naylon cerrahin bipolar koteri

Durum: 74 - 0 - 0 - 0 - 21.10.2017 21:38

Puan: 2856 -

2 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

What's the difference between God and a surgeon? God doesn't think he's a surgeon.
  • /
  • 8

delinin yıldızı

7 ekim'de ankara'da if'teki konserlerinde canlı dinleme şansına sahip olduğum albüm. deniz konser boyunca pozitif enerjisiyle, kahkahalarıyla müthişti. keşke sahneye biraz daha erken çıksaydı da daha uzun bir konser olsaydı.
neyse yeni albümden favorilerim
(bkz:delinin yıldızı)
(bkz:ve tekrar)
(bkz:arzuhal)

malibu

şeker içeriğinden dolayı kana hızlı karışan ancak asla çarpmayan, içimi oldukça kolay bir içecektir. genellikle sütlü tercih edilir fakat sek içilse dahi votkaya, cine, tekilaya alışık bünyelere bu hali bile tatlı gelecektir.

bir de bana göre en güzel içki ismidir kendisi.

sen şimdi ne doktoru olacaksın

otobüste yan koltukta oturan susmak bilmeyen dayı

sadece ağzı susmak bilmiyorsa yine iyi dediğim durum. dün sabah hızlı trende bulunduğum vagonda kim olduğunu bilemediğimiz bir dayı tam 1.5 saat boyunca tüm vagonu zehirlemiştir.
kibrit çaksak türkiyenin ilk nükleer bomba denemesi olurdu. nasıl bir koku yarabbi, trenden indikten sonra gün boyu kussmaul solunumu yaptırdı.

sevgiliyle tavuk döner yemek

bunun bir de sevgiliyle kokoreç yeme versiyonu vardır ki efsanedir.
- aşkım ne diyorsun doyduk mu ?
+ hıhı(doydum diyeyim de midesiz sanmasın)
- abi bi baharatlı daha yapar mısın, paket olacak

sonuç: evde sevgiliyle kokoreç yemeye devam edilir.

sevgiliye para yedirmek

şaka bir yana hiçbir zaman üzerime hesap kitleyen, pahalı hediyeler bekleyen biriyle beraber olmadım, herhalde olsaydım da fazla tahammül edemezdim. kaliteli insanlarmış diyorum düşününce. sizin de sürekli sizden maddi bir şeyler bekleyen basit insanlarla beraber olmamanızı öneririm.
birkaç bin liralık hediyeyi de sırf bu yüzden geri çevirmişliğim vardır. para aşkı öldürür derler. doğru mudur bilinmez tabi. bir insanı mutlu etmek için minik şeyler dahi yeterlidir, yeter ki mutlu olmak istesin.

paran çoksa istediğin jesti yap tamam da öğrenciyken bu gibi durumlara girmek çok saçma, kimin parasını kime yediriyorsunuz değil mi ?
sevgilisine iphone6 hediye edip, ayrılınca iki hafta okulda ağlayan bi arkadaş vardı, üzücüydü. düşünsene kız kim bilir ne kadar büyük aşklara yelken açmıştır o telefonla, kimleri stalklamıştır, kimlerle gece yarılarında hangi konularda konuşmuştur. *

cerrah

sözlükte daha önceden yazıldı mı bilmiyorum ama şöyle eski bir fıkra vardır. biraz eğip büküp anlatayım.

aynı ailede yetişen kuzenler bayramda köyde bir araya gelmişler. macera arayan bir dahiliyeci, bir patolog ve bir cerrah tüfeklerini alıp ördek avlamaya gitmişler.
güzel bir yere pusup gökyüzünü gözlemeye başlamışlar, aradan birkaç saat geçmiş, gökyüzünde hiçbir şey yok.

sonra birden semada bir kuş belirmiş. dahiliyeci hemen tüfeğini kapmış heyecanla "oooooo bakın bir kuş yaklaşıyor, tüylerine bakıldığında ördek olması muhtemel, kanatlarını çırpışı ve ötüşü de bunu doğruluyor ama yine de güvercin, keklik ya da leylek olmadığını da anlamak lazım... derken kuş görüş alanlarından çıkıyor ve gidiyor. cerrah başını sağa sola sallayarak yanında getirdiği mataradaki soğuk sudan bir yudum alıyor.

sonra gökyüzünde bir kuş daha beliriyor, dahiliyeci ile patolog daha kafalarını gökyüzüne çevirmeden cerrah silahını doğrultuyor ve bam bam bam ! tüm köy tüfek sesiyle inliyor. vurulan kuş aşağıya doğru serbest düşüşe geçerken cerrah patoloğa dönüyor ve diyor ki " kuzen git bak bakayım ördek miymiş ?"

tıbbiye süresince en çok tüketilen besinler

sütlü kahve ve probis başta olmak üzere bilimum otomat abur cuburu.
çalışma salonundaki otomata yedirdiğim parayı şu ana kadar hiçbir sevgilime yedirmedim.
hayır hayır cimrilikten değil *, otomata çok para harcadığımdan, gerçekten bak.

tıbbiyeli sözlük

tus

birkaç ay sonra çalışmaya başlamayı düşündüğüm yuva yıkan, ömür çürüten, badicilerin kaslarını eriten, badisizlere traktör lastiği gibi basen hediye eden, aşıkları ayıran, libido düşmanı, sosyallik canavarı, pek bi sevimsiz, pek nankör, pek piç, pek dile alınmayacak şeyler söylenebilecek, yeryüzünde ebelerden sonra en çok küfür yiyen şey, bir sınav, sınavımsı. sınav demek kendisine hakaret olur, çünkü kendisi ayrı bir seviyedir.

atalarımız ne demiş ;
"önce tus, sonra coitus "

hedef 70+ puan, 2 sene sonra bu başlığı editleyeceğim.
  • /
  • 8

amenra ile yerden yüksek saatler

biraz geç de olsa ilk yayında çalan parça listesi:


1. petit biscuit - sunset lover
2. jabberwocky - photomaton
3. m83 - midnight city
4. fakear - damas
5. thievery corporation - until the morning
6. the gaslamp killer - nissim
7. moderator - words remain
8. h.v.o.b. - dogs
9. darius - maliblue
10. massive attack - paradise circus
11. akın sevgör - 14 days
12. sevdaliza - marilyn monroe
13. ta-ku - we were ın love
14. aurora - teardrop (massing attack cover)
15. desire - under your spell
16. trentemøller - my conviction
17. nightmares on wax - you wish
18. morcheeba - tape loop
19. tricky - ıs that your life
20. lovage - stroker ace
21. nicolas jaar - let’s live for today
——————————————————————————————
1. gorillaz - the apprentice
2. stavroz - the finishing
3. unders - syria

hayata dair iç burkan detaylar

hastane bahçesinde tek başına oturan abinin birkaç dakika önce küçük çocuğunun lösemi olduğunu öğrenmiş olması... abinin dakikalarca boşluğa bakması, senin elinden hiç bir şey gelmemesi...

hayata dair iç burkan detaylar

ankara-sıhhıyede otobüs duraklarında beklerken yaşlı ve çaresiz olduğunu düşündüğüm amcaların önümden yara bandı satmaya çalışarak geçmesi.tabii daha da iç burkan şeyler de var ama bu beni derinden etkiler her daim

hayata dair iç burkan detaylar

birilerinin çevresiyle ilişkisini gözlemleyip, senin hiç yaşamadığın duyguları savurganca yaşadıklarına şahit olmak.
bugün doyunca dünkü açlığını unutursun.
bugün ısınınca dünkü üşüdüğünü unutursun.
susayınca bir bardak su içersin ve biter.
ama duygusal yoksunluklar sonradan asla doyurulamaz. hep şüphe duyarsın. öylece için burkulur bazen.

hayata dair iç burkan detaylar

5 yaşında filanım oturduğumuz apartmanın bahçesinde kendi kendime kah bisiklete binerek kah oyuncaklarımla oynayarak vakit geçiriyorum. annemle babamın gelin görümce kaynana sorunları gibi cahilliklerle uğraşmak zorunda kalıp kimsenin benimle ilgilenmediği zamanlar apartmandan benimle aynı yaşta bazen birlikte oyun oynadığımız arkadaşımın babasının elinden tutarak dışarı çıkması, benim arkalarından bakakalmam. aradan geçen 20 yıldan sonra ikimizin de doktor olması, her gördüğümde sadece bu anı anımsamam...

malibu

italyada 10 euro'ya ülkemizde ise 130+ tl'ye alınabilen, hindistan cevizi aromalı, alkol oranı %21 olan likör içki.
70liğini tek başına bitirip dolmuşa binince yanınıza 4 dil bilen, jean paul sartre'den bahseden 85 yaşında bir dede oturuyor.

aşk'a uçarsan kanatların yanar

aşk'a uçmazsan kanat neye yarar ?

diyerek mevlanın en güzelini söylediğini düşünüyorum

tıbbiyeli sözlük ankara zirvesi

izmiri de alın aranıza.ben üzgün nickim üzgün..

dönem 1 iken ameliyata girmek

1 beyin kanaması, 2 bel fıtığı ile katıldığım gruptur.

ben seni arkadaş olarak görüyorum

"yani aslında hiç tipim değilsin de sen şuralarda duruver, çok canım sıkılırsa fazladan bir seçeneğim daha olsun."

Toplam entry sayısı: 74

komik öğrenci hatıraları

kalp ve damar cerrahisi kliniğinde nöbet tutulmaktadır. aynı zamanda tıpta uzmanlık sınavına da çalışılması gerekmektedir. bir gözünüz koroner by-pass geçirmiş hastanın monitöründeyken diğer gözünüzle de tus'a çalışıyorsunuzdur. hasta sizin bu halinizi görünce yüzünüze bakar ve şöyle der:
- evladım sen rahat rahat dersini çalış, düz çizgi olursa ben sana haber veririm.

hayata dair iç burkan detaylar

yer: ankara üniversitesi olimpik yüzme salonu

her zamanki gibi sporumu yapmış, duştan sonra saçlarımı kurutmak üzere saç kurutma makinelerinin olduğu bölmeye gelmiştim. saçlarımı kuruturken 5-6 yaşlarında, birbirinden tatlı iki minik çocuğun konuşması dikkatimi çekti. saç kurutma makinesini bir kenara bırakıp soyunma odasının bir köşesine oturdum ve fark ettirmeden onları dinledim.

- şiip şiip ( burundaki sümüğü içeriye çekme sesi) *swh
+ meeertt sen hasta mı oldun ?
- biraz hasta oldum ama yüzünce hep geçiyor, haftaya hiçbir şeycik kalmaz
+ biliyor musun benim babam da hasta olmuş
- aaa ne hastası
+ bilmiyorum annemle babam konuşurlarken duydum, pamkireyas kamseriymiş
- o neymiş ki
+ bilmiyorum ki mert, yüzünce geçer ama değil mi ?
- geçer geçer, yüzünce hep geçiyor...

saçlarımı falan kurutmadan spor salonundan çıktım, dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu söyleyip durdum içimden. aradan bir hafta geçti ya da geçmedi, aynı çocuğu soyunma odasında yeniden gördüm. yanında babası vardı. babası durgun gözüküyordu ama çocuğuyla konuşurken yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmiyordu. belli ki çocuğun ısrarlarına dayanamayıp hasta haline aldırmadan oğluyla yüzmeye gelmişti.
bu sefer kendimi tutamadım, ankara' nın yağmurlu bir bahar akşamında, esip giden rüzgara göz yaşlarımı hediye ettim.
bir hafta sonraki komiteyi beynimden sildim. hızlıca telefonumu elime aldım ve sevgilimi aradım, iyi ki varsın, dedim. ailemle saatlerce konuştum.
telefonu kapatırken derin bir nefes aldım, yaşamın bize vaat edilen en güzel hediye olduğunu ve aslında ne kadar küçük dertlerimizin olduğunu fark ettim.
şimdi ne zaman nezle olmuş birini görsem '' yüzmeye gitsene, yüzünce hep geçer '' diyorum.

yazarların nick hikayeleri

lise yıllarından beri en büyük hayalim plastik cerrah olabilmekti. öyle havalı estetik cerrah budalalarından olabilmek için değil hem de; el cerrahisine, mikrocerrahiye, rekonstrükrif cerrahinin her türlüsüne derinden ilgi duyuyordum. el becerilerimi sürekli geliştiriyor, plastik sanatlarla ilgileniyordum.
daha dönem 2 öğrencisiydim. bir gün üniversitenin plastik cerrahi kliniğine gitmeye karar verdim. ne biriyle konuştum, ne bir izin aldım. ameliyathanenin ziline bastım ve beklemeye başladım.
sekreterin sesi geldi diafondan.

+kimsiniz ?
- ben dönem 2 öğrencisiyim de ameliyatı gözlemlemek istiyorum, gelebilir miyim?
+ izniniz var mı peki ?
(şöyle bir düşündüm ulan buraya kadar geldim, iznim yok diye giremezsem ağlarım, dedim içimden)
-evet var var

sonra kapı açıldı, bir hemşire bedenime uygun scrubs verdi.
plastik cerrahi ameliyathanelerinin önünde sap sap geziniyorum. gözüme asistan olduğunu düşündüğüm birini kestirdim.

+ merhaba abi ben dönem 2 öğrencisiyim, ameliyata girmek istiyorum, kimden izin almam gerek ?
- la olum seni deli mi s*kti, git gez la, dedi.
+(kısa süren bir sessizlik)
- tamam dur ben hocaya sorayım, bugun şanslı günündesin bu hoca öğrencileri sever, dedi.

sonra hayatımda belki de çok nadir göreceğim bir free-flap ameliyatına girdim. şansıma konuk olarak mikrocerrahide çığır açmış koreli bir hoca gelmişti. bizim üniversitenin hocalarıyla beraber ameliyat hazırlıklarını yapıyorlardı. bizim hoca hemşireye seslendi.

- nerimaaan ! öğrenciye giyinmeyi öğretin. steril olup gelsin, o da girecek.

halbuki tek amacım bir koşede pusup ameliyatı izlemekti *swh
hemşirenin yardımıyla steril olduktan sonra ameliyat masasının bir köşesine geçtim. ameliyat sırasında ne deniyorsa onu yapıyorum, aspirasyon cihazını kullanıyorum, ekartör tutuyorum, tampon uzatıyorum.
free-flap ameliyatlarını bilenler bilir, ameliyat iki farklı odakta ilerler ve çok uzun saatler sürer. en sonunda hemşire iki tarafa da yetişemeyince beni hocaların arasına aldılar. sağımda türkiye'nin en iyi mikrocerrahi çalışan hocalarından biri, karşımda dünyaca ünlü bir koreli cerrah.

ameliyatın 2 saati aynen şöyle geçti.

+bipolar koter
- buyrun hocam
+ unipolar
+ bipoları ver
...
+ bipoları uzat
+ bipolar
...

bir ara koreli cerrah adımı sordu. bizim hoca cevapladı
" his name is bipolar cauter " dedi, kahkaha attılar falan.
ameliyat biterken hoca son süturları bana attırdı.

inanmayacaksınız ama ameliyattan sonra hocamız koreli hocanın sunumuna çağırdı, sonrasında topluca yemeğe gittik.
hoca o kadar iyi bir insan ki, hala ilgimi çekecek büyük çaplı bir ameliyat yapacağı zaman çağırır.
ben de bazen onun bipolar koteri olurum. *swh

doktor

biraz garip gelebilir ama `doktor` ve `hekim` kelimeleri eş anlamlı değildirler.
doktor, '' öğretebilen, hoca '' anlamına gelir. latince ''öğretmek'' anlamına gelen '' docēre '' kelimesinden gelir.
hekim ise insanlardaki hastalıkları teşhis eden ve onları ilaçlarla veya bazı araçlarla tedavi eden kişiye denir.

ülkemizde genelde doğru kullanılmaz.

ayrıca vikipedi'de de bu konuya değinilmiştir.

doktor kelimesi, türkçeye avrupa ve amerika kaynaklarından ve eğitim sisteminden girdiği için, terimin türkiyedeki kullanımlarında da bazı hatalar ve sorunlar olmaktadır. türkiye'de sık yapılan bir hata, uzmanlık/doktora eğitimini tamamlamamış hekimlere de doktor olarak hitap edilmesidir. sadece lisans seviyesinde tıp eğitimi almış hekimlere pratisyen hekim unvanı verilmekte olup doktor unvanını kullanmaları akademik teamüller gereği doğru değildir. bu hassasiyet sağlık kurumları, hastaneler ve sağlık bakanlığı tarafından da gözetilmekte olup hiçbir kanun, yönetmelik, genelge, tebliğ veya tüzükte doktora veya uzmanlık unvanı bulunmayan hekim için doktor ifadesi kullanılmamıştır.

ayrıca md kısaltması da türkçeye hatalı olarak tıp doktoru şeklinde çevrilmiştir. ingilizce medical doctor açılımı gibi tercüme edilmeye çalışan terim de hatalıdır. bu terim ingilizce md kısaltmasının türkçeye yanlış tercümesinden kaynaklanmakta olup md kısaltması aslında doctorate of medicine teriminin kısaltmasıdır ve orta çağ avrupasındaki ilk üniversite çalışmalarını teşkil eden 3 alandan (hukuk, din ve ilaç alanlarından) ilaç alanındaki çalışmalara ihtisaslaşmış (uzmanlaşmış) kişilere verilen ve günümüzde de yine aynı şekilde devam eden unvandır.

bu unvan, yine doktora çalışmasını tamamlamış kişilere verilmektedir. türkçeye tıp doktoru olarak çevrilmeye çalışılan ifade aslında ingilizce physician olarak geçmekte olup uzmanlığı / doktora derecesi bulunmayan ve sağlık sektöründe çalışan, genel amaçlı muayene, teşhis ve tedavi ile uğraşan kişileri ifade eder. türkçede bunun yerine 'pratisyen hekim' veya sadece 'hekim' ifadesi kullanılmaktadır.

sağlık sektöründeki unvanların nasıl kullanılacağı ile ilgili olarak dünya sağlık örgütü tarafından 2010 yılında cenova'da alınan karar gereği, bu şekilde uzmanlığı / doktora mezuniyeti bulunmayan kişilere tam olarak genel pratisyen (general practitioner) unvanının kullanılması tavsiye edilmiştir.

ayrıca
(bkz: hekim)
(bkz: tabip)

peygamber devesi

çocukken oturduğum sitedeki fırat'ın öğle öğünüdür. siteye ilk taşındığımızda ben bu fıratla takılıyorum, bahçedeki karıncaları attı ağzına çıtır çıtır yiyor ibne. bir de dilini çıkarıp yediği karıncaları gösterirken eliyle bana da bir tutam karınca uzatıyor.
travma, resmen travma.
ben de alıp yedim tabi o karıncaları. o kadar iğrenç bir tadı var ki, tükürdüm her yere. eve gidince ağzımı sabunlu suyla yıkıdım ve bir daha fıratla takılmamaya yemin ettim. durum pek öyle olmadı tabi, bu kaçığın çevresinden sitede oturan güzel kızlar eksik olmuyor. (bkz: kızların efendi adam yerine piç tercihi) sosyalleşmek için mecburen katlanmak gerekecek anlayacağınız bu fırat'a.
neyse ben yine bir gün çıktım dışarıya. fırat sitede sarmaşıkların ve değişik dikenli bitkilerin olduğu yerde çimlere bağdaş kurmuş oturuyordu. "nabıyorsun lan" dedim. baksana, bunlar yeni, acayip bir şey bunlar, dedi. almış eline bir peygamber devesi. bir eliyle bacağını koparmış, kıtır kıtır yiyor bildiğiniz. ben tabi ömrümde böyle yeşil, fantastik bir böcek görmemişim. "hassiktir" deyip kaçtım.

neyse fırat büyüdü arkadaşlar. şimdi odtü'de mimarlık mı ney okuyor. geçen goy goyuna sordum hala böcek yiyor musun diye. video attı. tarantula besliyormuş. piç bir de ensesinde falan gezdiriyor örümceği. hayatımda ilk defa bir tarantulaya acıdım o gün.
vah evladım, dedim. kimlerin ellerine düşmüşsün öyle...

komik öğrenci hatıraları

kalp ve damar cerrahisi kliniğinde nöbet tutulmaktadır. aynı zamanda tıpta uzmanlık sınavına da çalışılması gerekmektedir. bir gözünüz koroner by-pass geçirmiş hastanın monitöründeyken diğer gözünüzle de tus'a çalışıyorsunuzdur. hasta sizin bu halinizi görünce yüzünüze bakar ve şöyle der:
- evladım sen rahat rahat dersini çalış, düz çizgi olursa ben sana haber veririm.

hayata dair iç burkan detaylar

yer: ankara üniversitesi olimpik yüzme salonu

her zamanki gibi sporumu yapmış, duştan sonra saçlarımı kurutmak üzere saç kurutma makinelerinin olduğu bölmeye gelmiştim. saçlarımı kuruturken 5-6 yaşlarında, birbirinden tatlı iki minik çocuğun konuşması dikkatimi çekti. saç kurutma makinesini bir kenara bırakıp soyunma odasının bir köşesine oturdum ve fark ettirmeden onları dinledim.

- şiip şiip ( burundaki sümüğü içeriye çekme sesi) *swh
+ meeertt sen hasta mı oldun ?
- biraz hasta oldum ama yüzünce hep geçiyor, haftaya hiçbir şeycik kalmaz
+ biliyor musun benim babam da hasta olmuş
- aaa ne hastası
+ bilmiyorum annemle babam konuşurlarken duydum, pamkireyas kamseriymiş
- o neymiş ki
+ bilmiyorum ki mert, yüzünce geçer ama değil mi ?
- geçer geçer, yüzünce hep geçiyor...

saçlarımı falan kurutmadan spor salonundan çıktım, dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu söyleyip durdum içimden. aradan bir hafta geçti ya da geçmedi, aynı çocuğu soyunma odasında yeniden gördüm. yanında babası vardı. babası durgun gözüküyordu ama çocuğuyla konuşurken yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmiyordu. belli ki çocuğun ısrarlarına dayanamayıp hasta haline aldırmadan oğluyla yüzmeye gelmişti.
bu sefer kendimi tutamadım, ankara' nın yağmurlu bir bahar akşamında, esip giden rüzgara göz yaşlarımı hediye ettim.
bir hafta sonraki komiteyi beynimden sildim. hızlıca telefonumu elime aldım ve sevgilimi aradım, iyi ki varsın, dedim. ailemle saatlerce konuştum.
telefonu kapatırken derin bir nefes aldım, yaşamın bize vaat edilen en güzel hediye olduğunu ve aslında ne kadar küçük dertlerimizin olduğunu fark ettim.
şimdi ne zaman nezle olmuş birini görsem '' yüzmeye gitsene, yüzünce hep geçer '' diyorum.

yazarların nick hikayeleri

lise yıllarından beri en büyük hayalim plastik cerrah olabilmekti. öyle havalı estetik cerrah budalalarından olabilmek için değil hem de; el cerrahisine, mikrocerrahiye, rekonstrükrif cerrahinin her türlüsüne derinden ilgi duyuyordum. el becerilerimi sürekli geliştiriyor, plastik sanatlarla ilgileniyordum.
daha dönem 2 öğrencisiydim. bir gün üniversitenin plastik cerrahi kliniğine gitmeye karar verdim. ne biriyle konuştum, ne bir izin aldım. ameliyathanenin ziline bastım ve beklemeye başladım.
sekreterin sesi geldi diafondan.

+kimsiniz ?
- ben dönem 2 öğrencisiyim de ameliyatı gözlemlemek istiyorum, gelebilir miyim?
+ izniniz var mı peki ?
(şöyle bir düşündüm ulan buraya kadar geldim, iznim yok diye giremezsem ağlarım, dedim içimden)
-evet var var

sonra kapı açıldı, bir hemşire bedenime uygun scrubs verdi.
plastik cerrahi ameliyathanelerinin önünde sap sap geziniyorum. gözüme asistan olduğunu düşündüğüm birini kestirdim.

+ merhaba abi ben dönem 2 öğrencisiyim, ameliyata girmek istiyorum, kimden izin almam gerek ?
- la olum seni deli mi s*kti, git gez la, dedi.
+(kısa süren bir sessizlik)
- tamam dur ben hocaya sorayım, bugun şanslı günündesin bu hoca öğrencileri sever, dedi.

sonra hayatımda belki de çok nadir göreceğim bir free-flap ameliyatına girdim. şansıma konuk olarak mikrocerrahide çığır açmış koreli bir hoca gelmişti. bizim üniversitenin hocalarıyla beraber ameliyat hazırlıklarını yapıyorlardı. bizim hoca hemşireye seslendi.

- nerimaaan ! öğrenciye giyinmeyi öğretin. steril olup gelsin, o da girecek.

halbuki tek amacım bir koşede pusup ameliyatı izlemekti *swh
hemşirenin yardımıyla steril olduktan sonra ameliyat masasının bir köşesine geçtim. ameliyat sırasında ne deniyorsa onu yapıyorum, aspirasyon cihazını kullanıyorum, ekartör tutuyorum, tampon uzatıyorum.
free-flap ameliyatlarını bilenler bilir, ameliyat iki farklı odakta ilerler ve çok uzun saatler sürer. en sonunda hemşire iki tarafa da yetişemeyince beni hocaların arasına aldılar. sağımda türkiye'nin en iyi mikrocerrahi çalışan hocalarından biri, karşımda dünyaca ünlü bir koreli cerrah.

ameliyatın 2 saati aynen şöyle geçti.

+bipolar koter
- buyrun hocam
+ unipolar
+ bipoları ver
...
+ bipoları uzat
+ bipolar
...

bir ara koreli cerrah adımı sordu. bizim hoca cevapladı
" his name is bipolar cauter " dedi, kahkaha attılar falan.
ameliyat biterken hoca son süturları bana attırdı.

inanmayacaksınız ama ameliyattan sonra hocamız koreli hocanın sunumuna çağırdı, sonrasında topluca yemeğe gittik.
hoca o kadar iyi bir insan ki, hala ilgimi çekecek büyük çaplı bir ameliyat yapacağı zaman çağırır.
ben de bazen onun bipolar koteri olurum. *swh

tıbbiyeli itiraf

ankara' dan istanbul'a plastik cerrahi kliniğinde yaz stajı yapmak için gelmişim, hem şehire hem klinikteki insanlara yeni yeni alışıyorum. bir sabah serviste asistanların biriyle muhabbet ederken acile el yaralanması geldi. asistan aşağıya indi ve ben doktor odasında yalnız kaldım. biri gelirse yoğunluktan dolayı şu anda klinikte doktor olmadığını 2 saat sonra gelmeleri gerektiğini söylememi tembihledi. ben de bir yandan açtım temel kitapları okuyorum bir yandan gelen hastaları şutluyorum. iyice otomatiğe bağlamışım, kapıdan kim girerse "şu an maalesef yoğunluktan dolayı klinikte sizinle ilgilenebilecek doktor yok, 2 saat sonra gelin " diyorum, hastalar da bir şey demeden gidiyorlar. 10-15 hasta geldi bu şekilde. yine kapıdan orta yaşlarda, güzel bir sarışın kadın belirdi ve içeriye girdi. ben yine aynı cümleyi kurdum. kadın saçma bir şekilde bana gülümsedi ve gitti. ben tabi kadının niye sırıttığına anlam veremeyip içimden "deli midir nedir " diyorum ve önümdeki kitabı okumaya devam ediyorum. 15 dakika sonra asistan aradı. "koter ameliyathaneye gel birazdan güzel bir vaka başlayacak, hem maksillofasiyal görmek istiyordun" dedi. indim aşağıya ameliyathaneye girdim. bir de ne göreyim. az önce serviste gördüğüm kadın scrubsların içinde monitördeki btyi inceliyor. sonra asistanların biri geldi hocam defekt şurada mı falan diyor. sonra zaten hocanın klinikte doçent olduğunu hatta o kliniğin anabilim dalı başkanı olduğunu öğrendim. dumur olmuş ve kıpkırmızı olmuş bir suratla hocayla tanıştım. hoca asistanlara anlattı olayı. asistanlar benle çılgınca taşak geçti falan. güldük, eğlendik ama hala içimde utancı durur.

türkiye'nin en iyi tıp fakültesi

türkiye'nin hiçbir fakültesini iyi ya da kötü diye ayırmak doğru olmaz. her fakültenin kendi içerisinde güçlü veya güçsüz olduğu tarafları vardır. elbette köklü olan fakültelerin oturmuş bir akademik altyapıları olduğundan güçsüz olan yönleri diğer fakültelere göre daha azdır.
eğer kalitesiz bir tıp fakültesinden bahsedilecek olursa bile suç, bu fakültenin mensuplarından ziyade her gördüğü 40 dönüm araziye beton dikip tıp fakültesi tabelası astıran yöneticilerindir. profesörü bile olmayan, yardımcı doçentle anabilim dalı kuran, birçok branşta servisi dahi bulunmayan, kadavra ve hasta sayısı yetersiz olan fakültelerden mezun olan hekimlerin birkaç yıl sonra sahaya çıkacak olması ise üzücü bir durumdur.

doktorların büyük çoğunluğunun ateist olması

yıllarca bilimin ve aydınlığın altında yetiştiğinden midir bilinmez ama doktorların büyük çoğunluğunun `ateist` olduğu bilinen bir gerçektir. ateist olmayanlar da genelde din üzerine kafa yormayan, fazla sorgulamadan geçiştiren tiplerdir.
aynı doktor daha ilk okuldayken fen bilimlerinden hep yüksek puanlar almış, lisede fen derslerinde her zaman önde olmuş ve nihayetinde tıp fakültesine girmiştir. tıp fakültesinde daha ilk derslerinde amfide içerisinde evrim kelimesinin geçmediği tek bir derse bile girmemiştir. - evrimsel süreçte - gelişimsel sürecinde vb. kalıplarla başlayan cümleleri dinlemiştir. ölümle yaşamın arasındaki o ince ayrımı o kadar iyi biliyordur ki, insanlık tarihinde sağlık alanındaki değişimi o kadar iyi biliyordur ki metafiziksel hiçbir şeye inanmak istemez. kendi kendine sorular sorar '' bundan 200 yıl önce insanlar 40-50 yıl anca yaşayabiliyorken, penisilinin icadıyla bütün insanlığın kaderi tanrı katında yeniden mi yazıldı ? '' ya da '' acaba bundan 200 yıl önce frontal korteksindeki tümör sonucu kişiliği bozulan, dolayısıyla lanetli ya da tanrının cezası olarak kabul edilen hastaların bugün cerrahi girişimlerle tedavi edilebiliyor olması tanrının öngöremediği bir şey miydi ? '' diye binlerce soru sorar.
yine aynı doktor ''yaratılış harikası'' olarak kabul edilen insan bedenini o kadar iyi tanır ki, 20'lik dişlerin insanda yok yere yol açtığı enfeksiyonlara, apandisite ya da otoimmün hastalıklara güler sadece. insanın kendi hücrelerine karşı savaş açması düpedüz üretim hatası değil de nedir, diye söylenir. insan vücudunun evrimsel açıdan hatalı bir makine olduğunu çok iyi bilir çünkü o makinenin tamircisi bizzat kendisidir. mesleğini bu makinenin hatalı oluşuna ve doğuştan gelen hataları bile kısmen onarabilecek yegane kişi olmasına borçludur.
aynı adam bir gece çocuk hematolojisi bölümünde el kadar çocukların ruhlarının bedenlerinden çekilişlerine hüngür hüngür ağlar, küfreder, duyguları cımbızla alınmış gibi olur, hayata karşı hissizleşir. diyorlar ya doktorlar suratsız diye. kim bilir, işte bu belki de doktorların hayat denen şeyin aslında bir bok olmadığını fark edip, hayatı sallamadıkları içindir. kimi doktorlar da öylesine derinden inanır ki, insan bedeninin karmaşıklığı karşısında şaşkına döner. tanrıya inanmak için bunu bir sebep olarak görür ve dinine delicesine sarılır. ortası çok azdır bizim meslekte; ya inanmayı olduğu gibi reddederler, ya da koşulsuz olarak inanırlar. hayatın her alanında olduğu gibi bu alanda da en uç noktalardadır doktorlar.

tıbbiyeli itiraf

özledim lan. hiçbir beden yetmedi seni unutturmaya. şu ayrı geçirdiğimiz üç dört ayda senden sonra önüme çıkan kadınları bir kibrit çöpü gibi yaktım bir kenara fırlattım. anlık zevkler acımı dindirir sandım, ama parçalanan hep ben oldum. hep eksildim. ruhsuzca seviştiğim bütün kadınlar ruhumdan bir parça daha aldı, daha da ruhsuzlaştım. o seninle mum ışığında seviştiğimiz yatak var ya, kaç farklı kadın uzandı oraya. anılarımızı unuturum sandım ama bir şeyin üzerini örttüğün zaman o şey yok olmuyormuş.

bitmedi. dört dörtlük bir kadını sırf seni sevdiğim gibi sevemedim diye bırakmak zorunda kaldım. gözlerine baktım, aklıma gözlerin geldi. kokladım, aklıma kokun geldi. uyurken nefes alışı bile seni hatırlatıyordu. daha fazla dayanamadım. olmuyor dedim. bitsin dedim. hüngür hüngür ağlattım. belki onunla olsaydım seninle olduğumdan çok daha mutlu olacaktım ama yapamadım işte. sen beni bir anda, öylesine basit, öylesine rahat unutabilmişken ben yapamadım. senin yüzünden kötü bir insan oldum. kötü. senden de kendimden de nefret ediyorum. galiba kendimden daha fazla nefret ediyorum.

edit: malignleyin abi, vurun mümkünse.

kız arkadaş üzerinde uygulamali anatomi çalışmak

neden bu kadar eleştirildiğine anlam veremediğimdir. sarhoşken çırılçıplak soyunup öptüğün her noktadaki anatomik yapıları saymak ve yine kafa güzel olduğu için çoğunu aklına getiremediğinden biraz sallamak, yanlış söylenen her anatomik yapı için öpme sırasının karşı tarafa geçmesi... sevgilinin anatomisi daha iyi olduğundan bazı yapıları salladığınızı fark edip sizi trollemesi. yaptığınız şeyin çok aptalca olduğunu bile bile deliler gibi kahkaha atmanız, oldukça eğlenmeniz...


siz ne yaşıyorsunuz gençler böyle. sevin, sevişin, aptal olmayın ama bazen aptallık yapmaktan çekinmeyin, hayatı çok ciddiye almayın, şımarın, şımartın, sesli kahkaha atmaktan çekinmeyin ; yoksa hayat çekilir mi, hele bizim gibi bütün hayatı stres içinde soğuk hastane duvarları arasında geçecek insanlar için hiç çekilir mi be !

komik öğrenci hatıraları

kalp ve damar cerrahisi kliniğinde nöbet tutulmaktadır. aynı zamanda tıpta uzmanlık sınavına da çalışılması gerekmektedir. bir gözünüz koroner by-pass geçirmiş hastanın monitöründeyken diğer gözünüzle de tus'a çalışıyorsunuzdur. hasta sizin bu halinizi görünce yüzünüze bakar ve şöyle der:
- evladım sen rahat rahat dersini çalış, düz çizgi olursa ben sana haber veririm.

hayata dair iç burkan detaylar

yer: ankara üniversitesi olimpik yüzme salonu

her zamanki gibi sporumu yapmış, duştan sonra saçlarımı kurutmak üzere saç kurutma makinelerinin olduğu bölmeye gelmiştim. saçlarımı kuruturken 5-6 yaşlarında, birbirinden tatlı iki minik çocuğun konuşması dikkatimi çekti. saç kurutma makinesini bir kenara bırakıp soyunma odasının bir köşesine oturdum ve fark ettirmeden onları dinledim.

- şiip şiip ( burundaki sümüğü içeriye çekme sesi) *swh
+ meeertt sen hasta mı oldun ?
- biraz hasta oldum ama yüzünce hep geçiyor, haftaya hiçbir şeycik kalmaz
+ biliyor musun benim babam da hasta olmuş
- aaa ne hastası
+ bilmiyorum annemle babam konuşurlarken duydum, pamkireyas kamseriymiş
- o neymiş ki
+ bilmiyorum ki mert, yüzünce geçer ama değil mi ?
- geçer geçer, yüzünce hep geçiyor...

saçlarımı falan kurutmadan spor salonundan çıktım, dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu söyleyip durdum içimden. aradan bir hafta geçti ya da geçmedi, aynı çocuğu soyunma odasında yeniden gördüm. yanında babası vardı. babası durgun gözüküyordu ama çocuğuyla konuşurken yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmiyordu. belli ki çocuğun ısrarlarına dayanamayıp hasta haline aldırmadan oğluyla yüzmeye gelmişti.
bu sefer kendimi tutamadım, ankara' nın yağmurlu bir bahar akşamında, esip giden rüzgara göz yaşlarımı hediye ettim.
bir hafta sonraki komiteyi beynimden sildim. hızlıca telefonumu elime aldım ve sevgilimi aradım, iyi ki varsın, dedim. ailemle saatlerce konuştum.
telefonu kapatırken derin bir nefes aldım, yaşamın bize vaat edilen en güzel hediye olduğunu ve aslında ne kadar küçük dertlerimizin olduğunu fark ettim.
şimdi ne zaman nezle olmuş birini görsem '' yüzmeye gitsene, yüzünce hep geçer '' diyorum.

içerik kuralları - iletişim