hiperkrat

Durum: 116 - 1 - 1 - 0 - 12.12.2018 23:14

Puan: 2796 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

kişisel neyimiz kaldı ki bir iletimiz olsun
  • /
  • 12

instagram kullanmamak

hiç üye olmayarak gerçekleştirdiğim eylem. sadece facebook hesabım var. onda da en son tıbbiyenin ikinci senesi bir şeyler paylaşmışım. onu da kapatacaktım da güzel birkaç gruba üye olduğum için kapatmadım.

insanların nerede olduklarını, ne yaptıklarını, ne yediklerini kısacası ne kadar mutlu olduklarını herkese duyurma hastalığı beni gerçekten irrite ediyor. milyon tane tagle sunulan, ekrana gülücük saçan kişiler aslında aynı masanın etrafında telefonlarıyla meşgul oluyorlar. anı yaşamaktan ziyade depolamayı tercih ediyorlar.

yakın arkadaşlarla çekirdek çitlerken edilen muhabbetin tadı hiçbir şeyde yok.

neffasati fil ukad

eskiden batikonun gönderdiği mesajlarda şimdi adı çıkan yazar.

batikon hesabını mı çaldırdı yoksa admin hesap olduğu için bati gidince adını değiştirme gereği mi duydular bilinmez ama türkçe korku filmlerinden çıkmış gibi duran nickini çok mu aradılar merak ediyorum.

her okuduğumda arkamdan tiz çığlıklarla gelen birinin "kırt" "kırt" diye boynumu kıracağı hissine kapılıp ürperiyorum. töbe bismillah.*

14 mart tıp bayramı

takım elbise kravatı çekip balolarda boy göstermek yerine nöbetime gelen hastalarla beraber kutladığım bayram. kutladığım diyorum çünkü gerçekten kutluyorlar. şu ana kadar hastalarımın üçte biri civarı kutlamıştır herhalde. resmi kurumlardan gelen çiçek ve çikolata da cabası*

bu kadar bilinirliği olması beni şaşırttı açıkçası ama kutlayanların genelde sağlıkçı yakınları var. kimisinin kızı tıpa yeni başlamış, kiminin oğlu mecburideymiş, kimi emekli hemşire... hepsinin gözlerindeki ışıltı ortak. değer görmek güzel şey vesselam.

hepinizin tıp bayramı kutlu olsun.

cuma namazı çıkışı camiye para veren tip

iyi niyetinden şüphe duyulmayan en asil duyguların insanıdır. ancak dikkatli olması, verdiği paranın takibini yapması gerekir.

şu ahir zamanda bütün kamu kurumlarında olduğu gibi diyanette de yozlaşmışlık ayyuka çıkmış durumda. toplanan paraların akıbeti belli değil. insanların dini hassasiyetleri üzerinden çıkar devşiriliyor.

geçenlerde bu duruma gönlü razı gelmeyen bir imam video yayınladı. diyanet de bu sorunu çözmek adına hemen bir komisyon oluşturdu dicem bir gülme geliyor.* tabi ki imamı açığa almayı tercih etti. hal böyleyken paranın nereye gittiğini bildiğim köy camimiz dışında hiçbir camiye yardım yapmıyorum. yapılmasını da doğru bulmuyorum. onun yerine daha önce de adı zikredilen çok daha şeffaf kuruluşlar var.

kendi kendine ilk maaşıyla camiye bir miktar yardım yapma sözü veren arkadaşımın da yardımını lösev'e yapmasını sağladım. maksat bebeler iyileşsin.

akın çorap giresunspor

mali borçlar içinde yüzerken son yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla rahatlamış olan yeşil beyazlı futbol takımı.

sponsor adını garipseyenlere küçük bir sır vermek gerekirse akın çorap fetö davası kapsamında kayyum atanmış bir kurumdur. şirketin sahibi firari, üç oğlu tutuklu durumda şu an.

akp bir bakıma kazandığı savaşın ganimetlerini kendi inisiyatifiyle değerlendirmekte gibi görünüyor. kim nasiplenebilirse artık. benim de akpde iki tanıdığım olsa ben de akın çorap hiperkrat olarak yazarlık hayatıma devam ederdim. *

arif v 216

başıma bir şey gelmeyecekse beğenmediğim filmdir. aylardır her türlü medya kanalından reklamı yapılmasına, film vizyona girdikten sonra da "ay çok süper göndermeler vardı gül gül öldük" diye göklere çıkarılmasına rağmen film boyunca 2 (iki) kere gülebildim.

tamam dekora uğraşmışlar, kıyafetler, yapılan atıflar, müzikal tadındaki sahneleri, çağlar çorumlu'nun zeki müren performansı falan iyi hoş da komedi filmi diye geldik be kardeşim. üstelik cem yılmaz filmi yani. stand up gösterilerini en az beş kez izlemiş, g.o.r.a. repliklerini dilimize pelesenk etmiş birisiyiz. elbette o ayarda bir şeyler bekliyor insan.

bu film aslında cem yılmaz'ın son dönem türk komedi film furyasına katıldığının, para kazanırken herhangi bir şey yaratmadığının, göstergesi. bunda kendisinin de bir suçu yok aslında. recep ivedik'e sürüsüyle film çektirmiş, cumali ceber'e bile ikinci film yolu görünen ota boka gülen sığ bir halk kitlesi var karşısında. durum böyle olunca neden uğraşsın ki adam. yemişim mizahın politik duruşunu, didaktik ögelerini, vermesi gereken mesajları. şu haliyle bile film çok bile bu kitleye.

bilemiyorum altan.

berika demir

burnundan dudaklarına, göğüslerine kadar her yeri yapay duran, adnan oktar'ın kediciklerinden hallice hekim(!) adayı.

mezunu olduğum güzide fakültemin sanki hiç sorunu yokmuş gibi, şu ülkeye kattığı başka hiçbir şey yokmuş gibi bir megalomanın magazinel haberleriyle gündeme gelmesi de benim için ayrı bir elem kaynağı.

insanların bindiği araçla bütünleşmesi

geçenlerde yolda yürürken arkadan araba geliyor mu diye kontrol etmek için sol yan tarafta dikiz aynamı aradığımda fark ettiğim bütünleşme.

fazla eğimli yokuştan inerken dizlerime yük bindiğinde "1. viteste iniyorum galiba" diye düşünmüşlüğüm de vardır.

melih gökçek



istifasını büyük bir keyifle beklediğim yanar dönerli belediye başkanı.

her ne kadar seçimle gelen insanların seçimle gitmeleri gerektiğini savunsam da melih gökçek gibi çıkarları uğruna şekilden şekile girip güç sahibine yalakalık yapanlara böylesi müstehak diye düşünüyorum.

istifa etmeme gibi bir seçeneği zaten yok. üç güne kalmaz fetö dosyasından alırlar içeri. bu konuda delil sıkıntısı çekileceğini de düşünmüyorum.

adaletin bir gün herkese lazım olacağı aşikar. melih gökçek siyasi hayatı boyunca omurgalı bir duruş sergileyip, yapacağı her işte öncelikle halkın menfaatini düşünseydi, bugün kimse ona böyle antidemokratik bir istekte bulunamazdı. çünkü en büyük güç halktır. halkın tepkisinden çekinirlerdi.

ben de konuşuyorum ya işte adaletli, onurlu, gururlu ama böyle kovulur gibi gitmesinin kendisine çok da koyduğunu düşünmüyorum. yüksek ihtimalle şu an biraz zaman kazanmaya çalışıyor. yediği naneleri örtbas etmekle meşguldür. yedi sülalesinin kesesine doldurduklarını garantiye aldığında "başarıyla yürüttüğü" görevinden "kendi isteğiyle" ayrılacaktır.

pirus zaferi

  • /
  • 12

nureddin yıldız hoca

islamda ruhban sınıfına yer yoktur. ayrıca ben benden akılca üstün mantıken daha ileri bir insan olmadığı düşünmediğim insandan ne öğüt alırım ne de dinlerim. bu camia kim ne derse desin isterseniz buna hekim ukalalığı olarak kabul edin bu ülkenin seçkin insanlarından oluşur. bu insanlar allah'ın kitabını bir aracı olmadan anlayabilecek bundan çıkarım yapabilecek zekada insanlardan oluşur. düşünün sevgili insanlar,herhangi bir hoca,hacı,şıh,şeyh olmadan siz bu dini anlamalısınız,allah'ın dini kitabı tüm insanlara indirilmiştir. tüm insanlar okusun anlasın düşünsün diye indirildi kuran-ı kerim , evinizde bir köşede yaldızlı kaplar içinde dursun diye değil. okuyunca anlarsınız zaten bu insanlara gerek olmadığını. bilerek anlayarak inanın ki inancınız her daim sağlam olsun.

daha o konuya gelmedik

çocukken yapılan saçmalıklar

kardeşe 'sen üvey evlatsın' demek suretiyle evde kaos çıkartmak

tıbbiyeli sözlüğün gelişimi

tıbbiyeli sözlük on dördüncü haftada splaknik sunucunun lateral domaininden gelişir.
(bkz: tıbbiyeli sözlük embriyolojisi)

anlatamıyorum

ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?

bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.

bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum…

şiir böyle.



şarkı sözleri de böyle

Toplam entry sayısı: 116

tıpta saçma ezber yontemleri

rıfat ve ferit kara gri bara giderler. ama seks bar değil. uzun uzun alkol ve sigara tüketirler.
(bkz: cool story)

yazarın burda vermek istediği mesaj: mikrozomal enzim indüksiyonu yapan ilaçlar. rifampisin, fenitoin, karbamazepin, griseofulvin, barbitüratlar(sekobarbital hariç), alkol, sigara.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

gerçek manada ilk aşkımı liseye başladığımda görmüştüm. koridorda yanımdan geçti arkadaşıyla. o kadar güzeldi ki dönüp bir daha bakma ihtiyacı hissetmiştim. o da bizim dönemdeymiş. sınıflarımız ayrıydı. çok fazla göremiyordum ama benim gözüm hep ondaydı. okul bahçesinde, kantinde, servisine binerken-inerken hep izlerdim onu. panoya asılan yazılı notlarına falan bakardım kaç almış diye. bu durum bende iyice hastalık haline gelmişken bir mucize gerçekleşti ve lisenin ikinci senesi bizim sınıfa kaydırıldı. dünyalar benim olmuştu. hemen çalışmalara başlayıp arkadaşlığını kazandım. beraber vakit geçirebilmek için her yolu deniyordum. ona sahte çözemediğim problemler soruyor, anlatmasını zevkle izliyordum. msn'de açık olduğu saatleri kolluyor, yakalarsam hemen muhabbet açıyordum. okuduğu kitapları kendisinden alıp ben de okuyordum. fazla sayısal zeka olan kafam kitaplarına onu sevdiğimi anlatan şifreler kodluyor fakat bir türlü yanıt alamıyordu. gidip kızla mı konuşmak... nerde bizde o cesaret?

çekingen gencimiz lisenin ikinci senesini de yemişti. artık bu işe bir son vermeliydi. yaz tatili boyunca planlar yapıldı. oscar adayı senaryolar akılda oynatıldı ve yeni eğitim-öğretim yılı gelip çattı. o zamanlar ilk cep telefonumu da aldırmış ve kutsal amaç yolunda yeni bir silah daha kazanmıştım.

aylar geçiyor ama bir türlü uygun anı yakalayamıyordum. kızlardaki sürü psikolojisinin acı sonuçlarıydı bunlar. bu iş okulda olacak gibi değildi. sene ortasını bulsa da en sonunda telefondan sms ile ilk buluşma isteğini yaptım. ısrarla neden olduğunu soruyor bense söylemiyordum. "önemli" diyordum sadece. önemliydi işte. sonunda ikna ettim ve bir kış günü bir parkta buluştuk. "yürüyelim mi biraz?" dedim, kabul etmedi. bizim senaryolar daha ilk andan çöpteki yerini almıştı. ben de söyleyiverdim onu sevdiğimi bir anda. tahmin ediyordu elbette. "olmaz" dedi. "ben senin arkadaşınım" dedi. benim ondan vazgeçmemi sağlayacak bir şey söyleyemedi.. "hayır dersen belki, belki dersen evet anlayacağım" dedim. yarım saat kadar konuştuk. pek bir sonuca bağlayamadık ama ben kuş gibi hafiflemiştim. üstelik hayır yeme şansım da yoktu. sonraki günlerde mesajlaşmaya başladık. o sırada yakın arkadaşlarını da harekete geçiriyor, olumlu yönde görüş bildirmelerini rica(!) ediyordum.

tam 18 gün sonra doğum günümde kantine su alma bahanesiyle çağırıp kabul etti teklifimi. ama kimsenin bilmemesini istiyordu. ailesinin, adı batasıca okul idaresinin tepkisinden çekiniyordu belli ki. -şimdi anlam vermekte zorlanıyorum, o zamanlar bir linç kampanyası vardı sevgili çiftlere karşı.- olsun canım ne önemi vardı ki başkasının bilmemesinin. ben biliyordum ya o bana yeterdi. daha sık mesajlaşmaya başlamıştık artık. gerçek hayatta dokunamadığım sanal bir sevgilim olmuştu. sadece yakın arkadaşlarımız biliyorlardı. durumu o kadar belli etmedik ki başkaları teklif etti sevdiceğime, kahroldum.

son sınıfa geçtiğimizde bizim dershaneye kaydolmuştu. onu artık her gün görebiliyordum ama bu kaçak aşk canımı sıkıyordu. tüm âlem bilsin istiyordum onun bana ait olduğunu. fakat bir türlü o bu cesareti gösteremedi. buluşma isteklerime de hep bir bahane buluyor bir türlü yanaşmıyordu. ben de onu ezip geçemedim. biz ilan etmesek bile aramızdaki elektrik o kadar ayyuka çıkmıştı ki birbirimize yakıştırılmaya başlanmıştık. bu durum içten içe hoşuma da gidiyordu. en sonunda dershaneden aramışlar bizimkileri. babam geldi konuştu. “daha bunlar için erken sen derslerine yönelmelisin.” dedi. haklılardı kendilerince. sınav bu kadar yaklaşmışken olacak iş miydi bu? ama ben asla vazgeçmedim. o benim ilk aşkımdı.

son sınıf da bitti üniversite sınavlarına girdik. bu bizim için büyük bir fırsattı. onunla aynı şehri yazmalıydım. yazdım da. ikimiz de istanbul’da üniversite kazandık. farklı yakalardaydık ama benim keyfime diyecek yoktu. istanbul kazan biz kepçe. haritadan bir yer beğeniyor sonra oraya gidiyorduk. doya doya öpüp kokladım, yılların hasretini giderdim. oluyordu işte. bunca yıllık sabrımın karşılığını alıyordum artık. ilk senemiz çok güzel geçti. sınav dönemlerimizin farklı olmasından dolayı çok buluşamıyorduk ama daha önümüzde seneler vardı. her şey olurdu zamanla.

olmadı sözlük. ikinci sene bir şeyler oldu bizim kıza. o yeşil gözleri eskisi gibi bakmamaya başladı. artık buluşma ayarlamakta oldukça zorlanıyordum. değişik bahanelerle karşılaşıyordum sürekli. en son “bu haftasonu herkes gidecek yurttan ben tek kalacağım ne güzel” demişti. zaten ben buluşmak istemesem onun isteyeceği olmuyordu hiç. gelse bile samimi davranmıyordu pek. gitmekte aceleciydi hep. mesajlaşmalarımız da kısalmıştı. bu durumu defalarca söylememe rağmen somut bir sorun ortaya koyamıyordu. elim kolum bağlı benden uzaklaşmasını seyrediyordum. anlamlandıramıyordum. neyi eksik yapmıştım? belki de fazla yapmıştım asla bilemeyeceğim.
bu süreç 4-5 ay kadar sürdü. ara ara iyi dönemlerimiz de oldu ama bir kadın sizi sevmiyorsa artık tüm cihan bir araya gelse bunu değiştiremez. son umutlarım da tükenince karar verdim. kendime bu zulmü çektiremezdim. ayrılmak istediğimi söyleyecektim. kaderin cilvesine bak ki yine aklımda senaryolar oynatmaya başlamıştım.

o gün gelip çattı. biraz dolaştık. yemek yedik. her şey eskisi gibiydi ama benim içim kan ağlıyordu. en son bir parkta oturduk. “sana bir şey söylemem lazım” dedim. yüzüme baktı. anlamıştı kötü bir şeyler olacağını. kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama yapamadım. başka şeyler dedim. şikayette bulundum bir sürü. artık hiçbiri umrumda değildi ama söyleyemedim işte. nasıl söyleyebilirdim? insan hiç sevdiğinden ayrılmak ister mi? konuştuk öyle bir süre. benim bir huyum vardı onu biraz daha görebilmek için vapurla kadıköy’e bırakır sonra tekrar karşıya geçerdim. yine öyle yaptım. dönerken belki de iyi oldu söyleyemediğim diyordum. belki de her şey güzel olur ha?

aradan iki ya da üç gün geçti. ben adalara gitmek ikimize de iyi gelir diye düşünüyordum. allerjik bişiler varmış adalarda diyordu. vapur saatlerine bakarken bir mesaj aldım. “ben senin beni sevdiğin kadar sevemiyorum galiba seni” yazıyordu. ‘seni sevmiyorum’un kırmayan versiyonu. hiçbir şey yapmadım. çok uzatmadan kapattım konuşmayı. 4 seneye yakın ilişkiyi sms ile bitiren kıza ne diyebilirdim ki. ağlayamadım da. ağlasam rahatlardım belki. gururumu ayaklar altına alıp geri dön de demedim. sustum sadece içime attım. öyle görünürde yaşayan aslen ölü bir adam. hayalet gibi gezdim sene sonuna kadar. sonraki senelerde de bırakmadı bu travma peşimi. nerede birileriyle tanıştım hemen uzaklaştırdım kendimden.

zaman her şeyin ilacı elbet. sonra sonra küllendi bu sevda bende. ama şimdi sor bana pişman mıyım? geriye dönsem yine seçer miyim bu yolu? seçerim.

malign sözlü arkadaşı

haftalar öncesinden çalışmaya başladınız, facebook'tan sınava çalıştığınızla ilgili durumlar paylaştınız, çalıştığınız yerleri unuttunuz, arada birkaç dizi bitirdiniz, uykusuz kaldınız, çıkmışları ezberlediniz ve büyük gün geldi çattı. "sözlü var olum napıcaz?"
sözlü grupları açıklanır. dolapta durmaktan ütüsü bozulmuş önlük giyilip hocanın odasının kapısı önünde beklemeye başlanır. bir fısıltı dolaşır o an. "hoca malign değilmiş." bir oh çekersin ama dikkat etmen gereken biri daha var tıbbiyeli. o da malign sözlü arkadaşı.
bu arkadaş grup halinde yapılan sözlülerde kendisinin sorularını bilip üstüne senin bilemediklerini de bilerek senin gruptaki en düşük notu almanı garantilemekte yahut hiçbirşey bilemeyip üstüne ters laflar etmekte ve şalterleri atan hocanın size grup indirimi yapmasını sağlamaktadır.
işin kötü tarafı üç beş numara yakınında olan bu arkadaşla okul hayatında grupça yapılan her sözlüye girecek olmandır.

tıbbiyeli sözlüğün diğer sözlüklerden üstün yönleri

diğer sözlükleri metropol gibi düşünürsek burayı egede bir sahil kasabasına benzetebiliriz. kozmopolit bir yapısı yok. aynı yollardan geçmiş, aynı şeyleri yaşamış, aynı duyguları hissetmiş eğitimli, saygılı, kimsenin kedisine kışt demeyen insanlar oturmuş bir masanın etrafında sohbet ediyor gibiyiz.

- herkese benden çay, `batikon`a oralet.

istanbul tıp fakültesinin hasdal'a taşınması

`istanbul tıp fakültesi`nin, halk arasındaki adını değiştirecek kadar özdeşleşen çapa kampüsünden taşınması olayıdır. dikkat ettiyseniz bugünkü mezuniyet töreninde çapa hasdal'a taşınacak denildiğinde öğrencilerden tek bir alkış gelmedi. çünkü bu saçmalığın daniskası.

vatan ve millet caddeleri arasında vakıf gureba hastanesiyle birlikte çok değerli bir arazi üzerinde bulunan üniversite zannımca rant kurbanı olmuştur. çapa bu taşınma işine çok direndi. çünkü buranın bir tarihi var bir kültürü var ve bu mevkiden ayrılmak istemedi. binaların yerinde yıkılıp yapılması taraftarıydı.

elbette okul şu an fiziksel olarak çok kötü bir halde. binaların kimi depreme dayanıksız diye yıkıldı. bodrum katlarda hizmet verilmeye çalışılıyor. hem hastalar hem doktorlar hem de öğrenciler çok çile çekiyorlar ama bu sorunun çözümü hasdal sürgünü olmamalıydı. bu sorunu çözmekte kararlı olan bir iktidar çok rahat çapayı aynı yerinde yeni gıcır binalarıyla dikerdi.

mesele çapa daha iyi imkanlara sahip olsun değil mesele çapanın arazisine hangi arap şeyhinin avm dikeceği.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

gerçek manada ilk aşkımı liseye başladığımda görmüştüm. koridorda yanımdan geçti arkadaşıyla. o kadar güzeldi ki dönüp bir daha bakma ihtiyacı hissetmiştim. o da bizim dönemdeymiş. sınıflarımız ayrıydı. çok fazla göremiyordum ama benim gözüm hep ondaydı. okul bahçesinde, kantinde, servisine binerken-inerken hep izlerdim onu. panoya asılan yazılı notlarına falan bakardım kaç almış diye. bu durum bende iyice hastalık haline gelmişken bir mucize gerçekleşti ve lisenin ikinci senesi bizim sınıfa kaydırıldı. dünyalar benim olmuştu. hemen çalışmalara başlayıp arkadaşlığını kazandım. beraber vakit geçirebilmek için her yolu deniyordum. ona sahte çözemediğim problemler soruyor, anlatmasını zevkle izliyordum. msn'de açık olduğu saatleri kolluyor, yakalarsam hemen muhabbet açıyordum. okuduğu kitapları kendisinden alıp ben de okuyordum. fazla sayısal zeka olan kafam kitaplarına onu sevdiğimi anlatan şifreler kodluyor fakat bir türlü yanıt alamıyordu. gidip kızla mı konuşmak... nerde bizde o cesaret?

çekingen gencimiz lisenin ikinci senesini de yemişti. artık bu işe bir son vermeliydi. yaz tatili boyunca planlar yapıldı. oscar adayı senaryolar akılda oynatıldı ve yeni eğitim-öğretim yılı gelip çattı. o zamanlar ilk cep telefonumu da aldırmış ve kutsal amaç yolunda yeni bir silah daha kazanmıştım.

aylar geçiyor ama bir türlü uygun anı yakalayamıyordum. kızlardaki sürü psikolojisinin acı sonuçlarıydı bunlar. bu iş okulda olacak gibi değildi. sene ortasını bulsa da en sonunda telefondan sms ile ilk buluşma isteğini yaptım. ısrarla neden olduğunu soruyor bense söylemiyordum. "önemli" diyordum sadece. önemliydi işte. sonunda ikna ettim ve bir kış günü bir parkta buluştuk. "yürüyelim mi biraz?" dedim, kabul etmedi. bizim senaryolar daha ilk andan çöpteki yerini almıştı. ben de söyleyiverdim onu sevdiğimi bir anda. tahmin ediyordu elbette. "olmaz" dedi. "ben senin arkadaşınım" dedi. benim ondan vazgeçmemi sağlayacak bir şey söyleyemedi.. "hayır dersen belki, belki dersen evet anlayacağım" dedim. yarım saat kadar konuştuk. pek bir sonuca bağlayamadık ama ben kuş gibi hafiflemiştim. üstelik hayır yeme şansım da yoktu. sonraki günlerde mesajlaşmaya başladık. o sırada yakın arkadaşlarını da harekete geçiriyor, olumlu yönde görüş bildirmelerini rica(!) ediyordum.

tam 18 gün sonra doğum günümde kantine su alma bahanesiyle çağırıp kabul etti teklifimi. ama kimsenin bilmemesini istiyordu. ailesinin, adı batasıca okul idaresinin tepkisinden çekiniyordu belli ki. -şimdi anlam vermekte zorlanıyorum, o zamanlar bir linç kampanyası vardı sevgili çiftlere karşı.- olsun canım ne önemi vardı ki başkasının bilmemesinin. ben biliyordum ya o bana yeterdi. daha sık mesajlaşmaya başlamıştık artık. gerçek hayatta dokunamadığım sanal bir sevgilim olmuştu. sadece yakın arkadaşlarımız biliyorlardı. durumu o kadar belli etmedik ki başkaları teklif etti sevdiceğime, kahroldum.

son sınıfa geçtiğimizde bizim dershaneye kaydolmuştu. onu artık her gün görebiliyordum ama bu kaçak aşk canımı sıkıyordu. tüm âlem bilsin istiyordum onun bana ait olduğunu. fakat bir türlü o bu cesareti gösteremedi. buluşma isteklerime de hep bir bahane buluyor bir türlü yanaşmıyordu. ben de onu ezip geçemedim. biz ilan etmesek bile aramızdaki elektrik o kadar ayyuka çıkmıştı ki birbirimize yakıştırılmaya başlanmıştık. bu durum içten içe hoşuma da gidiyordu. en sonunda dershaneden aramışlar bizimkileri. babam geldi konuştu. “daha bunlar için erken sen derslerine yönelmelisin.” dedi. haklılardı kendilerince. sınav bu kadar yaklaşmışken olacak iş miydi bu? ama ben asla vazgeçmedim. o benim ilk aşkımdı.

son sınıf da bitti üniversite sınavlarına girdik. bu bizim için büyük bir fırsattı. onunla aynı şehri yazmalıydım. yazdım da. ikimiz de istanbul’da üniversite kazandık. farklı yakalardaydık ama benim keyfime diyecek yoktu. istanbul kazan biz kepçe. haritadan bir yer beğeniyor sonra oraya gidiyorduk. doya doya öpüp kokladım, yılların hasretini giderdim. oluyordu işte. bunca yıllık sabrımın karşılığını alıyordum artık. ilk senemiz çok güzel geçti. sınav dönemlerimizin farklı olmasından dolayı çok buluşamıyorduk ama daha önümüzde seneler vardı. her şey olurdu zamanla.

olmadı sözlük. ikinci sene bir şeyler oldu bizim kıza. o yeşil gözleri eskisi gibi bakmamaya başladı. artık buluşma ayarlamakta oldukça zorlanıyordum. değişik bahanelerle karşılaşıyordum sürekli. en son “bu haftasonu herkes gidecek yurttan ben tek kalacağım ne güzel” demişti. zaten ben buluşmak istemesem onun isteyeceği olmuyordu hiç. gelse bile samimi davranmıyordu pek. gitmekte aceleciydi hep. mesajlaşmalarımız da kısalmıştı. bu durumu defalarca söylememe rağmen somut bir sorun ortaya koyamıyordu. elim kolum bağlı benden uzaklaşmasını seyrediyordum. anlamlandıramıyordum. neyi eksik yapmıştım? belki de fazla yapmıştım asla bilemeyeceğim.
bu süreç 4-5 ay kadar sürdü. ara ara iyi dönemlerimiz de oldu ama bir kadın sizi sevmiyorsa artık tüm cihan bir araya gelse bunu değiştiremez. son umutlarım da tükenince karar verdim. kendime bu zulmü çektiremezdim. ayrılmak istediğimi söyleyecektim. kaderin cilvesine bak ki yine aklımda senaryolar oynatmaya başlamıştım.

o gün gelip çattı. biraz dolaştık. yemek yedik. her şey eskisi gibiydi ama benim içim kan ağlıyordu. en son bir parkta oturduk. “sana bir şey söylemem lazım” dedim. yüzüme baktı. anlamıştı kötü bir şeyler olacağını. kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama yapamadım. başka şeyler dedim. şikayette bulundum bir sürü. artık hiçbiri umrumda değildi ama söyleyemedim işte. nasıl söyleyebilirdim? insan hiç sevdiğinden ayrılmak ister mi? konuştuk öyle bir süre. benim bir huyum vardı onu biraz daha görebilmek için vapurla kadıköy’e bırakır sonra tekrar karşıya geçerdim. yine öyle yaptım. dönerken belki de iyi oldu söyleyemediğim diyordum. belki de her şey güzel olur ha?

aradan iki ya da üç gün geçti. ben adalara gitmek ikimize de iyi gelir diye düşünüyordum. allerjik bişiler varmış adalarda diyordu. vapur saatlerine bakarken bir mesaj aldım. “ben senin beni sevdiğin kadar sevemiyorum galiba seni” yazıyordu. ‘seni sevmiyorum’un kırmayan versiyonu. hiçbir şey yapmadım. çok uzatmadan kapattım konuşmayı. 4 seneye yakın ilişkiyi sms ile bitiren kıza ne diyebilirdim ki. ağlayamadım da. ağlasam rahatlardım belki. gururumu ayaklar altına alıp geri dön de demedim. sustum sadece içime attım. öyle görünürde yaşayan aslen ölü bir adam. hayalet gibi gezdim sene sonuna kadar. sonraki senelerde de bırakmadı bu travma peşimi. nerede birileriyle tanıştım hemen uzaklaştırdım kendimden.

zaman her şeyin ilacı elbet. sonra sonra küllendi bu sevda bende. ama şimdi sor bana pişman mıyım? geriye dönsem yine seçer miyim bu yolu? seçerim.

tıbbiyeli sözlüğün diğer sözlüklerden üstün yönleri

diğer sözlükleri metropol gibi düşünürsek burayı egede bir sahil kasabasına benzetebiliriz. kozmopolit bir yapısı yok. aynı yollardan geçmiş, aynı şeyleri yaşamış, aynı duyguları hissetmiş eğitimli, saygılı, kimsenin kedisine kışt demeyen insanlar oturmuş bir masanın etrafında sohbet ediyor gibiyiz.

- herkese benden çay, `batikon`a oralet.

makyaj kandırmaktır

---spoiler---
"sakın tek bir ruj daha süreyim,
tek bir eyeliner daha çekeyim deme.
niye biliyor musun? çünkü inanırım"
---spoiler---

yazarlardan sır gibi saklanan 100ler kulübü

yüzden fazla entry giren yazarların her akşam buluştuğu kulüp. bi arkadaşa bakıp çıkacam diyerek içeri girip kapıdan gözetledim bunları. herkesi göremedim ama `batikon` portekiz-galler maçını izlerken `je m abandonne` buna "şu şarkı çok güzel değil mi ya?" diye dinletmeye çalışıyordu. `doktorumsubiri` dinlerin gereksizliğinden bahsederken `gluteus maximus` "çok da şeyapmamak lazım aga" tarzında bişiler diyordu. o sırada bir gürültü koptu `sheishere` "allah kahretsin ben gidiyorum" diye bağırınca ben de koşarak uzaklaştım oradan.

malign sözlü arkadaşı

haftalar öncesinden çalışmaya başladınız, facebook'tan sınava çalıştığınızla ilgili durumlar paylaştınız, çalıştığınız yerleri unuttunuz, arada birkaç dizi bitirdiniz, uykusuz kaldınız, çıkmışları ezberlediniz ve büyük gün geldi çattı. "sözlü var olum napıcaz?"
sözlü grupları açıklanır. dolapta durmaktan ütüsü bozulmuş önlük giyilip hocanın odasının kapısı önünde beklemeye başlanır. bir fısıltı dolaşır o an. "hoca malign değilmiş." bir oh çekersin ama dikkat etmen gereken biri daha var tıbbiyeli. o da malign sözlü arkadaşı.
bu arkadaş grup halinde yapılan sözlülerde kendisinin sorularını bilip üstüne senin bilemediklerini de bilerek senin gruptaki en düşük notu almanı garantilemekte yahut hiçbirşey bilemeyip üstüne ters laflar etmekte ve şalterleri atan hocanın size grup indirimi yapmasını sağlamaktadır.
işin kötü tarafı üç beş numara yakınında olan bu arkadaşla okul hayatında grupça yapılan her sözlüye girecek olmandır.

bir forum olarak tıbbiyeli sözlük

son zamanlarda tıbbiyeli sözlüğün artan bir ivmeyle dönüşmeye başladığı şeydir. bir çok entrysi bulunan yazarların bile soru sorar tarzda başlık açtığına, üsttekine cevap verir nitelikte "aa öyle mi canım tüh ya" şeklinde entryler girdiğine, gülücüklerin, göz kırpmaların havada uçuştuğuna şahit oluyorum.
sözlük moderasyonunun bu duruma el atması gerekir. artık seçmeli ders mi koyarlar, sözlük kampı mı düzenlerler bilemiyorum.

(bkz: tıbbiyeli sözlük kuralları )

textbook okumadan mezun olan tıpçı

benim bu. değil textbook anatomi atlası bile almadan okulu bitirmiş bulunmaktayım. şahsi fikrim textbooklar bir konuda uzmanlaşmak isteyen bireylere yönelik yazılmıştır. daha membranın ne olduğunu anlamaya çalışan tıp öğrencilerine kalın kalın kitaplar önerilmekte, kendisi için işe yarar bilgiye ulaşması zorlaştırılmaktadır.
benim tavsiyem bu textbookları hatim etmiş, hangi güncellemelerin geldiğini sürekli takip eden kişilerce yazılmış olan tus kitaplarıdır. tercihen az sayfalı olanı. madem önümüzde tus diye bir gerçek var. temeli buna yönelik kurmak gerekir diye düşünüyorum. istediğin uzmanlığı alınca aç oku textbookunu ona bi lafım yok tabi.

tıbbiyeli sözlük diss yarışması

`alpertunga`nın incisini dişimle kırdım
ıssız dünyasında yalnız bıraktım
ödlek herif, burada herkes tıbbiyeli
şimdi git ötede yap kakara kikini

tıbbiyelinin sinemada izlediği son film

sinemada değil de televizyonda izledim.

(bkz: 15 temmuz 2016 darbe girişimi)

44xx'lerin sosyal medyada övülmesi sorunsalı

genetik dersini bu sene almış, testiküler feminizasyondan bihaber yazar tespiti.

(bkz: her gördüğü sakalsızı 46 xx sanmak)

içerik kuralları - iletişim