya konacak olan bilim faaliyetlerinin düşünsel zeminini, ondan önce aktarmıştır.
9. hedonizm, türkçesi hazcılık, antik yunan’da özellikle kireneli aristippos ve epikür tarafından temeli atılmış, hazzın “iyi” olduğunu ve insan eylemlerinin mutlak sûretle, dolaylı ya da doğrudan hazza yönelik olduğunu iddiâ eden felsefî akımdır. burada hazzın fizikî ya da tinsel olduğu üzerine sonraki asırlarda özellikle avrupa’da haz temelli farklı görüşler de ortaya çıkmıştır. godwin de entelektüel hazzı üstün tutan –kısmî- bir hedonist düşünürdür.
10. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 298
11. utilitarizm, ahlâk felsefesinde herhangi bir eylemin doğruluğunun ya da kabul edilebilirliğinin, o eylemin mümkün olabilecek en çok sayıdaki insana ve en iyi şekilde yarar sağlamasına göre belirlenmesi gerektiğini savunan felsefî görüştür. jeremy bentham ve j. stuart mill tarafından modern dönemde adlandırılan utilitarizm, iyiyle birlikte mutluluğu da bir doğruluk ölçütü olarak almaktadır.
12. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 66
13. “devletin kökeni problemi” siyâset felsefesinin temel problemlerindendir. bu iki temel devlet teorisi hâricinde aristoteles ve cicero gibi düşünürlerce antik yunan’da savunulmuş aile teorisi, çeşitli evrimciler, herbert spencer ve plato tarafından savunulmuş biyolojik /doğal köken teorisi, seneca ve ibn haldun gibi düşünürlerce savunulmuş kuvvet ve mücâdele teorisi ve karl marx tarafından savunulmuş diyalektik materyalist ekonomik-târihsel teori gibi kuramlar mevcûddur.
14. george, crowder, klâsik anarşizm (türkçesi: sinan altıparmak), öteki yayınevi, 2007, sy. 71
15. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 84
16. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 302-303
17. konuyla ilgili olan vikisosyalizm mâkalesi okunabilir.
18. marksist felsefede insanlık birtakım sosyoekonomik süreçlerden ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim biçimlerinden geçmekte; bunlar diyalektik olarak birbirini tâkip etmektedir. marksist ekonomi ve târih kuramına göre, insanlığın sâhip olduğu ilk, basit yönetim formu “ilkel komünal” yaşamdır. bu tip bir yaşam, bize doğadan, evrimsel süreçlerden mîras kalmıştır. zamanla tarıma bağlı olarak toprağı işleyen, hayvanları evcilleştiren insanlar, belirli mekânları yer edinince toplumsal eşitsizlikler ve sınıf farklılıkları meydâna gelmiştir. sınıf farklılıkları bünyesinde oluşan, toprak ve güç sahipleri ve onların emrinde çalışanlar olarak kölelik sistemi, feodal ve burjuva sistemleri oluşturmuştur. bu ilerleyiş diyalektik ve maddî koşullar altında olup bunun ilerisi marksist teoriye göre tahmin edilmektedir. buna göre burjuvazinin ve sınıf ayrımının yıkımıyla ortaya çıkacak olan eşitlikçi sistemin adı sosyalizm olacaktır. sosyalizm ise, daha farklı koşullar altında, yine diyalektik olarak k. marx’ın ve diğer komünist düşünürlerin öngörüleri çerçevesinde yerini komünizme bırakacaktır. bu nedenle ilkel komünal sistem, son hâliyle sosyalist ve komünist sistemlerden diyalektik olarak farklılıklar gösterecektir. bu farklılıklar için, konuyla ilgili bir giriş ya da başlangıç kitabı olarak önerebileceğim iki temel kaynak, georges politzer’in felsefenin temel ilkeleri ve felsefenin başlangıç ilkeleri adlı eserleridir. politzer’in bir işçi üniversitesinde ders olarak okuttuğu ders notlarından oluşturulmuş bu kitaplar, marksist felsefenin ne olduğunu anlatan en sâde kitaplar arasında gösterilebilir.
19. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 74-80
20. ingilizce bilenler için vikipedia’nın demokrasi eleştirisi adlı maddesi kesinlikle okunmalıdır.
21. william godwin and political simplicity academia.edu makâlesi.

yapay zekânın semptomları tahmin etmesi

geliştirilen machine learning modelleriyle kanser hastalarının tedâvi sırasında karşılaşabileceği depresyon, anksiyete ve uyku bozuklukları gibi yaygın problemlerin önceden tahmin edilmesi ve bu şekilde kanser hastasının yaşam kalitesini düşüren semptomların önüne geçilebilmesi olayı.

ilk olarak, rt alan hasta gruplarının tedâvi boyunca ne zaman, ne sıklıkta ve ne şiddette semptom geliştirdiklerini raporluyorlar. bunu da geliştirdikleri machine learning algoritmalarıyla test ediyorlar. sonuç olarak kullandıkları machine learning tekniklerinin onkoloji hastalarının gelecekteki semptomlarını ve bunların şiddetlerini anlamlı düzeyde öngörebildiğini gösteriyorlar.

bunun onkoloji klinisyenleri için önemi; hastaların henüz semptom geliştirmediği ve yaşam kalitelerinin bozulmadığı erken dönemlerde verecekleri tedâvi planlarını değiştirebilmeleri ve tedâviyi hastanın yaşamına daha adaptif hâle getirebilmeleri.

ai uygulamaları yalnızca bunlarla sınırlı kalmayacak. herhangi bir hastada, hastalığın tanısının doğru bir şekilde verildiği, prognozun ve tedâvi başarısının, hangi tedâvi yönteminin daha efektif olacağının öngörüldüğü; klinisyenin tecrûbesi ve klinik decision-making başarısıyla yarışan modeller geliyor.

ileri okuma ve referans:

learning from data to predict future symptoms of oncology patients. plos one, 2018; 13 (12): e0208808

doi: 10.1371/journal.pone.0208808

aşkı en güzel anlatan şiirler

sabah seni düşünüyorum yemek yiyemiyorum,
öğlen seni düşnüyorum yemek yiyemiyorum,
akşam seni düşünüyorum yemek yiyemiyorum,
gece uyuyamıyorum çünkü açım. *

kovaya sıcak su koyup maşrapayla yıkanan efsane nesil

'aa su çok sıcak' diyen çocuğun kafasına tarakla vuran bi anneniz varsa tadından yenmez*

not: sular kesilir diye her zaman için kovaya su koyarım nolur nolmaz.

Toplam entry sayısı: 914

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

pasif ırkçılık

aktif ırkçılığın toplumun derinliklerinde yaptığı etkiden kaynaklı, bilinçaltından dışarıya aktifine karşı bir tepki olarak yansıyan farkına zor varılan, bunu yapan kişinin bile farkında olmadığı içe dönük ırkçılık çeşidi. türkiye'de en çok kürtler ve aleviler, amerika'da ise en çok zenciler söz konusudur bu pasif ırkçılığın yapıldığı topluluklar olarak. örneğin iç anadolu gibi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir bölgede bir kürt olarak yaşıyorsanız size karşı aktif ırkçılık yapabileceklerin yanı sıra, belli şekillerde pasif ırkçılık yapılır. iki arkadaşımın tramvayda bir teyzeyle girdikleri diyalogu örnek verebilirim. arkadaşlarım van'lıydı ve ikisi de tıp öğrencisi. bir gün tramvaya binmişler, bir teyze nereli olduklarını sormuş. onlar da van'lı olduklarını söylemişler. teyze "olsun, olsun siz de insansınız." demiş. bakın bu pasif ırkçılık. doğrudan bir aşağılama yok, var olan bir aşağılama olduğu alt düşüncesiyle söylenen, o aşağılamayı nötrlemeye yönelik bir kabullenme çabası bu. bu durum toplumun içinde var olan bir ırkçılık sisi dolanıyor olduğunu gösteriyor. aktif değil ama diyalogların arkasında saklı, bilinçaltı düzeyde. buna ben pasif ırkçılık diyorum, sosyolojide karşılığı var mı bilmem.

bunun aynısı amerika'da da var. bir komedyen anlatıyordu. dört zenci kadının işlettiği bir pizzacı görsem şöyle derdim diyor: "hmm." bunun hafif bır ırkçlık olduğunu ekliyor. "evet, dört zenci kadın pizzacıyı işletiyor, pek rasgelinmez." bir örnek daha ekliyor komedyen. bir hastaneye gidersem ve doktor hintli veya çinliyse şöyle derim "ne güzel, ne güzel. daha çok görelim, neden olmasın?" başka bir örnek daha veriyor. eğer gece vakti bir benzinciye gidersem ve kapşonu geçirmiş bir genç gelirse ve bu genç beyazsa şöyle derim "herif sporcu." eğer genç zenciyse ve suratında kocaman bir gülümseme yoksa "sıkıntı yok" derim diyor. bakın doğrudan bir ırkçılık veya aşağılama yok. negatif herhangi bir şey yok. normal kişiler için söylemeyeceğin "sorun yok, olsun, o da insan, ne var ki, benim dedem de kürt..." gibi sözleri bu zamanında ayırım görmüş kişilere söylediğinde bu pasif ırkçılık oluyor benim için.

tatlı seferleri

birincisi bugün başlamış olan, trileçeciler ve bulaşık süngericiler arasındaki düşmanlıktan doğan sefer. trileçeciler "tanrı trileçeyi kutsasın" nidalarıyla taarruza geçti. süngerciler trileçeye tabii olmamakla birlikte onu kabul etmiyorlar ve hendek kazıp içine süt doldurdular. süngerlerin orayı geçemeyeceğini düşünüyorlar. savaş çatala sünger devam ediyor. bakalım zaman neler getirecek.

"deus vult trileçe!"

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

ders çalışırken verilen ara

benim için musa peygamberin kızıldeniz'i yardığında açılan ara kadardır. derse bir ara veriyorum içinden kavim geçer.

ağlamak için gözden yaş mı akmalı

ünlü klasik sefiller romanının yazarı victor hugo'nun bir şiiri. şiirde dîvan edebiyâtı hissiyâtı var, anlam bakımından öyle hissettirdi.


"ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

şgk

swhye getirdiğim alternatif olup açılımı "şuraya gülücük koyalım!" olan kısaltma. aklıma bob ross amcayı getirdi. "belki şurada sevimli bir gülücük vardır!"
şoşyal güyenlik kuyumu da gelebilir aklınıza o değil! *
bugün de güldük çok şükür!

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

içerik kuralları - iletişim