kamistornavida

Durum: 225 - 5 - 1 - 0 - 16.03.2019 23:05

Puan: 2774 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

.
  • /
  • 23

gerizekalıyım hissi

"tıbbiyelilerin zaten çoğu bu duyguyu yaşıyor, dert etme kendine" demişti, aynı zamanda üst dönemlerimden olan ablam. ama ben bunu dert ediyorum işte.
bir sınava ne kadar çalışabilirim? ya da bana şunu söyleyin: bir sınava ne kadar çalışmam gerek?
"oo kardeş son 2 hafta baksan yeter" mi diyeceksiniz yine?
ya da "dönem 3'lerden falanca son 2 gün çalışıp 60 alıyor, ona bak biraz" mı?
haftalarca çalışıp 60 alan bana mı? çalıştığım şeylerin hızla zihnimden uzaklaştığı vehmi her tarafımı kaplamışken... tam her şeyi düzene oturtmaya başladığımı hissedip mutlu olacağım esnada bir yerden başarısızlıkların peydahlaması tüm huzurumu kaçırırken...
eğitim hayatımda hiç böyle bir çaresizliğe mahkum kalmamıştım. bu süre boyunca okulların birincisi, üçüncüsü, beşincisi olan kamistornavida şimdi başını iki elinin arasına almış düşünüyor, neler oluyor diye. oysa tıbbı kazandığı ilk an ne kadar mutlu mesuttu.
belki de herkes benim gibi demek ki deyip sıyrılmalıyım işin içinden. o zaman notlarım yükselir mi acaba?
size de hak veriyorum, adam gibi çalışmayı öğrenemedim hâlâ. onun acısını çektiğimi iyi biliyorum. muvaffakiyet fedakârlık ister, deyip duruyorum. ama daha neleri feda edeceğim konusunda cehalet içinde yüzüyorum.
okul dışında gittiğim kursları bırakmamı söyleyeceksiniz. biliyorum, eyvallah. ama onlarsız olmaz, onlar olmadan ben noksan kalırım. onlar beni tamamlayan şeyler. ben gençliğimi belki de ömrümü tıbba verirken arzu ettiğim başka şeyleri yapamayacak mıyım? insanlar çap ile 2 bölüm okuyup benim gittiğim kurslara da devam ederken neden beni şu kısıtlı daireye itmekten çekinmiyorsunuz?
bir gün, emin olun, bunu atlatmış olacağım, inşaallah. belki o gün başarmanın tadını da tüm adalelerimle hissederim. öyle. zeka bitti artık. gerizekalı mıyım değil miyim orasını unuttum artık ama buradan sonra çürüyen dirseğe bakıyorlar herhalde. bilmiyorum, yanlış yerlerde mi.çürüyor dirseğim. her neyse. bir gün tüm bunları aşacağım ümidini hâlâ içimde taşıyorum.

yıkık

nasıl birden bu aşamaya gelebildiğini anlayamadığım popülarizm kurbanı olmuş kelimelerden birisidir. yalan mizahında kullanılan twitter ve instagram kalıpları gibi:
"bu şey değil mi ya ..."
"... dışında hiçbir sorun yok."
sürekli aynı söz dizileri kullanılıyor ve üstüne üstelik hiç yaşanmamış şeyler sadece mizah olsun diye, yaşanmış gibi, yazılıp çizilip insanların önüne sürülüyor. bunun da modası geçecek, bakalım o zaman ne bekliyor bizi, gelen gideni aratmaz inşaallah.

yağmur

"...ve ben seni sevdiğim zaman, bu şehre yağmurlar yağdı.
yani ben seni sevdiğim zaman; ayrılık kurşun kadar ağır, gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın..."
 spoiler!
ne zaman bu şiirin bu kısmını ansam, hatrıma hep bir an gelir: 17 yaşında, divane bir lise öğrencisiyken; okulumuzun bulunduğu, şehre nâzır, hafif yüksek tepeden, karanın bittiği yerde denizle ufka uzanıp kaybolan bütün o düzlüğü seyrediyordum. hava karanlıktı, sanki bir duman çökmüş gibiydi. ve yağmur yağıyordu. o an içimden mi geçirdim, yoksa haykırdım mı bilmiyorum; bu mısralar benim o yaşadığım an için yazılmış olmalıydı. öyle aziz ki bu hatıralar... aklından silinip gitmiyor, capacanlı orada, eski bir dost gibi.

derse pijamayla gelen tip

şu ana kadar 1,5 sene boyunca o tip ben oldum.
o kadar rahat bir olay ki bu. 3 -5 saat boyunca oturduğunuz sandalyede size sıkıntı veren bir kıyafet değil eşofman. esnek, rahat. eve gidince hemen değiştirilmesi beklenen bir kıyafet de değil. en fazla, eşofmanı çıkartıp başka bir eşofman giyebilirsiniz.
mesela o eşofmanla mescide gidip uyursanız güzel bir uyku çekebilirsiniz.
görünüm açısından biraz salaş. bunu 2 sene kadar geç farketmiş olsam da eşofman rahattır, candandır, bizden bir parçadır.
şimdilerde güzelce pantolonumu gömleğimi kazağımı giyiyorum, öyle gidiyorum. kendime daha iyi baktığımı hissediyorum en azından.

eski tadı yok

ihtiyarlardan duymaya pek alıştığımız söz öbeğidir bu: "eski tadı yok artık yavrum"
üzerinden bir hayat geçirmiş, sırtında koca bir hayat yorgunluğu, artık öyle ya da böyle ahirete meyletmiş koca insanlara denir ihtiyar diye.
oysa ben ihtiyar değilim. ben henüz baharda ilk kez açacak bir çiçek gibiyim. içimde durmayan, durulmayan bir heyecan olmalı. ben, olan gücüyle ufuklara koşacak, kabına sığmayan bir şahlanışla göklere yükselecek atların çağındayım.
neden bilmiyorum, her şeyin tadı kaçıyor sanki bazen. dünya bir garip.

muvaffakiyet fedakârlık ister

az önce bir film izledik, ailecek. çok alışkın olduğumuz bir şey değildi ama yaptık. arkasındaki kaya gibi babasıyla birlikte zafere koşan bir karakterin uzun soluklu bir başarı hikayesiydi. film önemli değil, kimin neyi başardığı, arkasında kimin olduğu da önemli değil.
ben burada ciddi bir hayat yaşıyorum arkadaşlar: kendi hayatımı. yapmak isteyip yapamadıklarımın arasında zaman zaman bunaldığım bu hayatın tam ortasındayım ben. 'niye olmuyor'larla dolu kaygıların tam ortasında.
neyi anladım biliyor musunuz? bunca insandan farklı şekilde arzuladığım şeylere rağmen bunca insanlarla hep aynı şeyleri yaptığımı. fark ortaya koymak isterken diğerlerinden başka hiçbir farklılık yapmadığımı. hayatın, arzu edenlere arzusunu vermek mükellefiyetinde bir cennet olduğu hayaline kapılmışım. oysa kaç kere duyduğumun haddi hesabı yoktu şu sözün: muvaffakiyet, fedakârlık ister.
bu sefer sanırım anladım. bu sefer ilk kez iliklerime kadar hissettim. farklı bir şey olmak istiyorsam farklı bir şey, bir çaba, bir emek ortaya koymam gerek. ve bu hayatı ciddiye alıyorsam eğer, bunu yapmaya da hazır olmalıyım. sanırım artık hazırım. biinayetillah.

insanın büyüdüğünü anladığı an

adımlarımdan fark ettim büyüdüğümü. evimize 10 dakikalık mesafede bulunan camiye 5 dakikada varabildiğim zaman anladım adımlarımın büyüdüğünü.
bir de küçükken kendime çok uzak addettiğim yerlere şimdi tek başına yürüyünce anladım, zamanın bir sarmaşık gibi her bir yanımı bürüdüğünü.
ben bisiklet sürmeyi bilmezdim. o yüzden adımlarımdan uzağa gidemezdim. şimdiyse sanki ruhum bütün dünyayı kucaklamaya çalışır vaziyette. sanki ruhumun bir kanadı hicazda, bir kanadıysa hemen şuracıkta. ve bütün âlemi, işte şuracığa sığdırdığım hayatımdan temaşa ediyorum.
sahi, gözlerim de büyümüş olmalı. büyümeseler dahi yaşlanmışlardır.
miyopum ben, şu iki cam parçası da olmasa uzakları hep belli belirsiz görürüm, seçemem. şimdilerde eskilerden çok daha fazla şeyler görebiliyorum. ama şu iki cam parçası gibi, hayy olan, ruhumun üzerinden çekse ellerini, hiçbir şeyin kıymeti kalmayacak. ve ben, hiçbir şeyi, bir daha ne görebilecek ne de hissedebileceğim.

çok çalışmıyorum deyip yüksek not alan tıpçı

bu tipin tam tersiyim.
sınavdan önce arkadaşlarla konuşurken "bu sefer iyi çalıştım, inşaallah güzel bir şey alırız" diyorum. sınavdan çıkıyorum, işin ilginci sınav da güzel geçiyor ama nedense düşük puanlar alıyorum.
(bkz:çok çalıştım deyip düşük alan tıpçı)

aşık olduğunu anlama kılavuzu

kendi isteğinle kendini çukura atmak demektir aşık olmak. çünkü her şeyin en başında irade sendedir. o ilginç gülüşünden ilk etkilendiğin zaman, gözleri senin için her defasında kalbine saplanan iki mızrağa dönüşmeden evvel, onda var olduğunu bildiğin noksanlıkları kendi beyninden tamamen silmeden önce, evet işte o demlerde direksiyon sendedir.
uçurumun kenarındasındır.
bir gamzelik rüzgar yetecektir, ha itti seni ha itecektir.*
düşme, derim. kendinden emin olana kadar kendini yar'ın boşluğuna bırakma, derim. düştün mu çıkması zor, bir elini tutacak bulması zor, geri dönmesi gelmesi kabullenmesi zor. öyle bir yâr olsun ki kendini o yar'a attığına bir an bile pişmanlık duyma. bir ömür sürmeyecek zaten ama bir ömür pişman da ettirmesin.

briffault kanunu

herhangi bir bilgim olmamasına rağmen feminizim kanunu gibi bir izlenim veren kanunumsudur (?)
bu maddelerde ilişkilerin menfaat üzerine dayalı olduğu kabul edilmiş çünkü hükümler hep bu orijin üzerinden ortaya konulmuş.
 spoiler!
benim hayat görüşüme göre ilişki çift taraflı işler ve menfaat üzerine dayalı değildir. önemli olan doğru iki insan arasında ilişki kurulmasıdır. akabinde ilişkinin devam etmesi sürecinde menfaat elde etme arayışına girilmez. bugün sen fedakârlık edersin, yarın o. çünkü o kurduğunuz ilişkide zahir olmasa da kesintisiz bir menfaat zaten mevcuttur: iyi bir hayat arkadaşıyla birlikte olmak.

 spoiler!
menfaati onu bunu bir kenarı koyalım ama şunu sakın atlamayın: bencillik her türlü ilişkinin sonunu getirecek kadar büyük bir beladır.
  • /
  • 23

gerizekalıyım hissi

vakti zamanında haftalarca çalışıp, onlarca sayfa not yazıp, saatlerce ses kaydı dinleyip yine de geçme notunun altında aldığımda hissettiğimdir.
aradaki zamanda şunu öğrendim ki her sınavın her konunun her kişinin kendine ait efektif bir çalışma şekli var. eğer doğru zamanda doğru şekilde çalışmazsanız ne kadar çalıştığınızın ya da ne kadar zeki olduğunuzun çok da bir önemi yok.

yazarların ilginç bulduğu diller

dilbilime meraklı bir tıbbiyeli olarak şöyle bir liste yapabilirim:
günümüz dilleri arasında:
*(bkz:baskça): izole bir dil olup herhangi bir sınıflamaya uymadığı için ilginç buluyorum.
*(bkz: afrikaans) güney afrika'da felemenkçe'den evrilerek oluşan bir dil. afrika'da yeni bir avrupa dili icat edilmiş resmen. felemenkçe'yle benzer ve ayrı yanları var.
*(bkz: kıpti dili): mısır hristiyanlarının 17. yüzyıla kadar anadili, şu aralar ise litürji (ayin) dili. arapça ve ibranice gibi sami dillerinden. ama onu ilginç yapan özellik direkt olarak eski mısır dili'nden gelmiş olması.
*(bkz: halaçça): iran'da halaç türkleri tarafından konuşulan bu türkî dil, göktürkçe'ye yakın arkaik özellikleri ile dikkatimi çekmişti. ne yazık ki günümüzde konuşan sayısı oldukça az. yazılı bir edebiyatı da bildiğim kadarıyla yok.
*(bkz: macarca): avrupa'nın ortasında bir ural dili. kelimelerin bir kısmı da onogur türkçesi'nden geliyor (ingilizce'de macaristan demek olan hungary, zaten onoguria sözünden gelir). gramer sözdizilimi bizim dilimize çok benziyor. tonlamalar da.

tarih boyunca ilginç bulduğum diller ve onlar hakkındaki düşüncelerim de şöyle:
*(bkz:etrüskçe): bu dilin gizemi halen çözülebilmiş değil. dünyada etrüskçe ve akrabalarının oluşturduğu tiren dilleri (tyrrhenian) yalnızca etrüskçe'nin konuşulduğu italya ve çok ilginçtir ki yanı başımızdaki midilli adası'nda bulunmuş. kimilerine göre anadolu'dan yayılmış. kimilerine göre italya'da ortaya çıkmış. etrüskçe'nin latince ve modern avrupa dillerinin aksine hint-avrupa dillerine ait olmadığı düşünülüyor. ayrıca latince'de özlatince veya yunanca kökenli olmayan kelimelerin tamama yakını etrüskçe'den gelir. bunlar içinde people veya popülasyon gibi sözcüklerin atası olan populus (halk) kelimesi de yer alır.

*ilginç gördüğüm bir başka tarihi dil (bkz: hatti dili): hint-avrupalı hititler (neşili halkı) anadolu'da imparatorluk kurmadan önce anadolu'da hint-avrupa dili konuşmayan ve kendilerine özgü bir dilleri olan hattiler mevcuttu. hattiler uzun burunlu bir halk olarak tasvir edilmişlerdir. hititler hattileri ele geçirince yaşadıkları bölgeye hatti ülkesi demişlerdir. hattiler, hitit ordusunda savaşçı olarak bulunmuşlar ve daha sonradan hititleşmişlerdir. hatti diline ait kaynaklar hitit tabletlerinden öğrenilebilmektedir.

*(bkz: hititçe): hint-avrupa dilleri ailesinin bugün üyesi bulunmayan anadolu dalının (luwice, likçe vs. ile beraber) en önemli ve güçlü dillerinden biriydi. su kelimesi hititçede watarra yani bildiğin water. hitit devleti'nin yıkılması ile önemini kaybedip sonra yok oldu.

*(bkz: hunca): şampuan olan değil tabii.* hunların dili hunca'nın modern türkçe'nin atası olduğu biliniyor. ancak r-türkçesi mi yoksa z-türkçesi mi (yani kız sözcüğü kız mı yoksa hır olarak mı söyleniyordu, öküz mü hökör mü ... gibi) tam netleşmiş değil. elimizde hunlardan kalan yazılı bir kaynak yok. kişi isimleri de komşu devletlerin yazıtlarından öğreniliyor. attila'nın oğlu dengizik gibi.

*(bkz: fenikece): fenikeliler arap ve israilliler gibi sami kültüründen bir halk idiler. dilleri de arapça ve ibranice'nin eski bir şekli gibi ama halen ilginç. bu ilginçliği yapan bir önemli özellik de alfabeleri. fenike alfabesi günümüzde arap, latin, yunan, ibrani ve kiril alfabelerinin atasıdır. yani arap alfabesi ile latin alfabesi aslında birbirinden çok farklı iki dili yazmak için kullanılıyorsa da kökeni ortak. ondan türkiye'de alfabe reformunu halen eleştirenleri anlamak güç*. şimdi fenike alfabesinde harfler alef bet gimel dalet olarak giderdi. bu yunanca'da alfa beta delta gama olmuş. arapça'da elif be cim dal olmuş. ilk başta bu harfler ideogramdı. yani anlamı resmediyordu. örneğin a harfini temsil eden alef fenikece'de öküz demektir. fenike alfabesinden gelen latin alfabesinde büyük a harfini göz önüne getirin. büyük a harfini ters çevirin. ne görüyorsunuz? boynuzları olan bir öküz başından başka bir şey değil. tarih boyunca bunun değişmemiş olması oldukça ilginç.

*(bkz:kırım gotçası): bunla ilgili bilgileri ogier busbecq'in türk mektuplarında okumuştum. gotlar erken ortaçağ halkı olmasına ve gotça çoğu yerde 10. yüzyıldan önce tükenmiş olmasına karşın kırım gotçası 16. yüzyıla kadar varlığını sürdürebilmiş bir cermen dili.

*(bkz: prusça) veya prusyaca. bu ölü dil, alman teuton şövalyeleri (hani age of empires 2'de castle'dan çıkan yavaş yürüyen pelerinli adamlar vardı ya işte onlar*) prusya'yı kolonize etmeden önce orta çağda prusya'da (günümüz baltık bölgesi) yerel halkın konuştuğu bir dildi. günümüz letonya ve litvanya dilleri ile bağlantılı olduğu düşünülüyor.

şimdilik aklıma gelen ilginç diller bunlar.

tarihi kişiliklerden akılda kalan sözler

aşağıdaki hikayede akılda kalıcı birçok söz bulunmakta

yavuz selim han ve canyoldaşı hasan can, mısır seferine çıkacakları gün kayıkla üsküdar’a geçerler. nedendir bilinmez sultan, yoldaşına takılır:
- "hasan can kahvaltı yaptın mı?"
hasan can cevap verir:
- "evet sultanım!"
- "yumurta seversin değil mi?"
- "evet sultanım!"
aradan yıllar geçer. yollar, muharebeler, insanlar, şehirler... nihayet mısır seferi biter, istanbul’a gelirler. şimdi yine sandaldadırlar. ama bu kez yönleri sarayburnu’nadır. sultan ansızın hasan can’a döner:
- "nasıl bre?"
cevap ışık hızıyla gelir:
- "rafadan sultanım!"
birlikte düşünmek, beraber hissetmek... ‘hemhâl olmak’ denilen şey bu olsa gerek.
hasan can hazretleri bursa yeşil türbe haziresinde medfûndur.

yazarak çalışmak

bir konunun mekanizmasını anladıktan sonra sadece ezber kısmını bir fasikül haline getirmek konunun sözel yükünü yüzde beşine kadar düşürebiliyor...
win rar bu kadar sıkıştıramıyor.. geri dönüşüm kutusu yüzde ona düşürebiliyor..
win rar dan farkımız biz tıpçıyız ve mantığımız ile ezber yükümüzü minimale indirebiliriz..

tıbbiyeli sözlük

tam bir yıl önce katıldığım sözlük.aslında kaydolurken bile bir yıl kalacağımı hiç düşünmemiştim. bir iki hafta takılır giderim diye düşünmüştüm. sonra baktım ki 3-4 ay olmuş.*dedim ki bir yılımız olsun,o zaman giderim.yıl dönümümüzde terk edecektim seni az kalsın sözlük. aslında son zamanlarda yine aklımdaydı ama hâlâ burdayım işte. saçma sapan üzüntülerimi, garip mutluluklarımı,kimsenin bilmediği bir takım şeyleri sana anlatırken buluyorum kendimi. ve tabi ki şiirler:))özellikle bu aralar sevdiğim adam okuyor, ben gelip sana yazıyorum o şiiri.şu aralar günlük gibisin benim için.hep korkardım biri okursa diye.oysa şimdi herkes okusun diye yazıyorum.
sayende güzel insanlar tanıdım, kimisi uzun ömürlü,kimisi kısa...ve birisi iyi bir dost oldu benim için.*
güzel şarkılar hediye edildi şahsıma mesela,ya da o kadar güzel dilekler aldım ki şaşırdım.
haaa oldukça garip insanlar da tanımadım değil, beynimi yakan.sevgili kavgasına bile şahit oldum burada.*
bilmiyorum ikinci yılımız olur mu.pek sanmıyorum aslında.çekip gidersem küsme bana.belki gelirim tekrar bir gün.
yine de burası naif insanların yeri sözlük. hep böyle kal,o naif insanlarla.

not:bu entry çekip gitsem bile kendini imha etmeyecektir.♡

özdemir asaf

gerçek adı halit özdemir arun olan, genel anlamda şiirlerinde soyut düşünce ve duygulara yer veren şair.

durduk yere insanı üzen olaylar

ailenin yaşlandığını fark etmek > büyüdüğünü fark etmek

girişimcilik

sonradan olunmaz girişimci doğulur arkadaşlar. hatta tıp fakültesinde bile çok örnekleri vardır ama halkımız girişimcilik ile etik olmayan kolay parayı karıştırdığı için işler biraz zorlaşıyor. bir girişimci, insanların ihtiyaç duyduğu materyal ve servisleri en kullanışlı ve herkes tarafından edinilebilecek çerçevede üretir/geliştirir. eğer kendisi bu servis veya materyalleri keşfetmemişse mutlaka kafası teknik işlere daha çok yatan takım arkadaşları bularak onlara liderlik eder. fakat dediğim gibi ''salt bir girişimcilik'' tanımı ülke insanına, kusurlu ve akıllara soru işareti bırakan düşünceler getiriyor.

şu yazıya bir göz atalım

dönem 2de yapılması gerekenler

bir bahar esintisi gibi geçen 1.sınıftan sonra 2.sınıf fizyoloji-histoloji-anatomi ölüm grubuna düşen arkadaşlara yardımcı olacak tavsiyeler.

-----guyton fizyoloji okuyun, guyton fizyoloji okuyun, guyton fizyoloji okuyun arkadaşlar-----

fizyoloji:
biz çok şanslıydık ki iki mükemmel fizyoloji hocamız vardı, onların dersi çok verimli geçerdi. sınav tarihi yaklaşmadan konuyla ilgili bölümü okuyunca da "attım hafızaya, beyin bedava" diyen abideki özgüven dolar taşardı bendenizde.
dolaşım fizyolojisini anlatan hoca gerçekten iyi değildi. senenin ilk sınavı dolaşım sisteminden olduğu için ve her sene ilk sınavda muhakkak çuvalladığım için o sınav da ekstra kötü geçmişti maalesef. o konuyu yaz tatilinde okuyuncaya kadar anlayamadım.

histoloji:
çok zevkli bir dersmiş, şimdi anlıyorum. hocamız bize ross histoloji önermişti. ben daha çok histolojik kesitlere ve şemalara çalışmıştım kitaptan.
laboratuvarda preparatları güzelce inceleyin. anlatılan yerleri bulmaktan çok gördüklerinizin ne olduğuna kafa yormak çok zevkli. patolojiye başlayınca sağlıklı ve hastalıklı dokuyu ayırt etmek gördüğünüzün ne olduğunu bilmekle oluyor. boyaları 1.sınıfta teorik olarak öğrenmiştik ama uygulamasını görmek çok başka. keşke doku boyamayı da gösterselerdi ve yaptırsalardı. bizim fakültede olmadı maalesef.

anatomi:
moore kliniğe yönelik anatomi kitabını okudum. anlatımı akıcı ve çizimler mükemmel. hoca derste katmanları sözlü olarak tarif edebilmek için çok uğraşmıştı, buradaki basit resimler yapıları kafada canlandırmayı sağlıyor.


3. sınıfta patoloji için histoloji ve fizyoloji, kalan tüm dersler için de fizyoloji lazım. anatomi ezber olmasına rağmen daha kolay hatırlanıyor. bende öyle olmuştu en azından.

nöroanatomi için bizi çok korkutmuşlardı. öyle ki ben sınava 3 hafta kala sanki ygs'ye 3 hafta kalmış gibi 20 gün, 19 gün diye sayıklamıştım. ygs için gün saymadığımı belirtmeliyim. neyse, o korkuyla girdiğim sınav sanırım en çok çalışarak girdiğim sınav olmuştur şimdiye kadar. farmakolojiden bile bu kadar tırsmamıştım. umarım üst sınıflardaki arkadaşlarınız sizi de korkutur yeterince :)

nöroanatomi

Toplam entry sayısı: 225

gözler

herhangi birisini sevmediğimi biliyorum. ama sanki içimde ısıtılması gereken buz gibi bir boşluk var ve öylece duruyor. belki sırf bu yüzden bazen seni seviyor gibi bir hissiyata kapılıyorum. oysa hakkında bildiğim şeyler o kadar az ki: sınıfta arkadaşının ağzından duyduğum ismin, sınıf listesinden bulduğum soyismin, bir de aynı sınıfta olduğumuz bilgisi.
birisini tanımak için ne kadar da az, değil mi? farkındayım seni hiç tanımadığımın. üzerime tesir eden o ilginç gülüşünün arkasında hayalimden çok farklı bir insan sakladığını da biliyorum.
bütün bunlara rağmen içimde doğan anlamsız "acaba o da..." düşüncelerini kendimden uzaklara atmaya çalışıyorum. neyin acabası ki bu? boşluğun. doldurulması gereken o boşluğun acabası. koca bir topluluk içinde o boşluğu ancak senin ısıtabileceğini düşünmeye sevk edecek kadar da sırlı bir gülüşün var, ama bundan emin değilim. belki bütün sır benim gözlerimde. öyleyse eğer, lütfen kast etme gözlerime.

yalnızlık

bu başlığı kaç kere ziyaret ettim bilmiyorum. bazı entryleri artılayıp gitmişim. tanımlayabiliyor olsam herhalde suskunluk derdim. boş boş yürümek, sonra yürümekten sıkılmak, susmak, susmaktan sıkılmak, konuşsan ne konuşacaksın, bir şey desen kime ne diyeceksin?
mutlu olmayı, insanlara güzel enerji saçmayı seven birisi olmama rağmen suratında darbe izleri olan bir adam gibi oluyorum. susuyorum. kalıyorum öyle.
bu sefer yalnızlığımı burada buldum sanırım ki yazmadan gitmiyorum bu sefer. karşımda insanlar duruyor. öyle duruyorum.

gerizekalıyım hissi

"tıbbiyelilerin zaten çoğu bu duyguyu yaşıyor, dert etme kendine" demişti, aynı zamanda üst dönemlerimden olan ablam. ama ben bunu dert ediyorum işte.
bir sınava ne kadar çalışabilirim? ya da bana şunu söyleyin: bir sınava ne kadar çalışmam gerek?
"oo kardeş son 2 hafta baksan yeter" mi diyeceksiniz yine?
ya da "dönem 3'lerden falanca son 2 gün çalışıp 60 alıyor, ona bak biraz" mı?
haftalarca çalışıp 60 alan bana mı? çalıştığım şeylerin hızla zihnimden uzaklaştığı vehmi her tarafımı kaplamışken... tam her şeyi düzene oturtmaya başladığımı hissedip mutlu olacağım esnada bir yerden başarısızlıkların peydahlaması tüm huzurumu kaçırırken...
eğitim hayatımda hiç böyle bir çaresizliğe mahkum kalmamıştım. bu süre boyunca okulların birincisi, üçüncüsü, beşincisi olan kamistornavida şimdi başını iki elinin arasına almış düşünüyor, neler oluyor diye. oysa tıbbı kazandığı ilk an ne kadar mutlu mesuttu.
belki de herkes benim gibi demek ki deyip sıyrılmalıyım işin içinden. o zaman notlarım yükselir mi acaba?
size de hak veriyorum, adam gibi çalışmayı öğrenemedim hâlâ. onun acısını çektiğimi iyi biliyorum. muvaffakiyet fedakârlık ister, deyip duruyorum. ama daha neleri feda edeceğim konusunda cehalet içinde yüzüyorum.
okul dışında gittiğim kursları bırakmamı söyleyeceksiniz. biliyorum, eyvallah. ama onlarsız olmaz, onlar olmadan ben noksan kalırım. onlar beni tamamlayan şeyler. ben gençliğimi belki de ömrümü tıbba verirken arzu ettiğim başka şeyleri yapamayacak mıyım? insanlar çap ile 2 bölüm okuyup benim gittiğim kurslara da devam ederken neden beni şu kısıtlı daireye itmekten çekinmiyorsunuz?
bir gün, emin olun, bunu atlatmış olacağım, inşaallah. belki o gün başarmanın tadını da tüm adalelerimle hissederim. öyle. zeka bitti artık. gerizekalı mıyım değil miyim orasını unuttum artık ama buradan sonra çürüyen dirseğe bakıyorlar herhalde. bilmiyorum, yanlış yerlerde mi.çürüyor dirseğim. her neyse. bir gün tüm bunları aşacağım ümidini hâlâ içimde taşıyorum.

yalnızlık

galeriyi açıp düzgün bir fotoğrafınızı bulmak istediğinizde büyük bir uğraş vermenize neden olan durumdur. çünkü fotoğrafınızı çekecek pek kimse olmamıştır yanınızda. haliyle çok fotoğrafınız da yoktur.
güzel bir yerden geçerken bazen içimden geçiriyorum, şurada fotoğrafım olsa ne güzel olurdu diye. özçekim bana fotoğraf çekinmenin verdiği duyguyu yaşatmıyor.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuktum hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.
ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.
her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da güzel bir kız vardı, kaç arkadaşımdan duydum x'i sevdiğini, her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım. x güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. 1 sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. bu değiş tokuşlu yarışmamızı diğerleri kıskanırlar mıydı bilmiyorum.
sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların da sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlar diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışıyordum. 8 yaşında çocuk ne anlar demeyin. onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.
bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. x'i de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum. hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.
ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi de ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim x'in dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye demedim. herkes onu sevmeye devam etti.
sonra bir zaman arkadaşlarım konuşurken, dayanamadım, x'in beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha hiçbirine söylemedim.
o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu.
sonra bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet x geldi. ya üzülecek ya sevinecek ya kıskanacaktım. 2.si oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. hâlâ aklımda, hâlâ güzel.
ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten akabiliyor. 4. sınıfa başlarken devlet okuluna gitti x. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, hala yaşıyor. nasıl unuttum, nasıl alıştım bilmiyorum. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim.
artık lisedeydim. sınıfa x adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.
ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan x'i hâlâ birazcık seviyorum; çocukluk hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri.
hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

uçak medikal indirim kodu

uçak biletinde indirim yapılıyor sanarak girdiğim başlıktır.

1'lenen entryi unutmak

mezkur entryi (habersizce) tekrar +1'lemeye çalışmakla devam eder. sonucunda "daha önceden vermiş olduğunuz artı oy silindi" yazısıyla karşılaşıp tekrar butona basılır ve rahatlanır.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuktum hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.
ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.
her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da güzel bir kız vardı, kaç arkadaşımdan duydum x'i sevdiğini, her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım. x güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. 1 sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. bu değiş tokuşlu yarışmamızı diğerleri kıskanırlar mıydı bilmiyorum.
sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların da sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlar diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışıyordum. 8 yaşında çocuk ne anlar demeyin. onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.
bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. x'i de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum. hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.
ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi de ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim x'in dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye demedim. herkes onu sevmeye devam etti.
sonra bir zaman arkadaşlarım konuşurken, dayanamadım, x'in beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha hiçbirine söylemedim.
o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu.
sonra bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet x geldi. ya üzülecek ya sevinecek ya kıskanacaktım. 2.si oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. hâlâ aklımda, hâlâ güzel.
ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten akabiliyor. 4. sınıfa başlarken devlet okuluna gitti x. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, hala yaşıyor. nasıl unuttum, nasıl alıştım bilmiyorum. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim.
artık lisedeydim. sınıfa x adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.
ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan x'i hâlâ birazcık seviyorum; çocukluk hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri.
hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

babamla tartışmak

bu başlığı belki "babayla tartışmak" şeklinde açabilirdim. bilerek babamla yazdım. çünkü oradaki sahiplik eki içimdeki bütün duyguları sahipleniyor. çünkü o tartıştığım adam benim babam ve hep benim babam kalacak. ben o adamdan bir parçayım, ben babamdan bir parçayım. iyi ki benim babamsın ve iyi ki senin oğlunum.
ufak bir olaydı, birkaç sitemkâr sözle devam etti. belki haklıydım, ne önemi var, babamla tartıştıktan sonra, hiçbir önemi yok.
üzülüyorsun, pişman oluyorsun, kendine kızıyorsun ama gidip babana bir kelime bile edemiyorsun, iyi mi? "özür dilerim" diyemiyorsun, tıpkı hiçbir şey yokken bile "seni seviyorum" diyemediğin gibi.
ah babam. bazen ölümün aklıma geliyor. ah babam. sen benim babamsın ve benim bir yarım sensin.

içerik kuralları

sözlüğün sözlük formatında olmasını sağlayan kurallardır.
 spoiler!
buraya da entry giriliyormuş demek

الطب

sözlüğün arap alfabesiyle açılmış olan ilk başlığıdır. sanırım öyle.
tanım: insan sağlığını korumak için yapılan çalışmaların, araştırmaların, uygulamaların oluşturduğu bilimdir.
 spoiler!
sırf arap alfabesi olduğu için eksi veren, medeniyetten uzak, kültürsüz, ırkçıların saldırdığı başlıktır.

 spoiler!
kültürsüzlük, taassupla ve düşüncesizlikle hareket etmeye yol açar. kötü olan şey bilmemek değil, kendisinden farklı "var olanlara" anlamsız bir kabullenemeyişle tepki vermektir. buradan "herkesin arapça bilmesi mi lazım" diye tepki koyanlara selamlarımı iletiyorum.

الطب

"deneyimiz başarıyla sonuçlanmıştır." ibaresini eklemek istediğim başlıktır.
başka yabancı dillerde giri girildiği zaman bu tür tepkiler vermeyen kültürlü (!) insanımız arap alfabesine anlamsızca ve otomat makinesi gibi tepki vermiştir.
bu arada, diğer milletleri aşağılayıcı bir vasıf olmayan iftihar vasfını kullanarak söylüyorum ki türk'üm. sizden farkım; başka alfabelere, dillere, milletlere ulaşabilecek kadar geniş bakış açılı olabilmem. bununla da iftihar ediyorum. size de tavsiye ederim, gidin biraz uzakdoğuyu araştırın, başka coğrafyalara uzanın, arap yarımadasını araştırın, dillerine bakın, öğrenin, dünya görüşünüzü artırır.

doktorların büyük çoğunluğunun ateist olması

kendi kendilerine gelin güvey olanların zannıdır. aklı başında bir doktor butun bu kompleks yapıların yaratansız olamayacağını bilir. sadece böyle içi boş (gerçi dışı da boş) muhabbetlere dahil olmaz, o kadar.

oy kullanmamak

tercihsizim ben, demektir. olayı yanlış anlayanları bilgilendirmek gerekiyor.
sevgili sözlük,
seçim demek yek doğru olanı seçmek demek değildir. seçim demek seçmek eylemiyle gerçekleşen bir eylemdir. yani içlerinden birisinin mutlaka başkan seçileceği 6 kişiden hangisi daha iyiyse, hangisi göreve daha yatkınsa onu seçmektir. hiçbir zaman mutlak doğru kişi olmayacaktır zaten. her zaman kim daha iyiyse onu seçeceğizdir, seçimin mantığı budur.
oy vermeyen hava yapıyordur. kimseyi beğenmiyorsan kalk kendin aday ol, diyesim gelendir.
 spoiler!
yine de tabi özgür herkes, ben mantıklı çıkarımlarla kendi düşüncemi aktardım

sol framede din karalama akışı

adamın kafası karışmış, kendi gibi birkaç kişi bulursa psikolojik olarak rahatlama yaşayacak. kendilerine tavsiyem; sorunlarıyla başa çıkmalarını öğrenmeleridir.
kafan karıştıysa git araştır, ne bu enteresan hareketler
Henüz takip ettiği biri yok.

içerik kuralları - iletişim