kamistornavida

Durum: 359 - 10 - 4 - 0 - 12.12.2018 00:02

Puan: 3336 -

1 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

.
  • /
  • 36

solunum komitesi

kortizol

cushing sendromunda yüksekliği görülen hormondur.

kedi

sevmekten usanmadığım insan canlısı, sevimli hayvanlardır. istanbul'un en sevdiğim özelliklerinden birisidir, insanlara alışmış kedilere sahip olması.
kedilere bakıp toplumu düşünürüm, farklı karakterler olduklarını hayal ederim.
biraz onlarla iç içe olunca hepsinin bambaşka yüzlere, görünüşlere sahip olduklarını fark ediyorsunuz.
sanki onlar da kendi içlerinde bir toplummuş gibi hissediyorum ve zaman zaman onların içine girip kendimi şu karmaşık toplumdan sıyırabiliyorum. bazıları asabi oluyor, bakışları bile katil gibi, "ne ters ters bakıyorsun be" diye laf atıp geçiyorum, bakmaya devam ediyor.
bazısı prenses gibi; yeşil gözlü, sarı beyaz tüylü, tertemiz. sanki kendine özel bakıyormuş gibi. sevmek istediğinizde naz yapan türden.
bazısı mahallenin sevimli çocuğu, yere çöktüğünüzde kucağınıza koşup patisini verenlerden.
bazısı civarın en yaşlı teyzesi, filmlerdeki kaynanalar gibi, uygun bir duvar üstünde mütemadiyen oturmakta, tombul ve kendinden emin. yaşına hürmeten ona çocuk gibi davranmamalısınız.
bazısı mahallenin aslanı. kabarık tüyleriyle küçük bir aslan gibi, sanki yelesi var gibi görünüyorlar. elinizin o tüylerin arasında kaybolması muhteşem bir duygu. alıp yastık gibi yanınıza koymak isteyeceğiniz kadar yumuşak.
bazısı da pek öyle forslu, yakışıklı, karizmatik değil ama eğer dost olmuşsanız candan bir arkadaş gibi.
yurdumuzun önünde bir kedimiz vardı, beslemiştik, ben çok sevmiştim. uzun bir zaman birbirimizi görmedik. yüzü nasıldı diye düşündüğümde çıkartamıyordum. acaba nasıl tanıyacağım, nasıl bulacağım diye endişe etmiştim. bir gün yurdun önünde bir kedi gördüm, yüzünü döndüğü anda tanıdım, oydu. özlediğimi hissettim. hasret giderdik. her ne kadar patilerini üzerime koyup pantolonumu toz etmesini sevmesem de katlanıyordum. sevgi, bazen bambaşka şekillerde vücut bulabiliyor.

tıp öğrencisinin tatilinin olmaması

onun için labların olmadığı, derslerin az olduğu haftalar birer tatil fırsatıdır. değerlendirmek lazımdır.

الطب

"deneyimiz başarıyla sonuçlanmıştır." ibaresini eklemek istediğim başlıktır.
başka yabancı dillerde giri girildiği zaman bu tür tepkiler vermeyen kültürlü (!) insanımız arap alfabesine anlamsızca ve otomat makinesi gibi tepki vermiştir.
bu arada, diğer milletleri aşağılayıcı bir vasıf olmayan iftihar vasfını kullanarak söylüyorum ki türk'üm. sizden farkım; başka alfabelere, dillere, milletlere ulaşabilecek kadar geniş bakış açılı olabilmem. bununla da iftihar ediyorum. size de tavsiye ederim, gidin biraz uzakdoğuyu araştırın, başka coğrafyalara uzanın, arap yarımadasını araştırın, dillerine bakın, öğrenin, dünya görüşünüzü artırır.

الطب

sözlüğün arap alfabesiyle açılmış olan ilk başlığıdır. sanırım öyle.
tanım: insan sağlığını korumak için yapılan çalışmaların, araştırmaların, uygulamaların oluşturduğu bilimdir.
 spoiler!
sırf arap alfabesi olduğu için eksi veren, medeniyetten uzak, kültürsüz, ırkçıların saldırdığı başlıktır.

 spoiler!
kültürsüzlük, taassupla ve düşüncesizlikle hareket etmeye yol açar. kötü olan şey bilmemek değil, kendisinden farklı "var olanlara" anlamsız bir kabullenemeyişle tepki vermektir. buradan "herkesin arapça bilmesi mi lazım" diye tepki koyanlara selamlarımı iletiyorum.

tıpçıların gündemden uzak yaşamaları

önemli olan orta yolu tutabilmek. evet tıpçı olunca bizi alakadar etmeyen yüzlerce olay yaşanıyor. gereksiz her olayın ıncığını cıncığını takip etmiyorum ama ortada ne dönüyor, ne oluyor ne bitiyor az çok haberdar oluyorum.
700 km ötede bir ilçenin belediye başkanı beni alakadar etmeyen bir şey söylemiş, daha kendi gündemimi oluşturmamışken bunu niye bileyim?

solunum komitesi

haftaya cuma, sınavına gireceğim komitedir.
benim için kardiyodan sonra sıkıcı gelmiştir. aslında bakteriyoloji öğrenmek zevkli fakat ezber gibi unsurlara pek alışkın olmadığım için biraz zorluk çektim. son haftamdayım ve iyi değerlendirirsem yeterli bir puan alabilirim ve almalıyım da. üst dönemler, en düşük notlarının solunum komitesi olduğunu söylerlerdi.

medeniyet üniversitesi’nde finalsiz notunun değişmesi

medeniyet üniversitesi tıp fakültesinde önceden 85 olan finalsiz geçme notunun 80'e indirilmesidir. kesinlikle çok yerinde bir uygulama olmuştur.
ortalamam 80 civarı olsaydı beni daha çok sevindirebilirdi tabi.

sialik asit

insan eritrositlerine negatif yük kazandıran maddedir.
oysa başka bir hocanın notunda da trombosit membranında bulunduklarını okudum.
 spoiler!
kaynak: fizyoloji ders notu
  • /
  • 36

bazı zor sorular

insanın cevaplayamadığı sorulardır. çünkü; insan aklı her şeye ermez bazen. bilinmezlerin dünyasının kapısını aralamaya yarayan anahtardır bazen.
(bkz: ya oksijen ortalama yetmiş yıl sonra bizi öldüren bir zehirse)

histoloji labları

keşke sevdirilseydi dediğimdir.

hayatımızın o döneminde idrak edemediğimiz şeyleri sonradan gördükçe geri dönüp değiştirmek istiyor insan. ama nafile.

histoloji ve lablarını önemseyin gençler. bunu sürekli muhabbet ederek son 5 dk arkadaşının defterinden çizim yapan biri olarak söylesem de, bana inanın. çünkü sonra genel cerrahide " şunda serosa bulunmaz , bunda longitudinal kas içte, sirküler kas dışta" diye anlattıklarında öyle kalıyorsunuz. damar endotelini subendoteli bilmek lazım ki ateroskleroz ya da inflamasyon ve remodelling nasıl olur anlayalım. brunner bezleri nerdeydi, auerbach plexusu ne iş yapar, villus mikrovillus nedir bilmek lazım.


işte malesef ülkemizde neyin eksik olduğunu görmek için kafi bir örnek. o dersleri eğlenceli olarak anlamış olsak, araştırma yapsak, yayınlara yardımcı olsak, makale çevirip okusak, mikroskobu kullanmayı öğrensek, doku hazırlasak, boyama yapsak ne güzel olmaz mı? eminim zaten öğrenmeye meyilli tıp fakültesi öğrencisi karşılığını seve seve verecektir.

sayın değerli meslektaşlarım, şu an bir hastalık ile alakalı "nasıl oluyor bu ya?" diye bize bir soru sorulsa gerek halkın anlayacağı gerekse bilimsel bir dille bunu çok güzel izah edebilecek olan var mı? burada bir kaç kelime söyleyip konuşmaktan bahsetmiyorum, işin sistematiğini kavramaktan ve dakikalarca temelinden kliniğine o hastalığı anlatmaktan bahsediyorum. açıkçası ben bu konuda eksiğimiz olduğunu düşünenlerdenim. işinizde ilerleyip bir uzmanlığa kanalize olduğunuzda tabiki bunları kavramış oluyorsunuz ancak yeni mezun bir hekim acaba kaç hastalığı bir textbook özeti gibi sunabilir?

ama sizden istenen de zaten bu değil ki. dışarıda kah uzman kah pratisyen günü sağ salim bitirmenin peşinde. şikayetin ne deyip tribudat, majezik, metformin, nootropil yazıp yolluyoruz sadece. ikna çabası yok. ilaç yaradı mı yaramadı mı yok. bitkisel tedavi alternatif tıp yok. bu sektörde bazen işimiz sadece belli yerlere farkında olmadan para kazandırmak oluyor. çark işliyor siz de bir dişli gibi görevinizi tamamlıyorsunuz.

konu konuyu açıyor kusra bakmayın. ama bu problemlerin hepsi işte buraya dayanıyor. ülke de eğitim yok, diploma var. burada hiçbir meslektaşımı rencide etmek niyetim yok, onlar suçlu değil. asıl suç, gerek bu düzeni devam ettiren eğitmenlerde, gerek sadece çarkın dönmesini isteyen ve sizi sadece baktığınız hasta üzerinden değerlendiren düzendedir.

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"bazı işaretlerden körlemesine medet ummaya başlamıştım. üst kata çıkan basamakların sayısı tek ise canan üst kattadır...vapurdan ilk atlayan ben olursam bugün gelecek.
vapurdan ilk ben atladım. kaldırım taşları arasındaki çizgilere hiç basmadım. hiç nefes almadan karaköy yer altı geçidinin bir girişinden girip ötekinden çıkmayı başardım.
nişantaşı’na gidip evlerinin pencerelerine bakıp dokuz bine kadar hiç şaşırmadan saydım. adının hem sevgili hem de allah anlamına geldiğini bilmeyenlerle dostluğu kestim.....
bir hafta boyunca gece saat tam üçte penceremden gözüken aydınlık pencerelerin sayılarını kendime tanıdığım yüzde beşlik yanılgı payını hiç geçmeden tahmin etmeyi başardım.
fuzuli’ nin:
“canan yok ise can gerekmez”
mısraını tersinden otuz dokuz kişiye söyledim. evlerine tam yirmi sekiz değişik ses ve kimlikle telefon edip onu sordum...her gün otuz dokuz kere canan demeden eve dönmedim.
ama canan gelmedi.”
(bkz:yeni hayat)

tıp öğrencisinin tatilinin olmaması

bir çizelge ile anlatalım;
1.sınıf: yarıyıl tatili 3 hafta, yılsonu tatili 2 ay
2.sınıf: yarıyıl tatili 2 hafta, yılsonu tatili 2 ay
3.sınıf: yarıyıl tatili 2 hafta, yılsonu tatili 3 ay
4.sınıf: yarıyıl tatili 2 hafta, yılsonu tatili 2 ay
5.sınıf: yarıyıl tatili 2 hafta, yılsonu tatili 3 hafta
6.sınıf: yarıyıl tatili yok, yılsonu tatili yok
*bu değerler bütünlemeye kalmamış öğrenciler için geçerlidir.
**üniversiteler arası değişiklikler olabilir fakat diğer fakültelere göre anlamlı bir fark bulunmuştur.

zaten yurtlara gidip öğrencilere sorun, yurtların ne zaman açılıp kapandığını bilenler tıp fakültesi öğrencileridir.

الطب

ibn-i sina'nın kaleme aldığı tıp kanunu hangi dilde yazılmış bir bakın isterseniz sözlük kullanıcıları.bir zamanlar ispanya'dan hindistan'a ,bağdat'tan cordoba'ya hükmeden dil arapça idi.bu dilde insanlar doğa bilimleri,felsefe,matematik,geometri alanında uygarlığa katkı sağladılar.bu dil kullanılarak antik yunan ve roma birikimi ile avrupa'nın yeniden doğuşu arasında bir köprü kuruldu.ama bunları anlamak için evvela peşin hükümsüz bir zihin gerek.ön yargılarınızı kırmanız dileğiyle girdimi bitiriyorum.

son gün gelen sınavı ekme hissi

önce bi uzun uzun ananızı babanızı düşünürsünüz. herkesin geçtiğinizi duymayı beklediğini bilerek vicdan azabı çekersiniz. ama peşinden gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçmeye başlar hocaların soruları karşısında ahvaliniz... bir yanda da arkadaşlarla tartışılan çıkmışlara veremediğiniz cevaplar, öteki yanda daha okumaya bile fırsat bulamadığınız notlar, ağır iki küpe gibi kulaklarınızda.

ama esas problem artık çalışmaya takatiniz kalmadığını hissetmeye başlamanızdır.
gözler şişer küçülür, ayaklar şişer, kollar yorulur, sırt ağrır, mide yanar... artık hepsinden bıkmışsınızdır ve hocaların en gıcık olduğu öğrenci tipi kategorisine girdiğinizi bile bile sınavı ekersiniz.

sıçtın mavisi’nin akut başlangıçlı, kötü prognozlu, mortalitesi ve morbiditesi yüksek karşılığıdır...

tıp fakültesi dönem 3 öğrencisi olmak

valla benim için üniversitenin en güzel yılıydı diyebilirim. dostum yusuf la ayni evde kaldığım, klinik yükünün olmadığı, haftada zaman zaman 4 mac filan yaptığımız güzel günlerdi. derslere hic gitmeden-ihsan hocanin dersleri mustesna- öğlen 11 12 de kalkıp kahvaltı yapmayı özlüyorum simdi. yine de o sene dersleri çok sevdiğimden iyi bir ortalama ile bitirmiştim. farmakoloji zaten iyi geçiyordu. mikrop, pato ise tıbba benim için tam manasıyla giriş demekti. güzeldi kısacası.

3.cü sınıftaki arkadaşlara tavsiyem sudur: çalıştığım yerde paramedik olan arkadaş 3200 kusur, att olan 2500 ustu alıyor. yani siz çalışırken millet para kazanmaya başlıyor çoktan. bunu çalışmayın gidin vazgeçin ve okumayın diye değil, aksine çalışın ancak kendinizi de unutmayın demek için yazdım. bu zamanlariniz bir daha geri gelmeyecek. gidin bir kursa yazılın. spor yapın.enstruman çalın. dil öğrenin. sakin benim buna zamanim yok demeyin. emin olun var. çok ders çalışın ama inek olmayın. boyle arkadaşlara daha çok sey anlatmak isterdim. bunları kesinlikle onları yermek ya da kötülemek için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. ancak ileride yaşayacaklari şeyleri tahmin eden biri olarak konusuyorum. ileride -kim olursanız olun- bu meslekten sogudugunuz ve sıkıldığınız anlar olacak. kafanızı rahatlatacak, sizi tekrar mesleğinize bağlayacak bağlarınız olsun. kendinize bu hakki taniyin. idealistlik diyerek hayatınızi tamamen ders üzerine kurmayın.

sınav endisesi yaşadığınızi biliyorum ve bu zaman zaman hakikaten çok yorucu oluyor. ama notların hepsini yalayıp yutmak yerine bir robbins ya da guyton okumak inanın okulu birinci bitirmekten bile kat kat önemli. mekanizmayı bilmeden bütün hasarı ezberlemeye çalışıyoruz. halbuki kullanma kılavuzunda yani textbooklarda öğrenmemiz gereken temel yazıyor. tusa çalışırken demek istediğimi anlayacaksiniz.

yazınızı iyi değerlendirin. yurtdisinda staj yapın. temel ya da klinik farketmez. sadece gidin ve görün.

şimdilik bu kadar.

dagilabilirsiniz.

çalışmak için açtığın slaytın fosforlu kalemle çizilmiş olduğunu görmek

yemin ediyorum sözlük, kendimi daha çaresiz, daha aptal hissettiğim ve neden bu bölümü yazdığımı, nasıl her şeyi bilip mezun olacağımı derinlemesine sorguladığım başka bir an yok. zaten masa başına oturma süreci ayrı bir dert. oturdum diyelim açıyorum fotokopileri buluyorum slaytı ve dırı dı dımmm slayt çoktan çalışılmış önemli yerler çizilmiş üstüne notlar bile alınmış. hadi çalıştığın konunun içeriğine hakim olamazsın unutursun tamam çalıştığın şeyi ilk kez görüyormuşçasına yabancı olmak nedir. kafayı yedim gece gece.

kendini doktordan üstün sayan hemşire

intörnseniz bile eline order verdiğinizde susan kişidir..
ha başıma bir kere geldi.. intörn orderini uygulamam dedi, tutanak tuttum ve sert bir uyarı aldı..

size gıcıklığına bir şeyler yapmaya çalışana parça parça order verin..

(bkz:order)

çocukluk sanrıları

haberlerde "trafik canavarı yine can aldı." şeklinde kullanılan ifadedeki canavarı gerçek sanırdım. hatta haberlerde arka arkaya kaza haberi olduğunda ulan kaç kişi bu canavarlar diye düşünüyodum. korkunç bi de suratı vardı

Toplam entry sayısı: 359

yalnızlık

bu başlığı kaç kere ziyaret ettim bilmiyorum. bazı entryleri artılayıp gitmişim. tanımlayabiliyor olsam herhalde suskunluk derdim. boş boş yürümek, sonra yürümekten sıkılmak, susmak, susmaktan sıkılmak, konuşsan ne konuşacaksın, bir şey desen kime ne diyeceksin?
mutlu olmayı, insanlara güzel enerji saçmayı seven birisi olmama rağmen suratında darbe izleri olan bir adam gibi oluyorum. susuyorum. kalıyorum öyle.
bu sefer yalnızlığımı burada buldum sanırım ki yazmadan gitmiyorum bu sefer. karşımda insanlar duruyor. öyle duruyorum.

yalnızlık

galeriyi açıp düzgün bir fotoğrafınızı bulmak istediğinizde büyük bir uğraş vermenize neden olan durumdur. çünkü fotoğrafınızı çekecek pek kimse olmamıştır yanınızda. haliyle çok fotoğrafınız da yoktur.
güzel bir yerden geçerken bazen içimden geçiriyorum, şurada fotoğrafım olsa ne güzel olurdu diye. özçekim bana fotoğraf çekinmenin verdiği duyguyu yaşatmıyor.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuktum hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.
ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.
her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da güzel bir kız vardı, kaç arkadaşımdan duydum x'i sevdiğini, her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım. x güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. 1 sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. bu değiş tokuşlu yarışmamızı diğerleri kıskanırlar mıydı bilmiyorum.
sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların da sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlar diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışıyordum. 8 yaşında çocuk ne anlar demeyin. onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.
bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. x'i de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum. hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.
ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi de ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim x'in dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye demedim. herkes onu sevmeye devam etti.
sonra bir zaman arkadaşlarım konuşurken, dayanamadım, x'in beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha hiçbirine söylemedim.
o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu.
sonra bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet x geldi. ya üzülecek ya sevinecek ya kıskanacaktım. 2.si oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. hâlâ aklımda, hâlâ güzel.
ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten akabiliyor. 4. sınıfa başlarken devlet okuluna gitti x. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, hala yaşıyor. nasıl unuttum, nasıl alıştım bilmiyorum. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim.
artık lisedeydim. sınıfa x adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.
ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan x'i hâlâ birazcık seviyorum; çocukluk hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri.
hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

hayatın insana öğrettikleri

hayır demeyi bilmek.
ayrıntı vermek istemediğin bir durumu "işim var" diyerek kesip atabilmek.
sana zararı dokunan insanlarla ilişkini asgari düzeye indirebilmeyi bilmek.
hayattan bilmenin önemini öğrendim, çoğu zaman da bir şeyleri yapa-bilmenin önemini.

çıkmış baksan yeter

olmuyor kardeşim olmuyor.
istersen bütün derslere gir, tüm slaytları oku, not çıkar, çıkmış çöz. eğer çalışmayı bilmiyorsan, yani nereye çalışman gerektiğini tespit edemiyorsan, soru çıkacak kısımları tahmin edemiyor ve tahmin etsen de o soruyu çözebilmen için gereken bilgiyi hafızana alamıyorsan hiçbir şey olmuyor.
şunu söyleyebilirim sanıyorum: tıp fakültesi insana çalışmayı öğretiyor.

1'lenen entryi unutmak

mezkur entryi (habersizce) tekrar +1'lemeye çalışmakla devam eder. sonucunda "daha önceden vermiş olduğunuz artı oy silindi" yazısıyla karşılaşıp tekrar butona basılır ve rahatlanır.

ilk aşkınız ve hikayenizin sonu

ilk aşk mı? bilmiyorum buna aşk mı denir, 2. sınıftaydım çünkü.
zeki bir çocuktum hep. okuma yazmayı önceden öğrendiğim için ilkokul 1. sınıfımı hatırlamıyorum bile. diğer arkadaşlarıma yardım ederek geçirmiştim. zaten, hatırladığım kadarıyla, birazdan bahse konu olacak kız da 2. sınıfta okulumuza gelecekti.
ben özel bir okulda okudum sözlük. o yüzden bizde diğer okullardaki gibi şubeler yoktu. tek sınıftık.
her okulda olduğu gibi bizim sınıfımızda da güzel bir kız vardı, kaç arkadaşımdan duydum x'i sevdiğini, her duyuşumda biraz daha üzüldüm, biraz daha çekindim, utandım, sıkıldım. x güzel olduğu kadar başarılıydı da. denemelerde genelde ben birinci olurdum, o da ikinci. bazen de değişirdik: o birinci, ben ikinci. 1 sene boyunca hiç üçüncü olduğumu hatırlamıyorum. bu değiş tokuşlu yarışmamızı diğerleri kıskanırlar mıydı bilmiyorum.
sınıfımızın bir güzeli olduğu gibi bütün kızların da sevdiği bir yakışıklı oğlanı da vardı. öyle ya, herhalde birbirlerini seviyorlar diye düşünmüştüm. ya da sınıfta zengin bir çocuk da vardı, sürekli dondurma yerdi, acaba onu mu seviyordu? uzun süre bilemedim sözlük. bilemedim ama onu sevdiğim için hep onun yakınlarında durmaya çalışıyordum. 8 yaşında çocuk ne anlar demeyin. onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu hâlen hissediyorum.
bir gün şu sürekli öğrencileri çağırıp konuşan rehber hocası tarafından çağırıldım. ama yalnız değildim. x'i de çağırmışlardı. neden çağrıldık bunu hatırlamıyorum. hocanın odasına girdik. hocaysa odadan birkaç dakikalığına bir yere gidip gelmek için çıktı. şimdi ikimiz yanyana ve başbaşa ayakta bekliyorduk. sessizliği bozacağını ummazdım, bozmadı da zaten. kulağıma eğildi yavaşça. "ben seni birazcık seviyorum" dedi. birazcık. sarılmalı mıydım o anda? yapamam ki sözlük. yapamazdım ki.
ben de, dedim. "ben de seni birazcık seviyorum." sonra hoca geldi de ne yaptık ne ettik bilmiyorum. ama beni tam anlamıyla göklere uçuran bir söz duymuştum. hem de çok sevdiğim x'in dudaklarından. birazcık duymuştum. birazcık. kimseye demedim. herkes onu sevmeye devam etti.
sonra bir zaman arkadaşlarım konuşurken, dayanamadım, x'in beni sevdiğini söyledim. inanmadılar, güldüler. üstelemedim. bir daha hiçbirine söylemedim.
o günden sonra birbirimize uzaktan uzaktan baktık. gözlerimde büyüyen sevgim, karşısındaki bir çift gözün içinden benim kalbime tekrar yansıyordu.
sonra bir gün sınıfta hediyeleşme çekilişi yapmıştık. herkes hediyelerini getirip çekilişte bahtına düşen arkadaşına veriyordu. nihayet x geldi. ya üzülecek ya sevinecek ya kıskanacaktım. 2.si oldu. çekilişte ona ben çıkmıştım. elinde kocaman bir paket. sanki dilinden dökülen birazcık'ın ne kadar 'kocaman' olduğunu söylercesine. içinden oyuncak piyano çıkmıştı, kocamandı, çok güzeldi. hâlâ aklımda, hâlâ güzel.
ben onu, o beni seviyorduk sevmesine de hayat bazen ters şeritten akabiliyor. 4. sınıfa başlarken devlet okuluna gitti x. çok sonra öğrendim, ailevi problemler yaşamış, hala yaşıyor. nasıl unuttum, nasıl alıştım bilmiyorum. gitti. bir daha uzun zaman onu görmedim.
artık lisedeydim. sınıfa x adında biri geldi. oymuş. büyümüş. değişmiş, tanınmayacak kadar çok, belki de 'birazcık'. başka erkeklerin yanında, başka, başka gördüklerimi demek istemiyorum.
ben mi? ben geçmişte bir yerlerde kalan x'i hâlâ birazcık seviyorum; çocukluk hâlimi, çocukluk sevgimi, birazcıkları, piyanoları, özene bezene renkli kartonlardan yapıp okula getirdiğim yüzükleri.
hayat. bir defa yaşanıyor. ilkler de öyle.

babamla tartışmak

bu başlığı belki "babayla tartışmak" şeklinde açabilirdim. bilerek babamla yazdım. çünkü oradaki sahiplik eki içimdeki bütün duyguları sahipleniyor. çünkü o tartıştığım adam benim babam ve hep benim babam kalacak. ben o adamdan bir parçayım, ben babamdan bir parçayım. iyi ki benim babamsın ve iyi ki senin oğlunum.
ufak bir olaydı, birkaç sitemkâr sözle devam etti. belki haklıydım, ne önemi var, babamla tartıştıktan sonra, hiçbir önemi yok.
üzülüyorsun, pişman oluyorsun, kendine kızıyorsun ama gidip babana bir kelime bile edemiyorsun, iyi mi? "özür dilerim" diyemiyorsun, tıpkı hiçbir şey yokken bile "seni seviyorum" diyemediğin gibi.
ah babam. bazen ölümün aklıma geliyor. ah babam. sen benim babamsın ve benim bir yarım sensin.

içerik kuralları

sözlüğün sözlük formatında olmasını sağlayan kurallardır.
 spoiler!
buraya da entry giriliyormuş demek

israilin sağlık görevlisi katletmesi

insanlık suçudur.
varlık suçudur.
çünkü sağlık görevlisi olmak bir insanlık görevidir.
hiçbir katkısı olmasa dahi zarar vermedikçe kimseyi öldüremezsiniz. oysa 21-22 yaşlarında bir genci bu insanlığın en mühim işlerinden birini yapıyorken öldüren bir devletten bahsediyoruz. varlığı bile suç.

yazarların 24 haziran 2018 oy tercihleri

sayenizde ak trol olduk, sağolun ama bu beni tercihimden dolayı utandıramaz.
(bkz:recep tayyip erdoğan)
edit: sizin eksilerinizden dolayı da çekincem yok. kazanamayacaksınız ki niye çekineyim*

25 haziran 2018 sabahı

reisin bir kez daha reis seçilerek bundan sonraki süreçte 'türkiye'nin geleceği için hangi adımları atmalıyız' sorusunun istişare edilmeye başlayacağı sabahtır. yolumuzun üstündeki engelleri (bkz: muhalefet) bir kenarı koyup kararlılıkla "yola devam" diyeceğimiz sabahtır.
inşaallah, öyle umuyorum.
 spoiler!
eksileriniz umrum dışı *

 spoiler!
umrum dışı dedikçe daha çok çatladığınızı biliyordum *

 spoiler!
evet şu an hâlâ umrum dışı *

الطب

sözlüğün arap alfabesiyle açılmış olan ilk başlığıdır. sanırım öyle.
tanım: insan sağlığını korumak için yapılan çalışmaların, araştırmaların, uygulamaların oluşturduğu bilimdir.
 spoiler!
sırf arap alfabesi olduğu için eksi veren, medeniyetten uzak, kültürsüz, ırkçıların saldırdığı başlıktır.

 spoiler!
kültürsüzlük, taassupla ve düşüncesizlikle hareket etmeye yol açar. kötü olan şey bilmemek değil, kendisinden farklı "var olanlara" anlamsız bir kabullenemeyişle tepki vermektir. buradan "herkesin arapça bilmesi mi lazım" diye tepki koyanlara selamlarımı iletiyorum.

23 haziran 2018 muharrem ince istanbul maltepe mitingi

kendi kendini kandıran insana benzeyen mitingtir.

hazımsızlık

erdoğan'ın başkan olması karşısında seri eksicilerin, muhalif tıbbiyeli sözlük yazarlarının ve maltepe mitingine katılan bir takım kimselerin yaşadıkları durumdur.

içerik kuralları - iletişim