hengâme

Durum: 801 - 21 - 0 - 0 - 06.11.2018 02:13

Puan: 11158 -

1 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

“Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” \"İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca duş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan ândan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir.\" -Schopenhauer.
  • /
  • 81

tıbbiyelilerden film önerileri

(bkz: lost highway)
kaliteli bir gerilim filmi arıyorsanız, hem de aklım da karışsın diyorsanız; bu film güzel. özellikle ilk yarısı çok sürükleyici. ilk yarısını izlerken "aha, the shining tadında bir film buldum!" demiştim. senaryo karışık, başı sonu belli değil filmin. bunun üzerine gerçekle rüya da belli değil. david lynch hadi çıkın işin içinden demiş gibi çekmiş. kadrajlar çok kaliteli yalnız, onu söylemeden geçemeyeceğim. her kare sanki ödüllü fotoğraf gibi.

hiyerofani

kutsalın tezahürü anlamına gelen latince kelime. karşılaştırmalı dinler tarihinde sık kullanılan bir terim.

örneğin bir taşın kutsal olması. taş normalde bir taştır ancak bir seçimle, çoğunlukla kökeni göğe dayanan bir seçimle taş çevresinin geri kalanından soyutlanır ve hiyerofanik bir nesne olur. bu halde o artık bir taş değildir, artık temsil ettiği kutsaldır. ona tapanlar taşa değil hiyerofaniye yani kutsalın tezahürüne taparlar.

kutsalı gösteren her şey hiyerofaniktir denebilir.

çok tanrılı inançlarda tanrılar en başta evreni yaratan ve kurallarını koyan gök tanrısının yansımasıdır. bu öyle bir hâle gelir ki artık gök tanrısı ortada yoktur. en başta kadiri mutlak olan şimdi edilgen bir tanrıdır ve çoğunlukla gök tanrılarının akıbeti böyle olmuştur. insanlar onu ancak başlarına çok büyük bir dert geldiğinde hatırlar. onun dışında o tahta kurulmuş ve geri çekilmiş bir tanrıdır. ancak kutsalın iki yönlü bir morfolojsi vardır ve sonradan onu yeniden dinin merkezine koymaya çalışan kişiler de gelebilir. mesela semavi dinler böyledir. şöyle ki, islam öncesi arap toplumunda da allah inancı vardı, ama her yaratıcı gök tanrısının akıbeti gibi o da geri planda kalmış tabiri caizse unutulmuş edilgen bir tanrıydı. islam'ı getiren peygamber merkeze onu alıp diğerlerini yani hiyerofanileri reddetmeyi savunmuştu. kutsalların hep böyle ikili dönüşümleri olur. yapılanlar kayboldu mesela islam gelince ve merkeze yaratıcı ve hüküm koyucu gök tanrı olan allah konuldu. ama hiyerofaniler tamamen yok olmadı. kabe ve hacerül esved taşı var mesela. onlar da kutsal tezahürü.

tusem

kayseri şubesi her sene tanıtım dersiyle birlikte sucuk partisi yapan kurum. yararlanmayacağım ulan hiçbir şeyinizden. tusdata da kitap dağıtıp duruyor. almayacağım dandik kitaplarınızı. dört yıl oldu bir şeyinizden faydalanmadım, çünkü sizi eleştiriyorum. çünkü saçmalığın daniskası olan kurumlarsınız. yetkim olsa direkt kapatırım bu kurumları. ileride doçentlik sınavı dersanesi de çıkar bu gidişle. şaka gibi.

mikropipet

"ben bilimle uğraşıyorum." pozu vermek için en sık kullanılan labaratuvar araç-gereçlerinden birisidir. +9 bilim yapmaya başlangıç itemidir.



öyle ki mikropipetle tüplere bir şeyler koyarken birisi sizin fotoğrafınızı çekmemişse, siz henüz bilimle uğraşmıyorsunuz demektir. niyeyse herkes bununla poz vermek istiyor.*



biyokimya laboratuvarlarının vazgeçilmezi olan otomatik pipet.

retrosternal yanma

nereden kaynaklanan bir ağrıyı yansıttığını iyi ayırmak gerekir. bildiğim kadarıyla özofagustan mı yoksa kalpten mi kaynaklandığını ayırmak zordur.



görselde retrosternal alana bakınız.

tus dershaneleri

tus dershaneleri tamamen gereksiz yerlerdir. hiç kimse gitmezse değişecek olan nedir? neticede sınav sonucundaki sıralamayla uzmanlık yapılacak alana giriş yapılıyor. boşu boşuna yüklendiğimiz bir yük olduğunu düşünüyorum. altı yılda verilen eğitimin içeriği her yerde aynıdır, yani öyle olmak zorundadır. sonrasında gerekliliğinin tartışmalı olduğu bir sınav için gereksizliği apaçık ortada olan bir kuruma para yatırmak ve kendini lüzumsuz bir yükün altına sokmak, bu altı yılın amacıyla uyuşmuyor. tamamen ticari kurumlardır, 6 yıl tıp eğitimi almış kişiye katacakları hiçbir şey yoktur, boşluktan yaratılmış gereksiz yüklerdir. oraya verilecek paraya bir sürü textbook alınır, ama bunlar sınav kazandırmaz. of. daha elit bir ortam ve sistem oluşturmak gerek. şikayet etmekle, mızlanmakla hiçbir yere varılmaz. şu kurumlara para kazandırmayarak başlayabiliriz mesela.

her şey bizim elimizde değil ama hiçbir şey yapamaz halde de değiliz.

kullanıcı adı karışıklığı

project xanadu

ted nelson'un tasarladığı internet benzeri iletişim ağı. internet yokken tasarlanmıştı ancak bilgisayar arayüzlerini geliştirenler, bu projeye uygun geliştirebilecekleri halde böyle bir adım atmamayı tercih etmişlerdi ve internet; günümüzdeki halinde.

proje görünür şekilde paralel bağlantılar içeren dökümanlardan oluşan bir iletişim ağı öngörüyor. yani bir metni okurken kaynak metinleri de görebileceğiniz, telif hakkı sistemli, ne idüğü belirsiz olmayan, temellendirilmiş ve tüm bağlantılarını içeren sayfaların olduğu bir sistem. önceden world wide web'e karşı savaştıklarını söyleyen ted nelson bugün pdf tarzı dökümanlara karşı savaştıklarını söylüyor. bu belgelerde belirsiz hipertext linkleri arasında dolaşmak yerine düzenli ve güvenli hipertext bağlantıları içerenleri hedefliyor.

şu videoyu izlerseniz uygulanmış halini de görebilirsiniz:





ben projeyi çok beğendim. halihazırda basit şekilde uygulanabilecek bir projeyken neden hala böyle sıçraya sıçraya dolanıyoruz internette? bütün belgeler birbirlerine bağlanabilir ve herhangi birini okurken aynı sayfa üzerinde içindekilerin orijinal kaynağını görebilmek güzel olmaz mıydı?


projenin sitesi: http://www.xanadu.net/
(sitede kendiniz de bir xanadu örneği kullanabiliyorsunuz, nasıl olduğunu gösteren bir simülasyon var.)


proje'nin ortaya çıkışı hakkında sitesinden şöyle birkaç alıntı yapacağım: "konvansiyonel elektronik dökümanlar, 1970'lerde "kağıdı nasıl örnek alırız?" sorusunu sormuş ve iyi finanse edilmiş xerox parc'daki konvansiyonel düşünürler tarafından tasarlandı. bu işin sonucu günümüz elektronik dökümanları yani microsoft word formatı ve pdf çıktı formatı oldu. ama daha önceleri, 1960 yılında, project xanadu bambaşka bir fikirle başlamıştı: interaktif ekranlar gelene kadar (nereden bilelim?), şöyle bir soru sormuştuk: kağıtta nasıl gelişebiliriz? biz paralel ve birbirine bağlı bir belge literatürü öngörmüştük. "
"xerox parc, ilk bilgisayarlarını "modern" bir arayüzle piyasaya sürdüğünde, alto, pencereler arasında görünür bağlantılar sunmadılar, ancak bu tür bağlantılar mümkün olabilirdi. ama alto apple macintosh ve microsoft windows tarafından taklit edildiğinde, bu tür bağlantılar imkansız hale geldi. ve söylemeye gerek yok ki, bu pencerelerin linux üzerindeki diğer taklitleri de böyle bağlantıları mümkün kılmaz."

memex

a.b.d'li bilim adamı vannevar bush'un günümüz internetine ilham kaynağı olmuş teorik makinesi. bush, bu tasarımdan "as we may think" isimli makalesinde söz etmişti. teorideki memex, ekran, klavye ve seçim tuşları olan bir masadan oluşuyor ve bilgileri mikrofilme depoluyordu.



memex, insanların belgeleri depolamalarını ve belgeleri birbirleriyle ilişkileri sayesinde hızlıca bulabilmelerini amaçlıyordu. burada geçen ‘birbirleriyle ilişkili belgeler’ günümüzde https'de kullanılan hypertext’e çok benzemektedir. hypertext’in gerçek mucidi ted nelson da bush’tan esinlendiğini kabul etmiştir.

memex günümüz bilgisayarlarının ve internetin yapabildiği bir çok işlemi gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. bunlardan bazıları; bilgileri fotoğraf çekerek mikrofilm hafızasına alabilmek, kullanıcıların belgelere notlar ekleyebilmesi ve bunları birbirleriyle ilişkilendirilmesi - project xanadu'ya ilham olan kısmı burası-, kullanıcının istediği bir bilgiyi kopyalayarak arkadaşının memex’ine gönderebilmesi ve hatta ses tanıma özelliğiydi.

günümüz internetine ve bilgisayarlarına ilham kaynağı olan kişi, hayallerinden esinlenilerek üretilen ürünleri göremeden 1974'te öldü. memex projesi hiç hayata geçmedi ama ilham kaynağı olması sebebiyle önemli bir projeydi.

bedük

güzel şarkılara ve kliplere sahip sanatçı. ortaokuldayken ful animasyon şarkısıyla tanımıştım.






şu şarkı da kaliteli bir cover olmuş:


  • /
  • 81
  • /
  • 19

hiyerofani


mikropipet


project xanadu


memex


pasif ırkçılık


myh16 geninin mutasyonu


ara güler


bursa'daki tarihi yapıya çelik kapı takılması


anevrizma


ağrı


  • /
  • 19

tıbbiyeli itiraf

henüz yirmi bir yaşında, geleceğe umutla bakması gereken genç bir hekim adayı olmam gerekirken gelecek kaygısı içindeyim. hak ederek sahip olacağım bu mesleği yapamamaktan müthiş derecede korkuyorum. en çok da ileride -bunun hak yemek olduğunu bildiğim ve yıllardır bunu eleştirdiğim halde- torpil yaptırmaya mecbur kalmak fikri beni çıldırtıyor. işte o zaman bu duyarlı kişiliğimi ayaklar altına alır mıyım yoksa şerefimle aç mı kalırım hiç bilmiyorum. umarım böyle bir seçim yapmaya mecbur bırakılmam.

tıbbiyeli itiraf

yıllar önce, hayâtımda bir kez otobüs garında sabahladım. uzun zaman sonra ilk kez görüştüğümüz gündü, sırf birkaç saat fazla vakit geçirebilmek için dönüş bileti almadım, bilet kalmaması ihtimâline rağmen dönüş bileti almak gün boyu aklımın ucundan bile geçmedi. sabahtan akşama vakit nasıl geçti anlamadık, hafif çakırkeyif kafayla gecenin köründe otogara döndük, ikimizin de evi o an olduğumuz şehirde değil ama onunki kolay, bilet bol. inişte alacak da var. ben sordum bana bilet yok. onun var. ayıldık iyiyiz. sen git dedim, ben burada sabahlarım, ilk otobüsle dönerim. ben de seninle kalacağım dedi. evdekilere ne diyeceksin dedim. olsun dedi. bir şeyler anlatırım. git, hayır, git hayır... beni iknâ etti, benimle kaldı. sabaha biletleri aldık. gün boyu yorgun düşmüşüz. otogarda oturma yerleri çok geniş değil, aynı anda tek blokta iki kişi yatamıyor. ben oturdum, dizime yattı, gülümsedi ve uyuyakaldı. kapıya yakındık, yağmur başladı, benim hırkayla da üzerini örttüm.

annem benim bebeklik-çocukluk oyuncaklarımın hepsini ben büyüyünce benden habersiz tanıdığı diğer küçük çocuklara dağıtmış. tam 3 kocaman koli. misâfirliğe gidince veletlerin elinde benim oyuncakları gördüm. eve geri getiremedim tabi. sevgilini başkasının altında görmeye benzer. ahmet kaya "beni vur beni onlara verme" diyor ya, aynen öyle. oyuncaklar isyân ediyor resmen. ya da bana öyle geliyor. duygusalım o an. anneme en kızdığım zamanlardan biridir. evi yıkmıştım. bir diğeri de evdeki tüm ansiklopedileri taşınıyoruz diye kütüphâneye bağışlaması. ilgilenmiyorum diye muhtemelen ama vallahi okuyordum yalan yok. o zamanlardan beri hâtırası olan nesnelere, kokulara, müziklere... her şeye ilgim var. kaybolsun istemem, kimseye de müdahâle ettirmem, dokundurtmam. sinema bileti saklamak, parfümün dibinde bırakmak, defterime bırakılan gizli notları defter çöpe gitse bile defterden ayırıp bir kenara kaldırmak, ilk mesajlar... çok şey. özneleri yaşantımda artık yer almasa da anıları evimin bir köşesinde kalsın, problem yok. annem de oyuncakları dağıtmış ama bir oyuncak hâriç. o evde kalmış. şans eseri benim gece üstüne başımı koyup yattığım pofuduk ayıcık, kitaplığın üzerinde unutulmuş. bembeyaz tüylü, yumuşacık bir şey. bununla yatmayı severdim. yaş 3-4 olsa gerek işte. küçüklüğümden kalan tek ve son oyuncaktı. işte ben o gün bu ayıcığı ona hediye olarak getirdim. kalan tek oyuncağım. onunla birlikte "kaybolacağını" bile bile. kendisinin sırt çantasından çıkardım, başını kaldırdım ve çocukken benim yattığım şekilde başının altına o ayıcığı koydum. ayıcığın kollarıyla bir zamanlar kendime yaptığım gibi yanaklarını okşadım. kendimi gördüm, uzaklara daldım, çocukluğumu hatırladım. o an uyandı, çok mâsum güldü. teşekkür ederim dedi. esas ben sana teşekkür ederim dedim. orada, tüm gece yorgunluğuma rağmen belki ya 1 ya 1,5 saat zorâki uyudum, bir gün onun benim için yok olacağının farkında olarak 6-7 saat boyunca, sanki yaşamımın son saatleri gibi onu izledim. tüm günü zihnimden yeniden yeniden yaşadım. o gün dişiliğine dokundum, utangaçtım. yeniden çocuk oldum. o hep çocuktu.

o gün nasıl bırakmadıysa sonra da bırakmadı, anne gibi sevdi. ama ben çok günâh işledim, kaya gibi sert. okyanus gibi soğuk, cehennemlik bir günahkâr, hayırsız evlât oldum. çok mutlu oldu, güldü ve çok ağladı, haz dolu sızılar duydu. pişman olmadık. birçokları gibi o da bir gün kayboldu, hiçbir şey sonsuza dek sürmez. yalnızca bâzıları diğerlerinden biraz daha uzun sürer. çünkü ben çocuk kalmadım, erkek oldum. tabiatım, kimliğim, benliğim bu. mâsum değilim. dişiliğin kendisi beni acıttı. ben de dişileri. ayrılma vakti gelince düş sokağı sakinlerinden esinlendim, beni değil "sen yine seni sev" dedim. derken hep zorlandım.

karşılaştığım yürek yüceliği karşısında hep küçüleceğim. hayranlıkla izleyeceğim. dişiliklerinden etkileneceğim. bir an çocuklaşıp yine erkek adam olacağım. bir gün biri karşıma çıkıp beni şapşal âşığa çevirene dek, kan revân içinde bırakana, yılların öcünü alıp beni tamâmen parçalayıp yok edene dek, beni bir tanrı yargılamasıyla cehenneme postalayana dek farklı bedenlerde bu oyunu devâm ettireceğiz. bundan hep keyif alacağız, acı ve haz birbirinin içine geçecek. bu oyunda knock-out olmadığım sürece ahmet kaya'nın yusuf hayaloğlu şiirinde dile getirdiği bunalımla, eninde sonunda ben değil benim hakkımdaki iyi niyetler, bir bir yargılanıp asılacak. kalan bir ayıcık, bir küçük acı, bir küçük haz. acı ve hazzın tam ortası. veyâ ezginin günlüğü'nün şarkısındaki, "dilimizde yinelenen bir şarkıda". toprak ve çimen kokusunda, sütlü çayda, ay ışığında ve kitap satırında bir şeyler.

rutin tetkik

tüm hastane ve asmlerde kullanılan sağlık otomasyon sistemlerinde doktorlar/sekreterler tarafından oluşturularak, belli hastalık, şikayet ya da işlemde kolaylıkla istenebilecek hale getirilen tetkikler bütünü.

doktorun/sekreterin iş yükünü hafifletmekle beraber maliyeti oldukça artırıyor. hastanın önceki tetkiklerine bakılmadan şikayeti üzerine oluşturulan rutinler istenerek gerekli/gereksiz çoğu zaman da mükerrer tetkikler isteniyor. bence doktorun hastası üzerinde düşünmesine de ket vurmakta.

kendine adıma hipertansiyon etyolojisinde katekolaminleri kısayol oluşturup kan ve idrarda istiyordum topluca ve tanesi 20 tl. kısayolu silince tek tek istemek zor gelince tarama testi olarak önerilen 24 saatlik idrardaki 3 katekolamini seçtim. her hastada 100 tl kâr az da değil. bu çok ama çok küçük bir örnek. diğer özellikle biyokimyadaki tasarruflarım bunun katbekat fazlasıdır.

sözün özü rutin tetkik kavramı kaldırılarak, özellikle aynı gün içinde farklı polikliniklerden istenen mükerrer tetkiklerin önüne geçilmeli ve tüm tetkiklerin toplu olarak değil de tek tek istenmesi sağlanmalı.

nobelkitabevi.com.tr

entry nick uyumunda çığır açtıran online kitapçı.

marka takıntısı

son yıllarda neredeyse herkesi etkisi altına alan, kesinlikle kalite arayışından değil gösteriş merakından ileri gelen, sosyal medyanın da etkisiyle katlanarak çoğalan acıklı bir durum bu.

şeker hastalığı

halkın günün birinde şekeri fazla yediği vakit yakalandığı hastalık olarak düşündüğü ancak patofizyolojisi oldukça farklı olan ve ciddi komplikasyonlara yol açan hastalık.

basitçe pankreastaki beta hücrelerinin temel görevleri insülin salgılamaktır. tabi ki yol ve salgıanan molekül bu kadar basit değil. daha ayrıntılı bilgi için günün birinde başlık aılırsa c peptit gibib başlıklara bakabilirsiniz.
aşırı şeker tüketiminin uzun sürmesine ek olarak geneik yatkınlığın olması ya da doğuştan insülin yapımı ve beta hücreleri ile ilgili bir sıkıntı olması durumunda şeker hastalığı ortaya çıkar.
erken başlangıçlı şeker hastalığı sıklıkla otoimmün mekanizmaya bağalnırken geç başlangıçlı olan insülin direnci temelinde gelişir ama bunların dışında da şeker hastalığı nedenleri ve genetik zemini açıklanmıştır. hatta alt tiplere ayrılmıtır ki tedavi farkı görülecektir.

şeker hastalığı tanısında en sık kullanılan parametreler açlık tokluk kan şekeri , ogttler ve benim en çok karılaştığım hba1c.
tedavi planları sıklıkla hba1c üzerinden yapılıyor. hba1c yi ençok düşüren ilaçlar insülin ama en iyi düşüren egzersiz gibi spotlar var.
bu arada beni en çok bayan hastalık şeker hastalığıdır. teoriği oldukça çirkin ve karışık olan hastalılardan..

şimdi beni ilgilendiren bu şekerin komplikasyonları.
komplikasyonlardan mikrovasküler anjiyopati ve nöropati.

şeker hastalarında genelde ülkemde ayak bakımı hiç yapılmıyor.
ayakları zaten hastalık nedeni ile mantarların doğal ortamı.. zorlasalar şapkalı mantarlar üreyecek orada.
öncelikle diyabetik ayakta önlemimiz her akşam ayağı kontrol etmek, günde en az bir ekre sabunlu su ile yıkayıp kupkuru bırakmak, haftada bir de batikonla ayak yıkamak.
ülkemde mehmet amcanın ayağına ayakkabı vurur, mehmet amca dağ bayır gezer, nöropatisi vardır hissetmez, vasküler bozukluğu vardır dolaşım iyi değil kolay yara açılır, kolay enfekte olur zor iyileşir.. mehmet amcanın ayak tabanında sıkıntı varsa durum kötü, ama birinci beşinci parmaktaysa sıkıntı durum daha iyi.

birinci parmak üzerinde yarası olan mehmet amca bir hafta sonra yarayı farkeder ve kliniğe başvurur. kesin akıntısı kokuntusu vardır. şanslıysa antibiyotik baskısında akıntısı azalır ve günlük kuru pansuman ile yarası iyileşir tabi ki o arada şekeri regüle olacak.
ama şanssızsa ve bizi dinlememişse enfeksiyon kontrol altına alınamıyorsa amputasyona gidecektir..
uygun zaman uygun antibiyoterapi bakısında blirlenir.

öncelikle bilmemiz gereken bir bilgi var.
amputasyon hasta surveyini azaltır.. yani ampute etmeden hatayı kurtarın. her gördüğünüz şeker hastasına yapması gerekeni söyleyin.

ray amputasyon gibi amputasyonla kurtatrır. ama türk insanı ray amputasyonu sonrası o ayak ucuna basıp yara yerinde ayrışmaya neden olur ve kliniğe yeniden akıntılı bir şekilde gelir.
o zaman yine seviye yükeltme debridman vac uygulama gibib metotlar denenir. ama basarlar.. o ayağa nedense basılır..

ayak tabanındaki lezyonlar direkt chopart , isfranc, transmetatrsal gibi daha dramatik amputasyonlarla sonuçlanabilir. hatta diz altı amputasyona kadar gidebilir.

arkadaşlar.. çok önemlidir bu ... hastaların kalbi kadar bu da önemli...
lütfen kalbini koru derken bir de ayağını koru deyin hastalara.

neisseria gonorrhoeae

oksidaz ve katalaz testleri pozitif olan diplokok gram negatif bakteridir.

üretilmesi için %5-10 oranında karbondioksit verilir. modifiye thayer-martin besi yerinde üretilir.

en önemli virülans faktörleri pilileri olmakla birlikte lipooligosakkarit yapısındaki endotoksinleri ve ıga1 proteaz da diğer virülans faktörleridir.
kapsülsüz oluşu nedeniyle diğer ıga1 salgılayan bakterilerden ayrılır.

neisseria gonorrhoeae

gram negatif diplokoklardan gonore etkeni bakteridir. gonokok bir diğer ismidir.

erkeklerde sıklıkla üretrit yapar, yeşil-sarı renkli üretral akıntı en belirgin bulgusudur. infertiliteye varan komplikasyonlar görülür.

kadınlara bulaşma riski erkeklerden fazladır. endoservisit, salpenjit, pid, bakteriyemi ve bunun en sık görülen, hızlıca tedavi gerektiren tipik komplikasyonu olan artrit görülür.

doğum sırasında anneden bebeğe bulaş olabilir. sonucunda ophtalmia neonatorum görülür. korunma amacıyla %1'lik gümüş nitrat çözeltisi yenidoğanlarda rutin olarak kullanılır.

hengâme

yazarını görmeden okuduğum bir entriye 'bunu hengâme yazmıştır' diyebiliyorum.

özgün tarzıyla sözlüğe renk katan yazar.

hengâme

tıbbiyeli sözlüğün yapı taşı diyebileceğimiz yazar. yazım dili ve yazdığı içerikler fazlasıyla kaliteli. denk geldiğim tüm entrilerini severek okuyorum. umarım sözlükte hep daim olur.

Toplam entry sayısı: 801

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

pasif ırkçılık

aktif ırkçılığın toplumun derinliklerinde yaptığı etkiden kaynaklı, bilinçaltından dışarıya aktifine karşı bir tepki olarak yansıyan farkına zor varılan, bunu yapan kişinin bile farkında olmadığı içe dönük ırkçılık çeşidi. türkiye'de en çok kürtler ve aleviler, amerika'da ise en çok zenciler söz konusudur bu pasif ırkçılığın yapıldığı topluluklar olarak. örneğin iç anadolu gibi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir bölgede bir kürt olarak yaşıyorsanız size karşı aktif ırkçılık yapabileceklerin yanı sıra, belli şekillerde pasif ırkçılık yapılır. iki arkadaşımın tramvayda bir teyzeyle girdikleri diyalogu örnek verebilirim. arkadaşlarım van'lıydı ve ikisi de tıp öğrencisi. bir gün tramvaya binmişler, bir teyze nereli olduklarını sormuş. onlar da van'lı olduklarını söylemişler. teyze "olsun, olsun siz de insansınız." demiş. bakın bu pasif ırkçılık. doğrudan bir aşağılama yok, var olan bir aşağılama olduğu alt düşüncesiyle söylenen, o aşağılamayı nötrlemeye yönelik bir kabullenme çabası bu. bu durum toplumun içinde var olan bir ırkçılık sisi dolanıyor olduğunu gösteriyor. aktif değil ama diyalogların arkasında saklı, bilinçaltı düzeyde. buna ben pasif ırkçılık diyorum, sosyolojide karşılığı var mı bilmem.

bunun aynısı amerika'da da var. bir komedyen anlatıyordu. dört zenci kadının işlettiği bir pizzacı görsem şöyle derdim diyor: "hmm." bunun hafif bır ırkçlık olduğunu ekliyor. "evet, dört zenci kadın pizzacıyı işletiyor, pek rasgelinmez." bir örnek daha ekliyor komedyen. bir hastaneye gidersem ve doktor hintli veya çinliyse şöyle derim "ne güzel, ne güzel. daha çok görelim, neden olmasın?" başka bir örnek daha veriyor. eğer gece vakti bir benzinciye gidersem ve kapşonu geçirmiş bir genç gelirse ve bu genç beyazsa şöyle derim "herif sporcu." eğer genç zenciyse ve suratında kocaman bir gülümseme yoksa "sıkıntı yok" derim diyor. bakın doğrudan bir ırkçılık veya aşağılama yok. negatif herhangi bir şey yok. normal kişiler için söylemeyeceğin "sorun yok, olsun, o da insan, ne var ki, benim dedem de kürt..." gibi sözleri bu zamanında ayırım görmüş kişilere söylediğinde bu pasif ırkçılık oluyor benim için.

sevilen insanı rüyada görmek

uyanıkken görünce de rüyada gibi oluyor, ayırt edilmiyor bazen.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

hiç görmediğin birine bağlanmak

kör bir adamın gözlerini açtıklarında "hayalimdeki dünya daha güzeldi, keşke açılmasaydı gözlerim." demesini akla getirendir.

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

sevilen insanı rüyada görmek

uyanıkken görünce de rüyada gibi oluyor, ayırt edilmiyor bazen.

panoptikon

panoptikon, bütünü (-pan) gözlemlemek (-opticon) manasına gelen, ingiliz filozof ve toplum kuramcı jeremy bentham'ın hapishane inşa modeliyle gündeme girmiş bir kavramdır. hapishane modelinin resmi:
bu hapishane modelinde mahkumlar tamamen gözlemlenebilmektedir ve gözleyenleri görememektedirler. hapishanenin mimarisinde mahkumların saklanabilecekleri bir alan bırakılmamakla birlikte mahkumlar o an gözlenip gözlenmediklerinden de emin olamamaktadırlar ki bu durum mahkumları baskı altında tutmaktadır. böylece mahkumlar davranmamaları gereken şekilde davranamazlar. yani bir manada mahkumlar kendi gardiyanları olmak zorunda kalırlar. yani gözlemci bir anlamda tanrısallaşmıştır. bu durum sadece mahkumlar için değil, gözlenmek istenen ve belli kurallara uymak zorunda olan topluluk ve gözlemek isteyen ve topluluğu daha iyi yönetmek isteyen yöneticinin olduğu her durumda vardır. bir patron işçilerini gözlemek ister, bir iktidar halkını, bir müdür öğrencilerini... michael foucault panoptikon hakkında "çevredeki halkada, kişi hiç görmeden her zaman görülmekteyken; merkezi kulede, kişi hiç görülmeden herşeyi görmektedir. bu önemli bir mekanizmadır çünkü gücü otomatikleştirmekte ve bireysizleştirmektedir." şeklinde bir ifade kullanır. böylelikle panoptikon toplumdaki her alana hamledilmiş olur.
bu durum gözlenen ve gözleyicilerin birbirine karışmadığı, kutupların belli olduğu durumlarda geçerlidir. televizyon ve kamera da buna dahildir. televizyonda birisini izlerken bu durumda olabilirsiniz. lakin jean baudrillard'a göre panoptik çağ loud ailesi deneyiyle son bulmuştur. (loud ailesi için tıklayın: loud ailesi) bu deneyde 1971 yılında sosyoekonomik düzeyi orta üstü olan tipik bir amerikan ailesi seçilip yedi ay boyunca belli anları kamera kaydına alınıp, işlenmeden 20 milyon amerikan izleyicisine sunulan 300 saatlik bir belgesel film ortaya çıkmıştır. baudrillard'a göre bu çağın bitişi izleyici ve izlenen arasındaki sınırın kalkması, kutupların birbirine karışmasından sonradır. tabi ki daha sonraları internet ve günümüz sosyal medyası devreye giriyor. burada da bir post panoptikon dönemi görmekteyiz. bu durumdan byung-chul han şeffaflık toplumu isimli kitabında bahsediyor. han'a göre şu an panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni "perspektifsiz" bir panoptikonun başlangıcını yaşıyoruz. perspektifsiz çünkü artık tek bir gözlemci/iktidar/gardiyan ve gözlemlenen tek tip topluluk/mahkum yok. yani yerkürenin tümü bir panoptikon haline geliyor. böylelikle her yer şeffaf hale geliyor, içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıracak duvarlar ortadan kalkıyor. herkes her yerde her şekilde gözlemlenebilir durumda. tabi baudrillard'ın bahsettiği kutupların birbirine geçmesi durumu halen sözkonusu yani gözlemlenen ve gözlemleyici ayrımı da yok. han'ın belirttiği şekilde panoptikonda ise gözlemlenen kişinin kendi iradesiyle gözlemlenmesi durumu var. kişiler kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşumuna bilerek katkı sağlıyorlar. tabi burada gözlenmeye razı olan insanın iradesinin ne derecede olduğuysa ayrı bir mesele. bu gönüllülük ne derecede, ne kadar gerçek, ne kadar murad edilen ve ne kadar zorunda kalınan bir durum soruları ise cevaplanmayı bekliyor ya da ilerleyen süreçte bu durumun getirileri sonucunda ortaya dökülecek.

ödüm patlıyor gülce'ye bakmaktan

ömer lütfi mete'nin gülce şiirinin bir dizesi, pîr dizesi. bu şiir aklımda bu dizesi ile kalmış, okuduğumu bile hatırlamıyorum daha önceden. nasıl oluyor ki? bu dizeyle karşılaştığımda ne hissettim ki bütün şiiri içine gömüyorum? yaşantı, yaşantı çok farklı insandan insana. raptiye ile çakılı birbirine bazı ânlar ve şarkılar. duygulanım anılarımızı bir dizeyle çakıyoruz beynimize bazen, bir şarkıyla, bir hava durumuyla, toz toprakla hatta, göğün o günkü rengiyle. bazı tozlar çocukluğuma götürüyor yutunca, bazı şarkılar eskiden geçtiğim sokaklardan geçiriyor tekrar. bazı yüzler kapatıyor kabuğuma beni, bazı gözler hayata bağlıyor geri.

şiir spoiler butonuna saklandı:
 spoiler!
uçurumun kenarındayım hızır
ulu dilber kalesinin burcunda
muhteşem belaya nazır
topuklarım boşluğun avcunda
derin yar adımı çağırır
dikildim parmaklarımın ucunda
bir gamzelik rüzgâr yetecek
ha itti beni, ha itecek
uçurumun kenarındayım hızır
civan hazır
divan hazır
ferman hazır
kurban hazıruçurumun kenarındayım hızır
güzelliğin zulme çaldığı sınır
başım döner, beynim bulanır
el etmez
gel etmez
gülce'm uzaktan dolanır
uçurumun kenarındayım hızır
gülce bir davet
mecaz değil
maraz değil
gülce bir afet
peri değil
huri değil
gülce beyaz sihir
gülce ölümcül naz
buram buram zehir
yar yüzünde infazbir gamzelik rüzgâr yetecek
ha itti beni, ha itecek
güzelliğin zulme çaldığı sınır
uçurumun kenarındayım hızır
ben fakir
en hakir
bin taksir
ateşten
kalleşten
mızrakla gürzden
dabbetülarz'dan
deccal’dan, yedi düvelden
korku nedir bilmeyen ben
tir tir titriyorum gülce’den
ödüm patlıyor gülce’ye bakmaktan
nutkum tutuluyor, ürperiyorum
saniyeler gözlerimde birer can
her saniyede bir can veriyorum

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

içerik kuralları - iletişim