misologia

Durum: 100 - 0 - 0 - 0 - 31.07.2019 04:57

Puan: 2105 -

4 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Yüksek farkındalık ve tembellik birlikteliği çelişkisinin, dayanılmaz hafifliğini kendine yük etmiş bir zat-ı muhterem.
  • /
  • 10

tıbbiyeli itiraf

gözlerinin içi parlayan 2 küçük çocuktuk tanıştığımızda.

hayattan zevk alan taze ergendik, karşı cinse zarar vermek haricinde hoşlanma diye bir duygunun varlığını kavradığımız ve bunun için birbirimizi seçtiğimizde..

genç olmaya başlamıştık aşkı tattığımızda..

ve olgunlaşmanın ilk adımlarını attık aradaki yüzlerce kilometreye rağmen hayalimizin peşinden gitmeye karar verdiğimizde..

o hayal uğruna yaptıklarımız, yaşadıklarımız ikimizin arasında.. belki de senin için göğüs gerdiğim onca sıkıntıyı görmen sebep olmuştu beni hayatının en ortasına koymana. ne ana ne baba.. bir ben olmuştum hayatında. başta hoşlanmadım değil ama nereden bilebilirdim bunun bu kadar hastalıklı bir ruh haline dönüşebileceğini..

evet hayallerimiz. herkesi karşımıza alıp, genç insanlarız aç kalıp ölmeyiz ya, biz birbirimizi seviyoruz ve evleneceğiz dediğimiz o günler... tekrar dönsem o günlere, bıçakla kendi kalbimi sökmekle eşdeğer olsa da sebepsiz yere uzaklaşır giderdim gökyüzüm.. hatıramız içimizde yaşar, hatırladıkça belki kederlenir ama garipte bir huzur duyardık. bir fanide tadılabilecek en doruk aşk duygusunu ta iliklerimizde hissettik der yolumuza devam ederdik..

aşk ile nefret arasında ince bir çizgi var derler ya sevgilim.. bizim çizgimiz bile kusurluymuş. bir milim aştım ve kendimi duygusuzluk evreninde buldum. öyle bir noktaya geldik ki, senin de dilin bana hak vermekten lal oldu.

yatiyorsun 5 saattir yanibaşımda sessiz
ızliyorum seni öylece, hissiz
artık ne öfke duyabiliyorum sana
ne de bakabiliyorum gözlerine aşkla..


hayatta bir secdede bulabildim huzuru,
bir de sana sarılıp, kendimi tamamlanmış hissedince, bu duyguyu ebediyete kadar taşıyabilme ihtimalimizle neşe buldu yüreğim.

biz birlikte büyüdük. biz birbirimizin oyun arkadaşı, ailesi, sırdaşı olduk. sen benim cocuklugum, ergenligim, gencligimsin. yetiskinligimin de ilk adımlarısın. kolay mı her şeyi başa almak. yeniden başa sarmak, tekrar çocuk olmak. ne alaka mı? sensizliği düşündüğümden sonraki ilk adım, yırtık ayakkabımla gazoz kapağına attığım tekmeleri getiriyor gözümün önüne. yok ki senden gayrı bildiğim bir yaşam. ve ben gidemem baştan bunca yolu.

gökyüzümdün, duygusal iklimim iki dudağın yahut göz pınarların arasındaydı..
gülerdin güller açardı yüreğimde
en olgun arkadaş denilen miso, senin yanında saçmalamanın sınırlarını zorlardı tebessümün baki kalsın diye..

ne oldu peki? aşkı bitiren bir evlilik değildi bu... bu klişeye asla inanmadık ve kabul et yaşadıklarımızın da bununla hiçbir zaman alakası olmadı. pes etmeyi seçtin, mücadele etmemeyi. çekinmeden dedin ki, "kendi ellerimle yakıyorum kendimi ama bir şey yapmak da gelmiyor içimden. seni hala cok seviyorum ama cabalamak istemiyorum.."

belki de hüzne acıktı dedim. suni keder arıyor kendine.. sabrettim. 13 sene dile kolay.. 13 sene mutlulugun ardına tam 1 senelik hüzün devri. yetmedi mi? hissizlik derinleşti, hayaller sönükleşti.

sen evlenme teklifimi kabul ettikten sonra ne demiştim hatırlıyor musun?

"-kuracağımız yuva için en büyük güvencem sana olan aşkım değil, senin bana olan bu büyük sevgindir.."

hatırlıyorsun biliyorum. lütfen artık sadece hatırlamakla kalma...

(kutlamayı unuttuğun ilk doğum günü sabahımdan!)

7 kat gök

ben bu konuda islami eserlerde yeryüzünün düzlüğü gibi nakıs bir ifade ve mana bulamadım. tefsirler çok uzun. aralarında en ilmi ve görece daha kısa olan bir yaklaşımı, belki bir gün gerçekten ihtiyaç duyar da okursunuz diye buraya taşımak istedim.

"ikinci sual münasebetiyle iki mes'ele-i mühimme beyan edilecek.
çünki coğrafya ve kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mizanlarıyla kur'anın semavatına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat manaları keşfedemediklerinden âyeti tenkid, belki inkârına divanecesine çalışmışlar.
birinci mes'ele-i mühimme:
semavat gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir.
şu mes'ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsız görünüyor.
onların arza ve semavata dair olan fenleri kabul etmiyor.
bunu vasıta ederek bazı hakaik-i kur'aniyeye itiraz ediyorlar.
buna dair muhtasaran birkaç işaret yazacağız.
birincisi:
evvelâ: Âyetin manası ayrıdır ve o manaların efradı ve mâsadakları ayrıdır.
işte o küllî mananın müteaddid efradından bir ferdi bulunmazsa, o mana inkâr edilmez.
semavatın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mana-yı küllîsinin çok efradından yedi mâsadak zahiren görünüyor.
sâniyen: Âyetin sarahatında "yedi kat arz" dememiş.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ ﻭَﻣِﻦَ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽِ ﻣِﺜْﻠَﻬُﻦَّ
ilââhir.
Âyetin zahiri diyor ki: "arzı da o seb'a semavat gibi halketmiş ve mahlukatına mesken ittihaz etmiş." yedi tabaka olarak halkettim, demiyor.
misliyet ise mahlukıyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.
ikincisi:
küre-i arz her ne kadar semavata nisbeten çok küçüktür, fakat hadsiz masnuat-ı ilahiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan; kalb, cesede mukabil geldiği gibi, küre-i arz dahi, koca hadsiz semavata karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir.
onun için zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi
{(*): seb'a ile beraber yedi kelimesi yedi kerre tevafuku pek güzel düşmüş.}
iklimi; hem avrupa, afrika, okyanusya, iki asya, iki amerika namlarıyla maruf yedi kıt'ası; hem denizle beraber şark, garb, şimal, cenub, bu yüzdeki ve yeni dünya yüzündeki malûm yedi kıt'ası; hem merkezinden tâ kışr-ı zahirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası, hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz'î unsurları tazammun edip ve "yedi kat" tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru; hem dört unsur denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, "mevalid-i selâse" denilen maadin, nebatat ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri; hem cinn ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlukların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşf ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri; hem küre-i arzımıza benzeyen yedi küre-i uhra dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka yani yedi küre-i arziye bulunmasına işareten küre-i arz dahi, yedi tabaka âyât-ı kur'aniyeden fehmedilmiştir.
işte yedi nevi ile yedi tarzda, arzın yedi tabakası mevcud olduğu tahakkuk ediyor.
sekizincisi olan âhirki mana, başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.
üçüncüsü:
madem hakîm-i mutlak israf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor.
ve madem mahlukatın vücudları, zîşuur içindir ve zîşuurla kemalini bulur ve zîşuurla şenlenir ve zîşuurla abesiyetten kurtulur.
ve madem bilmüşahede o hakîm-i mutlak, o kadîr-i zülcelal, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor.
ve madem hava ve su, hayvanatın cevelanına mani olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler, elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mani olmuyorlar.
elbette o hakîm-i zülkemal, o sâni'-i bîzeval, küre-i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr-ı zahirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydanlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hâli bırakmaz.
elbette onları şenlendirmiş. o âlemlerin şenlenmesine münasib ve muvafık zîşuur mahlukları halkedip orada iskân etmiştir.
o zîşuur mahluklar, mademki melaike ecnasından ve ruhanî enva'larından olmak lâzım gelir.
elbette en kesif ve en sert tabaka, onlara nisbeten, balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir.
hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi, o zîşuur mahluklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harareti gibi olmak iktiza eder.
o zîşuur ruhanîler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.
dördüncüsü:
onsekizinci mektub'da tabakat-ı arzın acaibine dair ehl-i keşfin tavr-ı akıl haricinde beyan ettikleri tasvirata dair bir temsil zikredilmiştir.
hülâsası şudur ki: küre-i arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavata omuz omuza vuracak bir azamettedir.
ehl-i keşfin küre-i arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür.
madem küre-i arzın zahiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahüratı var; elbette yedi kat semavata mukabil yedi kat denilebilir ve mezkûr noktaları ihtar için îcaz ile i'cazkârane bir tarzda âyât-ı kur'aniye, semavatın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukabil göstermekle işaret ediyor.
ikinci mes'ele-i mühimme'dir:
ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﺒْﻊُ ﻭَﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﻭَﻣَﻦْ ﻓِﻴﻬِﻦَّ

ilâ âhir...
ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰٓﻯ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠِﻴﻢٌ

şu âyet-i kerime gibi müteaddid âyetler, semavatı yedi sema olarak beyan ediyor.
işaratü'l-i'caz tefsirinde eski harb-i umumî'nin birinci senesinde cephe-i harbde ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyan ettiğimiz o mes'elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münasibdir.
şöyle ki: eski hikmet, semavatı dokuz tasavvur edip, lisan-ı şer'îde, arş ve kürsî yedi semavat ile beraber kabul edip acib bir suretle semavatı tasvir etmiştiler.
o eski hikmetin dâhî hükemasının şaşaalı ifadeleri, nev'-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar.
hattâ çok ehl-i tefsir, âyâtın zahirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur
kalmışlar.
o suretle kur'an-ı hakîm'in i'cazına bir derece perde çekilmişti.
ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur ve ubûra ve hark ve iltiyama kabil olmayan semavat hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semavatın vücudunu âdeta inkâr ediyorlar.
evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip hakikatı tamamıyla gösterememişler.
kur'an-ı hakîm'in hikmet-i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp hadd-i vasatı ihtiyar edip der ki: sâni'-i zülcelal, yedi kat semavatı halketmiştir.
hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi sema içinde gezerler ve tesbih ederler.
hadîste
ﺍَﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﻣَﻮْﺝٌ ﻣَﻜْﻔُﻮﻑٌ

denilmiş.
yani: "sema, emvacı karardade olmuş bir denizdir."
işte bu hakikat-i kur'aniyeyi yedi kaide ve yedi vecih mana ile gayet muhtasar bir surette isbat edeceğiz.
birinci kaide:
fennen ve hikmeten sabittir ki: bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki "esîr" dedikleri madde ile doludur.
ikincisi:
fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki: ecram-ı ulviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin naşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuddur.
üçüncüsü:
madde-i esîriye, esîr kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülata ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir.
evet nasılki buhar, su, buz gibi havaî, mayi, camid üç nevi eşya, aynı maddeden oluyor.
öyle de: madde-i esîriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olmaz.
dördüncüsü:
ecram-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki: o ulvî âlemlerin tabakatında muhalefet var.
meselâ: nehrü's-sema ve kehkeşan namıyla maruf, türkçe "samanyolu" tabir olunan bulut şeklindeki daire-i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevabit yıldızların tabakasına benzemiyor.
güya tabaka-i sevabit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler.
ve o kehkeşan'daki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar.
tabaka-i sevabit dahi, sadık bir hads ile manzume-i şemsiye'nin tabakasına muhalefeti görünüyor.
ve hâkeza yedi manzumat ve yedi tabaka, birbirine muhalif bulunması, hiss ve hads ile derkolunur.
beşincisi:
hadsen ve hissen ve istikraen ve tecrübeten sabit olmuştur ki: bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnuat yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur.
meselâ: elmas madeninde
teşkilat başladığı vakit, o maddeden hem ramad yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüd ediyor.
hem meselâ: ateş, teşekküle başladığı vakit; hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor.
hem meselâ: müvellidü'l-mâ, müvellidü'l-humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor.
demek anlaşılıyor ki bir madde-i vâhidde teşkilat düşse, tabakata ayrılıyor.
öyle ise: madde-i esîriyede kudret-i fâtıra teşkilata başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak
ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ

sırrıyla yedi nevi semavatı ondan halketmiştir.
altıncısı:
şu mezkûr emareler, bizzarure semavatın hem vücuduna, hem taaddüdüne delalet ederler.
madem kat'iyyen semavat müteaddiddir ve muhbir-i sadık, kur'an-ı mu'cizü'l-beyan'ın lisanıyla yedidir der; elbette yedidir.
yedincisi:
yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u arabîde kesreti ifade ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvi olabilir.
elhasıl:
kadîr-i zülcelal, esîr maddesinden yedi kat semavatı halkedip tesviye ederek, gayet dakik ve acib bir nizam ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer'edip ekmiştir.
madem kur'an-ı mu'cizü'l-beyan, umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe-i ezeliyedir.
elbette nev'-i beşerin her bir tabakası, herbir âyât-ı kur'aniyeden hissesini alacak ve âyât-ı kur'aniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek surette ayrı ayrı ve müteaddid manaları zımnen ve işareten bulunacaktır.
evet hitabat-ı kur'aniyenin vüs'ati ve maânî ve işaratındaki genişliği ve en âmi bir avamdan en has bir havassa kadar derecat-ı fehimlerini müraat ve mümaşat etmesi gösterir ki; herbir âyetin herbir tabakaya bir vechi var, bakıyor.
işte bu sırra binaen, "yedi semavat" mana-yı küllîsinde yedi tabaka-i beşeriye, muhtelif yedi kat manayı fehmetmişler.
şöyle ki:
ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ

âyetinde, kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka-i insaniye, hava-yı nesîmînin tabakatını fehmeder.
ve kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka-i insaniye dahi, elsine-i enamda seb'a-i seyyare ile meşhur yıldızları ve medarlarını fehmeder.
daha bir kısım insanlar küremize benzer zevil-hayatın makarrı olmuş semavî yedi küre-i âheri fehmeder.
diğer bir taife-i beşeriye, manzume-i şemsiye'nin yedi tabakaya ayrılmasını, hem manzume-i şemsiye'mizle beraber yedi manzumat-ı şümusiyeyi fehmeder.
daha diğer bir taife-i beşeriye, madde-i esîriyenin teşekkülatı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder.
daha geniş fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp, bütün görünen gökleri bir sema sayıp, onu bu dünyanın semasıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i
semavat var olduğunu fehmeder.
ve nev'-i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek taifesi ise; semavat-ı seb'ayı, âlem-i şehadete münhasır görmüyor.
belki avalim-i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misaliyenin birer muhit zarfı ve ihatalı birer sakfı olan yedi semavatın var olduğunu fehmeder.
ve hâkeza bu âyetin külliyetinde mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat manaları gibi daha çok cüz'î manaları vardır.
herkes fehmine göre hissesini alır ve o maide-i semaviyeden herkes rızkını bulur.
madem o âyetin böyle pek çok sadık mâsadakları var.
şimdiki akılsız feylesofların ve serseri kozmoğrafyalarının, inkâr-ı semavat bahanesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylaz ahmak çocukların semavattaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer.
çünki âyetin mana-yı küllîsinden bir tek mâsadak sadıksa, o küllî mana sadık ve hak olur.
hattâ vaki'de bulunmayan, fakat umumun lisanında mütedavil bulunan bir ferdi, umumun efkârını müraat için o küllîde dâhil olabilir.
halbuki, hak ve hakikî çok efradını gördük.
ve şimdi bu insafsız ve haksız coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş kozmoğrafyaya bak!
nasıl bu iki fen hata ederek, hak ve hakikat ve sadık olan küllî manadan gözlerini yumup ve çok sadık olan mâsadakları görmeyerek; hayalî bir acib ferdi, mana-yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar; kendi başlarını kırdılar, imanlarını uçurdular!...
elhasıl: kıraat-ı seb'a, vücuh-u seb'a ve mu'cizat-ı seb'a ve hakaik-i seb'a ve erkân-ı seb'a üzerine nâzil olan kur'an semasının o yedişer tabakalarına, cinn ve şeyatîn hükmündeki itikadsız maddî fikirler çıkamadıklarından âyâtın nücumunda ne var, ne yok bilmeyip yalan ve yanlış haber verirler.
ve onların başlarına o âyâtın nücumundan mezkûr tahkikat gibi şahablar inerler ve onları yakarlar.
evet cinn fikirli feylesofların felsefesiyle o semavat-ı kur'aniyeye çıkılmaz.
belki âyâtın yıldızlarına, hikmet-i hakikiyenin mi'racıyla ve iman ve islâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.

(onikinci lem'a/ikinci sual)"

fight kulüp

norm ender'in kuvvetli istihbaratını gösteren şarkıdır. adamlar aylardır uğraşıyorlarmış tam çıkaracaklar, 1 hafta evvelinde popüler kültürle yozlaşmış işlerin önüne norm kocaman bir bariyer çekiverdi.. ceza gibi "nefret'ten de eski" swh bir üstad bile kurtulamadı ona toslamaktan..

bu norm'u hiç sevmesem de arada bir -o da ancak birkaç senede bir- köstebek gibi kafasını topraktan çıkartıp piyasayı hizaya çekmesi de acayip bir olay. adamın ayrı bir ağırlığı var.

angina pektoris

bazı kelimelerin, tanımların vs. türkçe karşılıklarının tam olarak bulunamayacağını düşünürüz bazen. angina pektoris de benim için bir zamanlar bu minvaldeydi.

ta ki çok değerli, sanatçı ruhlu bir hocamın sazlı, sözlü efsane bir sunumuna kadar. o günden aklımda kalan güzel anektodlardan birisi de bu konuyla alakalı.

bu ağrı öyle bir ağrıdır ki bir kere yaşayan bir daha unutmaz. hatta insanlar ölüm korkusu nedir bu ağrıyla tattıklarını söylerler. sözü daha fazla uzatmadan hocam sayesinde ismini duyduğum, sonrasında türkü haline getirilmiş hafız osman ögenin ifadelerine geçelim ; 

" hüseynik'ten çıktım şeher yoluna 
`can ağrısı` tesir etti koluma 
yaradanım merhamet et kuluna 
yazık oldu yazık şu genç ömrüme.. "

evet tdk bir gün bu işe bir el atmak istese bundan daha güzel bir karşılık bulamaz muhtemelen. bu ağrı bir can ağrısıdır. aynen öyledir...

dahiliye anıları

seneee.. sanırım 2014.. 27 yıldır düzenlı takipte olan romatoloji hastası bir amcamız, işleyişe aşina olduğu için diğer hastalara göre daha anlayışlı ve güzel güzel anamnez verir. son 3-4 yıldır dizinde sıvı biriktiğini ve onu aldırmak için geldiğini söyler. amcayı çok sevmişimdir ve muhabbet sohbet gırla gider. o keyifle anamnez de tam hocanın istediği gibi tüm 27 yılı kapsayacak şekilde 4 tam sayfa hazırlanmış, fm de elden geldiğince yapılıp eklenmiş ve gönüller rahattır.. bu sefer hocadan azar yenilmeyecektir.

evet beklenen olmuş ve hoca anamnezden çok memnun kalmıştır. bu sebepten gruptan benim hastamı seçer ve benimle birlikte interaktif bir eğitim hevesiyle amcanın yanına gideriz.

anamnez arkadaşlara özet geçildikten sonra hoca hastanın durumunu bildiği için bana direkt evet miso haydi bize boyun muayenesini göster der.. ben tabi işin içinde bir bit yeniği olduğunu seziyorum ama kaçış yok.

-evet x amca şöyle bir otur lütfen. şimdi sağa doğru kafanı çevirir misin?

amca duymuyor sanılır. bagirmak ve parmakla göstermek suretiyle;

-amcaa kafanı şu tarafa doğru çevirr.

amca hala karşıya bakmaktadır. ılık terler sırtımdan süzülürken amca sessiz konuşarak durumu kurtarmaya çalışır.

-evladım dönmüyor..

neyse o odada yaşananların devamını hayal gücünüze bırakıyorum..


işin aslı amcanın ankilozan spondiliti belinde değil boyunda başlamış. o da bana bundan bahsetmeyi unutmuş. tabi ben de böyle olunca boyun muayenesini geçiştirmiştim.. meğerse amcanın boynunda %90+ hareket kısıtlılığı varmış. ve 4 sayfa anamnez ve stajyere göre detaylı sayılacak bir fm'ye rağmen ben bunu zor yoldan öğrenmiştim.. tecrübe işte..

lakin o anki duygumu unutamıyorum.. sanırım bu meslek adına sonunda kendime gelecek gibi olan özgüvenimin, en ciddi kırıldığı noktalardan biri olmuştu..

fethullahçı terör örgütü

islam tarihi boyunca ortaya çıkmış en tehlikeli ve en organize oluşum. toplu çarpan yürekleri her ne yaparlarsa yapsınlar (savaşlar, ekonomik darboğazlar ve siyasi ve sosyal baskı ve dayatmalar.. denenmiş her yola rağmen) istikametlerinden saptıramayacaklarını anlayanların, surların iç tarafında denedikleri en sabırlı hamleydiler..

yıkılasın derdik. yıkıldı. pes ederler mi dedik, etmediler? allah hepimizi bu hainlerden korusun. (bu haşhaşi ordusuna da akıl, izan, irfan versin. hala peşinde nasıl gider ki insan? hayatta en anlayamadığım şeylerden biridir..)

simultane satranç

öyle ilginç bir tekniktir ki; 604 maç yapıp, 614 derece elde edebilirsiniz. *

dindar insanların sevilmeme nedenleri

anadolunun ücra bir köşesinde itikadı sağlam, gönlü zengin yaşlı bir çiftin bir gününe şahit olsa ellerinden, yanaklarından öpmeye doyamayacak; bir ömür unutamayacağı bir anı kazanıp o günü düşündükçe tebessüm edecek kimselerin savunduğu samimiyetsiz aforizma.

tıp dışıların önlüklü foto atması

berber çırağının dahi giydiği garibim 'önlüğe' yüklenmemesi gereken değeri gösteren takıntı hali.*

dediğimi yap yaptığımı yapma

genel manada herhangi bir alanda, meselede aklı sonradan dank etmiş ve alışkanlıklarından kopamamış tecrübeli kimselerin; daha toy olanlara kendileri yapamadıkları halde doğrusunu bilip tavsiye verdikleri vakit; daha sonra gelecek "ama sen de böyle yapıyorsun" tepkilerinin dozunu azaltmak adına -testi kırılmadan atılmış tokat misali- bazen pişkinlik, bazen mahcubiyet ve bazen çaresizlik içinde konuyu bağlamalarına yarayan bir deyiş.

`lan ne cümle oldu be`

tıbbi alanda ise benim gözlemlediğim; alanında uzman bazı hekimler belirli konularda tecrübelerinden mütevellit; bazen pratiklik adına, bazen de kendince daha doğru olanı yaptığını düşündükleri için literatürde tavsiye edilenin dışında metotlar uyguluyorlar. lakin pratiklerde bize anlatırken yaptıklarını değil yapılması gerekeni anlatıyorlar. işte bu durumu her hissettiğimde başımın üstünde 72 punto, kalın, italic bir şekilde bu söz beliriyor. farkediliyor mu bilmiyorum. swh
  • /
  • 10

mezuniyet sonrası dönemde tıbbiyelinin yapması gerekenler

evet tıbbiyeli mezun oldun, doktor oldun sana helal olsun

ama bilmiyorsun ki sonrasında neler olacak..

işte onu da `gabapentin` anlatacak, başlıyorum



öncelikle diplomalarınız sağlık bakanlığı'na üniversitelerinizce yollanmış oluyor

sağlık bakanlığı bu diplomaları tescilliyor ve siz ömür boyu kullanacağınız diploma tescil no'nuza kavuşmuş oluyorsunuz - amma velakin o dönemin bakanının onayı olmadığı için hadi ben devletten kaçtım özele geçtim byee yapamıyorsunuz, o onay için zorunluyu yapacaksınız.

ara not: bu arada tusa girecekler tus başvurusunu yapıyor ösym sitesinden/başvuru merkezinden

diplomaları tescillerken sağlık bakanlığı aynı zamanda isminiz `devlet hizmet yükümlülüğü kurası`na da yazılıyor

birçok fakülte haziran sonu veya temmuz başında mezun verdiğinden isminiz ağustos kurasına yazılmış oluyor - değişti; artık haziran sonu/temmuz başı mezun olanların ismi eylül kurasında oluyor; eskiden çift sayılı aylarda yapılan kuralar güvenlik soruşturması vb. sebeplerle tek aylarda yapılıyor.

ağustos başında isim listeleri açıklanıyor ve bir bakıyorsunuz aa ismim yazıyor diye. - değişti; artık eylül başında açıklanıyor

isim listelerinin yanı sıra ilan metni de açıklanıyor ve kura takvimi belli oluyor

kura takviminde münhallerin açıklanması diye bir bölüm var, bu "hangi hastanede ne kadar kadro var" onun açıklanmasıdır.

münhaller ayın 20'li tarihlerinde açıklanır ve açıklandıktan sonra tercih dönemi başlar, bu da 3-4 gün kadar sürer

bu sırada siz tercihleri nereye yapalım diye düşünürsünüz ve ona göre pbs üzerinden tercihlerinizi yaparsınız

pbs üzerinden tercihlerinizi (başvurunuzu) kesinleştirdikten sonra tercih formundan 2 nüsha çıkarıp notere onaylatmanız ve adli sicil belgenizi almanız gerekmektedir (not: adli sicil belgesi e-devletten alınabilmektedir) www.turkiye.gov.tr

bu "noter onaylı" 2 nüsha ve adli sicil belgesini kura takviminde belirtilen tarihe kadar sağlık bakanlığı'na kargo yoluyla/elden bırakmalısınız ki genel kuraya kalma şansınızı düşürmeyiniz.

bu süreçten sonra kurayı beklemeye başlıyorsunuz ve genelde ay sonunda kura çekiliyor.

kura çekildikten birkaç gün sonra tebligatlar yayınlanır ve ikamet ettiğiniz ilin dışında bir yer çıktıysa 15 gün içinde, ikamet ettiğiniz ille aynı yer çıktıysa tebligat yayınlanır yayınlanmaz işe başlamanız gerekmektedir. - değişti; artık tebligat beklemeden önce güvenlik soruşturmasına giriyorsunuz, sonra tebligat geliyor. onun haricindekiler bu maddeyle aynı.

işe başlamanız hemen hemen tus'un yapılacağı tarihten sonra olacaktır (aynı ilde başlıyorsanız önce olma ihtimali yüksektir) - artık bu ihtimal, kura tustan sonra yapılacağı için ortadan kalktı.

işe başlamadan önce kurada size çıkan yerlere götürmeniz gereken belgeler bulunmaktadır. bunların hepsi kura'nın ilan metninde açıklanmaktadır.

sonrasını da hak getire... isteyen müstafi olur (hiç çalışmadan istifa eder ama anca 1 yıl sonra tusta eğitim araştırma hastanesi yazabilir), isteyen 1-2 ay çalışıp istifa edebilir (6 ay sonraki tusta eğitim araştırma yazabilir), isteyen yerinde pratisyen olarak durabilir, tusa çalışabilir. tusu kazanan eğitim araştırmalarda çkysye; üniversite hastanelerinde zimmet sorgulamaya düşmeyi bekler veya pratisyen olarak durup hayatına devam edebilir.

2017 temmuz itibariyle yeni dönem:

ne oluyordu da sistem değişti?

yeni mezun, ağustos sonu kuraya giriyordu, eylülde tusa giriyordu, eylül ayında kurasında çıkan yere gidiyordu, tusu kazanmışsa kasım-aralık gibi çkysye düşüp hastanesine gidiyordu.

şimdi ise (bkz:76.devlet hizmet yükümlülüğü kurası)nda tescil tarihi 29.06.2017 olarak belirlendi. 30.06.2017'de mezun olanların kuraya girmesi engellendi. böylece yeni mezunlar kuraya ağustosta değil ekimde girecek.

böylelikle tusla kazanan hekim kuraya girmeyip direk tusla kazandığı kuruma gidecek. kazanamayanlar da kuraya girecek. böylelikle "aa ne ara tsmye/acile başladı da ne ara gidiyor", "öff sürekli dosya" telaşesinden kurtulmayı amaçlıyor sağlık bakanlığı.

2017 eylül güncellemesi:

enteresan bir şekilde ay başında isim listeleri açıklanmadı. en son 13'ü gibi hiç zorunlu yapmamışlar için diploma tescilleme tarihi - ki o da 20/09/2017 tarihine kadar - yayınlandı.

şahsi beklentim kura takvimi ya alışılmışın dışında olacak ya da eski haline dönecek


ayrıca erkekler için dipnot: üniversiteden ilişiği kestiğiniz gün-bir sonraki ocak ayı arasında `askerlik tecili` işlemini de yaptırmanız gerekmekte olup, bu belge zorunlu hizmete başlarken istenmektedir!

sık sorulan sorular:

1. ohal dönemindeyiz. müstafi olursam (yani hiç başlamazsam) ömür boyu memur olamaz mıyım?

hayır gayet memur olabilirsiniz. sadece 1 yıl boyunca sağlık bakanlığı'na bağlı hastanelere gidemezsiniz, ama devlet üniversitesini kazanacak kadar iyi bir puan alırsanız burada işe başlamak suretiyle memurluğa da başlayabilirsiniz.

2. peki yazdım bi yer, başladım sonra istifa ettim. ohal dönemindeyiz. yine memuriyetim yanar mı?

bu soru çok ama çok tartışmalı. eğer ki istifa metninizde 96.maddede yazan "ohalde istifa edersen memur olamazsın" ibaresi yer alırsa sıkıntılı, o zaman bir istifanızı geri çekin diye düşünmenizi öneririm. ama 94.maddeye dayanarak istifa metniniz yazılıyorsa sıkıntı olmuyor, sadece 6 ay sonra sağlık bakanlığı'na bağlı hastanelerde çalışabiliyorsunuz. bu durum kurumdan kuruma değişebiliyor.

saniyelik salaklıklar

bir gün telefonla konuşurken bir taraftan da telaşla bir şeyler arıyordum. etrafıma bakıyor, bulamadıkça öfkeleniyordum. telefondakine biraz bekler misin dedikten sonra hala endişeyle aramaya devam ediyor ceplerime, yastık altlarına bakmayı sürdürüyordum. evde bir şeyim kaybolduysa bunun müsebbibi annem veya kardeşimden başkası olamazdı. tam bir patlamayla bağırmaya başlayacakken, ömür boyu unutulmayacak bir anın başrolünü oynadığımı tahmin edemezdim. "nerede ulan bu telefon!"

acil mi tsm mi 112 mi sorunsalı

acilin artısı hep acil tıpta kalmak mesleki nosyon ve tecrübede artış maaş ve boş günler ama hep bir risk ve yoğunluk mevcut,her olaya müdahale becerisi ister.tsm tsmnin kendi iş düzeni mevcuttur,aşılama adli durum kontrolleri su kontrolleri toplum eğitim saha çalışmaları gibi halk sağlığı koruyucu hekimliğe uygundur. aynı zamanda aile hekimliği için buradan geçilir. maaş bakımından tsm acile oranla düşük olup,her an görevlendirme ihtimali olan yerdir. 112 konusunda bazı yerlerde ambulans hekimliği mevcutken,bazı yerlerde nakil koordinasyonu üzerine çalışılır,maaşı tsmden iyi acillerle yakındır.tusa da elverişli olup şu an sorunu kadro azlığıdır. tus için genelde tsm istenir ya da 112 . aciller genelde bir süre tus düşünmeyen ,iyi bir gelir isteyen biraz da gezmeyi sevenler için idealdir. ama şu bir gerçek ki her hekimin kendi yapısına göre de değişir.

Toplam entry sayısı: 100

saniyelik salaklıklar

bir gün telefonla konuşurken bir taraftan da telaşla bir şeyler arıyordum. etrafıma bakıyor, bulamadıkça öfkeleniyordum. telefondakine biraz bekler misin dedikten sonra hala endişeyle aramaya devam ediyor ceplerime, yastık altlarına bakmayı sürdürüyordum. evde bir şeyim kaybolduysa bunun müsebbibi annem veya kardeşimden başkası olamazdı. tam bir patlamayla bağırmaya başlayacakken, ömür boyu unutulmayacak bir anın başrolünü oynadığımı tahmin edemezdim. "nerede ulan bu telefon!"

tıbbiyeli itiraf

gözlerinin içi parlayan 2 küçük çocuktuk tanıştığımızda.

hayattan zevk alan taze ergendik, karşı cinse zarar vermek haricinde hoşlanma diye bir duygunun varlığını kavradığımız ve bunun için birbirimizi seçtiğimizde..

genç olmaya başlamıştık aşkı tattığımızda..

ve olgunlaşmanın ilk adımlarını attık aradaki yüzlerce kilometreye rağmen hayalimizin peşinden gitmeye karar verdiğimizde..

o hayal uğruna yaptıklarımız, yaşadıklarımız ikimizin arasında.. belki de senin için göğüs gerdiğim onca sıkıntıyı görmen sebep olmuştu beni hayatının en ortasına koymana. ne ana ne baba.. bir ben olmuştum hayatında. başta hoşlanmadım değil ama nereden bilebilirdim bunun bu kadar hastalıklı bir ruh haline dönüşebileceğini..

evet hayallerimiz. herkesi karşımıza alıp, genç insanlarız aç kalıp ölmeyiz ya, biz birbirimizi seviyoruz ve evleneceğiz dediğimiz o günler... tekrar dönsem o günlere, bıçakla kendi kalbimi sökmekle eşdeğer olsa da sebepsiz yere uzaklaşır giderdim gökyüzüm.. hatıramız içimizde yaşar, hatırladıkça belki kederlenir ama garipte bir huzur duyardık. bir fanide tadılabilecek en doruk aşk duygusunu ta iliklerimizde hissettik der yolumuza devam ederdik..

aşk ile nefret arasında ince bir çizgi var derler ya sevgilim.. bizim çizgimiz bile kusurluymuş. bir milim aştım ve kendimi duygusuzluk evreninde buldum. öyle bir noktaya geldik ki, senin de dilin bana hak vermekten lal oldu.

yatiyorsun 5 saattir yanibaşımda sessiz
ızliyorum seni öylece, hissiz
artık ne öfke duyabiliyorum sana
ne de bakabiliyorum gözlerine aşkla..


hayatta bir secdede bulabildim huzuru,
bir de sana sarılıp, kendimi tamamlanmış hissedince, bu duyguyu ebediyete kadar taşıyabilme ihtimalimizle neşe buldu yüreğim.

biz birlikte büyüdük. biz birbirimizin oyun arkadaşı, ailesi, sırdaşı olduk. sen benim cocuklugum, ergenligim, gencligimsin. yetiskinligimin de ilk adımlarısın. kolay mı her şeyi başa almak. yeniden başa sarmak, tekrar çocuk olmak. ne alaka mı? sensizliği düşündüğümden sonraki ilk adım, yırtık ayakkabımla gazoz kapağına attığım tekmeleri getiriyor gözümün önüne. yok ki senden gayrı bildiğim bir yaşam. ve ben gidemem baştan bunca yolu.

gökyüzümdün, duygusal iklimim iki dudağın yahut göz pınarların arasındaydı..
gülerdin güller açardı yüreğimde
en olgun arkadaş denilen miso, senin yanında saçmalamanın sınırlarını zorlardı tebessümün baki kalsın diye..

ne oldu peki? aşkı bitiren bir evlilik değildi bu... bu klişeye asla inanmadık ve kabul et yaşadıklarımızın da bununla hiçbir zaman alakası olmadı. pes etmeyi seçtin, mücadele etmemeyi. çekinmeden dedin ki, "kendi ellerimle yakıyorum kendimi ama bir şey yapmak da gelmiyor içimden. seni hala cok seviyorum ama cabalamak istemiyorum.."

belki de hüzne acıktı dedim. suni keder arıyor kendine.. sabrettim. 13 sene dile kolay.. 13 sene mutlulugun ardına tam 1 senelik hüzün devri. yetmedi mi? hissizlik derinleşti, hayaller sönükleşti.

sen evlenme teklifimi kabul ettikten sonra ne demiştim hatırlıyor musun?

"-kuracağımız yuva için en büyük güvencem sana olan aşkım değil, senin bana olan bu büyük sevgindir.."

hatırlıyorsun biliyorum. lütfen artık sadece hatırlamakla kalma...

(kutlamayı unuttuğun ilk doğum günü sabahımdan!)

misologia

konuşmaktan nefret etmek. bir diğer manası ise zihinsel aktivitelerden hoşlanmamak. (bkz: mizoloji)

alim

bir alanda ileri ihtisas yapmış ve sözü dinlenir hale gelmiş kişi. bazıları öyle noktalara gelir ki, eğitimini aldığı ilimde otorite haline gelir, ona yön verir ve hatta bazen eksik yönlerini giderir, yeni yöntemler geliştirir.

şimdi gelelim bugün sözlükte yayılmaya başlayan islami alimleri küçük görmeye yönelik başlatılmış akıma. yok efendim bu adam şu konuda şöyle saçmalamıştır. yok bu adam bizden daha mı iyi bilecek. biz zeki insanlarız, hele kur'an okuyalım, onlardan daha iyi anlarız. o bize yeter. vs vs.

e şimdi mübarek kardeşlerim sorarım size, bu dini bize getiren nebiye de mi itaat etmeyelim. sahabiler böyle mi davrandılar. sen bize allah kelamını getirdin, hele bize bırakta biz okuyup anlayalım. ilahi mesaj herbirimize özel olarak indi. izin ver anladığımız gibi yaşayalım mı dediler.

hayır, hayır. asla böyle davranmadılar. allah rasulünün hayatını takip ve taklid etmişler. anlamadıklarını sormuşlar, öğrenmişler. ona itaatte kusur etmemeye çalışmışlar. ona en sadık, en itaatkar olan kayınpederi hz ebubekir ise ebubekir sıddık olmuş. allah katında peygamberlerden sonra en değerli kul olmuştur. hal böyle iken gelin allah'a ve rasulüne kulak verelim.

"... resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve allah'tan korkun..." (haşr, 59/7)

" benim ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir."

"alimler benim varisimdir."

bunlar ve nice ilmi ve alimi öven hadisler temel alınarak islam aleminde alimler hep el üstünde tutulmuş, onlara saygı duyulmuştur. edeple ağırlanmış, hürmetle uğurlanmışlardır. en nihayetinde bu insanlar dinin toplumda diri kalmasına, peygamber efendimizin sünnetinin unutulmamasına hizmet ediyorlardı. allah onların hayat rotasına öyle bir yol çiziyordu ki, çocukluklarından itibaren buna yönelik eğitim alıyorlar ve bütün çabaları ümmet adına, islam adına oluyordu. insanlar içtima-i hayatlarına devam edip aile, iş, arkadaş, akraba ilişkileri doğrultusunda hayatlarını sürdürürken, bu insanlar kendilerini bu yola vakfetmişlerdi. toplumdaki rolleri vefat etmiş olan yüce nebi'nin kendi zamanındaki rolü gibiydi. o(s.a.v.)'na getirilmiş olanı nesilden nesile aktarmak, toplumda ve dahi dünya insanlarında farkındalık oluşturmak, bu ilimlere karşı ilgi uyandırmak ve dini en güzel şekliyle temsil etmek. işte o güzel insanın yüzü suyu hürmetine ilim ehlinden olanlara islami çevrelerde hep büyük bir ilgi olmuştur. zaman içerisinde bu ilgiyi suistimal edenler elbet oldu. bilgisini ve nüfuzunu yanlış işlere kullananlar oldu. bunu istemeyerek yapanlar olduğu gibi, kasıtlı olarak yapan münafıklarda oldu. tıpkı asr-ı saadette dahi peygambere göz göre göre yalan söyleyen münafıklar olduğu gibi...

lakin allah'a şükür ki ümmet ekseriyetle bu adamlara itimat etmemiş, yolundan gitmemiştir. yahut kendini kandıranları farkedince onlardan yüz çevirmiş, istisnai örneklere bakıp da islama en büyük hizmetle meşgul olan ilim ehline saygısını yitirmemiştir.

nasıl ki her insanın sağlıklı yaşamak için yapması gerekenleri okuması, öğrenmesi ve bunları uygulaması gerekiyor. aynen öyle de her müslümanın dini sorumluluklarını öğrenmesi, bunun için araştırması, okuması ve bunları uygulaması gerek. nasıl sağlığı için okuyan araştıran her insan bir doktor seviyesinde olamıyor çünkü asli yolu bu değil, aynen öyle de her okumuş, araştırmış bilinçli müslüman da bir islam alimi olamıyor.

alimlere bu şekilde sert karşı çıkan insanlar gözümde şunu canlandırıyor: "doktora ne gerek var kardeşim. bak işte bizim ayşe teyzeyi sakat bıraktılar. güven olmaz bunlara. hem bak bizim hatice ablanın da karnı ağrıyormuş. şu ottan hergün çayına bir tutam atmış. iyileşmiş. ben de aynını yapacağım. doktorlar sürekli para derdinde. ufak bir şeye ameliyat diyorlar. neme lazım." bakınız bu insan ne kadar tanıdık geldi değil mi? halbuki bu işin içinde olan bizler hata ettiğini anında farkediyoruz. hem tıbba güvenmeyerek. hem çevredeki birkaç örnekle tüm doktorları aynı kefeye koyarak. hem birbirine benzer her hastalığın tedavisinin aynı olacağını düşünerek. vs vs. işte burada ümmetin fikir önderlerine yaşadığınız, duyduğunuz bir kaç hadiseden dolayı böyle öfkeyle bakmanız bana bu örnekteki insanları anımsatıyor. alim diyoruz. yani islami her konuda bilgili. islam ilimlerini öğrenmiş. hadis, fıkıh, kelam, usül, tefsir ve daha 9 farklı ilmi tahsil etmiş. belki kur'anı hıfz etmiş. kendisine herhangi bir konuda soru sorulabilir, ciddi meselelerde fikrine danışılabilir insan...

hele okuduğu ayetlere mana yüklemek, kendince anlamak gibi şeylerden bahsedilmiş. insan bu konuları neresinden tutsa elinde kalıyor. ben sadece tek bir tarafından ele alayım. günümüzde yanlış bir şekilde çeviriye meal deniliyor. eğer islamı anlamak için kur'an yeter derken ki kastınız o meallerse iyi bilin onkar kuru birer çevirim ve o haliyle içerisinde çelişkiler olan bir kaynak. hem de yazarının niyetine göre bazılarında kasten yanlış çeviriler mevcut. sadece bunu okuyarak ateist olanlara şaşmamalı. ve hatta anlayışla karşılıyorum çünkü ben de bu çizgiye çok defa geldim ilk meal okuduğum dönemlerde. çünkü insan bir noktadan sonra anlamadığı şeyler üst üste gelmeye başladıkça ilginç duygular yaşamaya başlıyor. bir de bu meseleleri iyi niyeti elden bırakıp ya yıllarca kandırıldım mı öfkesiyle araştırmadan ele alınca ortaya çıkan sonuç beni şaşırtmıyor. halbuki meal bir alim elinden çıkan, ayetin öncesi ve sonrasını aktaran, maksadını ifade eden yani doyurucu şekilde kur'an-ı öğrenmeyi sağlayan kaynaklardır. aslına bakılırsa bunun şu anki karşılığı tefsirlerdir. ve evet tefsir size yeter. çünkü saydığımız tüm ilimlerin suyunun sıkılmış halidir tefsir. içerisinde çeviri, nüzul sebebi, hangi meselelerde bu o ayetle hareket edildiği, o ayetin hükmünü kaldıran başka ayet olup olmadığı vs. kısaca her konuyu kapsar ve zaten o sebepten ciltlerce olur.

ciltlerce olan bu tefsirlerin tefekkürü elden bırakarak sadece okunması dahi çok uzun zaman alırken, alimlere gerek yok demek kendini de aslında çok büyük bir yükün altına sokmak demektir. herkese bir islam alimi kadar islamla münasebet ihtiyacı doğurur ki o vakit başka meselelerde geri kalan bir toplum olmak kaçınılmaz olur. alimin zaten bana göre en önemli rolü budur. kendi hayatını ortaya koyarak toplumu bu büyük yükten kurtarır ve sohbetler ve kitaplar ve soru cevap şeklinde herkesin ihtiyacına göre gereken bilgiye ulaşmasını sağlar.

şimdi benim canım kardeşim. sadece bir çeviri okuyarak, başkasına ihtiyacın olmadan bu dini anlayabileceğini, hayatına tatbik edebileceğini düşünüyorsan hiç durma yollar senin. ama sana göre akılsız davranan ben, bu işi ehline bırakmayı ve onun yolundan gitmeyi daha uygun ve faydalı görüyorum. aklıma takılan, soru olarak gelen, çelişki de kaldığım durumları da ulaşabildiğim kaynaklardan araştırıyor ve kendimce teyit ediyorum. ki her seferinde bu alimlere itiraz ettiğim noktalarda araştırmalarım sonunda haksız olduğumu görüyor hatta çoğunda yanlış anlamış olduğumu farkediyorum. ha bir de kardeşim sana bir örnek vereyim,

hz ömer kur'an-ı kerime tümüyle anlamayı ve hayatına tatbik etmeye karar verir. va sadece bakara suresini tam manasıyla anlayıp, yaşaması için 10 sene çabalar.

velhasıl islam çok ayrıntılı bir yaşam rehberidir. bu nedenle yüzde yüzlük bir durum yerine mizan vardır. faydalı işlerin zararlı olanlardan fazla olmasına bakılır. herkes kendine göre bir noktasına tutunur ve yıldız gibi parlar. allah rasulü her noktada yıldız olmuş ve bu konuda kendisi şunu söylemiştir.

"hud suresi beni yaşlandırdı." hud suresinde o mübareği bu kadar yıpratan ayetse ;
"emrolunduğun gibi dosdoğru ol" dur.

lütfen bu yola hizmet eden alimlerimize hakarete varan söylemlerden uzak duralım. eleştiri herkes için geçerlidir ama iyi niyeti elden bırakıp peşin hükümlü olan arkadaşlar beni ziyadesiyle üzdüler.

edit: ey peşinen malignleyen yüce şahsiyet. daha yazar olarak ben gözden geçirme okumamı tamamlamadan eksiyi bastığına göre derdin okumak, anlamak değil. taraf tutmak. eyvallah. ben alimler ve allah dostlarının yanındayım o vakit. ve evet allah'ın bana gösterdiği yöntemle sana diyorum ki:

" senin yolun sana, benim yolum bana."

tıpçıyım demenin 101 değişik yolu

izmir'de okuyanlar bilir. okuldaki soyunma kabinlerini, yahut intern odalarını kullanmaktan imtina ettiklerini düşündüğüm onlarca insanın, küçükpark mevkiinde cerrahi kıyafetlerle gezmeleri. daha cerrahisi olmayan dönem 1-2-3'lerin önlükle oralarda gezdiğini gördü bu gözler..
bir de adama diyorum; "aga bununla gezilir mi olayın mantığına ters?"
bana "abi çok rahat ya. bırak dışarıda giymeyi, gece de bununla yatıyorum" diyor. swh

saniyelik salaklıklar

bir gün telefonla konuşurken bir taraftan da telaşla bir şeyler arıyordum. etrafıma bakıyor, bulamadıkça öfkeleniyordum. telefondakine biraz bekler misin dedikten sonra hala endişeyle aramaya devam ediyor ceplerime, yastık altlarına bakmayı sürdürüyordum. evde bir şeyim kaybolduysa bunun müsebbibi annem veya kardeşimden başkası olamazdı. tam bir patlamayla bağırmaya başlayacakken, ömür boyu unutulmayacak bir anın başrolünü oynadığımı tahmin edemezdim. "nerede ulan bu telefon!"

inekmatur

normalde hiç sevmediğim nick altı yazma meselesine beni zorlamış zat.

bir insanın her yazdığı küfür, hakaret, iğneleyici söz gibi birçok insanı rahatsız edecek öğeler içerebilir mi? mevzu bu arkadaşsa cevap maalesef evet.

bu durum öyle bir hal aldı ki; (bkz: entry okunurken yazarı tahmin etmek)

kendisini malignlenmekten haz almayı bırakmaya ve sükunete davet ediyorum.

edit: sanırım bir yanlış anlaşılma var.

kendisini asla fikirlerini gözden geçirmeye, sesini kısmaya, bu diyarlardan çekip gitmeye davet etmiyorum. tekrar ediyorum sadece sükunete davet ediyorum. malignlenme meselesi ise fikirleri açısından değil üslubu açısından.

utançtan yerin dibine girdiğiniz anlar

dilenen insanlara güvenmediğim için bana bu amaçla yaklaşanlara "elin ayağın tutuyor. gel sana bir iş bulalım." derim. ve genelde çoğu bunu duyunca tıpış tıpış uzaklaşır benden. bir gün yemekhaneden çıkmışım havada nasıl güzel esiyor, yaktım sigaramı derinlere dalmışım. yer çekimi teorisi hakkında çıkan söylemlerden sonra, teorinin çöküşünün sonuçlarını falan düşünüyorum nasıl bir kafa hayal edin. o kadar dalmışım ki dibime kadar gelen sokak çocuklarını farketmemişim. bir anda "abi bir cigara versene abi" seslenişleriyle irkildim. dedim evladım yaşınız küçük hadi gidin. bunlar serseliğe başladılar. üstüme falan yürüyorlar bende daha evvelki hayatımdan alışkınım bu tip durumlara, sert çıkıştım çocuklara. çocuk dediysem 16 18 yaşlarında 3 genç. ben korkmayınca afalladılar alışmışlar insanların çekinip hemen isteklerini kabul etmesine. abi nolur 1 sigara, abi para diye yalvarmaya başladılar. o an bunlara dedim ki "ulan para versem nereye harcayacağınız meçhul, gelin karnınızı doyurayım desem çeker gidersiniz.."

bu sözümden sonra önerime öyle şaşırdılar ve tepkilerinde öyle samimiydiler ki. yerin dibine girdim. çocuklar açtı, aç. zorla mendil sattırıyormuş biri bunlara, paralarını da harcamalarına izin vermiyormuş. isimlerini de öğrenmiştim ki kahretsin hafızam yetmiyor. yıllar oldu.. yaşadıkları yerleri, eğitim durumlarını, nasıl yaşadıklarını vs uzunca konuştuk her şeyi. ne zaman mı? aklım başıma geldi de çocukları okulun kantinine götürdüm orada belki de aylar sonra ilk defa düzgünce karınlarını doyururken. yavrucaklar orada bile rahat değildi, bunların gözcüsü varmış. o gelir de bizi burada görürse kötü olur diye korka korka, çabuk çabuk yediler. ben varım korurum sizi desem de kar etmedi. bir daha görüşmek üzere diye ayrıldık ama kaç zaman oldu bir daha görmedim onları...

dindar olduğunu her yerde belli etme hastalığı

bu başlık bana geçenlerde camiye din sokuluyor diyen bir abimizi hatırlattı. ibadetin şova dönüştürülmemesi konusunda sonuna kadar katılıyorum da gizli yapma zorunluluğu neden? zaten şu an bazı kesimlerde bir öfke hali var. sebebi basit. çoğunluğu müslüman olan bu halk, dinini yaşama hürriyetine vurulan prangaları bir bir üzerinden attıkça geçmişe olan tepkisini gösteriyor. zamanla durulu bu merak etmeyin.

gelelim başlığın asıl meselesine, kardeşim dindar insanın inandığı değişmez değerler ve uymakla mükellef olduğu dini sorumlulukları vardır.

bir müslüman için bunlardan bazıları,

- inandığı elçinin ve yüce yaratıcının adını ve öğretilerini dünyanın tamamına duyurmak.

-iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak.

- bir üst maddenin sınırlarını, "yaratıcın helal kıldığı iyi, haram kıldıkları ise kötüdür." ölçüsüyle belirlemek.

-hoşgörülü olmak.

-tebessümün sadaka olması bilinciyle hareket edip güleryüzlü olmak.

-çevresinde gördüğü yanlış olaylara gücü yetiyorsa eliyle, olmuyorsa diliyle müdahale etmek. hiçbirine gücü takadi imkanı ya da cesareti yetmiyorsa en azından bunun yanlış olduğunu kalbiyle inanmak ve bu durumdan rahatsız olmak.

- bildiği, gördüğü, tanıdığı fakire, muhtaca, hastaya, yolcuya yardım etmek.

-malının belirli ölçülere tabi olarak genel manada en az 1/40 'ını bu insanlara ayırmak.

ve daha siyasi ve sosyal hayattaki yönteme, edebe, davranışlara yönelik çok güzel ölçüler ve sorumluluklar...

yani, aslına bakarsanız hakkıyla uyulduktan sonra yukarıdaki "ya belli ediyorlar her yerde işte dindarlıklarını" rahatsızlığına da fırsat vermeyecek, çok ideal bir toplum düzeni sunuluyor bu yükümlülüklerle dünyaya.

işte bu erdemlere erişebilmiş bir toplum zaten çok bilinen diğer sorumluluklarını da hakkıyla yerine getiriyor olur. işte oruç tutmak, hacca gitmek, namaz kılmak. ve o zaman geldiğinde geçenlerde sözlükte açılmış olan (bkz: idea mükemmel, sorun idealistte) başlığının haklılığı deneyimleyerek öğrenilmiş olacak.

biz müslümanlara düşen de son nefese kadar doğru bildiklerimizi anlatmak, dünyadaki bu çarpık düzeni düzeltmek için elinden geleni yapmak ve yukarıda aktardığım sorumlulukların bilincine tam vakıf olana dek başkalarını bırakıp kendimizi ıslaha çalışmak.

ne demişler; (bkz: tebliğden evvel temsil gelir)

not: uykusuz bir günüme denk gelen bu konulara daha sonra daha düzgün şeyler yazmak istiyorum. manada kopukluklar varsa affola. başlığı tam karşılamadığı da düşünülebilir ama satır aralarında gereken cevap var aslında

kütüphanede burnunu çeken piç

kendi içinde duyduğu rahatsızlık, çevreye verdiğinden kat be kat fazladır. kendisi piç değildir. kendisine sorulsa zaten o durumda asla orada olmayı istemediğini duyacağınız ama mecburen orada olan bir insan evladıdır.

seri maligncinin tespit edilmesi

bence seri malignlenmek kötü bir şey değil. en azından dikkate alınmış demektir. kötü olan bir şey varsa yazdıklarınızın hiç oylanmaması. insanı soğutan bir şey varsa bence budur.

edit: oh.. biraz burama. biraz da şurama. :) malign rekoru kıralım haydi hep beraber. başarabiliriz..

nureddin yıldız hoca

(bkz: nikah ve nikah akdinin farklı şeyler olması)

toplasan 1 yılı bulacak süreye sahip konuşmalardan 2 dakikası cımbızla çekilip kara propaganda yapılıyor. ve tıp camiasında bile bu algıya kapılmış insanlar var. ne diyelim. muhakkak bu konuda derin arastirmalar yapmışlardır. yok yok sadece anlık hissiyatlarıyla hareket etmiyorlardır asla. bizleri de aydınlatırlarsa okuyup öğrenmekten mutluluk duyarız.

hdp

seçimden hemen önce gözünü kırpmadan kendi seçmen kitlesine bombalı saldırı düzenlemiş, bunu da başka odaklara yıkıp bakın bizi istemiyorlar siyasetiyle, yapılan anketlerde çıkan sonuca göre oylarının %27 sini bu olaydan sonra kazanarak meclise girmiş, gayrı meşru yollardan vazgeçeceklerini, kürtlerin meclisteki sesi olacaklarını, ülkede sol kesime yeni bir soluk getireceklerini söyleyerek yola çıkmış ve bu söylemlere tamamen zıt hareket etmiş, pkk'nın ankara uzantısı bir siyasi partidir.

(bkz: bir eylem kime yarıyorsa en büyük zanlı odur)

oy için yaptıkları zulümün haddi hesabı yoktur. imkanları olan yerlere bir sürü silahlı terörist yığıp zorla oy toplamışlardır. hatta bazı yerlerde ilk oyu boş attırıp, oy pusulasını dışarı çıkarttırmış, daha sonra bunu döngü haline getirip dışarıdaki teröristlere her oy pusulasına zorla hdp'ye evet bastırılmıştır. bu sayede her sandıkta 1 oy kaybederek kalan tüm oyları kendilerine kullandırmışlardır. güçlerinin yetmediği bir çok köyden de onlarca çocuk kaçırıp buradan iktidar partiye 1 tane oy çıkarsa o çocukları bir daha göremezsiniz diye tehdit etmişlerdir. yani halkı bu zor halde birbirine bırakıp gitmişlerdir. sonuç olarak hem tüm oylar hdp'ye gitmiş, hem de o çocuklar geri dönmemiştir.

tekrar seçim olsun da alsınlar boylarının ölçüsünü dediğim parti. tek sıkımlık kurşunları vardı, onu da kullandılar bitti..

edit: bu parti aynı zamanda yukarıda bahsettiğim kanlı planı 1 kasım öncesinde de devreye sokmuş ama bu kez başarılı olamamıştır. hdp'nin viranşehir'de yapacağı yürüyüşün bir önceki gecesinde 4 pkk lı yürüyüş güzergahına bomba yerleştirirken yakalanmıştır. ve bu kez batı, devlet, akp, cart, curt vs. bizi istemiyor diyememişlerdir. ayrıca gerçekliğini bilmiyorum ama ortamlarda genel başkanlarının maklubeci tayfadan olduğu, yani üniversite yıllarında fetö'nün evlerinde kaldığı konuşulur.

inekmatur

normalde hiç sevmediğim nick altı yazma meselesine beni zorlamış zat.

bir insanın her yazdığı küfür, hakaret, iğneleyici söz gibi birçok insanı rahatsız edecek öğeler içerebilir mi? mevzu bu arkadaşsa cevap maalesef evet.

bu durum öyle bir hal aldı ki; (bkz: entry okunurken yazarı tahmin etmek)

kendisini malignlenmekten haz almayı bırakmaya ve sükunete davet ediyorum.

edit: sanırım bir yanlış anlaşılma var.

kendisini asla fikirlerini gözden geçirmeye, sesini kısmaya, bu diyarlardan çekip gitmeye davet etmiyorum. tekrar ediyorum sadece sükunete davet ediyorum. malignlenme meselesi ise fikirleri açısından değil üslubu açısından.

alim

bir alanda ileri ihtisas yapmış ve sözü dinlenir hale gelmiş kişi. bazıları öyle noktalara gelir ki, eğitimini aldığı ilimde otorite haline gelir, ona yön verir ve hatta bazen eksik yönlerini giderir, yeni yöntemler geliştirir.

şimdi gelelim bugün sözlükte yayılmaya başlayan islami alimleri küçük görmeye yönelik başlatılmış akıma. yok efendim bu adam şu konuda şöyle saçmalamıştır. yok bu adam bizden daha mı iyi bilecek. biz zeki insanlarız, hele kur'an okuyalım, onlardan daha iyi anlarız. o bize yeter. vs vs.

e şimdi mübarek kardeşlerim sorarım size, bu dini bize getiren nebiye de mi itaat etmeyelim. sahabiler böyle mi davrandılar. sen bize allah kelamını getirdin, hele bize bırakta biz okuyup anlayalım. ilahi mesaj herbirimize özel olarak indi. izin ver anladığımız gibi yaşayalım mı dediler.

hayır, hayır. asla böyle davranmadılar. allah rasulünün hayatını takip ve taklid etmişler. anlamadıklarını sormuşlar, öğrenmişler. ona itaatte kusur etmemeye çalışmışlar. ona en sadık, en itaatkar olan kayınpederi hz ebubekir ise ebubekir sıddık olmuş. allah katında peygamberlerden sonra en değerli kul olmuştur. hal böyle iken gelin allah'a ve rasulüne kulak verelim.

"... resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve allah'tan korkun..." (haşr, 59/7)

" benim ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir."

"alimler benim varisimdir."

bunlar ve nice ilmi ve alimi öven hadisler temel alınarak islam aleminde alimler hep el üstünde tutulmuş, onlara saygı duyulmuştur. edeple ağırlanmış, hürmetle uğurlanmışlardır. en nihayetinde bu insanlar dinin toplumda diri kalmasına, peygamber efendimizin sünnetinin unutulmamasına hizmet ediyorlardı. allah onların hayat rotasına öyle bir yol çiziyordu ki, çocukluklarından itibaren buna yönelik eğitim alıyorlar ve bütün çabaları ümmet adına, islam adına oluyordu. insanlar içtima-i hayatlarına devam edip aile, iş, arkadaş, akraba ilişkileri doğrultusunda hayatlarını sürdürürken, bu insanlar kendilerini bu yola vakfetmişlerdi. toplumdaki rolleri vefat etmiş olan yüce nebi'nin kendi zamanındaki rolü gibiydi. o(s.a.v.)'na getirilmiş olanı nesilden nesile aktarmak, toplumda ve dahi dünya insanlarında farkındalık oluşturmak, bu ilimlere karşı ilgi uyandırmak ve dini en güzel şekliyle temsil etmek. işte o güzel insanın yüzü suyu hürmetine ilim ehlinden olanlara islami çevrelerde hep büyük bir ilgi olmuştur. zaman içerisinde bu ilgiyi suistimal edenler elbet oldu. bilgisini ve nüfuzunu yanlış işlere kullananlar oldu. bunu istemeyerek yapanlar olduğu gibi, kasıtlı olarak yapan münafıklarda oldu. tıpkı asr-ı saadette dahi peygambere göz göre göre yalan söyleyen münafıklar olduğu gibi...

lakin allah'a şükür ki ümmet ekseriyetle bu adamlara itimat etmemiş, yolundan gitmemiştir. yahut kendini kandıranları farkedince onlardan yüz çevirmiş, istisnai örneklere bakıp da islama en büyük hizmetle meşgul olan ilim ehline saygısını yitirmemiştir.

nasıl ki her insanın sağlıklı yaşamak için yapması gerekenleri okuması, öğrenmesi ve bunları uygulaması gerekiyor. aynen öyle de her müslümanın dini sorumluluklarını öğrenmesi, bunun için araştırması, okuması ve bunları uygulaması gerek. nasıl sağlığı için okuyan araştıran her insan bir doktor seviyesinde olamıyor çünkü asli yolu bu değil, aynen öyle de her okumuş, araştırmış bilinçli müslüman da bir islam alimi olamıyor.

alimlere bu şekilde sert karşı çıkan insanlar gözümde şunu canlandırıyor: "doktora ne gerek var kardeşim. bak işte bizim ayşe teyzeyi sakat bıraktılar. güven olmaz bunlara. hem bak bizim hatice ablanın da karnı ağrıyormuş. şu ottan hergün çayına bir tutam atmış. iyileşmiş. ben de aynını yapacağım. doktorlar sürekli para derdinde. ufak bir şeye ameliyat diyorlar. neme lazım." bakınız bu insan ne kadar tanıdık geldi değil mi? halbuki bu işin içinde olan bizler hata ettiğini anında farkediyoruz. hem tıbba güvenmeyerek. hem çevredeki birkaç örnekle tüm doktorları aynı kefeye koyarak. hem birbirine benzer her hastalığın tedavisinin aynı olacağını düşünerek. vs vs. işte burada ümmetin fikir önderlerine yaşadığınız, duyduğunuz bir kaç hadiseden dolayı böyle öfkeyle bakmanız bana bu örnekteki insanları anımsatıyor. alim diyoruz. yani islami her konuda bilgili. islam ilimlerini öğrenmiş. hadis, fıkıh, kelam, usül, tefsir ve daha 9 farklı ilmi tahsil etmiş. belki kur'anı hıfz etmiş. kendisine herhangi bir konuda soru sorulabilir, ciddi meselelerde fikrine danışılabilir insan...

hele okuduğu ayetlere mana yüklemek, kendince anlamak gibi şeylerden bahsedilmiş. insan bu konuları neresinden tutsa elinde kalıyor. ben sadece tek bir tarafından ele alayım. günümüzde yanlış bir şekilde çeviriye meal deniliyor. eğer islamı anlamak için kur'an yeter derken ki kastınız o meallerse iyi bilin onkar kuru birer çevirim ve o haliyle içerisinde çelişkiler olan bir kaynak. hem de yazarının niyetine göre bazılarında kasten yanlış çeviriler mevcut. sadece bunu okuyarak ateist olanlara şaşmamalı. ve hatta anlayışla karşılıyorum çünkü ben de bu çizgiye çok defa geldim ilk meal okuduğum dönemlerde. çünkü insan bir noktadan sonra anlamadığı şeyler üst üste gelmeye başladıkça ilginç duygular yaşamaya başlıyor. bir de bu meseleleri iyi niyeti elden bırakıp ya yıllarca kandırıldım mı öfkesiyle araştırmadan ele alınca ortaya çıkan sonuç beni şaşırtmıyor. halbuki meal bir alim elinden çıkan, ayetin öncesi ve sonrasını aktaran, maksadını ifade eden yani doyurucu şekilde kur'an-ı öğrenmeyi sağlayan kaynaklardır. aslına bakılırsa bunun şu anki karşılığı tefsirlerdir. ve evet tefsir size yeter. çünkü saydığımız tüm ilimlerin suyunun sıkılmış halidir tefsir. içerisinde çeviri, nüzul sebebi, hangi meselelerde bu o ayetle hareket edildiği, o ayetin hükmünü kaldıran başka ayet olup olmadığı vs. kısaca her konuyu kapsar ve zaten o sebepten ciltlerce olur.

ciltlerce olan bu tefsirlerin tefekkürü elden bırakarak sadece okunması dahi çok uzun zaman alırken, alimlere gerek yok demek kendini de aslında çok büyük bir yükün altına sokmak demektir. herkese bir islam alimi kadar islamla münasebet ihtiyacı doğurur ki o vakit başka meselelerde geri kalan bir toplum olmak kaçınılmaz olur. alimin zaten bana göre en önemli rolü budur. kendi hayatını ortaya koyarak toplumu bu büyük yükten kurtarır ve sohbetler ve kitaplar ve soru cevap şeklinde herkesin ihtiyacına göre gereken bilgiye ulaşmasını sağlar.

şimdi benim canım kardeşim. sadece bir çeviri okuyarak, başkasına ihtiyacın olmadan bu dini anlayabileceğini, hayatına tatbik edebileceğini düşünüyorsan hiç durma yollar senin. ama sana göre akılsız davranan ben, bu işi ehline bırakmayı ve onun yolundan gitmeyi daha uygun ve faydalı görüyorum. aklıma takılan, soru olarak gelen, çelişki de kaldığım durumları da ulaşabildiğim kaynaklardan araştırıyor ve kendimce teyit ediyorum. ki her seferinde bu alimlere itiraz ettiğim noktalarda araştırmalarım sonunda haksız olduğumu görüyor hatta çoğunda yanlış anlamış olduğumu farkediyorum. ha bir de kardeşim sana bir örnek vereyim,

hz ömer kur'an-ı kerime tümüyle anlamayı ve hayatına tatbik etmeye karar verir. va sadece bakara suresini tam manasıyla anlayıp, yaşaması için 10 sene çabalar.

velhasıl islam çok ayrıntılı bir yaşam rehberidir. bu nedenle yüzde yüzlük bir durum yerine mizan vardır. faydalı işlerin zararlı olanlardan fazla olmasına bakılır. herkes kendine göre bir noktasına tutunur ve yıldız gibi parlar. allah rasulü her noktada yıldız olmuş ve bu konuda kendisi şunu söylemiştir.

"hud suresi beni yaşlandırdı." hud suresinde o mübareği bu kadar yıpratan ayetse ;
"emrolunduğun gibi dosdoğru ol" dur.

lütfen bu yola hizmet eden alimlerimize hakarete varan söylemlerden uzak duralım. eleştiri herkes için geçerlidir ama iyi niyeti elden bırakıp peşin hükümlü olan arkadaşlar beni ziyadesiyle üzdüler.

edit: ey peşinen malignleyen yüce şahsiyet. daha yazar olarak ben gözden geçirme okumamı tamamlamadan eksiyi bastığına göre derdin okumak, anlamak değil. taraf tutmak. eyvallah. ben alimler ve allah dostlarının yanındayım o vakit. ve evet allah'ın bana gösterdiği yöntemle sana diyorum ki:

" senin yolun sana, benim yolum bana."

içerik kuralları - iletişim