hengâme

Durum: 762 - 21 - 10 - 2 - 20.09.2018 23:31

Puan: 10171 -

1 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

“Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” \"İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca duş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan ândan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir.\" -Schopenhauer.
  • /
  • 77

franz ferdinand

28 haziran 1914'te on dokuz yaşındaki bir sırp öğrenci tarafından suikaste uğrayarak ölen, 1 ağustos'ta 1. dünya savaşı'nın patlak vermesine onun suikaste uğrayarak ölmesinin sebep olarak gösterildiği, avusturya-macaristan imparatorluğu varisi arşidük. yüzeysel bir sebep.

ayrıca bir müzik grubudur da. ("take me out" adında bilindik bir şarkıları var.)

platonik

düzgün katı cisimlere verilen isim. bilinen beş tane vardır. düzgün dört yüzlü, küp, düzgün sekiz yüzlü, düzgün on iki yüzlü, düzgün yirmi yüzlü.



bunların özellikleri:

1. tüm yüzeyler düzgün çokgendir.

2. bir köşede kaç yüz birleşiyorsa diğer köşelerde de o kadar yüz birleşmelidir, yani her bir köşenin temasta olduğu yüz sayısı aynı olmalıdır.

3. bütün yüzeyler aynı büyüklükte ve eşit olmalıdır.

platon'a göre her biri doğanın bir yönünü temsil ediyor, yukarıdaki resimde görülebileceği gibi.

planck zamanı

ışık hızının bir planck uzunluğu mesafeyi gittiği süredir.

ışık hızı ile planck zamanının çarpımı planck uzunluğunu verir.

planck zamanı ≈ 5,39106 × 10^−44 s kadardır.

en küçük zaman birimidir.

planck uzunluğu

vakumdaki ışık hızı ile bir planck zamanında alınan yoldur. yaklaşık 1,62 kere on üzeri eksi otuz beş metredir. (1.61622837 × 10^-35 metre)

fizik kurallarına göre bu teorik olarak en kısa uzunluktur, bundan daha kısa bir şey yoktur. her şeyin en küçük parçaları olarak düşünülen kuantum köpüğü ve sicimler bu uzunluktadır.

sicim teorisi

her şeyin planck uzunluğunda titreşen tek boyutlu iplikçiklerden meydana geldiğini öne süren, izafiyet teorisi ile kuantum mekaniğini birleştirme gayesi güderek evreni anlamlandırmaya çalışan bir teoridir. bu yönüyle m teorisine yani her şeyin teorisine benzerlik gösterir.

izafiyet teorisi makro evreni inceler, kuantum mekaniği ise atom ve atomaltı seviyeleri inceler. bu ikisini birleştirerek hepsini incelemeyi de sicim teorisi hedefler.

sicim teorisinde evrende 9 uzay 1 zaman boyutu olmak üzere 10 boyut olduğu düşünülür. bu boyutların sicimler ölçeğinde algılanabileceği öne sürülür. sonsuz boyutlu olabileceği bile söylenmektedir.

sicimler tek boyutlulardır ancak farklı frekanslarda titreşerek farklı boyutlardaki farklı cisimleri meydana getirmektedirler. bu bizim açımızdan algılanabilir gözükmemektedir, iki boyutlu bir dünyada nasıl üçüncü boyut algılanamazsa bizim için de bu fazladan boyutlar algılanamaz haldedir. etrafımızdaki her şey üç boyutludur, bizim algılarımız da bu üç boyut üzerinden gerçekleşir, daha fazlasını algılayamayız daha önce görmedik çünkü. ama matematiksel hesaplamalarla bu boyutler öngörülebilmektedir, belki de anlaşılabileceklerdir.

teori kuantum mekaniği veya izafiyet teorisi kadar keskin gerçeklere sahip değildir, oyun teorisi gibi hüküm görür. bir birleştirme çabasıdır, matematiksel hesaplamalara dayanan.

parazitlerin yaşam hakkının yok sayılması

dünyayı bir organizma olarak kabul edersek insan bu dünyanın paraziti olur. yaşama hakkından bahseden de insanlar, yani parazitler. kimin yaşama hakkı, en temelde kendi yaşama hakkından bahseder. bu halde de insana zarar veren parazitlerin yaşama hakkı kalmaz, çünkü insanın yaşama hakkı vardır ve diğer parazitler bununla çelişmektedir. bütün parazitleri yok edince geriye kalacak olan parazit insan olacaktır. o zaman parazitlerin yaşama hakkı vardır diyebiliriz, çünkü bizim yaşama hakkımız var, diğer türlü bununla çelişirdi.

bütün bunlardan sonra yaşama hakkı olan insanlar da yaşama haklarıyla çelişirler, çünkü başkalarını öldürürler, belki zorunda kalırlar belki de sadece öldürürler. daha derin ayırımlara gider insanlar sonra, başta hiç de olmayan ayrımlara. ırk, millet, din, dünya görüşü vs. gibi. bu halde herkes yaşam hakkını kendi tanımlar, böylece herkes yaşamaya hak kazanır, ama bir başkası bunu kabul etmez, o halde yaşama hakkı diye bir şey yoktur. çıkarlar, sınırlar, durumlar ve olaylar bunu değiştirip durur çünkü.

jean piaget

isis

insanlığın zihnine kazınmış olan bilinçaltı ana figürünün izdüşümü olan hayat kaynağı, bereket vesilesi tanrıçalardan en ünlüsü. ana tanrıçaların mısır versiyonu. mısır'daki ismi aset veya eset, roma dilindeki adı isis. friglerin ana tanrıçası matar (mother'a benziyor), atinalılar'da cecropian minerva, kıbrıslılar'da papien venüsü, giritlilerde diana, sicilyalılar'da korkunç proserphine, elevsisliler'de ceres, kimilerince juno, bellona, hecate, ramnusie; versiyonu çok çünkü kökeni aynı. bütün diğer tanrıçalara benzeseler de bunlar ana tanrıçalardır, en büyükler, kaynak olanlar. babil'deki tezahürü iştar anadır. en son tezahürü meryem ana olsa gerektir.



bir anne arketipi tezahürüdür bütün bunlar, hepsi tamamen aynı özelliklere sahip olmasalar da hepsinin ortak yönleri vardır. toprakla bağlantılı olan yönleri hem berekete hem de ölüme ilişkindir. hayat kaynağıdır ve o hayat kaynağına geri döneceğizdir, karanlığa. tarla, bağ-bahçe, vaftiz kabı, bereket boynuzu (isis'te de görürüz, içinde yuvarlak şekilde ay simgesi de vardır, ay da bir tanrıça sembolüdür, ay almanca hariç cinsiyetli dillerde dişildir; luna. aslında aydan çok sirius yıldızıdır isis'te bu yuvarlak, ama ay ile ilişkilendirimiştir de.), çanak yaprak, vazo şekilleri gibi doğuma ilişkin; ejderha, yılan, balık, cadı, tabut, mezarlık gibi karanlığa geri dönüşe ilişkin simgelerle de karşımıza çıkar. onun dışında ağaç, su, mavi, oval şekiller, dört rakamı da anne-tanrıça sembolleridir. dört rakamı tamamlanmışlığa işaret eden dişil bir sayıdır. bütün bu olumlu ve olumsuz yansımaları kendilerini tanrıçalarda gösterir. bereket veren dişil tanrıçalar vardır; kibele, demeter gibi. yıkıcı olanlar vardır lilith gibi.

bunlar annenin ikircikli yapısına değindir, hem aydınlık hem karanlıktır, hem hayat verendir hem de ölünce dönüleceği düşünülen. bu kadar fazla etkili olmuş olması doğaldır, herkesin annesi vardır, herkes annesinin hayatından bir parça taşır.

söylenmesi zevk veren kelimeler

beynelmilel, jakoben. kelime değilse de "lisan-ı osmani hakkında bazı mülahazatı şamildir" demek de zevk verir.

fotoğraf makinesi

dünyadaki en komik araç. öyle ki herkes ona bakarken gülüyor. espriyi anlamayanlar da ayıp olmasın diye gülüyormuş gibi yapıyor.

ama o kadar komik görünmeyen görüntüleri de çekebilen bir araç, kimse gülmezken çıkmak istemez bu makinede, diğerleri pek iç açıcı değildir çünkü.
  • /
  • 77
  • /
  • 17

franz ferdinand


planck zamanı


planck uzunluğu


sicim teorisi


jean piaget


fotoğraf makinesi


çocuk yapmak


esrime


neoteni


prosopagnosia


  • /
  • 17

tus dershaneleri

arkadaşlarımın aksine tek bir kuruş kaptırmadığım ve kaptırmayacağım kurumlar. çünkü

sınıftaki dersane temsilcilerinden ve onların yavşaklıklarından tiksiniyorum.

tıpkı üniversite sınavı sürecindeki gibi birbirini "elemeye" çalışan/çalışacak "tusiyerlerden" tiksiniyorum.

tus denen uçsuz bucaksız bilgi yükü gerektiren ve her sene öyle ya da böyle bir sorun çıkan, haksızlıkların döndüğüne emin olduğum sınavdan tiksiniyorum. üniversite sınavına aşırı çalışmamıştım ama gene de hayatımda başka bir sınav/dersane stresi istemiyorum.

stajlara gelmek yerine dersaneye gitmeyi düşünen arkadaşlarımın aksine her gün derslere katılıyorum. öğrendiklerimi ingilizce ve almanca kaynaklardan bir kere de olsa tekrar ediyorum. mezun olunca yurtdışında uzmanlık eğitimi için şimdiden ufak ufak çalışmaya başladım ve aşırı mutluyum.

2019/2020 tus'tan bir kişi elediniz dostlar, rahat olun :)

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

“üreme kimi zaman homeostatik bir işlev olarak değerlendirilmez. oysa üreme, ölen bireylerin yerini alacak yeni bireylerin oluşumunu sağlayarak homeostazın sürdürülmesine yardım eder. bu ifade biçimi homeostaz teriminin kullanımı açısından biraz zorlama olarak düşünülebilir, ama sonuç olarak, aslında bütün vücut yapıları yaşamın otomatikliğini ve sürekliliğini korumaya yardımcı olacak şekilde düzenlenmiştir.”

(bkz:arthur c. guyton)

sınav kazanılmadığında kaybedilen bir yıl

“hayata bir sene daha geç başlayacaksın, ileride on bin lira maaş alacağını düşünürsek oohoooo şimdiden yüz yirmi bin lira zarardasın” diye aptal tepkilere -ya da söyleyenlere göre “dostâne nasihatlere”- maruz kalma sebebi. çevrenizde varsa böyle “dost” kişiler, siktir çekmeniz tavsiye edilir.

malassezia furfur

82 yaşındaki dedeye kelepçe ve biber gazı

çok üzücü bir haber. 82 yaşındaki adam için polis çağırmak gereklidir veya değildir onu bilemem ama yaşlı adam polisin elindeki silahı almaya çalışmış ki bu korkunç olaylara yol açabilirdi. o saatten sonra polis işini yapmış. keşke böyle olmasaydı.

ne kadar kolay mahkum ediyoruz insanları, adeta günah keçisi arıyoruz. yahu orada bir can pazarı yaşanıyor ve dakikalar içinde olup bitiyor. bazı şeyleri öngöremez veya daha kötü şeyler olmaması için mecbur kalırsınız. bu da öyle bana göre.

chiari malformasyonu

1894'te arnold chiari tarafından keşfedilmiş 4 tipi olan hastalık. çoğu tipi konjenital olan bu rahatsızlık beraberinde siringomiyeli, hidrosefali gibi belirtileri de beraberinde getirmekte. en sık rastlanılan tip 1'den bahsedecek olursak 4. ventriküle serebellar tonsillerin sarkması bos sirkülasyonunun önüne geçerek hastada belirli semptomlara yol açar. çocuk hastalar boyunlarını ekstansör konumda tutarlar zira bu konum onları rahatlatır polikliniğinize gelen bir çocuğun kendini bu pozisyona sokmaya gayret etmesi sizin için faydalı bir ön tanı gözlemi olacaktır. mr'da da yan bulguları da göz önünde tutarak tipik görüntü ile tanıyı koyuyoruz.

tedaviye gelirsek temel amacımız bosun sirkülasyonunu sağlamak ve sarkan serebellar tonsilin bu patolojisini ortadan kaldırmak. ameliyat kararı alındıysa posterior bir yaklaşımla gene duruma göre c2-c3 seviyelerinden başlıyoruz. cildi ve kasları sıyırırken orta hatta olmamız çok önemli bunun için belirli markerları belleğimizden çıkarmıyoruz. ardından spinoz procesleri laminektomi ile çıkartıyoruz -burada en dikkat edilmesi gereken nokta vertebral arterlere dokunmamak zira dokunursanız işler karışır dikkatli olmamız gerek bir de durayı çentmemiz çok önemli zira onun açılımı daha dikkatli yapılacak- medulla spinalisi görelim ve dekompresyon sağlansın işimiz orda. ardından duraya sarılı msmiz önümüze geliyor burada seviyeyi artık foramen magnumu dikkatli olarak palpe ederek kesinleştirebiliriz. ardından küçük bıçağımız ile duranın insizyonunu yapıyoruz. dura açıldığında şeffaf araknoidimizin sardığı bosu görüyoruz su dolu bir prezervatif gibi düşünebilirsiniz şeffaf, dağılmayan bos dolu içinde msyi gördüğümüz bir görüntü burda sarkan serebellar tonsili de görmemiz gerek tabi ana iş burda başlıyor çünkü araknoidi de açmamız gerek araknoid açıldığında bosun bir kısmını aspire edip sarkan tonsile müdahaleyi yapıyoruz yapmamız gereken burada tonsili söndürmek(bu operasyon için böyle olsun) bipolar ile üzerindeki damarları koterliyor ardından tonsili koterliyoruz böylece kanalı tıkayan yapıyı ekarte etmiş bulunmaktayız. kapatma işlemi işin bir diğer meşakkatli yanı söndürme işinden sonra durayı dikmemiz gerek bu iş için dikkatlice ve sıkıca dikilen duranın üzerine tisseel dediğimiz içerisinde bol protein ve trombin bulunan yapıştırıcımızı da döküyoruz ki bos fistüllerinin önüne geçelim. ardınan kaslar ve cilt dikilip staplerla işi sonlandırmaktayız.

en az 4-5 saatlik bir operasyon olan bu ameliyattan sonra hastanın düzenli takibi ile son durum sürekli kontrol edilmelidir.

kornea

gözün ön kısmını oluşturan şeffaf, saat camı şeklindeki yapı.


dıştan içe doğru epitel, bowman membranı, stroma, descemet membranı ve endotel tabakalarından oluşur. bunların içinde en kalın olanı stromadır. yenilenmesi en periferindeki limbus denen kısmında bulunan kök hücreler sayesinde olur.

damarsız olup çevresinden diffüzyonla beslenir. damarsız olması bağışıklık sisteminden uzak kalmasını ve böylece nakil yapılması için doku uyumu bakma zorunluluğundan kurtulmamızı sağlar.

tozlu işlerle uğraşan vatandaşlarımızın koruyucu gözlük kullanmaması nedeniyle acile sık başvuru sebeplerinden biridir korneadaki yabancı cisimler.
acilde çalışan meslektaşlarıma küçük bir not: konsülte ederken “iriste yabancı cisim ” olarak bilgi verilmesi yanlış. yabancı cisim gerçekten iristeyse kornea ve dolayısıyla göz tam kat perfore olmuş demektir. acilen opere etmemiz gerekir. iriste denerek yollanan yabancı cisimlerin hepsi kornea stromasına bile ulaşmamış yüzeyel cisimlerdi allahtan. iğne ucuyla iki dakikada çıkarıldılar. yandan ışık tutarak kolayca üç boyutlu görebilirsiniz gözü. kornea önde şeffaf bir kubbe, iris onun arkasındaki renkli hareketli kısım. aralarında da baya bir derin bir ön kamara var. ha cisim harbiden iristeyse “iriste” diyin tabi, hasta yanıma gelene kadar yaptığım hazırlıklar ve yaşadığım heyecan boşa olmaz o zaman.

havalı bir kornea resmi:


bu da penetran keratoplasti( kornea nakli) sonrası bir fotoğraf:

hasta-hekim iletişim sözlüğü

yaşadığım olay..
hasta şeker hastasıdır ve `genel durum bozukluğu` nedeni ile genel dahiliye servisine yatmıştır.. kan şekerine bakmıştım o arada insülin kullanıyorsa kullandığı dozu göz önüne alıp insülin yazacağım..
ınsülin kullanıyor musun diye sordum.. sadece kürtçe bildiğini söyledi.. yakını da yok.. ben uğraştım bayağı anlatmak için ama olmadı. o arada odadaki diğer hasta kürtçe bildiğini ve sorabildiğini söyledi..
diyalog aynen şöyle:
şeker için ilaç kullanmışke??
ınsulin kullanirke..

bir hasta kürtçe konuşabildiğini söylüyorsa cümleleri mışke eki ile bitiriyoruz ve kürtçe oluyor..i

şeyda kayhan

çevresinde dönen kirli oyunlara seyirci kalmamış, arı kovanına çomak sokmuş güzel yürekli bir doktor.

iki yıldır çalıştığı siirt devlet hastanesi'nde 1 mart 2018'de başhekimlik görevine başladıktan hemen sonra hastane bünyesinde özel çalışan fizik tedavi ve rehabilitasyon birimini devletleştirmiş, böylece ayda 300 bin tl tasarruf etmiş. hastanenin 18 milyon tl borcunu kısa zamanda 7 milyona indirmiş. sihir gibi değil mi?

bununla kalmamış tabii. hastane personelinin de dahil olduğu, hastanede fuhuş skandalını ortaya çıkarmış. elbette baskı ve yıldırmayla karşılaşmış ve an itibariyle görevine aydın'da devam edecekmiş.

beni oraya çağıran bir şeyler var diyerek kendi rızasıyla gittiği siirt'ten ağlayarak dönen bu cesur kadını yıldırdılar. hakkında çıkan haberlere, kendisinin de yalanladığı bazı açıklamalar eklendi. ben bu işin takipçilerinden olacağım. doğrudan şaşmadı diye bir insanı göz göre göre ağlatanlara kalmayacak bu meydan.

https://twitter.com/turandha56/status/1014030214077272065?s=19

instagram kullanmamak

bu devirde yapılması gereken olduğunu düşündüğüm ama bir o kadar da zor olan eylem.

sosyal medya günümüzde artık bir yaşam biçimi olmuş gibi.insanlar için su içmek,yemek yemek,lavaboya gitmek gibi temel bir ihtiyaç sanki sosyal medya.telefonsuz yapamıyor insanlar.internetsiz yapamıyor,yaşayamıyor.anlamıyorum kendilerini sanal bir dünyaya nasıl kaptırıyorlar.

geçen yıl arkadaşlarımın ısrarı sonucu açtım instagramı.bir hafta sonra dayanamayıp kapattım.takibe takip yapmadım diye arayıp kızan arkadaşlar mı dersiniz,fotoğranı beğenmedim diye kızan amcam mı daha acınacak halde?
baksanız herkes mutlu!herkes sürekli geziyor.sınav haftası herkes ağlıyor,kitaplar arasından fotoğraf atıyor.
evimizin en üstünde bir çatı katı var.güzel bir yer.benim odam orası.herkes çok beğenir.benimle yaşıt olan kuzenim sırf instagrama foto atmak için her hafta bize gelir,odamda fotoğraf çekinir.daha fazla like geliyormuş!
15 yaşında bir erkek kuzenim var,sırf bu nedenle spor salonuna yazıldı.hesabına bir baksanız her yer olmayan mükemmel kas(!)larıyla dolu...
bugün liseden bir kaç kız arkadaşımla pikniğe gittik.sabah arabamdan iner inmez baktım ellerinde rengarenk balonlar var...sevgiliniz mi aldı balonları diye sordum.kendileri almışlar.bilin bakalım niye???instagrama fotoğraf atacaklarmış çünkü!
senede iki romanı zor bitiren kız kardeşim de içlerinde merak etmeyin!çünkü her hafta kendisi odamda kitaplığımdan aşırdığı,ilk kez gördüğü romanla kahve,kitap temalı fotoğraf koyuyor instagrama!

nasıl bu kadar saf olduk diye düşünmeden edemiyorum.insanlar iki üç beğeni uğruna bunları neden yapıyor?gidilen yerde hal hatır sorulmadan fotoğraf çekiliyor.bu nedenle yapılması gereken şeyin instagram kullanmamak olduğunu düşünüyorum. birinin fotoğrafını beğenip egosunu tatmin etmek istemiyorum.ayrıca hem zaman hem de mb israfı olduğunu düşünüyorum instagramın.

Toplam entry sayısı: 762

altı kelimelik hikayeler

ernest hemingway'in meşhur altı kelimelik hikayesinden esinlenen başlık. olay şöyle ki, bir gün hemingway ve birkaç arkadaşı oturuyorlarmış. hemingway arkadaşlarına altı kelimelik bir hikayeyle onları hüzünlendirebileceğini söylemiş. arkadaşları inanmamış tabi. on dolarına iddiaya girmişler. hemingway meşhur hikayesini bir kağıt parçası üzerine yazmış: for sale. baby shoes. never worn. (satılık. bebek ayakkabıları. hiç giyilmemiş.) arkadaşları tek kelime etmeden parayı vermişler.
(tabi bu olay gerçek mi uydurma mı bilemiyorum.)

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

hiç görmediğin birine bağlanmak

kör bir adamın gözlerini açtıklarında "hayalimdeki dünya daha güzeldi, keşke açılmasaydı gözlerim." demesini akla getirendir.

tanışmak istenen tıbbiyeli sözlük yazarları

panoptikon

panoptikon, bütünü (-pan) gözlemlemek (-opticon) manasına gelen, ingiliz filozof ve toplum kuramcı jeremy bentham'ın hapishane inşa modeliyle gündeme girmiş bir kavramdır. hapishane modelinin resmi:
bu hapishane modelinde mahkumlar tamamen gözlemlenebilmektedir ve gözleyenleri görememektedirler. hapishanenin mimarisinde mahkumların saklanabilecekleri bir alan bırakılmamakla birlikte mahkumlar o an gözlenip gözlenmediklerinden de emin olamamaktadırlar ki bu durum mahkumları baskı altında tutmaktadır. böylece mahkumlar davranmamaları gereken şekilde davranamazlar. yani bir manada mahkumlar kendi gardiyanları olmak zorunda kalırlar. yani gözlemci bir anlamda tanrısallaşmıştır. bu durum sadece mahkumlar için değil, gözlenmek istenen ve belli kurallara uymak zorunda olan topluluk ve gözlemek isteyen ve topluluğu daha iyi yönetmek isteyen yöneticinin olduğu her durumda vardır. bir patron işçilerini gözlemek ister, bir iktidar halkını, bir müdür öğrencilerini... michael foucault panoptikon hakkında "çevredeki halkada, kişi hiç görmeden her zaman görülmekteyken; merkezi kulede, kişi hiç görülmeden herşeyi görmektedir. bu önemli bir mekanizmadır çünkü gücü otomatikleştirmekte ve bireysizleştirmektedir." şeklinde bir ifade kullanır. böylelikle panoptikon toplumdaki her alana hamledilmiş olur.
bu durum gözlenen ve gözleyicilerin birbirine karışmadığı, kutupların belli olduğu durumlarda geçerlidir. televizyon ve kamera da buna dahildir. televizyonda birisini izlerken bu durumda olabilirsiniz. lakin jean baudrillard'a göre panoptik çağ loud ailesi deneyiyle son bulmuştur. (loud ailesi için tıklayın: loud ailesi) bu deneyde 1971 yılında sosyoekonomik düzeyi orta üstü olan tipik bir amerikan ailesi seçilip yedi ay boyunca belli anları kamera kaydına alınıp, işlenmeden 20 milyon amerikan izleyicisine sunulan 300 saatlik bir belgesel film ortaya çıkmıştır. baudrillard'a göre bu çağın bitişi izleyici ve izlenen arasındaki sınırın kalkması, kutupların birbirine karışmasından sonradır. tabi ki daha sonraları internet ve günümüz sosyal medyası devreye giriyor. burada da bir post panoptikon dönemi görmekteyiz. bu durumdan byung-chul han şeffaflık toplumu isimli kitabında bahsediyor. han'a göre şu an panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni "perspektifsiz" bir panoptikonun başlangıcını yaşıyoruz. perspektifsiz çünkü artık tek bir gözlemci/iktidar/gardiyan ve gözlemlenen tek tip topluluk/mahkum yok. yani yerkürenin tümü bir panoptikon haline geliyor. böylelikle her yer şeffaf hale geliyor, içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıracak duvarlar ortadan kalkıyor. herkes her yerde her şekilde gözlemlenebilir durumda. tabi baudrillard'ın bahsettiği kutupların birbirine geçmesi durumu halen sözkonusu yani gözlemlenen ve gözlemleyici ayrımı da yok. han'ın belirttiği şekilde panoptikonda ise gözlemlenen kişinin kendi iradesiyle gözlemlenmesi durumu var. kişiler kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşumuna bilerek katkı sağlıyorlar. tabi burada gözlenmeye razı olan insanın iradesinin ne derecede olduğuysa ayrı bir mesele. bu gönüllülük ne derecede, ne kadar gerçek, ne kadar murad edilen ve ne kadar zorunda kalınan bir durum soruları ise cevaplanmayı bekliyor ya da ilerleyen süreçte bu durumun getirileri sonucunda ortaya dökülecek.

tusem

asem tusem men seni
derslere gatem men seni
yüksek puan alanda oy
panoya asem men seni

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

ödüm patlıyor gülce'ye bakmaktan

ömer lütfi mete'nin gülce şiirinin bir dizesi, pîr dizesi. bu şiir aklımda bu dizesi ile kalmış, okuduğumu bile hatırlamıyorum daha önceden. nasıl oluyor ki? bu dizeyle karşılaştığımda ne hissettim ki bütün şiiri içine gömüyorum? yaşantı, yaşantı çok farklı insandan insana. raptiye ile çakılı birbirine bazı ânlar ve şarkılar. duygulanım anılarımızı bir dizeyle çakıyoruz beynimize bazen, bir şarkıyla, bir hava durumuyla, toz toprakla hatta, göğün o günkü rengiyle. bazı tozlar çocukluğuma götürüyor yutunca, bazı şarkılar eskiden geçtiğim sokaklardan geçiriyor tekrar. bazı yüzler kapatıyor kabuğuma beni, bazı gözler hayata bağlıyor geri.

şiir spoiler butonuna saklandı:
 spoiler!
uçurumun kenarındayım hızır
ulu dilber kalesinin burcunda
muhteşem belaya nazır
topuklarım boşluğun avcunda
derin yar adımı çağırır
dikildim parmaklarımın ucunda
bir gamzelik rüzgâr yetecek
ha itti beni, ha itecek
uçurumun kenarındayım hızır
civan hazır
divan hazır
ferman hazır
kurban hazıruçurumun kenarındayım hızır
güzelliğin zulme çaldığı sınır
başım döner, beynim bulanır
el etmez
gel etmez
gülce'm uzaktan dolanır
uçurumun kenarındayım hızır
gülce bir davet
mecaz değil
maraz değil
gülce bir afet
peri değil
huri değil
gülce beyaz sihir
gülce ölümcül naz
buram buram zehir
yar yüzünde infazbir gamzelik rüzgâr yetecek
ha itti beni, ha itecek
güzelliğin zulme çaldığı sınır
uçurumun kenarındayım hızır
ben fakir
en hakir
bin taksir
ateşten
kalleşten
mızrakla gürzden
dabbetülarz'dan
deccal’dan, yedi düvelden
korku nedir bilmeyen ben
tir tir titriyorum gülce’den
ödüm patlıyor gülce’ye bakmaktan
nutkum tutuluyor, ürperiyorum
saniyeler gözlerimde birer can
her saniyede bir can veriyorum

sevgiliye götürülen elmaları saymak

sevgiliye olan aşkı ölçmeye kalkmaktır ki aşk sayarsanız kaybolur. sayılamayan bir şeydir aşk, sevgi. küstahlıktır, aşk duyarsa bunu hiç eder topladığınız elmaları. bir gün bir derviş elinde tesbihiyle tefekkür ederek yürüyormuş. genç bir kızla karşılaşmış. kızın aceleci ve hevesli bir halde bir yere gitmeye çalıştığını görmüş. kız bir kucak dolusu elma taşıyormuş aynı zamanda. birkaçını yere düşürmüş ama geri almış. derviş kıza nereye gittiğini sormuş. kız da tarlaya gittiğini söylemiş. derviş elmaları sormuş, kız "tarlada bekleyen sevdiğime."demiş. derviş kıza kaç tane elma götürdüğünü sormuş. kız "insan sevdiğine götürdüğü elmaları sayar mı hiç!" demiş. derviş usulca kırmış elindeki tesbihi.

sevdiğiniz insanı rüyanızda görmek

uyanıkken görünce de rüyada gibi oluyor, ayırt edilmiyor bazen.

hoş buldum

son zamanlarda "hoş geldin" hitabına karşılık olarak söylenen kelime. ben bu şekilde bir cevapla karşılaşınca karşıdaki kişi kim olursa olsun (ofto hariç)* bir anlığına o kişiye karşı içimde gıcıklık oluşuyor. yani bu kelimeyi duyunca karşıdaki zihnimde böyle aykırı olmaya çalışan, burnu yukarıda, burjuva, bilgili görünmeye çalışıp da bilgisiz olan bir kalıp şeklimde canlanıyor. ya hoş bulduk var ne güzel, daha naif duruyor. hoş bulduk hoş buldumdan daha kibirli bir kelime değildir. asıl hoş buldum hoş bulduktan daha kibirli bir his bırakır. böyle tuhaf şeylere gerek yok.

bunun farklı çeşitleri de var. mesela iyi yaşa! ya da farklı bir çeşit, medyada pek yaygın: "burası muş'tur, yolu yokuştur." yanlış, o muş değil huş! ulan basbayağı muş işte. ya da "eşek hoşaftan ne anlar yanlış, eşek hoş laftan ne anlar o!" hadi oradan ya. "eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır." bak, devamı varmış.

böyle durumlar kanımca insanın içindeki özgün olma, kendi olma değerlerinden kaynaklı olup çevre etkileşimiyle aykırı olma hissiyatına evrilir. her insan bir tanedir. doğduğu yer, anne baba, doğduğu zaman, çevresindeki kişiler bile her insanın bir tane oluşunu anlaşılabilir kılar. bunu geçtim yani mekanik durumları geçtim her insanın hissiyatı, duygusu, düşüncesi, değerleri, amacı, bu dünya hengamesindeki yapbozda tamamladığı bir görevi vardır ve farklıdır. yani yapboz analojisinden devam edersek, hepimiz "aynı" yapbozun "farklı ve özgün parçaları" olarak bir "bütün" meydana getiririz yani bu olmasa da getirmeliyiz. bu özgünlük hissiyatı yanlış geliştiğinde bir aykırı olma, dışarıya kendini kanıtlama hissine dönüşür. böylece insan kendi olmaktan çıkarak, aykırı görünmek isteyen bir sürüye dahil olur.

tanrının acınılası biri olması

düşünsenize, her şeyi gören, bilen, yaratan ve yarattıkları arasından irade verdiği birkaç zavallı türün üzerinde ilahi bir oyun kurup, bir şekilde cennetten kovup, sözünü dinlerlerse onları sonsuza kadar mutlu yaşayacakları cennete girdireceğini söyleyen, bu türlerden bazılarını seçip imtihan diye türlü zorluklarla sözlerini aktartan, yarattıklarına görünmeyen, her zaman var olan ve hep var olacak birisi olduğunuzu. çok acınası bir durum olmalı. hep varsanız varlığa maruz kalmış birisisinizdir, yazık. tanrıyı kim yarattı diye sorsak, tutarsız olacağız bir de çünkü o yaratılmadı hep vardı, yaratılması tanrılığına ters olacak. ya da birisini söyleyince onu kim yarattı diye diye sonsuza kadar soracağız. tanrı en kusursuz olandır diye biliriz ama var olmak en büyük kusuru olmalı.

kusursuzluk diye bir şey varsa o da var olmamaktır.

var olmanın var oluyor olmaktan başka bir anlamı var mı? herkes varlığını devam ettirmek istiyor. neden ki? nereye varmaya çalışıyoruz? olabileceğimiz en üst düzey şey olsak ne olacak ki? saçma. gram tat vermiyor yaşamak, arada sırada mutlu olsak da. bir de sonsuza kadar yaşadığınızı düşünün. kocaman bir evrende hiç hükmünde olan saçma bir organizmanın cinsel fantazilerine ceza verecek olmanızı düşünün. yazık ya, insanlarla uğraşılır mı bu iğrenç canlılarla? koca tanrı.

depresif birisi olmalı tanrı, hayatla lanetlenmiş, kendinden başka birisi de yok mutlak olan, ama onun birisine ihtiyacı yok ki! (biz niye varız?) kendisini öldüremiyor olmalı, acısını hafifletmek için de bizi yaratmış, bir süreliğine zevk alır belki. belki birileri ona tapınca tanrı olduğunu hissedip de sonsuz yaşama lanetine bir bahane buluyordur, bizim kendimize sürekli hedefler koyup ölene kadar yaşamamız gibi. hayatta en zevk aldığınız şeyleri düşünün. yemek, müzik, seks, gezmek, hoş sohbet... hepsi sonunda acı verecek, çünkü bitecek. yaşamı devam ettirecek olan seksi düşünün. herhalde insanlar en çok bundan hoşlanıyor. birkaç siniri uyarıyorsun, zevk alıyorsun, sıvılar var zevk veren, bu sıvılar kaynaşıyor ve türün devam ediyor. ama yıkanmak zorundasın çünkü pek de hoş kokmuyorsun. hiç zevk almasan iğrenç bir şey. bilinçli olan birisi bunu anlar, insanda içgüdüsel olmayan çiftleşme kendisini zevkle kabullendirmiş. tanrının hilesi! ufak tefek zevkler koymuş ki acınası hayatımızı ve türümüzü devam ettirelim.

ya annemin sesini duyunca intihardan vazgeçmeme ne demeli? anne sesine karşı yaşama isteği doğuyor içinde canlının, güzel hile. altı aylık doğmama ne demeli! sırf bunları söyleyeceğim diye yaptın kesin. umarım eğleniyorsundur tanrım. ben hiç eğlenmiyorum da. acınılası halin geçiyordur az da olsa.

şeytan kadar şanslı olamadık ki tanrıyla anlaşma yapalım. keşke benimle anlaşma yapsa da yok etse beni. cennet mennet istemiyorum şerefsizim. bak yedi yıl beş vakit namaz kıldım, okumayı bildim bileli din üzerine okuyorum. etrafımdaki kimse dikkate almazken seni ben hayat amacım yaptım. egeliydim ondandı belki ama iç anadoluya gelince namaz kılanların da ikiyüzlü olabileceğini anladım, ciddiye almıyorlardı seni. hiçbir kızın yanağından bile öpmedim, bazen yusuf bile oldum. ben ciddiye aldım. kaç kez okuyup uygulamaya çalıştım kitabını, tutarlı olmaya çalıştım yaşamımda. samimi olduğumu sen biliyorsun. çünkü lanet olası ben pek yalan söylemeyi beceremem, mış gibi yapamam. ama artık önemin yok benim için. zincirden başka bir şey olmadı bana gönderdiklerin. iyi olan söylediklerin değil benmişim. çünkü insanlar hala beni iyi birisi olarak görüyor. seni anladım tanrım. acıdım sana. nolur iraden varsa beni ölünce yok et. ben seni yok ettim çünkü.

hayata yol açan bir şeyden başka bir şey değil tanrı dediğimiz. o kadar kusursuz da değil. o kendi kendine var olabiliyorsa, evren de öyle olamaz mı?

edit: deistlikle alakam yok. nihilist sayılırım, nietzsche'nin nihilizminden çok schopenhauer nihilizmine yakınım. asıl anlatmak istediğim var olmanın acınılasılığı.

halkın doğru bildiği yanlışlar

şimdi buraya bir şeyler yazınca "halk"tan ayrı mı oluyoz? öyle değilse halktan birisi olarak yanlış bildiğim şeylerden birisi de budur.
edit: artı veren bir (edit içinde edit: iki olmuş.) kişiyle birlikte halktan ayrı olmadığımızı anlattığımızı düşünüyorum.(kim olduğunu bilmiyorum.) eksileyenler de kendilerini ne olarak görüyorlar merak ediyorum. halktan olmadan halk anlaşılmaz. doktor olunca, şair olunca, entelektüel vs. olunca halktan ayrı olmuyoruz. belki halkın arasından kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakanlardan oluruz, yani kafasını kaldırmayanlardan ayrı. ama hepimiz aynı yerdeyiz. evet, hepimiz aynı yerdeyiz. herkesin bildikleri ve bilmedikleri vardır. her şeyi bilen bir insan olmadığına göre herkes halktır başlığa göre de. herkes bir şeyin cahilidir, unutmayalım.

yeterulanumab

antikorlardan gına geldiğinde verdiğim tepkidir.

aynali tahir

sözlüğe benim gibi kafa dağıtmak için girdiğini düşündüğüm yazar. tabi yazılan şeyler herkesin dünya görüşüne göre, hayatının merkezine koyduğu şeye göre değişiyor. yazdıklarını okuyanlar bilir, belki böyle yapmak onu rahatlatıyordur. ama onun rahatlaması çoğu kişiyi rahatsız etmiyor değil.
(bana göre şahsiyeti cahildir. bazı fiillerde failen alim olabilir ama şahsi cahillik ile faili cahillik farklıdır. allah'a iman etmeyen yani müslüman olmayan herkes şahsiyeten cahildir. fail olarak alim olabilir bu kişiler, doğru hareket edebilirler, doğru söz söyleyebilirler, bilgili olabilirler lakin bu bana göre şahsiyeten cahil olduklarını değiştirmez.)

içerik kuralları - iletişim