lupus

Durum: 542 - 52 - 15 - 0 - 15.10.2017 09:26

Puan: 6205 -

1 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

"I will see you in the next life..."
  • /
  • 55

yürüdüm

feridun düzağaç'ın "yine yapmış yapacağını" dedirten, sözleri buram buram samimiyet kokan, hayatının kısa bir özeti gibi olsa da çok şey anlatan şarkısı. aynı anda birkaç anlama gelebilecek sözler yazmış yine. yine şiir yazmış yani. bana " sevgi gitti yürüdüm" kısmı çok dokunur mesela. sevgi hanımın* eski eşi olduğunu, bugün hala dinleyip hayran kaldığımız bir çok şarkısının ona yazıldığını bilerek dinlediğim için.

sözleri:
yürüdüm adım adım
masallardan ışık aldım
güleç yüzüm mahçup kalbim
kıpkırmızı yürüdüm
yürüdüm aşık oldum
yürüdüm kaşif oldum
öğrenmekle geçmiyor hayat
ağırlaştım yürüdüm
yürüdüm babam öldü
yürüdüm kızım oldu
bazen bahar bazen kara kış
sızım oldu yürüdüm
yürüdüm evsiz kaldım
yürüdüm sensiz kaldım
hiç gitmez sanıyordum
sevgi gitti yürüdüm
yürüdüm alev aldım
yürüdüm kül olup kaldım
gül bahçelerinden geçtim
dikenlerde yürüdüm
yürüdüm oyun oldum
gerçeğim oyun oldu
ardımda bir çocuk kaldı
dönüp baktım yürüdüm
yürüdüm avaz avaz
yürüdüm çığlık çığlık
boğazımda yaşlı bir hıçkırık
yutkunarak yürüdüm
yürüdüm savaş oldu
yürüdüm yarış oldu
kaybolmaktan korktuğum dünya
bir karış oldu yürüdüm
yürüdüm dur dedi tanrı
yaşanacak neler kaldı
anlat dedi ne anladın
siyah beyaz yürüdüm
gözümün önünden geçip gittim
bulutlara yürüdüm

altı kelimelik hikayeler

"yürüdüm babam öldü, 
yürüdüm kızım oldu"
(bkz:feridun düzağaç)
(bkz:yürüdüm)

kış

kat kat giyinmelerin, soğuktan kızarıp uyuşan uzuvların, karda ıslanan eldivenlerin, her köşe başındaki kestanecilerin, vapurda içilen beltur salebinin, soğuktan eve girince mayışmaların mevsimi. dört mevsimden en güzeli.

sen mükemmel bir detaysın

bunu duyup ne niyetle dendiğini anlamadıysanız, ya da boş verin herhangi bir şeyin size neden dendiğini o an anlamadıysanız yapıştırın bilmukabele'yi. ben böylesine her duruma her yere giden, karşı tarafın üstüne laf söyleyemeyeceği laf görmedim. noktalama işaretlerinde nokta neyse sözcükler aleminde bilmukabele odur, kullanınca karşı tarafın imasını ne bir eksik ne bir fazla aynen iade edersiniz, hadi yine iyisiniz.

tıpta kullanilan garip tanimlamalar

sustalı çakı belirtisi bunlardan biridir. muayenede spastisitenin verdiği hissi tarif etmede kullanılan hem garip hem güzel bir benzetme.

halkın doğru bildiği yanlışlar

doktor maaşlarının vergileriyle ödenmbshda pardon bir gülme geldi.

dipnot: bu entry hasta yakınıyla yaşanan tartışma sonrası girilmiştir. bir müddet sonra kendi kendini imha edecektir. *

halkın doğru bildiği yanlışlar

"doktorlar her şeyi bilir, her konuda dört dörtlük fikir sahibidirler. bilmedikleri mevzuları yakaladığım an "bir de doktor olacaksın" deme hakkına sahibim."

ayrılık

"neyleyim ki sene çatabilmirem..."

tanım: acıtan bir şarkı.

probis

her kütüphane otomatının olmazsa olmazı bisküvi. bir de bunun küçük lokmalıkları dışında halley ebatında olanının 10'lu kutusu var, nasıl bir şeyse sınıfta paketi açtıktan 2-3 dk sonra buharlaşıyor, nedenini hala çözemedim. swh

bilmeni isterdim

teferruatsız sözlerine ve bir o kadar da sade bir müziğe tezat oluşturacak kadar yoğun duygular uyandıran cem özkan parçası.


sözleri:
uzaklardasın şimdi, dünya kadar
duymadım ki sesini, ömür kadar
belki görmem yüzünü, ölene kadar

eğer bir gün görmezsem
seni yeniden şu hayatta

bilmeni isterdim bir şeyi
söylemek isterdim bir şeyi
seni ne çok sevdiğimi
seni nasıl sevdiğimi

uzaklardasın şimdi, dünya kadar
duymadım ki sesini, ömür kadar
belki görmem yüzünü, ölene kadar

eğer bir gün görmezsem
seni yeniden şu hayatta

bilmeni isterdim bir şeyi
söylemek isterdim bir şeyi
seni ne çok sevdiğimi
seni nasıl sevdiğimi

seni ne çok sevdiğimi
seni neden sevdiğimi
seni nasıl sevdiğimi
  • /
  • 55

saniyelik salaklıklar

hastanede yoğun bir gün geçirdikten sonra hastane dışında sosyal hayatta insanlara "merhaba, nasılsınız?" gibi şeyler yerine "geçmiş olsun" demek

gong yoo



10 temmuz 1979 doğumlu, güney koreli sinema oyuncusudur. coffee prince ile büyük bir hayran kitlesi kazanmış, daha sonra birçok fanının ''dokkebi'' si olmuş sempatik insan. kyung hee universitesi tiyatro bölümü mezunudur. goblin dizisindeki rolü kendisine çok yakışmış, dizinin başarısının büyük kısmını omuzlamıştır. projeleri titizlikle inceleyip oynamaya karar verdiği ve sektörde ileri derecede tecrübeli olduğu için onun olduğu film/dizileri hiç tereddütsüz izleyebilirim. çok çalışkan dolayısıyla çok kaliteli bir oyuncu, sinema sektörü için değerli bir kimse.

sağlık bilimleri üniversitesi

kendilerini "mektebi tıbbiyeliler 83 yıl sonra önlüklerini giydi" diyerek ortaya atan üniversite. iyi ya da kötü olabilirler ama iyi olsunlar zira bu memlekete hekim yetiştirecek bir kurum. bizleri tedavi edebilecek yetide olsunlar ki hekimliği yaşayabilsinler. hatta en iyisi olsunlar bireysel düşünmüyorum sağlığın taşıyıcısı olsunlar.

fakat bunu başkalarının tarihini üstlerine giyerek değil ancak ve ancak en az kendilerininmiş gibi gösterdikleri tarihe sahip tıbbiyeliler kadar azimli, dirayetli ve kucaklayıcı olarak başarabilirler. hazıra konarak "biz işte tarihimizi dirilttik" ayaklarına yatarak bunu başaramazsınız. adam gibi oturun kendi tarihinizi yazın.

şunu da belirtmek isterim ki tıbbiyeliler sanılan gibi 83 yıldır önlüğü bırakmadı. bu memleketin mektebi tıbbiyelileri 190 yıldır beyaz önlüklerini asla çıkartmadılar. bizler önlüğümüzü giyerek mesleğimizi en güzel meslek kabul ederek yolumuza devam ettik her koşulda yardıma koştuk. başkasının yazdığı tarih üzerinden kendimizi öne çıkartmaya çalışmadık.

bir mektebi tıbbiyeli

market kasasındaki kriz anı

sınavda hoca “getirin kağıtları” dediğindeki olaydan bi tık alt kademedeki krizdir.

markette özellikle yoğun saatlere denk geldiyseniz. kasiyer ürünleri hızlıca okutur. siz poşeti açana kadar kasiyer tutarı size söyler. parayı ya da kartı uzatırsınız. kasiyer hızlıca para üstünü hazırlar ya da şifreyi girersiniz. ve fiş kesilir. artık sizin kasada işiniz bitmiştir. ama siz hala poşedi açamamışsınızdır.
teyzem kuyrukta sıranın kendisine gelmesini bekliyor. ocakta yemeği var.
amcam eve ekmek götürecek. eve gidip kanepeye uzanacağı tv deki dizisini izleyeceği anları hayal ediyor.
çocuklar evde aç, baba bize ekmek getir diye ağlaşıyorlar. ve sen tüm bunların müsebbibisin.

sırf bu korkumdan dolayı aylardır markete gidemiyorum* evde herkes aç. koltukları kemiriyoruz.

tıbbiyeli itiraf

bugün saatlerce sahilde yürüdüm, yorulduğum an bulduğum ilk yere oturup boş boş baktım.
önce baktım, karşımdaki evlere,
sonra, ışıksız bir camiye,
caminin önündeki kediye,
kedinin yanındaki adama,
karanlıkta bile yemyeşil görünen dağlara,
alnıma damla damla düşen yağmura baktım...

''ışıkları hala yanan evler var'' dedim kendime. dedim ki ''youknowwho, senin evinin ışığı uzun zaman oldu kapanalı. sen nasıl..."

tıbbiyeli itiraf

bu kez tıbbı seçme sebebimi açık etmeden açıklamak için geldiğim başlık.
yıllar evveli, çocuğum. aptalım. küçüğüm.
ama koca yürekliyim.
takvimde bir yaprak.. koparılmayı bekliyor
ertesi gün olunca..
okuyamıyorum hangi ayın hangi günü, bilmiyorum çünkü daha okuma yazmayı.
ama kaderimiz ortak.. ben de bekliyorum, büyümeyi
ertesi gün olunca..
çünkü, hayatımda tek bir gözyaşına dahi, daha o yaşta canımı vermeye razı olduğum birinin fedakâr gözleri var zihnimde. hikayesi hikayem, umudu umudum, mutluluğu mutluluğum birinin yüreğinin güzelliği var geçmişimde.
ve verdiğim bir söz var o günkü takvim yaprağının gösterdiği tarihte.
söz diyorum, sözüm söz..
çünkü üzülüyorum ben o gün.
unutamıyorum.
sol koluma yayılıyor hıçkıramadığım hüznüm. avcum titriyor. ama bir yandan da seviniyorum. işte diyorum buldum! sonunda çözümü buldum. fikrim yok hakkında, ama olsun koca bir hayat var daha. çalışırım, okurum, öğrenirim..
ve o gün hayatım bir şansa dönüşüyor. sonrasındaysa hiçbir zaman şanssız olduğumu iddia etmiyorum, çünkü şans, artık elimdeki hayatım, bu dunyadaki zamanım.
sonra bir bir koparıyorum takvimdeki yaprakları. artık üstündekileri okuyabiliyorum da hem.
sonra büyüyorum. ama büyüdükçe verdiğim söz ağır geliyor..
takvim kullanmıyoruz zaman sonra. merak ediyorum en son hangi yaprağı kopardım diye. hatırımda değil..
sonra o gün geliyor. karar vermem gerekiyor. hayat soruyor bana, "tutacak mısın sözünü?"
tutmak istiyorum ama değiştim ben diyorum.
büyüdüm.
başka benim hayalim. başka bundan sonrası için hedeflerim..
sen bilirsin diyor. sonra çocukluğum geliyor gözümün önüne. söz vermiştin bana diyor. ben seni, bu günü bekledim onca zaman, hem ben yıllar evvel çözdüm ya diyor. formül bu. kullan hadi.
ikna da edemiyorum, oyle ısrarcı ki. küçüktün diyorum, o ne senin ne de bir fakültenin çözebileceği bir sorun değildi. hem ben o geçen sürede bambaşka şeylere ilgi duydum. mühendis olacağım ben diyorum.
susuyor. söz verdim ama ben ona diyor, bilseydim büyüyünce sözünden döneceğini, hiç koparmazdım o takvimleri..
dayanamıyorum.
haklı diyorum.
önce çocukluğuma sonra da o çocuğun söz verdiği, hayatındaki tek yaşama sebebinin sahibi iki güzel göze (ki kendisi hala yaşama sebebimdir) verdiğim sözü tutuyorum.
hayatımdaki en büyük fedakarlığı yapıyorum.
dönüşü de yok.
sonra zorlanıyorum. her geçen gün daha çok..
ve bir gün geliyor, bir kep var elimde fırlatmak için bekliyorum.
sonra tüm gücümle fırlatıyorum havaya, çocukluğum tutuyor, teşekkür ederim diyor. sen inanmasan da ben inanıyorum, çözüm buydu diyor.
üzmüyorum onu. söylemiyorum değildi diye. degildi. çözüm hiçbir zaman bir fakülte olamazdı zaten.
olsun diyorum.
en azından sözümü tuttum. kendi içimden, sessizce verdiğim kimsenin bilmediği bir sözü tuttum.
ama fena mı oldu, doktor oldum. hatta tus peşinde bile koşuyorum.
gerçi hep daha farklı olabilirdi diyorum, içimden tabi. çünkü bu önlük, bu stetoskop, bu diploma, bu iki harf için yıllarca takvim yaprağı kopardım ben. saygım var mesleğime, emeğime, küçüklüğüme. kimsenin duymadığı ve duyamayacağı kadar
saygım var.

fosforlu kalem

sadece sarısını sevip sayısız tanesini tükettiğim belirginleştirme amaçlı kırtasiye ürünü.

belirginleştirmeye çalışırken neredeyse tüm kitabı çizdiğimi anlayınca önemli olanları yıldızla işaretleme kararı aldım.

bir süre doldurulabilir şeklinde kullandım fakat mürekkebi ile sırt çantamı ve hatta dolmuşu boyamam sonucu çok da mantıklı bir şey yapmadığımı farkettim. *

stajyerlerin asansör kullanmasına izin vermeyen hoca

obeziteye savaş açmış hocamızdır.
hocayla birlikte bizler de merdivenden çıkardık mecburen. asansör beklemekten daha pratik üstelik.

masada duran bozukluklar

eve geldiğinizde üzerinizi çıkarırken onları koyarsınız masanın bir köşesine.içinde genelde 5,10,25 kuruşlar yoğunluktadır eğer onları ordan yanınıza almazsınız orada kalmaya başlar ve bir birikinti haline gelebilirler.arada yere düşerler düşen bozukluk küçükse ve eşyanın altına kaçmışsa onu almak bir çin işkencesine dönüşür orada bırakıverirsiniz onu almayı.bazen de bilekliğinizi,küçük eşyalarınızı ararken aralarına dahi alıp kendi meskenlerini oluştururlar.

en acısı da cebinizdeki bozuk paraları aradan çıkarmak için marketten bir malzeme almaya kalkıştığınızda cebinizdekilerin tam gelmemesi üzerine o evdeki bozuklukların akla gelmesidir bu durum içinizi burkar ve ciğerlerinize derinden bir nefes aldırır hele bir de alacaklarınız için bozukluklar yetmediğinden kağıt para vererek yeni bozukluklar kazanırsanız hüznünüz öfkeye dönüşür,masadaki bozukluklara okkalı bir küfür etmeye kadar ileri gider bu can sıkıcı hal.

youtuber işsizlerin askere gitmesi

youtuber işsizlerin birbirine diss atma videolarını izlerken düşündüğüm, inşallah giderler de adam olurlar dediğim durumdur. düşünsenize mesela "komutana atar yaptım" diye video çekecek, direk hapis cezası.

Toplam entry sayısı: 542

tıbbiyeli itiraf

yalnızlığımı bu başlık altında haykırmak istedim.
çünkü sessizliğin ve yalnızlığın sesini duyacak kadar yalnızım. ve sanki ancak haykırarak delebilirim bu yalnızlığı...
öyle yalnızım ki, yalnızlığı bir ur misali sırtında taşıyan kendime - bu biçare halime - katlanamıyorum. kendi varlığım bile, kendi iç sesim bile çok kalabalık hissettiriyor, kaçıp gitmek istiyorum kendimden.
evim ruhuma dar geliyor, şu oturmak zorunda olduğum çalışma masasına da sığamıyorum. bu elimdeki telefonu hayalimde defalarca duvara atıp parçalıyorum, defalarca kapıyı çarpıp çıkıyorum, defalarca beni kıran kim varsa yakasına yapışıp "neden?" diyorum. hayalimde.
tutunacak tek dalım var: ailem. buna şükrediyorum. yalnızlık şükretme yetisini henüz almadı benden.
ama, aynaya baktığımda gözlerimin içinde o gençliğe has ışığı göremez oldum, gece yanan tek bir kandilden yahut kısık bir gece lambasından yayılacak kadar ışığa razıydım oysa, ama yok.
sonra...
sonra bir de çekmecelere baktım, bulamadım gülümseyen maskelerimi, maskesiz gezer oldum. asık suratımla hayalet gibi dolaştım aranızda. biliyor musunuz gitgide maddeleşiyor yalnızlığım. boynumda bir urgan gibi, elimde patlamaya hazır bir bomba gibi, iki nefes arasında ciğerlere dolan su gibi oluyor, bir anıt gibi karşımda yükseliyor. yıkamıyorum... takatim kalmadı. üstelik bir de besliyorum bu yalnızlığı, hiçbir dostumun yanına sığamıyormuş gibi hissedip vefasızlığımla onları ama en çok da kendimi cezalandırıyorum.
ve şimdi bekliyorum. geçmesini bekliyorum. içimde çıt çıkmıyor, çok sessiz. kar yağınca dünya sessizleşir ya sanki. öyle bir sessizlik işte.
bekliyorum, attila ilhan 'ın şiirinde bahsettiği gibi birlikte "tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığacağım" , beni bu melankoli ve bu yalnızlıkla sevecek kişiyi. içimdeki sessizliği bozacak, içindeki kalabalığı benimle bölüşecek, öyle biri ki ona feridun düzağaç'ın şarkısındaki gibi "yalnızlığım mutludur yanında" diyebileceğim. şimdi her nerdeyse o'nun yokluğu mu bu yalnızlığımın sebeplerinden biri? bilmiyorum.
ama yaşıyorum işte. ama iyi ama kötü, çoğunlukla yarım hissederek.
ve ilginçtir ki bu yazıya başladığımda hissettiğim yük şimdi daha hafif, oysa itiraf ediyorum kalben inanmıyordum yazmanın iyi geleceğine. demek ki bende büsbütün yitip gitmemiş o takat, bir şeyler bırakmış geride.
şimdi gidip kendime bir kahve yapacağım, ama türk kahvesi, ve yazarken idrak ettiğim bu takat kırıntısına sevinmek için izin vereceğim kendime...

tıbbiyeli itiraf

dün akşam ekşi sözlükte merhum sözlük yazarları diye bir başlığa rastladım. rastlamaz olaydım. zaten aşırı duygusal bir yapım var. sabahın 6'sına kadar uyuyamadım... bu dünyadan göçüp gitmiş ama ardında izler bırakmış onca insanın bıraktığı izleri okudum. çoğu trafik kazasında yitirilmişti, bir başkası ise atatürk havalimanı'ndaki patlamada vefat etmişti. aralarında beni en çok kederlendiren testis kanserine yakalanmış ve yaşadıklarını adım adım anlatan bir çocuktu. tedavi süresince umudunu ve hayalkırıklıklarını yazmış, "yazarların 2015 yılından beklentileri" başlığına "kür" yazmış. boğazım düğüm düğüm oldu, yutkunamadım. ve bir de eski bir sözlük olduğu için bazı yazarların son entry girdiği zaman 7-8 hatta 13-14 yıl önceydi. zaman onlar için orada durmuştu. üstünden bunca yıl geçtikten sonra bilmeden belki de defalarca okuduk o yazarları, yazdıkları komik şeylere güldük belki. o an hiç aklımıza gelmedi bu dünyadan göçüp gitmiş olabilecekleri. ölüm hayatın gerçeği, şu an her saniye birçok insan doğuyor ve ölüyor. bunu biliyorum, ancak tanımadığım bu insanlara üzülmeme engel olmadı bilmek. bunu niye buraya yazdım niçin anlatıyorum bilmiyorum ama söylenecek tek bir şey var: allah rahmet eylesin...

tıbbiyeli itiraf

mahallemizde bir meslek lisesi var. sabah giriş, akşam çıkış saatlerinde önünden geçiyorum genelde, yani epey kalabalık gruplar halinde okula gelip giden gençlerin arasından yürüyorum. kız erkek ayırt etmeksizin hepsinin ağzında hayatımda ilk defa duyduğum küfürler, lakayıt bir konuşma tarzı, abuk sabuk hareketler... meslek liselerinin hepsinde böyle mi bilmiyorum ama böyleyse geleceğimiz pek parlak değil. "bu insanlar ileride anne baba mı olacak? anne baba olup çocuk yetiştirmek için biyolojik olarak uygun olmak yetmeseydi keşke" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. sonra sokaklara bakıyorum, tuhaf giyimli tuhaf saçlı, bu yaşta sokakta değil de okulda olması gereken o gençlere bakıyorum ve kahroluyorum. en kötüsü de ne biliyor musunuz? bunu söylerken biz çok üstünüz, işte süperiz falan diye söylemiyorum ama biz öyle izole etmişiz ki kendimizi... içinde bulunduğumuz ortam toplum genelinden görece homojen olduğundan ve belli bir eğitim seviyesinde insanlar arasında çokça bulunduğumuzdan mıdır nedir; bir illüzyon gösterisi içerisinde yaşar gibiymişiz. her gün yanimizdan geçen yüzlerce insana şöyle bir bakmışsız ama "görmemişiz", belki de görmek istememişiz. koskoca ülkede küfretmekten imtina eden, yerlere çöp atmayan, kaldırımlara tükürmeyen, kadınlara laf atmayan, öz saygısı olan biz, azınlıktaymışız. ve bu çoğunluğa hizmet etmek için masa başında iki büklüm çalışmaktan boynu sırtı tutulan, daha iyi insan olabilmek için kendinde "kusur" addettiği şeyleri düzeltmek için çırpınan da bizmişiz. bunları "prenseslik" tavrı içinde veya üstünlük taslayarak yazmıyorum. tersine öylesine üzüntü duyuyorum ki bunun böyle olmasından. ve sonra bunları hepimizin yaptığı gibi tekrar bilinç altıma atıyorum, yine o gençlerin yanından geçiyorum, yüzlerine bakıyorum ama görmüyorum. çünkü içime atmazsam umudumu yitireceğim, çünkü gördükçe umutsuzluktan delireceğim.

market kasasındaki kriz anı

alınan her şeyi boş poşetlerle beraber alışveriş sepetine tekrar doldurarak çözmüş olduğum kriz. ödemeyi yapar yapmaz sepeti alıp kasadan uzaklaşıp bir köşede gerilmeden rahat rahat açıyorum o poşetleri. aldığım ürünleri temizlik/gıda şeklinde aheste aheste ayırıp gönlümce yerleştiriyorum poşetlere. hatta rahatlık bu ya, kasiyer eksik mi fazla mı okuttu diye fişi falan kontrol ediyorum, çünkü neden etmeyeyim...

yalnız bir opera

eski sevgiliden geriye kalanlar'ın eksiksiz tarifi, bir murathan mungan şiiri.

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında 
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta doğruydu belki.
sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin


yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
       
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu   
     
yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de 
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi?
"eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
    
daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıştı.
kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden 
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak? 

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.

artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman  
      
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

      
kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
      
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi,
hani, unutsam eşyanın gürültüsünü,
nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
    
bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan 
herşeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getire kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten 
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler 
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe... kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde                    
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. karardı dizeler.
aşk... bitti. soldu şiir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim.
terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken 
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
      
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde 
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen 
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

tıbbiyeli itiraf

dün akşam ekşi sözlükte merhum sözlük yazarları diye bir başlığa rastladım. rastlamaz olaydım. zaten aşırı duygusal bir yapım var. sabahın 6'sına kadar uyuyamadım... bu dünyadan göçüp gitmiş ama ardında izler bırakmış onca insanın bıraktığı izleri okudum. çoğu trafik kazasında yitirilmişti, bir başkası ise atatürk havalimanı'ndaki patlamada vefat etmişti. aralarında beni en çok kederlendiren testis kanserine yakalanmış ve yaşadıklarını adım adım anlatan bir çocuktu. tedavi süresince umudunu ve hayalkırıklıklarını yazmış, "yazarların 2015 yılından beklentileri" başlığına "kür" yazmış. boğazım düğüm düğüm oldu, yutkunamadım. ve bir de eski bir sözlük olduğu için bazı yazarların son entry girdiği zaman 7-8 hatta 13-14 yıl önceydi. zaman onlar için orada durmuştu. üstünden bunca yıl geçtikten sonra bilmeden belki de defalarca okuduk o yazarları, yazdıkları komik şeylere güldük belki. o an hiç aklımıza gelmedi bu dünyadan göçüp gitmiş olabilecekleri. ölüm hayatın gerçeği, şu an her saniye birçok insan doğuyor ve ölüyor. bunu biliyorum, ancak tanımadığım bu insanlara üzülmeme engel olmadı bilmek. bunu niye buraya yazdım niçin anlatıyorum bilmiyorum ama söylenecek tek bir şey var: allah rahmet eylesin...

market kasasındaki kriz anı

alınan her şeyi boş poşetlerle beraber alışveriş sepetine tekrar doldurarak çözmüş olduğum kriz. ödemeyi yapar yapmaz sepeti alıp kasadan uzaklaşıp bir köşede gerilmeden rahat rahat açıyorum o poşetleri. aldığım ürünleri temizlik/gıda şeklinde aheste aheste ayırıp gönlümce yerleştiriyorum poşetlere. hatta rahatlık bu ya, kasiyer eksik mi fazla mı okuttu diye fişi falan kontrol ediyorum, çünkü neden etmeyeyim...

chat yoluyla sevgili bulmak

"cihat yoluyla sevgili bulmak" şeklinde okuduğum başlık.
(bkz: yaran yanlış okumalar)

tıbbiyeli itiraf

mahallemizde bir meslek lisesi var. sabah giriş, akşam çıkış saatlerinde önünden geçiyorum genelde, yani epey kalabalık gruplar halinde okula gelip giden gençlerin arasından yürüyorum. kız erkek ayırt etmeksizin hepsinin ağzında hayatımda ilk defa duyduğum küfürler, lakayıt bir konuşma tarzı, abuk sabuk hareketler... meslek liselerinin hepsinde böyle mi bilmiyorum ama böyleyse geleceğimiz pek parlak değil. "bu insanlar ileride anne baba mı olacak? anne baba olup çocuk yetiştirmek için biyolojik olarak uygun olmak yetmeseydi keşke" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. sonra sokaklara bakıyorum, tuhaf giyimli tuhaf saçlı, bu yaşta sokakta değil de okulda olması gereken o gençlere bakıyorum ve kahroluyorum. en kötüsü de ne biliyor musunuz? bunu söylerken biz çok üstünüz, işte süperiz falan diye söylemiyorum ama biz öyle izole etmişiz ki kendimizi... içinde bulunduğumuz ortam toplum genelinden görece homojen olduğundan ve belli bir eğitim seviyesinde insanlar arasında çokça bulunduğumuzdan mıdır nedir; bir illüzyon gösterisi içerisinde yaşar gibiymişiz. her gün yanimizdan geçen yüzlerce insana şöyle bir bakmışsız ama "görmemişiz", belki de görmek istememişiz. koskoca ülkede küfretmekten imtina eden, yerlere çöp atmayan, kaldırımlara tükürmeyen, kadınlara laf atmayan, öz saygısı olan biz, azınlıktaymışız. ve bu çoğunluğa hizmet etmek için masa başında iki büklüm çalışmaktan boynu sırtı tutulan, daha iyi insan olabilmek için kendinde "kusur" addettiği şeyleri düzeltmek için çırpınan da bizmişiz. bunları "prenseslik" tavrı içinde veya üstünlük taslayarak yazmıyorum. tersine öylesine üzüntü duyuyorum ki bunun böyle olmasından. ve sonra bunları hepimizin yaptığı gibi tekrar bilinç altıma atıyorum, yine o gençlerin yanından geçiyorum, yüzlerine bakıyorum ama görmüyorum. çünkü içime atmazsam umudumu yitireceğim, çünkü gördükçe umutsuzluktan delireceğim.

tıbbiyeli itiraf

yalnızlığımı bu başlık altında haykırmak istedim.
çünkü sessizliğin ve yalnızlığın sesini duyacak kadar yalnızım. ve sanki ancak haykırarak delebilirim bu yalnızlığı...
öyle yalnızım ki, yalnızlığı bir ur misali sırtında taşıyan kendime - bu biçare halime - katlanamıyorum. kendi varlığım bile, kendi iç sesim bile çok kalabalık hissettiriyor, kaçıp gitmek istiyorum kendimden.
evim ruhuma dar geliyor, şu oturmak zorunda olduğum çalışma masasına da sığamıyorum. bu elimdeki telefonu hayalimde defalarca duvara atıp parçalıyorum, defalarca kapıyı çarpıp çıkıyorum, defalarca beni kıran kim varsa yakasına yapışıp "neden?" diyorum. hayalimde.
tutunacak tek dalım var: ailem. buna şükrediyorum. yalnızlık şükretme yetisini henüz almadı benden.
ama, aynaya baktığımda gözlerimin içinde o gençliğe has ışığı göremez oldum, gece yanan tek bir kandilden yahut kısık bir gece lambasından yayılacak kadar ışığa razıydım oysa, ama yok.
sonra...
sonra bir de çekmecelere baktım, bulamadım gülümseyen maskelerimi, maskesiz gezer oldum. asık suratımla hayalet gibi dolaştım aranızda. biliyor musunuz gitgide maddeleşiyor yalnızlığım. boynumda bir urgan gibi, elimde patlamaya hazır bir bomba gibi, iki nefes arasında ciğerlere dolan su gibi oluyor, bir anıt gibi karşımda yükseliyor. yıkamıyorum... takatim kalmadı. üstelik bir de besliyorum bu yalnızlığı, hiçbir dostumun yanına sığamıyormuş gibi hissedip vefasızlığımla onları ama en çok da kendimi cezalandırıyorum.
ve şimdi bekliyorum. geçmesini bekliyorum. içimde çıt çıkmıyor, çok sessiz. kar yağınca dünya sessizleşir ya sanki. öyle bir sessizlik işte.
bekliyorum, attila ilhan 'ın şiirinde bahsettiği gibi birlikte "tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığacağım" , beni bu melankoli ve bu yalnızlıkla sevecek kişiyi. içimdeki sessizliği bozacak, içindeki kalabalığı benimle bölüşecek, öyle biri ki ona feridun düzağaç'ın şarkısındaki gibi "yalnızlığım mutludur yanında" diyebileceğim. şimdi her nerdeyse o'nun yokluğu mu bu yalnızlığımın sebeplerinden biri? bilmiyorum.
ama yaşıyorum işte. ama iyi ama kötü, çoğunlukla yarım hissederek.
ve ilginçtir ki bu yazıya başladığımda hissettiğim yük şimdi daha hafif, oysa itiraf ediyorum kalben inanmıyordum yazmanın iyi geleceğine. demek ki bende büsbütün yitip gitmemiş o takat, bir şeyler bırakmış geride.
şimdi gidip kendime bir kahve yapacağım, ama türk kahvesi, ve yazarken idrak ettiğim bu takat kırıntısına sevinmek için izin vereceğim kendime...

hdp

adam mazlum edebiyatı kasıyor,iki lafından biri foşik tece, özgürlük bilmem ne diye gezip gezip buna oy atıyor ya sadece gülüyorum ama acıyarak. (bari özgürlük, hak gibi güzel kavramları kirletme...) desteklediği zihniyet ırkçı olduğu gibi üstüne bi de terörist. hala neyini savunuyor? üstelik savunduğuna da cidden inanmış ki bu daha acı. bu topraklarda yaşayıp amiyane tabirle yediği kaba pisleyen bu şahsiyetsizlere nasiplendikleri her lokmanın hesabı burda sorulmasa öte dünyada sorulur.

tıbbiyeli sözlük

sol frame'i gördükçe yazma istegimin kaçtığı sözlük. zira sinirlerimi zıplatıyor. buraya iki kelam okumak, biraz kafa dağıtmak için uğruyoruz ama tersine bende bulantılara neden oluyor bir süredir. anonim bir platform olmasından güç alıp burda bir dini karalamak çok kolay değil mi? yazık.

halkın doğru bildiği yanlışlar

"soğuk su içme/dondurma yeme hasta olursun!" bunlardan en yaygını olsa gerek. soğuk su içtik diye nezleye/gribe/farenjite neden olacak mikrop yoktan varolacak değil ya. *

kendi entryni benignlemek

bir nevi algı yönetimidir, yapılmamalıdır

odtü'de cinsiyetsiz tuvalet

cinsiyetçi olmama, çağdaşlık, medeniyet, eşitlik vesaire iyi hoş da, allah aşkına yapılabilecek her şey yapıldı, her şey bitti aynı tuvaleti kullanmak mı kaldı bu kavramları desteklemek için? bunun medeni ve eşit olmakla alakası olmamakla beraber tersine bu kavramlarla yapılan bu işin aynı cümlede kullanılması oksimoronun dik alası.

içerik kuralları - iletişim