kamistornavida

Durum: 280 - 11 - 0 - 0 - 13.09.2019 22:26

Puan: 3954 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

.
  • /
  • 28

sözlüğü terk etmek

sözlüğe 2 yıl önce kayıt olmuşum. yani tıbbiyeye geldiğim dönem. o zamanlarda amacım tıbbiyeli üst dönemlerimin fikirlerini okumak, zihin yapılarına aşina olmak, tecrübelerini dinlemekti. sonradan kendi iç âlemimi yansıttığım bir yer oldu burası, çünkü kendimi ait hissettim sonradan sonradan. bir süre buna dur demek istedim, ama bana çok iyi geliyordu, vazgeçemedim. boş vakitlerimde hep burada giri okuyor ya da yazıyordum. bilgisayarımda, telefonumda ana sayfamda dururdu bu site, her açtığımda girip bir bakayım diye.

aslında amacıma ulaştım. şimdiye kadar beni ilgilendiren, bulabildiğim tüm girileri okudum. tecrübelerden istifade ettim, bazılarını uyguladım. hatta ben de benden sonra gelenler olur diye onlara kendi deneyimlerimi yazdım. hocalarımızın nasıl soru sorduklarını analiz ettim. ama bu yaptığım benim sözlükteki son demlerimi getirmiş, sonradan fark ettim.

sınıf arkadaşlarım beni deşifre etmişler, sağolsunlar *.
gün yüzüne çıkmış bir karanlığın üzerinde kendinden eser kalır mı, ne dersiniz? işte öyle, uzun süre içimdekileri yazdığım bu yerden şimdi ayrılmak zorundayım. tıpkı gecenin, sürekli bir başka diyarın üzerine mütemadiyen çökmesi gibi. buradan böyle ayrılacağımı düşünmezdim, sözlüğün tadını kaçıranlar yüzünden defalarca gitmek istemiştim; belki de böylesi daha güzel, daha hatırlanabilir bir gidiş olacaktır, kim bilir?

kalbime tercüman olmayı başardığın için teşekkür ederim sözlük.
bu kadarını hiç beklememiştim.

allahaısmarladık,
sözlük.

zihin terbiyesi

zihnin öğrenme sürecini arzu ettiğimiz doğrultuda şekillendirmek şeklinde değerlendirilebilecek ihtiyaçtır.

ezbere alışkın olmayan bir zihin yapısı, okuduğu terimleri, lafızları, mekanizma ayrıntılarını akılda tutmaya çabalamıyor; bunun yerine o konudaki genel bakış açısını, mantaliteyi kavramakla yetiniyor olabilir.

bunu düzeltmenin muhtemel yolu da herhangi bir çalışma metnini okurken "bu metinde neleri ezberlemeliyim, nasıl ezberleyebilirim" şeklinde düşünmektir. zamanla zihin bu şekilde terbiye olacak ve zorlamadan bu işlemi gerçekleştirebilecektir.

ezber yapmak

öğrenmeyle karıştırılan, bir bilgiyi hafızaya alma işlemidir.
öğrendiğiniz bilgi, hâkim olduğunuz ve yönetebildiğiniz bilgidir, ezberinize girmiştir. fakat her ezberlerisiniz bilgiyi öğrenmiş sayılmazsınız.


tıp fakültesinde sınav odaklı çalışmak ezber ekseninde çalışmaktır, demiştik. ezber yapmaksa çok da kolay olmayan bir süreçtir. süreç diyorum, çünkü ezberlenilen bilgi çabucak unutuluverir. bu süreç, tam olarak, tekrarlaya tekrarlaya bilginin hafızadaki ve geri çağırma yolundaki sinapslarını sağlamlaştırma sürecidir.


bir bilgiyi hafızaya almanın 2 temel yolu olduğunu artık hepimiz biliyoruz:
1. tekrar
2. hâli hazırda hafızada olan bir bilgiyle bağlantı kurma

tıp fakültesinin preklinik bölümünde hayatımızda ilk defa karşılaştığımız bir literatür bizi beklemektedir. her yönüyle yeni olan bu bilgi ve terimleri önceki bilgilerimizle bağlantı kurmak çok mümkün olmaz. o yüzden de herkesin bas bas bağırdığı tekrar, tek çözüm hâline gelir.

gönül istiyor ki zaman içerisinde duya duya, yaşaya yaşaya öğreneyim. ama o zaman da tıp fakültesi 6 senede bitmez. zira bu kadar yoğun bilgileri zamana yaymak uzun bir zaman gerektirir. o yüzden oturup düzenli-ritmik tekrarlarla önümüzdeki bilgileri ezbere almak tek çaremizdir. belki bir gün bu güç bela ezberlediğimiz bilgilerimize başka bilgileri bağlayabilme aşamasına biz de geçeriz.

gece yolculuğu

bir zaman girdabı gibidir. karanlığın içerisinde bir yerlere doğru giden bir aracın içinde kendine yetecek kadar bir yalnızlığın ve eskilerle şimdilerini sorgulamaya yetecek kadar da vaktin olacaktır.

belki de hayatında sadece bir defa göreceğin insanlarla uzun bir yola çıkacaksındır, yol bittiğinde sanki hiç aynı yerden gelmemiş gibi herkes kendi yoluna gidecektir. oysa kimse düşünmez, çünkü amaç oraya varmaktır sadece. yolcular birer birer koltuklarını bulup hazırlanmaya başlamışlardır. pencereden dışarı bakınca yolculardan daha kalabalıkça yola uğurlayanlar, ne için orada oturduğunu çok kestiremediğin gömleğinin birkaç düğmesini salıvermiş bir adam, otobüse birer ikişer binenler ve hepsinin yüzlerinde yarım bir yabancılık.

bazen de bir yere varmak için değil de adeta bir amaç olarak yapılması mümkün olan seyahattir. zira öyle yoğun ve farklı duygular yaşatır ki. gecenin karanlığında oluşuyla bir yokluk hissi verir, bir yerlere gidiyor olmak ya da bir yerlerden geçip gitmek, varlıkla yokluk arasında karmaşık bir his verir insana.

favori için teşekkür etmek

lazım gelmeyen fiildir.
favorilere eklemek sözsüz bir iletişim kabul edilebilir. teşekkür etmek istenirse karşı yazarın yazdıklarından bir giri favorilere eklenilebilir.

guyton

hepsini değilse de birçok kısmını okuduğum ve okuduğuma pişman olduğum kitaptır. aslında bu kitabı okuduğuma pişman olmadım, bu kitabı okurken sınava çalıştığımı sandığım için sınava çalışmam gereken zamanları kaybettiğime pişman oldum. sonuç olarak bütünlemeye kaldım. herkes şunu bilsin ki textbook dediğimiz bu ders kitapları, sınava yeterli miktarda çalışmış ve sınav için gerekli ezberi yapmış kişilerin eğer vakitleri kalırsa ve bu vakitleri de tıbbiye adına faydalı geçirmek isterlerse okuyacakları kitaplardır. bir diğer ihtimal de gerçekten anlamadığınız bir konu için bakıp anlayıp kapatabileceğiniz kitaplardır. yoksa komite boyunca bu kitaplara gömülürseniz en kısa tabirle: kalırsınız.

yurtta kalmak

babam beni yurda göndermek istemedi. lisede istanbul'u çok istememe rağmen evden gidip gelmeye ikna etti ve ilçemizdeki okulu tercih ettik. yurda alışkın değilsin, diyordu. bense "n'olacak ki" diye düşünüyor; bir şekilde alışır giderim, diyordum. öyle değil miydi, hayatta çoğu şeye zamanla alışır ve öyle yaşamaya devam ederdik. neden bunu çok önemsediğini o zaman tam anlayamasam da ikna olmuştum işte.

liseyi evden gidip gelerek bitirdim. üniversiteye geçinceyse artık yurda gitme vaktim gelmişti, aslına bakarsanız büyük bir iştiyakle de yurda yerleşmiştim. tabiki öyle olacaktı, yıllardır hayalini kurduğum yerdeydim.

bugün üniversitede, istanbul'da, yurtta 3. yılıma giriyorum. bugün eski lise müdürümü ziyaret ederken babamın dudaklarından bir şeyler döküldü, yıllar önce hiç bunları söylemiş değildi. aslında küçüklüğünden beri parasız yatılıda okuduğunu, babasının o lisedeyken vefat ettiğini ve cenazesine dahi yetişemediğini, öğrenim hayatını hep bu sıkıntılarla geçirdiğini biliyordum. ama ilk kez, içinde hissettiklerinden bir şeyler kaçırdı ağzından: "ben hep yurtta kaldım hocam, insanın hep bir yarısı eksik oluyor. hep eksik."

ben anladım, o hissettiklerini benim de hissetmemden endişe etmişti. ben hissetmedim, babamın da istediği gibi. hatta yurdum ikinci evim, ikinci ailem gibi oldu. sana söyleyemiyorum ama sağolasın can babam.

dönem 2

dönem 1'den çıkmışsanız kesinlikle harika bir dönemdir. çünkü hayatınızda ilk kez insan biyolojisini bu kadar yakından seyretme imkanı bulacaksınız. bir bebeğin bu dünyadaki ilk soluğunu aldığı anda kalbindeki odacıkların kurulu bir motor gibi ayrılıp çalışmaya başlamasını, kalp krizi ya da felç dediğimiz şeylerin arkasında pıhtıların yattığını ve aynı pıhtılaşma sürecinin başka bir zaman bizim hayatımızın kurtulmasına vesile olan olay olduğunu, sinir sistemimizin karmaşık harikulâdeliğini ilk kez bu kadar yakından öğreneceksiniz. canınızı sıkan şeyler de olacak ama hep o hayalini kurduğunuz tıbba bir adım daha yakın olacaksınız, bunun tadını çıkarın. üst dönemler sizi yine ezikleyecekler, sanki onlar hiç dönem 2 olmamış gibi. oysa siz her şeyin en başında, hiçbir şey henüz sıradanlaşmamış ve hayretiniz henüz sönmemiş bir hâlde olacaksınız. bırakın, tadını çıkarmaya bakın. size guyton okuyun diyecekler. vaktiniz kalırsa okursunuz ama önce hocanın notlarını ezberleyip ortalamanızı tutturun. guyton okumak zevklidir, bilgi vericidir ama sınav geçirmez. tekrar söylüyorum: geçirmez. sınıfta kalırsınız. dönem 2'de öyle büt stresi falan çekmeyin, güzel güzel geçip gitmeye çalışmak en iyisidir.
arada bir hastaneye gidip acilde durmak ya da ameliyatlara girmek de henüz çömez bile olmasanız da iştiyakı artırır, size şevk verir. oralarda bir şey öğrenip öğrenmemeniz önemli değil; o havayı soluyup dersinizin başına oturduğunuzda içinizden bir kuvvet gelir, eğer hayaliniz o hastanedeki bir doktor olabilmekse.
eğer dönem 2'den çıkmışsanız geride bıraktığınıza şükrettiğiniz bir dönemdir. çünkü her ne kadar güzel de olsa ezber yükü dönem 1'den fazladır ve bir an önce bitirip gidesiniz gelir. hele hele final büt dertleri başınızı sardıysa illallah edersiniz, o yüzden henüz vakit varken uslu uslu çalışmak iyidir.
 spoiler!
ha bu arada dönem 2'ye fakültenin en zor senesi derler, böyle genel bir kanı dolaşıyor. dipnot olarak eklemek istedim.

kaçıyorum

kaçıyorum koşarak; söylediklerimden, söylemek istediklerimden, dost bildiğim kelimelerimden. beni en iyi anlayan, dahası beni en iyi anlatan kavlimden kaçıyorum.
nereye sığınırım bilmeden, nabızlarımda biriken sırlardan kaçıyorum. bir kalbimi dinleyen olsa duyacak belki; işte bak, koşuyorum! ben bile duyabiliyorum kalbimi, steteskop takmadan; damarlarımda kaynayan canda bir şeyler beliriyor, garip işte. bilmiyorum; hacet var mı alfabelere. şimdi hepsinden kaçıyorum, niye kaçtığımı bilmeden.

tıbbiyeli itiraf

ortaokulda sevdiğim kızın, okula asılan sınav listesinden tc kimlik nosunu ezberlemiştim. kaç yaşına geldim, hâlâ unutamadım tc' yi, keşke kendime faydalı bir şeyler ezberleseymişiyim, hey allah'ım
  • /
  • 28

Toplam entry sayısı: 280

yalnızlık

bu başlığı kaç kere ziyaret ettim bilmiyorum. bazı entryleri artılayıp gitmişim. tanımlayabiliyor olsam herhalde suskunluk derdim. boş boş yürümek, sonra yürümekten sıkılmak, susmak, susmaktan sıkılmak, konuşsan ne konuşacaksın, bir şey desen kime ne diyeceksin?
mutlu olmayı, insanlara güzel enerji saçmayı seven birisi olmama rağmen suratında darbe izleri olan bir adam gibi oluyorum. susuyorum. kalıyorum öyle.
bu sefer yalnızlığımı burada buldum sanırım ki yazmadan gitmiyorum bu sefer. karşımda insanlar duruyor. öyle duruyorum.

çıkmış baksan yeter

olmuyor kardeşim olmuyor.
istersen bütün derslere gir, tüm slaytları oku, not çıkar, çıkmış çöz. eğer çalışmayı bilmiyorsan, yani nereye çalışman gerektiğini tespit edemiyorsan, soru çıkacak kısımları tahmin edemiyor ve tahmin etsen de o soruyu çözebilmen için gereken bilgiyi hafızana alamıyorsan hiçbir şey olmuyor.
şunu söyleyebilirim sanıyorum: tıp fakültesi insana çalışmayı öğretiyor.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuk olarak büyüdüm hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.

ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.

her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da "sınıfın en güzel kızı" vardı. kaç arkadaşımdan duyduğumun haddi hesabı yoktu, b'yi sevdiklerinin. her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım.

sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlardır diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışırdım. 8 yaşında çocuk, ne anlar, değil mi? oysa o zamanlar onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.

b güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. bir sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. diğerleri kıskanırlar mıydı bilmem, bu değiş tokuşlu yarışmamız sene boyunca sürdü gitti.

bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. b'yi de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum.
hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? ya da onu ne kadar çok sevdiğimi mi anlatmalıydım? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.

ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi, ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim b'nin dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye söylemedim. herkes onu sevmeye devam etti. ben de. ama artık "birazcık"tı.

sonra bir zaman erkekler muhabbetinde arkadaşlarla konuşurken -konu geçmiş olacak ki- dayanamadım, b'nin beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha da hiçbirine söylemedim.

ışte o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu. 8 yaşında bir çocuktum. ne anlardım ki, değil mi?

bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet sıra b'ye geldi. ya sevinip havalara uçacaktım ya da üzülüp kıskanacaktım. ilki oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. 8 yaşında çocuktum. bir oyuncağın, oyun dışında bir mana ifade edebileceğini o yaşta anlamıştım.

zaman geçiyordu, bunu anlayamıyordum işte. ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten de akabiliyormuş. onu da yaşım büyüyünce anladım, tıpkı zamanın hızla akıp gittiğinin bilincine vardığım gibi.

çok sürmedi birazcık birazcık büyüyen aşkım. okulumuzdan ayrılıp başka bir devlet okuluna gitti b. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, şimdi hâlâ yaşıyor. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim. nasıl unuttum, nasıl alıştım, hatırlamıyorum.

artık liseye başlamıştım. 8 yaşındaki çocuk kocaman olmuştu. yine sınavlarda ilk sıradaydı. ama artık ikincisi yoktu.
henüz senenin başlarındaydık, sınıfa b adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.

ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan b'yi hâlâ birazcık seviyorum; 8 yaş hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri...

hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

gerizekalıyım hissi

"tıbbiyelilerin zaten çoğu bu duyguyu yaşıyor, dert etme kendine" demişti, aynı zamanda üst dönemlerimden olan ablam. ama ben bunu dert ediyorum işte.
bir sınava ne kadar çalışabilirim? ya da bana şunu söyleyin: bir sınava ne kadar çalışmam gerek?
"oo kardeş son 2 hafta baksan yeter" mi diyeceksiniz yine?
ya da "dönem 3'lerden falanca son 2 gün çalışıp 60 alıyor, ona bak biraz" mı?
haftalarca çalışıp 60 alan bana mı? çalıştığım şeylerin hızla zihnimden uzaklaştığı vehmi her tarafımı kaplamışken... tam her şeyi düzene oturtmaya başladığımı hissedip mutlu olacağım esnada bir yerden başarısızlıkların peydahlaması tüm huzurumu kaçırırken...
eğitim hayatımda hiç böyle bir çaresizliğe mahkum kalmamıştım. bu süre boyunca okulların birincisi, üçüncüsü, beşincisi olan kamistornavida şimdi başını iki elinin arasına almış düşünüyor, neler oluyor diye. oysa tıbbı kazandığı ilk an ne kadar mutlu mesuttu.
belki de herkes benim gibi demek ki deyip sıyrılmalıyım işin içinden. o zaman notlarım yükselir mi acaba?
size de hak veriyorum, adam gibi çalışmayı öğrenemedim hâlâ. onun acısını çektiğimi iyi biliyorum. muvaffakiyet fedakârlık ister, deyip duruyorum. ama daha neleri feda edeceğim konusunda cehalet içinde yüzüyorum.
okul dışında gittiğim kursları bırakmamı söyleyeceksiniz. biliyorum, eyvallah. ama onlarsız olmaz, onlar olmadan ben noksan kalırım. onlar beni tamamlayan şeyler. ben gençliğimi belki de ömrümü tıbba verirken arzu ettiğim başka şeyleri yapamayacak mıyım? insanlar çap ile 2 bölüm okuyup benim gittiğim kurslara da devam ederken neden beni şu kısıtlı daireye itmekten çekinmiyorsunuz?
bir gün, emin olun, bunu atlatmış olacağım, inşaallah. belki o gün başarmanın tadını da tüm adalelerimle hissederim. öyle. zeka bitti artık. gerizekalı mıyım değil miyim orasını unuttum artık ama buradan sonra çürüyen dirseğe bakıyorlar herhalde. bilmiyorum, yanlış yerlerde mi çürüyor dirseğim. her neyse. bir gün tüm bunları aşacağım ümidini hâlâ içimde taşıyorum.

ders çalışmak için motivasyon

yazı yazarak kendime verdiğim marştır, ilk fişeklemedir. insanın ihtiyacı vardır, her zaman aynı ritimde gitmiyor her şey.
 spoiler!
18 günlük final döneminin son haftasına girmiş gariban tıbbiyelilerden birisin. çalışman gerekiyor ama canın da o kadar sıkılıyor ki. kuşkusuz o dersin başından kalkıp durmana sebep olan en büyük sebep, notları gördükçe nasıl bitecek bunlar kaygısı. sonrası bir kısır döngü. güzel kardeşim; sen o notları sıkıca çalışmadıkça hiçbiri bitmeyecek. yürürsen yol biter, ağaç altında hayaller kurarak değil.
bir şekilde o finalden geçeceğini umuyorsun. final sonrasına planlar yapmışsın. uçak biletin bile hazır bir yurtdışı gezisi için. bir hafta sonra bu çile bitecek. her şey tıkırında gidecek. peki.
ya gitmezse?
3 hafta daha, tüm planların altüst olmuş bir halde bu çileyi tekrar çekmeye razı mısın? neden bu rahatlık hâlin? o dersin başına gömülüp harcayabildiğin kadar zamanı orada harcaman gerek. son 1 haftan kaldı. şimdi biraz daha dayanmazsan eğer, 3 hafta sonra bu yazının daha çökmüş hâlini yazıyor olacaksın. hadi koçum, kafanı o notların içine göm ve haftaya bugün eline aldığın zafer bayrağıyla 2,5 aylık tatilini ilan et.

uçak medikal indirim kodu

uçak biletinde indirim yapılıyor sanarak girdiğim başlıktır.

prekomite dönemi

benim için komiteden bir hafta önceyi kapsayan dönemdir.
kimilerinin ağzında "son 2 hafta" sakızı dolaşsa da komiteyi iliklerime kadar hissedebilmem ancak bu son hafta mümkün olmakta.
birçok insan için gecelere kadar kahve içip, sabahtan öğleye kadar yatma dönemidir aynı zamanda. geceleyin daha güzel çalıştıklarını düşünüyor olabilirler.
ben ise sirkadiyen ritmi bozmama taraftarıyım. yemeğimi de uykumu da düzenlice sürdürmeye çalışırım bu dönemde. sabah erken kalkıp çalışmaya azmederim.
ama her şey öyle planlandığı gibi güzel gitmez. telaş ve rahatlık arasında gidip gelmelerin haftasıdır bu hafta.
bazen kendimi gereksiz derecede bir kaygının içerisinde bulurum. hazır çalışabildiğim nota da çalışamaz hâle gelirim. sürekli çalışılacak konular gözümün önüne gelir, ne kadsr kaldığını kontrol eder ve "sanırım yetişmeyecek" sıkıntısıyla başımı ellerim arasına alırım.
bazen de sınava 48 saat kalmış olmasına rağmen inanılmaz bir umursamazlık, bütün konuları bitirmiş de üzerine 3 tekrar atmışçasına bir rahatlık kaplar üzerimi. oysa daha ilk çalışmalarımı bitirmemişimdir. neden böyle oluyor henüz çözemedim.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuk olarak büyüdüm hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.

ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.

her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da "sınıfın en güzel kızı" vardı. kaç arkadaşımdan duyduğumun haddi hesabı yoktu, b'yi sevdiklerinin. her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım.

sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlardır diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışırdım. 8 yaşında çocuk, ne anlar, değil mi? oysa o zamanlar onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.

b güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. bir sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. diğerleri kıskanırlar mıydı bilmem, bu değiş tokuşlu yarışmamız sene boyunca sürdü gitti.

bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. b'yi de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum.
hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? ya da onu ne kadar çok sevdiğimi mi anlatmalıydım? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.

ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi, ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim b'nin dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye söylemedim. herkes onu sevmeye devam etti. ben de. ama artık "birazcık"tı.

sonra bir zaman erkekler muhabbetinde arkadaşlarla konuşurken -konu geçmiş olacak ki- dayanamadım, b'nin beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha da hiçbirine söylemedim.

ışte o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu. 8 yaşında bir çocuktum. ne anlardım ki, değil mi?

bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet sıra b'ye geldi. ya sevinip havalara uçacaktım ya da üzülüp kıskanacaktım. ilki oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. 8 yaşında çocuktum. bir oyuncağın, oyun dışında bir mana ifade edebileceğini o yaşta anlamıştım.

zaman geçiyordu, bunu anlayamıyordum işte. ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten de akabiliyormuş. onu da yaşım büyüyünce anladım, tıpkı zamanın hızla akıp gittiğinin bilincine vardığım gibi.

çok sürmedi birazcık birazcık büyüyen aşkım. okulumuzdan ayrılıp başka bir devlet okuluna gitti b. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, şimdi hâlâ yaşıyor. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim. nasıl unuttum, nasıl alıştım, hatırlamıyorum.

artık liseye başlamıştım. 8 yaşındaki çocuk kocaman olmuştu. yine sınavlarda ilk sıradaydı. ama artık ikincisi yoktu.
henüz senenin başlarındaydık, sınıfa b adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.

ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan b'yi hâlâ birazcık seviyorum; 8 yaş hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri...

hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

çıkmış baksan yeter

olmuyor kardeşim olmuyor.
istersen bütün derslere gir, tüm slaytları oku, not çıkar, çıkmış çöz. eğer çalışmayı bilmiyorsan, yani nereye çalışman gerektiğini tespit edemiyorsan, soru çıkacak kısımları tahmin edemiyor ve tahmin etsen de o soruyu çözebilmen için gereken bilgiyi hafızana alamıyorsan hiçbir şey olmuyor.
şunu söyleyebilirim sanıyorum: tıp fakültesi insana çalışmayı öğretiyor.

tıbba kolay diyen güruh

dönem 1'e yeni başlamışım. baktım dersler yeni yeni başlıyor. textbook falan almış okuyorum. bilgiler yeni, ilginç şeyler buluyorum, hayat güzel, başka kitaplar okuyorum. geziyorum, istanbul'a geldiğimin mutluluğunu yaşamaya çalışıyorum. durumumu soranlara "her şeyin zorluğu var, tıbbın da. millet abartıyor bak ben de okuyorum hiç de öyle o kadar zor değil" diyorum.
sonra 2. komite geldi, o güzel hikayecik orada noktalandı işte. 50 civarı bir şey aldım. ardından 3. komite. yine 50 civarı. sene sonu yaklaşıyor, baktım iş ciddiye binmeye başladı. hayda dedim. sene başı finalsiz diyen ben sınıf geçme hesabı yapmaya başladım. sonra psikolojim bozuldu sanırım. hala sınıf geçmeye çalışıyorum.
tanım: bilmeyen güruhtur. bilmiyordur. gerçekten bilememiştir.

الطب

sözlüğün arap alfabesiyle açılmış olan ilk başlığıdır. sanırım öyle.
tanım: insan sağlığını korumak için yapılan çalışmaların, araştırmaların, uygulamaların oluşturduğu bilimdir.
 spoiler!
sırf arap alfabesi olduğu için eksi veren, medeniyetten uzak, kültürsüz, ırkçıların saldırdığı başlıktır.

 spoiler!
kültürsüzlük, taassupla ve düşüncesizlikle hareket etmeye yol açar. kötü olan şey bilmemek değil, kendisinden farklı "var olanlara" anlamsız bir kabullenemeyişle tepki vermektir. buradan "herkesin arapça bilmesi mi lazım" diye tepki koyanlara selamlarımı iletiyorum.

الطب

"deneyimiz başarıyla sonuçlanmıştır." ibaresini eklemek istediğim başlıktır.
başka yabancı dillerde giri girildiği zaman bu tür tepkiler vermeyen kültürlü (!) insanımız arap alfabesine anlamsızca ve otomat makinesi gibi tepki vermiştir.
bu arada, diğer milletleri aşağılayıcı bir vasıf olmayan iftihar vasfını kullanarak söylüyorum ki türk'üm. sizden farkım; başka alfabelere, dillere, milletlere ulaşabilecek kadar geniş bakış açılı olabilmem. bununla da iftihar ediyorum. size de tavsiye ederim, gidin biraz uzakdoğuyu araştırın, başka coğrafyalara uzanın, arap yarımadasını araştırın, dillerine bakın, öğrenin, dünya görüşünüzü artırır.

doktorların büyük çoğunluğunun ateist olması

kendi kendilerine gelin güvey olanların zannıdır. aklı başında bir doktor butun bu kompleks yapıların yaratansız olamayacağını bilir. sadece böyle içi boş (gerçi dışı da boş) muhabbetlere dahil olmaz, o kadar.

oy kullanmamak

tercihsizim ben, demektir. olayı yanlış anlayanları bilgilendirmek gerekiyor.
sevgili sözlük,
seçim demek yek doğru olanı seçmek demek değildir. seçim demek seçmek eylemiyle gerçekleşen bir eylemdir. yani içlerinden birisinin mutlaka başkan seçileceği 6 kişiden hangisi daha iyiyse, hangisi göreve daha yatkınsa onu seçmektir. hiçbir zaman mutlak doğru kişi olmayacaktır zaten. her zaman kim daha iyiyse onu seçeceğizdir, seçimin mantığı budur.
oy vermeyen hava yapıyordur. kimseyi beğenmiyorsan kalk kendin aday ol, diyesim gelendir.
 spoiler!
yine de tabi özgür herkes, ben mantıklı çıkarımlarla kendi düşüncemi aktardım

sol framede din karalama akışı

adamın kafası karışmış, kendi gibi birkaç kişi bulursa psikolojik olarak rahatlama yaşayacak. kendilerine tavsiyem; sorunlarıyla başa çıkmalarını öğrenmeleridir.
kafan karıştıysa git araştır, ne bu enteresan hareketler

içerik kuralları - iletişim