necdetersoz

Durum: 1093 - 53 - 16 - 0 - 20.01.2019 01:02

Puan: 11584 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Gazi University Medical School • Neurosurgical nerd. Libertarian & right-wing individualist www.necdetersoz.com
  • /
  • 110

geceye bir şarkı bırak

tatlandırıcının şekerden sağlıklı olmaması

şekersiz tatlandırıcıların, normal şekerden daha sağlıklı ve iyi bir alternatif olmadığı iddiasının bir çalışmada dile getirilmesi olayı.

aslında bunu destekleyen literatürde farklı çalışmalar ama yeni bir meta-analiz ile, şekere alternatif olarak sunulan ve sağlık açısından daha iyi bir tercih olduğu ileri sürülen şekersiz tatlandırıcıların söylenegelen yararlarını gösteren kanıtlar bulamayıp potansiyel zararlarını da göz ardı etmeyin demişler.

tatlandırıcılar zamânında potansiyel zararları ortaya çıkmadan şekerin yerine sunulup popüler olmaya başlayınca kilo vermek isteyenler, diyabetikler, obezler, insülin direnci olanlar bunları epey de kullandı. bunlar çok teşvik edildi. ama tatlandırıcıların, sağlık için şekerden daha iyi bir alternatif olmadığı ortaya çıkıyor. tatlandırıcı kullanmadan şeker tüketimini minimuma indirmek en iyi seçenek gibi görünüyor. tarçın, zencefil gibi tat vericiler tercih edilebilir.

meta-analizde, tatlandırıcıları hiç kullanmayan ya da az kullanan gruplarla çok kullanan insanları çeşitli yaş gruplarından toplayıp araştıran çalışmaları incelemişler. bu insanları kilo, kan şekeri ölçümü, metabolizma, kardiyovasküler hastalıklar, ağız sağlığı, kanserler ve psikolojik durum açısından değerlendirmişler. neticede tatlandırıcı kullananlarla kullanmayanlar arasında sağlık açısından istatistik olarak önemli bir fark bulunmadığını ortaya koymuşlar.

referans ve ileri okuma

association between intake of non-sugar sweeteners and health outcomes: systematic review and meta-analyses of randomised and non-randomised controlled trials and observational studies. bmj, 2019; k4718

doi: 10.1136/bmj.k4718

amily

ukraynalı death/doom metal grubu. to all in graves isimli bir albümleri vardır. genelde ölüm temasını işlerler. albüm kapakları çok hoşuma gider:



albümden bir parça:

“feeling of disgust lights up sensitivity and make the heart to beat faster. sedative side-effects of spontaneous kisses lock up consciousness and twist enjoyable hearts. i've felt the taste of imprisoned dame of light. she is empowered by an endless belief in pure virginity of outside space.”

void, wasted mass
haunted sounds of death

widow's blade
knot for lame
bare flame
scorches shame

tears of lost
widow's heart

flow of speeches calms down at crack of dawn
loud whispers abuse her spotless mind
lust overwhelms the will of fighting spirit
breathe inspired by eyes
reflecting the desire of carnality
lips of flame of coming sympathy
bring up daydreams of peeled wallflower

aniden modun düşmesi

flörtle konuşurken hoşa gitmeyecek bir şeye parmak basıp pot kırınca flörtün başına gelebilecek durum.

(bkz:noldu ya modun düştü)

william godwin anarşizminin felsefî temelleri

kendine apaçık “anarşist” demeyen, ancak fikirlerinden bu yönde olduğu net bir şekilde görülen ilk batı düşünürlerinden olan godwin hakkında, özellikle onun yaşama, topluma çok yönlü bakışı ve savunduğu anarşizm üzerine bir şeyler yazayım. benim için godwin’i ve godwin’in savunduğu biçimde bir anarşizmi önemli kılan pek çok neden var. özellikle individüalist anarşizmi temellendirmekte, godwinci toplum anarşizmini kritik etmek önemli.


görsel: godwin yaşlılığında. resim henry pickersgill’e âit

godwin’in “anarşi” tanımıyla başlayalım. godwin’e göre anarşi; tutarlı, rasyonel ve toplum tarafından benimsenebilecek moral, politik, kültürel ya da ekonomik değer, kuram ya da doktrinlerin yaygınlaşmasından önce mevcûd hükûmetin, teorinin, geleneğin ve kurumların yıkılması ya da yok edilmesi sonucunda ortaya çıkan düzensizlik durumudur.[1] godwin’e ait olan bu tip bir anarşi tanımı üzerinden godwinci klasik anarşizmi ve onun etik, siyâsî perspektiflerini irdeleyelim.

godwin kimdir? w. godwin, 1756 yılında doğmuş ingiliz bir filozof. gençliğinde, bulunduğu konum ve yaşadığı çevre itibâriyle dindar bir ortamda büyümüş, hâliyle dinî geleneklerden ve düşüncelerden etkilenmiştir. bu dönemde samuel newton adındaki bir râhip eşliğinde teoloji eğitimi almıştır. ancak newton, uyguladığı sert eğitim anlayışıyla godwin’in din ve teoloji eğitimini sorgulamasına ve otorite ve dinî yükümlülük kavramlarına eleştiri getirmesine neden olmuştur. ardından, din eğitiminden ve dinî ortamlardan uzaklaşarak londra’ya yerleşip burada yazarlık yapmaya başlamıştır. bu dönemlerde, yine kendisi gibi bir yazar olan thomas holcroft ile tanışmış, holcroft’un radikalist, eleştirel, ateist düşünceleri, onun çeşitli tekellere, bağlılıklara, geleneklere ve kurumlara karşı bir tutum geliştirmesinde etkili olmuştur. böyle bir tutum, godwin’i siyâsî sahada daha fazla faaliyet göstermesi zorunluluğuna itmiştir. nitekim yayımladığı roman ve kısa yazı türleriyle birlikte, oldukça siyâsî düşüncelerini içeren politik adâlet isimli kitabını da yayımlamıştır. bu en önemli çalışması olarak düşünülebilir. sonraki yıllarda feminist yazar mary wollstonecraft ile tanışmış ve her ne kadar evliliğe karşı olsa da onunla evlenmiştir. mary’nin ölümü, yoksulluk, geçim sıkıntısı gibi zorluklar içerisinde yazmaya ve eleştirmeye devam etmiş, yeniden evlenmiştir. yaşlılığına yakın dönemlerde farklı ateist ve anarşist düşünürlerle fikir alışverişi yapmış, anarşist-ateist fikirlerini sağlam bir zemine oturtmuştur. hayâtının birçok döneminde ihânetler, sahtekârlıklar, vefasızlıklar ve yalanlarla karşı karşıya kalmıştır. yaşlılık döneminde ingiliz uluslar topluluğu tarihi ve insan üzerine düşünceler gibi en etkili târihî ve felsefî eserlerini vermiştir. bunlarla beraber siyâsal tüze adlı eseri de onu ünlü yapan çalışmalar arasında sayılabilir. hayâtının son zamanlarını kendisine bağlanan emekli maaşıyla, teşrîfatçı unvânıyla bir evde geçirmiş, 7 nisan 1836 günü 80 yaşında ölmüştür.[2]


görsel: godwin’in eşi. feminist ve kadın hakları savunucusu mary wollstonecraft. godwin gibi bir anarşisti, “en iğrenç kurumlardan biri” olduğunu düşündüğü evliliğe iknâ etmiştir. mezarları yan yanadır.


görsel: 1789 yılında j. w. chandler tarafından yağlı boyayla yapılmış bir w. godwin tablosu. resim hâlen londra’da tate galerisinde sergilenmekte.


görsel: godwin’e yaşamının bir döneminde eşlik eden ve ateist fikirleri aşılayan thomas holcroft. sonradan godwin’in kızını kaçırmak isteyince godwin’le araları açılmıştır.*

godwin’in felsefî düşüncelerinin arka planını incelerken sık sık onun yaşamından izler de bulacağımızdan, kısa biyografisine yer vermenin yararlı olacağını düşündüm.

felsefesinden devâm edelim. godwin felsefesi nereden başlar? şüphesiz ki insanın ne olduğu ve insan doğasının mâhiyeti, birçok düşünürün, felsefelerinde esas noktası olduğu gibi, godwin de insan doğası ve onun kaynağı konusunu kendine problem olarak seçmiş, felsefesini “doğuştan kavramlara sahip miyiz?” sorusuyla başlatmıştır.[3] godwin’e göre insan, birtakım yasalara bağlı olarak var olmuştur ve bu yasalar tüm insanlar için aynen geçerlidir. ancak, herkeste bir zorunluluk hâlinde bulunan birtakım yasaların var olması, insanların tümünde, aynı şekilde geçerli bâzı düşüncelerin, dogmaların, a priori bilgilerin ya da içgüdülerin var olmasını kanıtlamaz. bu nedenle insan doğası, deney-öncesi olarak, yani doğuştan iyi ya da kötü, erdemli veya rezîlet ehlî olamaz. bilâkis insanlar, doğduktan îtibâren kendilerini doğaya ve çevreye göre şekillendirir ya da bu ortam, düşünce geleneği ve paradigma insan doğasını belirleyecek durumda olabilir. yetişme tarzı, kültürel ortam, sosyoekonomik gerekçeler, düşünce ekseni, politik tutum gibi parametreler, bir insanı; nihâyetinde toplumu biçimler. bu durumda a priori ve doğuştan bir kişilikten bahsedilemez; belirli koşullar altında farklı parametrelerle düzenlenen, a posteriori karakterler ancak mevcûd olabilir. godwin'e göre insan tamamen yaşadığı çevrenin bir ürünüdür.[4] buradan hareketle godwin’in iddiâ ettiği oldukça önemli bir şey vardır: sınıf farklılıkları, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik farklılıklar ve kölelik hiçbir şekilde doğuştan, organik bir sebebe dayanmadığından, haklı bir çerçeveye oturtulamaz. insanlar, ortak ve zorunlu yasalara tâbîdirler ve yalnızca bu mânâda dâhi olsa eşittirler. doğum sonrası yaşamımız, bizim doğum öncesi sâhip olduğumuz eşitliğe tercih edilemez ve etnik kökenden, dilden ve sınıfsal eşitsizliklerden faydalanan ayrılıkçı fikirlerin zorunlu dayanağı yoktur. insan sosyal, rasyonel, biyolojik bir varlık olarak seçimini kendisi de yapabilir. çevresini pozitif yönden değiştirebilir. burada dış parametrelerden etkilenmesi de olanaklıdır.[5] fakat insan türünün, tamamıyla ileriye dönük, atılımlı, geniş perspektifli ve yaşam anlayışına sâhip olması için godwin, “aydınlanma” adını verdiği kavram üzerinde durur. aydınlanmanın, kötülük ve cehâlet gibi türümüzü tehdit edici unsurlardan arındırdığını; bilgelik, erdem ve iyilik gibi kavramları insanlar arasında yaygınlaştırdığını söylemektedir.[6]

insanın, eylemlerinin büyük bir çoğunluğunu kendisi belirlemesi, kader içeriğinin ve yapısının tartışılmasında godwin’i önemli bir noktada tutar; çünkü düşünüre göre insan kaderini -kendi eylemlerini seçmesi nedeniyle- kendisi oluşturur.[7] kaderin, doğaüstü bir yaratıcı tarafından insana bahşedildiği şeklindeki bir fikrin aksine godwin, insan eylemlerini ve sonuçlarını haklılandırırken böyle bir aşkın varlığa başvurmaz; insanı doğaya içkin sebepler, yaşanılan ortam, sübjektif seçimler ve bunlara bağlı her türlü parametre ile değerlendirir.[8]

godwin’in etiğe ve ahlâk felsefesine bakış açısı nasıldır? kuşkusuz ki godwin’in etiğe yönelik yaklaşımlarını, yukarıda belirttiğim, “bu nedenle insan doğası, deney-öncesi olarak, yâni doğuştan iyi ya da kötü, erdemli veya rezîlet ehlî olamaz” cümlesinden yola çıkarak kolaylıkla tahmin edebiliriz. bu cümleden hareketle, godwin’in a priori, aşkın, herkes için geçerli, evrensel ya da dogmatik etik ilkelerinin varlığına karşı çıkacağını düşünmek yanlış olmaz. godwin’in etiğe yaklaşımında hedonist[9] yorumların fazlalığı dikkat çeker ki bu durum genelgeçer etik ilkelerin yokluğuyla da paraleldir. godwin’in “iyi” ve “kötü” tanımlarında hazcı yaklaşımı benimsediği görülür. burada “haz” kavramı, felsefe târihinde pek çok düşünürce farklı obje, kavram ve davranışlarla temellendirilmiş olsa da, üzerinde birçok filozofun uzlaştığı “haz” teması olan “mutluluk” kavramının godwin tarafından hazzı temellendirmede kullanıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. öyleyse, godwin’in fikir ekseninde, bizi mutluluğa götürecek olan şeyler nelerdir? godwinci etikte hazzı neler sağlar? bu noktada godwin; özgürlüğe atılan adımların, bilgiyi elde etme sürecinin, erdemi arama arzusunun ya da bunlar gibi bireysel ya da toplumsal entelektüel-zihinsel faaliyetlerin kişiyi mutluluğa ulaştırdığını söyler. şüphesiz ki birtakım fiziksel hazlar, şehevî istekler ya da seküler amaçların ve bunların tatmin duygusunun kişiye mutluluk sağladığı aşikârdır, ancak godwin bu tip bir mutluluğa götürecek olan hazları, entelektüel hazların yanında pek de değerli görmez; aralarında ayrım yapar. ayrıca, kolektif ve toplumsal çıkarların önemli olduğu bir haz-mutluluk anlayışının da bireysel ya da egoist hazlara tercih edilmesi gerektiği, godwin etiğinin temel dayanak noktalarından biridir.[10] ister istemez godwin ahlâkı, bize bir akımı hatırlatıyor: tahmin edeceğiniz üzere jeremy bentham ve john stuart mill tarafından kökleri atılan utilitarizmi.[11] yâni toplumun ve bütünün haklarını, isteklerini, menfaatini, faydasını ve ahlâkını; godwin, bireye tercih ediyor.

godwin’in siyâset felsefesindeki konumu nedir? siyâset felsefesi kapsamında değerlendirebileceğimiz eserlerinin ortak ana düşüncesi olarak godwin’in otorite, hükûmet, baskıcı rejim ve tek kişinin ya da grubun egemenliğine dayanan sistemlere tümüyle karşı çıktığını iddiâ edebiliriz. buna paralel olarak otorite baskısının minimuma indirildiği, gönüllülük içerisinde paylaşımlar yapılan, anti-ırkçı ve anti-merkezîyetçi toplum anlayışı düşünürün benimsediği siyâsî anlayıştır. ancak bu tip bir politik kavrayış, godwin’in devleti rasyonel bir düzlemde temellendirdiği şeklinde bir yanılgıya bizi götürmemelidir. işte “devlet” tanımı ve bu kavramın kökeninin araştırılması, gerekliliğinin sorgulanması, siyâset felsefesinde olduğu gibi, godwin’de de temel ve çözülmesi gereken bir problemdir. bu nedenle “devlet” problemi, godwin anarşizminin çıkış noktasını da oluşturması itibariyle detaylı olarak incelenmelidir.

yazının en başında belirttiğim bir şey vardı. godwin, çoğunlukla kendisi hakkında “ben bir anarşistim” dememiş ve anarşizm terimini kullanmamaya özen göstermiştir.[12] fakat bu onun anarşist olmadığını göstermez. batı’nın modern anarşizminin ilk ve en temel ilkelerini ortaya koyan bu düşünürün, anarşizm teriminden kaçması oldukça ilgi çekicidir. bunun nedeni olarak onun anladığı mânâda bir anarşizmin ve tanımının, içerisinde toplumun geleceğine yönelik oldukça olumsuz anlamlar taşıyor olması ortaya atılabilir. godwin’in, toplumcu bir anarşist teorisyen olduğunu göz önünde bulundurursak, onun neden “anarşist” olarak adlandırılmak istemediğini makûl izah edebiliriz.

godwin, devlete yönelik, devleti temellendiren her türden doktrini, açıklamayı ve felsefî ekolü reddetmiştir. karşı çıktığı devleti haklılandıran iki temel teori, devletin ilâhî kökeni ve toplumsal sözleşme yoluyla devlet teorileridir.[13] buradan şunu apaçık kavrayabiliriz: toplumcu bir ateist ve anarşist olan godwin, eğer devleti reddediyorsa, godwin felsefesinde devlet ve toplum arasında muhakkak bir ayrım ya da farklılık olmalıdır. nitekim öyledir. godwin’e göre toplum, devleti gereksinmez ve ondan tümüyle farklıdır, en azından gerek sosyokültürel gerek etik açıdan farklılık göstermelidir. godwin, buradaki düşüncelerini temellendirebilmek için thomas paine’in felsefesinden yararlanmıştır. örneğin, godwin, toplumun her halükârda “iyi” olması gerektiğini veya bir “iyilik” barındırdığını, buna karşın en “iyi”, ideal devlette bile mutlaka topluma yönelik bir “kötülük” bulunduğunu iddiâ etmektedir. bu görüş thomas paine’in devlet ve toplum görüşleriyle benzerdir.[14] godwin’in etik düşüncelerinin, burada, siyâset felsefesinde de yer bulduğunu görüyoruz. öyleyse her devlette potansiyel olarak mevcûd olan “kötülük” nedir ve nereden gelmektedir? düşünüre göre bu kötülük, insanın özgür ve seçici eylemlerinin, isteklerinin ve ahlâkının, bir başka kuruma, yani devlete devredilmesidir. devlet, bir insan için başka insanlar demektir ve başka insanlar söz konusu olduğunda, devletin yaptırım gücü bulunduğundan, bu insanlar, ilgili bireyin özgür eylemleri ve ahlâkı söz konusu olduğunda tehlike arz edebilir. şu soruyu tam bu noktada sormakta fayda var: godwin felsefesinde toplumcu ahlâkın, birey ahlâkına tercih edildiğini belirtmiştim. toplum ise, yine devlette olduğu gibi, o bireyden farklı, başka insanlar demek olduğundan, devlet fikrindeki “başka insanlar” ile toplumdaki “başka insanlar” arasında ne türden bir farklılık vardır? godwin, devleti reddedip toplumcu, utilitaryen (menfaatçi) ahlâkı temellendirirken bunun ayrımını nasıl yapıyor? bunlar aynı kavramlar ya da aynı birlikteliğe işaret eden olgular değil midir? godwin için kesinlikle değil. godwin’in siyâset felsefesine değinirken aktardığım bir ayrım vardı: devlet ve toplum ayrımı. godwin, bu ayrımdan yola çıkarak bu kurumların sâhip olduğu başka insanların da ilgili kuruma göre biçimleneceğini söylüyor.

sosyal ve rasyonel bir varlık olan insan, toplum içerisinde yaşar ve onunla karşılıklı ilişki içerisindedir. godwin’e göre toplum, insanların birliğinden çok da ötesi olmayıp yalnızca insanların bir birlikteliğidir. bu nedenle, godwin’e göre topluma dâir özel irâdî açıklamalara, temellendirmelere gerek yoktur. onun en önemli özelliği, insanların iyiliğinden kaynaklanan bir iyiliğe sahip olması ve bireyin, birey olarak yaşayabilmesine bir zemin hazırlamasıdır. toplumcu görüşleri, diğer anarşistler olan t. paine ve kropotkin’le uzlaşır. toplumcu görüşleri çerçevesinde devlet teorilerini reddettiğini yukarıda belirtmiştim. şimdi de bu devlet teorilerini reddediş gerekçelerine bir göz atalım. örneğin, ilâhî neden teorisini kendi sâhip olduğu ateistik düşünceler ve yine kendine ait, stabil, özgün bir adalet sistemine uymadığından kabul etmemektedir. öte yandan jean-jacques rousseau gibi filozoflarca dile getirilmiş olan toplum sözleşmesi yoluyla devlet teorisini de şu şekilde eleştirir:

“toplumsal sözleşme bir kuşağı başka bir kuşağın vaatleriyle bağlamaya çalışır. her bireyin neyin doğru olduğuna ilişkin kişisel yargısını uygulama yükümlülüğünü yadsır. vaatlerimizi yerine getirmek zorunda olduğumuz şeklindeki yanlış bir düşünceye dayanır.”[15]

buradan da görüleceği gibi godwin’e göre, “toplumsal sözleşme” berâberinde birtakım zorluklar getirir. godwin’in temel îtirâzı da bu tip bir sözleşmenin, gelecek nesillere tümüyle başarılı bir şekilde taşınamayacağı şeklindedir. çünkü ona göre gelenekler, belli bir döneme ve koşula ait normlar, şartlar değiştiği sürece değişmelidir. ancak devleti oluşturabilecek bu tip bir sözleşme, çoğunlukla değişimi barındıramaz.

godwin’in kısa biyografisinde ismi geçen siyasal tüze adlı bir yapıtı vardı. bu yapıtta düşünürün “anarşizm” kavramını kullanmaktan özenle kaçındığını belirtmeliyim. buna rağmen, bu eserde devlete yönelik eleştirilerinde, devleti tamamen ortadan kaldıran düşünceler üzerine yoğunlaşmış ve insanlığın “aydınlanma” sürecinde, toplum düzeyinde artık devlete ihtiyaç duymadığını söylemiştir. devletle birlikte gelen yasalar, adalet, kurumsallaşma, politika, hukuk ve gelenek de bu yok oluşun içerisindedir. ona göre bu saydığımız kavramlar, insanın dinamik, değişken ve ilerleyen doğasına aykırı olmakla birlikte zamâna yenik düşerler. bu nedenle, eğer bu kavramların önlemek istediği olgular, örneğin suç unsurları, sâdece ve sâdece ilgili kavramının kökeninin, kaynağının komple bertarâf edilmesiyle yok edilebilir. bu da devletin mevcûd yasaları ya da paradigması ile değil, kişinin özgür irâdî eylemleri ile mümkün olabilir. çünkü yasalar insan doğasına aykırıdır, toplumda yasalar mevcûd olduğu sürece yasalara karşı çıkma eylemleri de olacaktır. peki, kişinin özgür irâdî eylemleri, bir kötülüğün ortadan kalkmasını yasalara gerek duymaksızın nasıl sağlayabilir? godwin burada adâlet kavramından bahseder. eğer kişi adâletin ne olduğunu, olması gerektiğini kendi fikir ekseninde yeterince değerlendirirse, eylemlerini âdil bir zemine oturtur. "âdil olan en iyi olandır."[16] bu nedenle ister liberal ister sosyalist olsun devleti ve yasaları temellendiren her türlü fikir, âdil bir zeminden uzaksa ahlâk dışıdır.

godwin, ayrıca mülkîyet ve iktidâr ilişkini batılı-modern anlamda ilk kez tanımlayanlardan biri olmuştur.[17] onun tanımlamalarında mülkîyet, devletin oluşmasında başat öğelerden biri olup baskı, hırsızlık, itaat, sahtekârlık gibi olumsuz kavramları da berâberinde getirir. bu anlamda çeşitli liberal ve kapitalist yaklaşımlar, anarşizmin kabûl edemeyeceği sistemler olarak değerlendirilebilir. godwin’in “siyasal tüze” adı eserinde “ilkel komünal” yaşamı savunduğunu söylemeliyiz, ancak bu tip bir komünal yaşamın modern marksist-sosyalist yaklaşımlardan epey farklı olduğunu da belirtmemiz gerekir.[18]

godwin “ilkel komünal” yaşamı nasıl açıklar? tarım temelli bir toplum anlayışı winstanley, kropotkin ve morris gibi filozoflarca da değerlendirilmiş olan, godwin’in de yararlandığı bir anlayıştır. tarım temelli toplum nasıldır? bu tip bir toplumda insanlar arasında alt-üst ilişkisi olmayıp hepsi aynı şartlarda tarlalarda çalışırlar. gösterdikleri emek karşılığında elde ettikleri herhangi bir para, mal, mülk yoktur. dolayısıyla kişisel sâhiplenme durumu söz konusu olmadığından, birikim ve alışveriş de görülmez. insanlar ihtiyaç duydukları oranda ortak depolardan istedikleri kadar alırlar. insanlar hemen hemen eşit koşullarda bulunduklarından, ihtiyaçları da benzer olup gereksinimler arasında büyük farklar gözlenmez. anarşist düşüncelerde çoğunlukla ortak bir kavram olan mülksüzlük ya da yaşamın ortaklığı, godwin’de de böylece temellendirilmiş olur. çünkü ona göre, gereksinimden fazla lükstür ve lüks, kişiyi yozlaştırır, hırsa bürür ve toplumu kurutur. malı ve gücü elinde bulunduran zenginlerin, güçsüzleri kontrol etmek amacıyla devleti, hükûmeti ve yasaları îcad ettiğini düşünen godwin, buradan kendi siyâset felsefesi anlayışı itibâriyle devleti, erdemli toplum için zararlı bir kurum olarak görür.[19] devlet yönetim sistemleri içerisinden de monarşizmi olabilecek en kötü yönetim sistemi olarak değerlendirip bu sistemde yönetimi devralmış olan tek kişinin, tek kişilik iktidârının toplum açısından despotizm sebebiyle biri felâket olabileceğini düşünür. monarşist sistem, insanlar arasındaki eşitliği yapay olarak bozan, sahtekârlıklar ve zorbalıklarla dolu bir sistemdir. aristokrasi ise feodalizmin bir ürünüdür ve sahte bir gelir dağılımı üzerine kuruludur. bu tip sistemler tamâmen insanların eşitsizliğini vurgulayan, yok edilesi yönetim sistemleridir. yönetim sistemleri içerisinde diğerlerine en çok tercih edilebilir, kötünün iyisi şeklinde tâbir edilebilecek bir yönetim anlayışı ise demokrasidir.[20] godwin’in toplumcu fikirlerine baktığımızda, demokratik fikirleri bir noktada destekleyebileceğini söylememiz yanlış olmaz, zîrâ demokraside toplum içerisindeki her birey en azından teorik olarak eşittir. veyâ godwin demokrasiyi öyle değerlendirmiştir demek daha doğru olur. buna rağmen godwin demokrasiyi da kabûl etmeyip mümkün devletler içerisinde iyi olan bir şey olarak düşünür. bu dâhi godwin’in devleti temellendirmek için kullandığı bir argüman değildir. kuşkusuz demokrasiyi de birçok yazısında, farklı zamanlarda eleştirmiş ve anarşist düşüncelerini ortaya dökmüştür. ona göre demokrasi, iyiye yönelik bir atılım olmasına karşın, toplumsal adâleti sağlayamamıştır. toplumsal adâleti sağlayabilecek hiç mi bir kurum yoktur? godwin, devlet yerine toplumsal adâletin sağlanmasına yönelik çeşitli alternatifler önerir. ona göre devletler, monarşiler, aristokrasiler, eşitsizlikler ve büyük merkezî birimler ortadan kaldırıldığında, godwin, nispeten yerel yönetim sistemlerinin kurulabileceğini öngörür. bu tip lokal işletim birimlerinde mülk hırsları, iktidârın verdiği güç, soysuzluklar, yasaların zorbalığı ve eşitsizlikler en aza indirilmiş olacaktır. godwin’in “bucak”, sonraki birçok anarşistin “komün” adını verdiği bu sistemler, devlete alternatif olabilecek yegâne kurumlardır.[21] bu kurumlar ise tüm insanlara eşit yaşama hakkı ve kaynakları değerlendirme özgürlüğü, serbest düşünce ortamı sağlayacaktır. bunun sonraki aşaması ise tüm dünyâda, insanları ayıran her türlü yapay, ulusal sınırın ortadan kalkması ve dünyânın komple bir “yeryüzü cumhuriyetine” dönüşmesidir.

adâlet, bilhassa toplumsal adâlet kavramının godwin’de ön plana çıktığını ve godwin'e göre adâletin liberal ya da sosyalist devlet düzenlerince sağlanamayacağını gördük. godwin’e göre toplumsal adâlet, ilk olarak toplum bilincinin yerleşmesiyle sağlanmalıdır. bu bilinç, insanların eşit değerleri paylaştığı, karşılıklı iletişimin ve yardımlaşmanın göz önünde bulundurulduğu ve mülk edinmemenin kâide olarak görüldüğü bir ortamda gelişebilir. godwin insanın bütün kâbiliyetlerinin, toplumsal adâletin ve iyiliğin sağlanması için kullanılması gerektiği taraftârıdır.

godwin’in eğitim üzerine neler söylediğine de bir bakalım. eğitimde, diğer pek çok hususta yararlandığı ve eleştirdiği bir isim olan j. j. rousseau’nun etkisini görebiliyoruz. rousseau’nun eğitim felsefesinde sözünü ettiği “her şeyden önce merak uyandır” ilkesi godwin tarafından da kullanılmıştır. bu yoldan eğitim, bireyin ve toplumun özgürlüğüne giden bir reform aracı olmaktadır. yazının bir yerinde bahsettiğim “aydınlanma” kavramının bu noktada godwin’in eğitim anlayışıyla ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. godwin, aydınlanma olarak gördüğü toplumun iyiliği, yardımlaşma duygusu ve adâlet isteğinin, erdemin bir yolu olarak kendi felsefesince kurguladığı bir eğitim anlayışıyla şekillendirmiş olabilir. fakat devletin içerisinde bulunduğu, üretiminden ve icrâsından sorumlu olduğu bir eğitim, godwin’e göre tam ters bir etki yapmaktadır. hükûmet güdümlü ve onun tarafından yönetilen bir eğitim, kaçınılmaz olarak hükûmetin, yani devletin emirlerine boyun eğen ahlâk dışı bir kuruma dönüşür. bu görüşü destekler nitelikte godwin, eğitimin devlet kurumlarını destekler ya da onlara körü körüne itaat eder nitelikte, yasalar bağlı bir faaliyet olarak değil, son derece özgür ve sorgulayıcı bir sistem olması gerektiğini söylemiştir.

yazının son bölümünde godwin’in tolstoy ile bir noktadaki benzerliğine ve godwin’in bazı fikirleri üzerinden birtakım eleştirilere yer vereyim. “direniş” fikri çerçevesinde godwin, militanca ve şiddetli bir aktif direniş yerine, devlete karşı, onu yok etmeye yönelik pasif ve düşünsel direnişi daha doğru bulur. devleti ve onun beraberinde getirdiği kavram ve kurumların zorbalıkla yıkılması, godwin’e göre ahlâkî olmayıp bunun şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmesi gerekmektedir. şiddet, kesinlikle zorda kalınmadıkça kullanılmamalıdır. adÂletin sağlanmasının, insanların aktif bir şekilde devlete müdahâle etmesiyle gerçekleşmesi beklenemez. güç, âdil insanların elinde bir anlam kazanır ve ancak toplumsal adâleti sindirmiş bir toplumun bireyleri için kullanışlıdır. “pasif direniş” geçtiğimiz yüzyılda tolstoy ve mahatma gandhi gibi düşünürlerce savunulmuş, gerektiğinde uygulanmıştır. bu büyük düşünürlerin, kendilerinden birkaç asır önce yaşamış olan godwin’in pasif direniş fikirlerinden etkilendiği düşünülebilir.

birkaç godwin eleştirisiyle bitireyim. hatırlarsanız godwin’in, insanın birtakım yasalara –burada yasadan kastım elbette ki evrimsel süreçler ve doğa yasaları- bağlı olarak var olduğunu, ancak hiçbir şekilde insanda birtakım a priori verilerin bulunmadığını söylemişti. hâliyle godwin’in insanın doğuştan erdemli, dürüst, iyi ya da kötü olamayacağını, herkes için geçerli birtakım aklî doğrulara sâhip olmadığını, dolayısıyla kişinin doğruları çevresinden edindiğini belirtmesi doğaldır. ancak, en azından bir yeter sebep için bu görüş temelinden sarsılabilir. zihinde mantık ilkelerinin kaynağı sorunu, asırlarca tartışılmış ve mantık ilkelerinin a priori olduğu yönünde bir görüşün daha çok kabûl edilmesiyle, hâlâ mantığın empirik kaynağı olduğunu söyleyenler olmasına rağmen doğuştanlığı yönünde karar kılınmış bir sorundur. elbette ki mantığın ve mantık ilkelerinin kökenini sorgulamak, bizi içerisinden çıkamadığımız bir döngüye sokmakta ve âdetâ bizi, aklımızı mantığın içerisine hapsetmektedir; ancak bu, yâni belirli koşullar altında mantık ilkelerinin nedenini/kaynağını sorgulayan ve eleştiren, düşünen zihinsel olarak mantığın kaynağı konusunda bir şeylere yeterince vâkıf olamamamız, şüphesiz ki onun çok daha farklı koşullarda, yeterli kâbiliyete sâhip, bizden farklı özneler tarafından bilinmeyeceği anlamını taşımıyor. öyleyse, şunu diyebiliriz ki, mantığın a priori olup olmadığı, biz onun hakkında yeteri kadar bir bilgiye sâhip olmasak dâhi belirlidir; bu belirlilikten yola çıkan birçok düşünür, onun a priori olabileceği yönünde görüş belirtmektedir. godwin’in yanılmış olabileceği noktaya tekrar geliyoruz: eğer en az bir a priori bilgiye sâhipsek, bu bilgiden yola çıkarak elde edebileceğimiz –belirli koşullar altında elde edilmiş- bilgilerin de eğer bu koşullar herkesi için aynıysa, sözgelimi düşünüre göre bu yasalar her insan için geçerli ve aynıdır, a priori, yâni doğuştan, tecrübeye bağlı olmaksızın var olabileceğini düşünmememiz için bir nedenimiz kalmamaktadır. örneğin, herhangi bir mantık ilkesine bağlı elde edeceğimiz bir veri olsun. eğer bu verinin elde edilme süreci ve formülasyonda belirtilmesi gereken tüm koşullar, iki farklı özne-zihin için aynıysa, aynı mantık ilkesinin farklı zihinlerde aynı şekillerde bulunduğunu düşündüğümüzde, aynı sonuçlara varılacaktır. bunun sonucu olarak aynı bilgi, farklı zihinlerce elde edilmiş ya da o zihinde bu bilgi bir şekilde var olmuş olacaktır. bu bilginin, godwin’in iddiâ ettiği şekilde bir erdem, iyi, kötü, dürüst olmayacağını söylememiz için geçerli/zorunlu bir kanıt yoktur. bu nedenle godwin burada bir varsayımdan yola çıkarak düşüncelerini temellendirmekte, ancak bu varsayımın doğru olmayabileceği, hatta yanlışlığı göz önündedir. öte yandan, godwin’in diğer birçok felsefî disiplinde öne sürdüğü fikirlerin birçoğunun bugünün düşünürlerinin fikirlerinin dayanak noktasını teşkil ettiğini söylememiz gerekir.

son olarak, godwin’in yaşamı boyunca onun felsefesine eleştiri getiren en büyük isimle olan tartışmasını özetleyerek yazıyı bitireyim. bu kişi, bilindiği üzere ünlü ingiliz politik teorisyen, nüfus bilimci ve yazar thomas robert malthus’tur. 1798 yılında malthus, an essay on the principles of population adlı eserinde godwin’in toplum kuramları üzerine eleştiriler yazmıştır. malthus’a göre bir toplumun nüfusu, o toplumu savaş, kıtlık, hastalıklar ve göçler gibi olumsuz durumlar bulunmadığı sürece geometri olarak artma eğilimindedir. ancak bu artış, potansiyel olarak sonsuz olmasına rağmen, bir noktadan sonra, popülasyonun taşıma kapasitesi yaklaşıldığında, mevcûd popülasyonun üyeleri artan nüfûsa bağlı olarak birtakım zorluklarla karşılaşır. bunlar arasında mekân için rekâbet, kaynak sıkıntısı çekme, besin bulma güçlüğü, daha çok konfora ulaşma isteği, bunları elde etmek için çeşitli savaşlar ve göçler sayılabilir. bunlara bağlı olarak, ilgili popülasyonun her bir bireyi, farklı bir davranış göstererek, hayatta kalma ve kendi neslini devam ettirebilme güdüsüyle kendi türünün bireylerini dâhi ezme, yok etme, ona üstün gelmeyi isteme gibi davranışlara bürünür. bu tamamen doğal ve kaçınılmazdır, çünkü biyolojik yapımız aynen bunu gerektirmektedir. işte tam bu noktada, insan popülasyonlarının bireyleri arasında farklılıklar gözlenmeye başlar. güçlü olanlar zayıf olanları, elinde kullanabileceği bir materyali olan olmayanı, parası olan parası olmayanı ezer. bu kaçınılmazdır. fakirlik, hiçbir şekilde yapay bir durum olmayıp doğal gerekliliklerimizin bir sonucudur. malthus, godwin’le tartışırken buna benzer bir argüman kullanmış, nüfusun ideal büyümesi ile besin yeterliliğini birkaç on yıl için tasarlamıştır. ona göre nüfusumuz geometrik olarak artarken, yani 2, 4, 8, 16, 32… şeklinde, besinlerimiz bu şekilde bir artışa yeterli gelmeyip ancak aritmetik bir artışta, 1, 2, 3, 4, 5… gibi, kalmaktadır. zaman geçtikçe nüfus ile besin toplamı arasındaki fark artmaktadır. bu tip bir eleştiriye godwin’in ne dediğine geldiğimizde, onun malthus’un görüşlerini bir noktada kabûl ettiğini, ancak bu tip bir baskı, zorluk durumunun insan popülasyonlarında meydâna gelmemesi için de politik adâlet kitabında bir çözüm önerdiğini görüyoruz. ona göre, toplumda meydâna gelen, insanın var olma, hayatta kalma ve üreme güdüsünden bir şekilde kurtulup insan doğasını, bu tip bir seks ya da fizikî istekler yerine, entelektüel doyumlara ve ahlâkî arzulara çevirebilirsek, bu durumda toplumda kaçınılmaz olarak meydâna gelen farklılıkları ve kötülükleri engellemiş oluruz. malthus, bu tip önerinin asla gerçekleşemeyeceğini bildirmiştir. aralarındaki tartışmalar sonraki yıllarda da özellikle bu konu üzerinden devam etmiş; 1820 yılında godwin, of population: an enquiry concerning the power of ıncrease in the numbers of mankinds isimli, malthus’un fikirlerini reddettiği bir deneme yayımlamıştır. bu denemede godwin’in temel argümanı, malthus’un nüfusun geometrik bir şekilde arttığı noktasında görüşlerinin dayanıksızlığı olmuştur.


görsel: godwin’le uzun yıllar nüfusun niteliği konusunda tartışmış olan ingiliz nüfus bilimci, ileride sosyal darwinist fikirlerin ortaya atılmasında etkili olan t. robert malthus.

referanslar, kaynakça ve dipnotlar

1. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 66
2. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 71-73
3. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 73
4. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 73
5. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 295-296
6. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 295-296
7. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 74
8. bu şekildeki yaklaşım, felsefede natüralizm olarak adlandırılır ve özellikle günümüz biliminin dayanak noktalarından birisidir. modern dönem öncesinin biliminde aşkın, doğaüstü, temelsiz inanca dayalı, dogmatik fikir ve unsurlar doğal olanlarla birlikteyken modern dönemde özellikle analitik mantık çalışmalarıyla birlikte bilimin metodolojisi kökten değişime uğramıştır. godwin, analitik ekol içerisinde yer almamasına rağmen modern ve natüralistik sayılabilecek dünya görüşleriyle, kendisinden sonra ortaya konacak olan bilim faaliyetlerinin düşünsel zeminini, ondan önce aktarmıştır.
9. hedonizm, türkçesi hazcılık, antik yunan’da özellikle kireneli aristippos ve epikür tarafından temeli atılmış, hazzın “iyi” olduğunu ve insan eylemlerinin mutlak sûretle, dolaylı ya da doğrudan hazza yönelik olduğunu iddiâ eden felsefî akımdır. burada hazzın fizikî ya da tinsel olduğu üzerine sonraki asırlarda özellikle avrupa’da haz temelli farklı görüşler de ortaya çıkmıştır. godwin de entelektüel hazzı üstün tutan –kısmî- bir hedonist düşünürdür.
10. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 298
11. utilitarizm, ahlâk felsefesinde herhangi bir eylemin doğruluğunun ya da kabul edilebilirliğinin, o eylemin mümkün olabilecek en çok sayıdaki insana ve en iyi şekilde yarar sağlamasına göre belirlenmesi gerektiğini savunan felsefî görüştür. jeremy bentham ve j. stuart mill tarafından modern dönemde adlandırılan utilitarizm, iyiyle birlikte mutluluğu da bir doğruluk ölçütü olarak almaktadır.
12. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 66
13. “devletin kökeni problemi” siyâset felsefesinin temel problemlerindendir. bu iki temel devlet teorisi hâricinde aristoteles ve cicero gibi düşünürlerce antik yunan’da savunulmuş aile teorisi, çeşitli evrimciler, herbert spencer ve plato tarafından savunulmuş biyolojik /doğal köken teorisi, seneca ve ibn haldun gibi düşünürlerce savunulmuş kuvvet ve mücâdele teorisi ve karl marx tarafından savunulmuş diyalektik materyalist ekonomik-târihsel teori gibi kuramlar mevcûddur.
14. george, crowder, klâsik anarşizm (türkçesi: sinan altıparmak), öteki yayınevi, 2007, sy. 71
15. woodcock, george, anarşizm bir düşünce ve hareketin tarihi (çeviren: alev türker), kaos yayınları, istanbul, 1996, sy. 84
16. marshall, peter, anarşizmin tarihi (çeviren: yavuz alogan), imge kitabevi, sy. 302-303
17. konuyla ilgili olan vikisosyalizm mâkalesi okunabilir.
18. marksist felsefede insanlık birtakım sosyoekonomik süreçlerden ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim biçimlerinden geçmekte; bunlar diyalektik olarak birbirini tâkip etmektedir. marksist ekonomi ve târih kuramına göre, insanlığın sâhip olduğu ilk, basit yönetim formu “ilkel komünal” yaşamdır. bu tip bir yaşam, bize doğadan, evrimsel süreçlerden mîras kalmıştır. zamanla tarıma bağlı olarak toprağı işleyen, hayvanları evcilleştiren insanlar, belirli mekânları yer edinince toplumsal eşitsizlikler ve sınıf farklılıkları meydâna gelmiştir. sınıf farklılıkları bünyesinde oluşan, toprak ve güç sahipleri ve onların emrinde çalışanlar olarak kölelik sistemi, feodal ve burjuva sistemleri oluşturmuştur. bu ilerleyiş diyalektik ve maddî koşullar altında olup bunun ilerisi marksist teoriye göre tahmin edilmektedir. buna göre burjuvazinin ve sınıf ayrımının yıkımıyla ortaya çıkacak olan eşitlikçi sistemin adı sosyalizm olacaktır. sosyalizm ise, daha farklı koşullar altında, yine diyalektik olarak k. marx’ın ve diğer komünist düşünürlerin öngörüleri çerçevesinde yerini komünizme bırakacaktır. bu nedenle ilkel komünal sistem, son hâliyle sosyalist ve komünist sistemlerden diyalektik olarak farklılıklar gösterecektir. bu farklılıklar için, konuyla ilgili bir giriş ya da başlangıç kitabı olarak önerebileceğim iki temel kaynak, georges politzer’in felsefenin temel ilkeleri ve felsefenin başlangıç ilkeleri adlı eserleridir. politzer’in bir işçi üniversitesinde ders olarak okuttuğu ders notlarından oluşturulmuş bu kitaplar, marksist felsefenin ne olduğunu anlatan en sâde kitaplar arasında gösterilebilir.
19. torun, yıldırım, klâsik anarşizm, savaş yayınevi, ankara, 2009, (2. baskı), sy. 74-80
20. ingilizce bilenler için vikipedia’nın demokrasi eleştirisi adlı maddesi kesinlikle okunmalıdır.
21. william godwin and political simplicity academia.edu makâlesi.

yapay zekânın semptomları tahmin etmesi

geliştirilen machine learning modelleriyle kanser hastalarının tedâvi sırasında karşılaşabileceği depresyon, anksiyete ve uyku bozuklukları gibi yaygın problemlerin önceden tahmin edilmesi ve bu şekilde kanser hastasının yaşam kalitesini düşüren semptomların önüne geçilebilmesi olayı.

ilk olarak, rt alan hasta gruplarının tedâvi boyunca ne zaman, ne sıklıkta ve ne şiddette semptom geliştirdiklerini raporluyorlar. bunu da geliştirdikleri machine learning algoritmalarıyla test ediyorlar. sonuç olarak kullandıkları machine learning tekniklerinin onkoloji hastalarının gelecekteki semptomlarını ve bunların şiddetlerini anlamlı düzeyde öngörebildiğini gösteriyorlar.

bunun onkoloji klinisyenleri için önemi; hastaların henüz semptom geliştirmediği ve yaşam kalitelerinin bozulmadığı erken dönemlerde verecekleri tedâvi planlarını değiştirebilmeleri ve tedâviyi hastanın yaşamına daha adaptif hâle getirebilmeleri.

ai uygulamaları yalnızca bunlarla sınırlı kalmayacak. herhangi bir hastada, hastalığın tanısının doğru bir şekilde verildiği, prognozun ve tedâvi başarısının, hangi tedâvi yönteminin daha efektif olacağının öngörüldüğü; klinisyenin tecrûbesi ve klinik decision-making başarısıyla yarışan modeller geliyor.

ileri okuma ve referans:

learning from data to predict future symptoms of oncology patients. plos one, 2018; 13 (12): e0208808

doi: 10.1371/journal.pone.0208808

hoşlanılan dişinin adanalı çıkması

hayâl kırıklığıdır. birlikte tespih sallayıp şırdan gömülecek günler yakındır.

şırdanı yemek

başıma kötü bir şey gelmediği sürece gerçekleştirmeyeceğim eylem.

sevgiliye evde şırdan yedirmek

illâ adana'da yapılmasına gerek olmayan eylem.

sevgiliyi şırdan yemeye götürmek

adana'da yapılması makbûl olan eylem.
  • /
  • 110
  • /
  • 36

tatlandırıcının şekerden sağlıklı olmaması


amily


william godwin anarşizminin felsefî temelleri


yapay zekânın semptomları tahmin etmesi


hoşlanılan dişinin adanalı çıkması


şırdanı yemek


sevgiliye evde şırdan yedirmek


sevgiliyi şırdan yemeye götürmek


mandy andresen


selen hünerli


  • /
  • 36

geceye bir şarkı bırak


hayır ağlamıyorum, gözüme "yalnızlık" kaçtı.

yaz tatili yaklaşırken artan tahammülsüzlük hissi

çevrede adeta uçuşarak birbirine kur yapan kuşlar misali sevgililerin artacağının bilincinde olup kendi yalnızlığına ufak ufak sövmelerle karakterize bir tahammülsüzlük hissidir. (bkz:geldi bahar ayları gevşer gönül yayları)

satranç oynayan en yalancı insandır

yalancı değildir. satrancın getirisi olan stratejik bir kafası vardır. kurnazdır da. kime, nerede, ne zaman, ne yapması gerektiğini iyi bilmektedir. bu da her zaman doğruları uygulaması demek değildir.

derdini kimseyle paylaşmayan insan

derdini anlatamamak bir yana dertli olduğunu saklayamayıp anlatamamak daha kötüdür. insanların sana durmadan "neyin var?" demesi bir yandan sevindirir seni, "önemseniyorum galiba, halimi hatrımı soruyorlar." diye bir umut verir. ama bir yandan da canını sıkar, "şimdi var desem anlatmak zorundayım, anlatsam anlamayacak, gelecek bana içi boş tavsiyelerini enjekte edecek. yok ya kalsın." diyerek seni iyice dibe çeker. hangi durum ağır basarsa o kazanır, söylersin ya da söylemezsin. ama çoğu zaman söyle(ye)mezsin. sonra da ne olur, kimse derdi olanları sevmez, sana cüzzamlı muamelesi gösterirler. arkandan "ağırbaşlı, sessiz, sakin ama bir o kadar da tuhaf" sıfatlarını esirgemezler. halbuki sen ne ağırbaşlısın aslında, ne de sessiz sakin. içindeki çığlıkları duymuyorsa birileri, kime anlatmaya çabalarsın ki derdini?

geceye bir şiir bırak

genç bir kadın indi trenden bu gece
bavulunda geçmişin tüm yorgunlukları
biraz da yarım kalmış aşkların kırıntıları
yürüdü şehrin en uzun caddesinde
sürükledikçe ağırlaştı yükü
ağırlaştıkça yavaşladı bedeni
en sonunda durdu
taşımaya yetmedi kuvveti onca kederi
bıraksa orada kendini
ağlardı çığlık çığlığa ama
söz vermişti bir kez ardına bakmamaya
bir bavula baktı
bir de bitmeyecek gibi görünen yola
sonra kaldırdı başını gökyüzüne doğru
derdini anlattı yıldızlara
sanki her biri dinlemişçesine onu
bir ışık düştü yüzüne kadının
süzüldükçe süzüldü ruhu sonsuzluğa
ne geçmiş kaldı ne gelecek kaygısı
geceye karıştı kadın, bir gece yarısı

içinizi dökme defteri

içimde bir şeyler ölüyordu. ve bunu anımsatan, bunu bana gösteren sendin. senin varlığın, var ettiklerin, düşüncelerin, hepsi beni bir kez daha yok oluşumla karşı karşıya getiriyordu. sen bunlardan habersiz her geçen gün var ediyordun; bu da senin yegane mutluluğun, benim ise belki de yeni edindiğim derdim idi. fakat bu dert sanki sen kanatlanıp gitmeden terk etmeyecekti beni. ya da beni yakacak ve küllerimden yeni bir ben ortaya çıkaracaktı. bilemiyordum. bildiğim tek şey sana ulaşmam gerektiğiydi ancak bunu yapabilecek cesaretin bende tozu dahi yoktu. sadece hayallerle ve umutlarla dolu bir karmaşaya hükmetmenin çabası içindeydim. onda da ne kadar başarılı oluyorsam.
peki sana ulaşmak neydi? yollarına çıkmak mıydı, bunun bir tesadüf eseri olduğunu düşündürüp? yoksa tüm cesaretin toplanılmasıyla atılacak bir mesaj mıydı sana, cevap verecek misin vermeyecek misin acaba kaygısı içinde? sahi, sana ulaşmak mümkün müydü? çok afaki bir düşünce miydi yoksa? asla gerçekleşmeyecek ve gerçekleşse bile uzun sürmeyecek... eğer öyleyse ne gereği vardı senli hayaller ile gündüzleri kimsenin fark etmediği kanatlarım ile uçmanın, geceleri ise yıldızlara bakıp hayallere dalıp bu mükemmelliği anımsatan varlığına şarkılar yazmanın. boşuna mı acaba günlerimi bunlarla heba ediyordum. bilmiyorum. sadece düşüncen eşliğinde ayaklarımın yerden kesilmesi ve eşlik eden müziğe uyum mutluluk dansımı yapmak... bu ölümün içinde beni yaşatan yegane şey. bana öldüğümü de yaşadığımı da sen gösteriyordun. bu zıtlıklardan birini seçmeliydim ama. ya içimde yaşayan hiçbir şey bırakmayacaktım. ya da yeni fidanlar dikecektim içime. umut fidanları... sevgi fidanları... aşk fidanları...
değişmem gerekti. karşına bu halde çıkamazdım. sanki olduğum halimden utanıyordum. halbuki aslolan beni olduğum gibi kabul etmen olacaktı. nedendir daha tanımadan bir insanı, olmayacak kişiliklere bürünmek, sırf onun gözüne girmek adına? korku, saf korkuydu bunun adı. eğer bir şeylerin değişmesi gerekiyorsa, bu korkunun varlığının bir an önce ruhumun derinliklerinden kazınması olacaktı. beni korkak bir insan olarak tanımanı istemezdim. çünkü ben gözlerine baktıkça zerre korku görmüyordum. ya da göstermiyordun.
aslında kim olduğun, içinde yaşattığın düşüncelerin neler olduğu, belki de herkesten sakladığın bir yanının olma olasılığı, hepsi de kafamın içinde döner minik soru işaretleri... büyüyor ve zihnime sığmıyor. her gece ve her gündüz olasılıklar üzerinden minik hikayeler yazıyor ve bunların başrolünü oynuyordum seninle. sonu hep mutlu biten ancak gerçekleşmesinin ancak mucize tanımına gireceğini düşündüğüm bu hikayeler artık hayal dünyamın tek uğraşı olmuştu. hayal ediyor, mutlu oluyor fakat sonra bir miktar düşünüyor ve de o acı gerçeğin farkına varıyordum: içimde bir şeyler ölüyor. hem de geride olmadığım bir beni bırakarak...

kendinize sorup cevap bulamadiginiz sorular

bu melankoli nereye kadar sürecek?

günlük

ilkokul 3. sınıftan beridir aksatmadan yaptığım bir aktivitedir günlük tutmak. o zamanlarda yazdıklarım ve yazım şeklim ile şu zamanki arasında uçurum olsa da hiçbir zaman "aman be bırakıyorum artık bu işi" demedim, diyemedim. kendimi yazarak daha iyi ifade ettiğimi düşündüm hep. kalemimden çıkan her sözcüğün hayatımı kalıcı hale getirmesiydi belki de bu istikrarı sağlayan. ya da kimseye anlatamayacağım, anlatsam da kimsenin umrunda olmayacak birçok şeyi sırf ben önemsediğim için, beni ben yaptığı için onunla paylaşmamdı bana zevk veren. halen de kendime özel zamanlar ayırıyorum bunun için. fakat bir başka güzel yanı da günlük tutmanın, geçmişe bir daha bakabilmeni sağlaması olmalı. insan bir yandan kahkahalar atarak bir yandan da düşünerek okuduğu zaman aslında yerinde saymadığını, aslında ne kadar da çok büyüdüğünü (bkz:insanın büyüdüğünü anladığı an) fark ediyor. velhasıl kelam yazmaya ilginiz varsa bir başlayın gerisi gelir derim. ilginiz yoksa bile bir deneyin. bir şey kaybetmezsiniz sonuçta.

banyo yaparken hayatı sorgulamak

hayatı da sorgularsın, hiç gerçekleşmeyecek hayalleri başa da sararsın. kafanda kurguladığın o cümleler önce kafanın içinde, sonra da fayanslara çarpa çarpa bulunduğun kabinde yankılanır. ama işin kötü tarafı asla kimse duymaz. yankının şiddeti arttıkça daha çok daldırmak istersin başını suya. belki boğulurum da kurtulurum bu kabustan diyerek. ama ne su seni boğar ne de nefesin dayanır seni tutmaya orada. kalırsın bu seslerle bir başına.

geceye bir şiir bırak

uzun sürdü sonbahar
hüznün başlangıcı oldu
ardından kış
tüm gizleri kapatacak
beyaz güzelliğinin arkasında
üşüyeceğiz
hatta yağmur da yağacak
penceremizin kenarından
düşen her damlayı izleyip
düşüneceğiz

Toplam entry sayısı: 1093

tıbbiyeli itiraf

yıllar önce, hayâtımda bir kez otobüs garında sabahladım. uzun zaman sonra ilk kez görüştüğümüz gündü, sırf birkaç saat fazla vakit geçirebilmek için dönüş bileti almadım, bilet kalmaması ihtimâline rağmen dönüş bileti almak gün boyu aklımın ucundan bile geçmedi. sabahtan akşama vakit nasıl geçti anlamadık, hafif çakırkeyif kafayla gecenin köründe otogara döndük, ikimizin de evi o an olduğumuz şehirde değil ama onunki kolay, bilet bol. inişte alacak da var. ben sordum bana bilet yok. onun var. ayıldık iyiyiz. sen git dedim, ben burada sabahlarım, ilk otobüsle dönerim. ben de seninle kalacağım dedi. evdekilere ne diyeceksin dedim. olsun dedi. bir şeyler anlatırım. git, hayır, git hayır... beni iknâ etti, benimle kaldı. sabaha biletleri aldık. gün boyu yorgun düşmüşüz. otogarda oturma yerleri çok geniş değil, aynı anda tek blokta iki kişi yatamıyor. ben oturdum, dizime yattı, gülümsedi ve uyuyakaldı. kapıya yakındık, yağmur başladı, benim hırkayla da üzerini örttüm.

annem benim bebeklik-çocukluk oyuncaklarımın hepsini ben büyüyünce benden habersiz tanıdığı diğer küçük çocuklara dağıtmış. tam 3 kocaman koli. misâfirliğe gidince veletlerin elinde benim oyuncakları gördüm. eve geri getiremedim tabi. sevgilini başkasının altında görmeye benzer. ahmet kaya "beni vur beni onlara verme" diyor ya, aynen öyle. oyuncaklar isyân ediyor resmen. ya da bana öyle geliyor. duygusalım o an. anneme en kızdığım zamanlardan biridir. evi yıkmıştım. bir diğeri de evdeki tüm ansiklopedileri taşınıyoruz diye kütüphâneye bağışlaması. ilgilenmiyorum diye muhtemelen ama vallahi okuyordum yalan yok. o zamanlardan beri hâtırası olan nesnelere, kokulara, müziklere... her şeye ilgim var. kaybolsun istemem, kimseye de müdahâle ettirmem, dokundurtmam. sinema bileti saklamak, parfümün dibinde bırakmak, defterime bırakılan gizli notları defter çöpe gitse bile defterden ayırıp bir kenara kaldırmak, ilk mesajlar... çok şey. özneleri yaşantımda artık yer almasa da anıları evimin bir köşesinde kalsın, problem yok. annem de oyuncakları dağıtmış ama bir oyuncak hâriç. o evde kalmış. şans eseri benim gece üstüne başımı koyup yattığım pofuduk ayıcık, kitaplığın üzerinde unutulmuş. bembeyaz tüylü, yumuşacık bir şey. bununla yatmayı severdim. yaş 3-4 olsa gerek işte. küçüklüğümden kalan tek ve son oyuncaktı. işte ben o gün bu ayıcığı ona hediye olarak getirdim. kalan tek oyuncağım. onunla birlikte "kaybolacağını" bile bile. kendisinin sırt çantasından çıkardım, başını kaldırdım ve çocukken benim yattığım şekilde başının altına o ayıcığı koydum. ayıcığın kollarıyla bir zamanlar kendime yaptığım gibi yanaklarını okşadım. kendimi gördüm, uzaklara daldım, çocukluğumu hatırladım. o an uyandı, çok mâsum güldü. teşekkür ederim dedi. esas ben sana teşekkür ederim dedim. orada, tüm gece yorgunluğuma rağmen belki ya 1 ya 1,5 saat zorâki uyudum, bir gün onun benim için yok olacağının farkında olarak 6-7 saat boyunca, sanki yaşamımın son saatleri gibi onu izledim. tüm günü zihnimden yeniden yeniden yaşadım. o gün dişiliğine dokundum, utangaçtım. yeniden çocuk oldum. o hep çocuktu.

o gün nasıl bırakmadıysa sonra da bırakmadı, anne gibi sevdi. ama ben çok günâh işledim, kaya gibi sert. okyanus gibi soğuk, cehennemlik bir günahkâr, hayırsız evlât oldum. çok mutlu oldu, güldü ve çok ağladı, haz dolu sızılar duydu. pişman olmadık. birçokları gibi o da bir gün kayboldu, hiçbir şey sonsuza dek sürmez. yalnızca bâzıları diğerlerinden biraz daha uzun sürer. çünkü ben çocuk kalmadım, erkek oldum. tabiatım, kimliğim, benliğim bu. mâsum değilim. dişiliğin kendisi beni acıttı. ben de dişileri. ayrılma vakti gelince düş sokağı sakinlerinden esinlendim, beni değil "sen yine seni sev" dedim. derken hep zorlandım.

karşılaştığım yürek yüceliği karşısında hep küçüleceğim. hayranlıkla izleyeceğim. dişiliklerinden etkileneceğim. bir an çocuklaşıp yine erkek adam olacağım. bir gün biri karşıma çıkıp beni şapşal âşığa çevirene dek, kan revân içinde bırakana, yılların öcünü alıp beni tamâmen parçalayıp yok edene dek, beni bir tanrı yargılamasıyla cehenneme postalayana dek farklı bedenlerde bu oyunu devâm ettireceğiz. bundan hep keyif alacağız, acı ve haz birbirinin içine geçecek. bu oyunda knock-out olmadığım sürece ahmet kaya'nın yusuf hayaloğlu şiirinde dile getirdiği bunalımla, eninde sonunda ben değil benim hakkımdaki iyi niyetler, bir bir yargılanıp asılacak. kalan bir ayıcık, bir küçük acı, bir küçük haz. acı ve hazzın tam ortası. veyâ ezginin günlüğü'nün şarkısındaki, "dilimizde yinelenen bir şarkıda". toprak ve çimen kokusunda, sütlü çayda, ay ışığında ve kitap satırında bir şeyler.

                      



boşluk daima aramızda, zaman ise bir hastalık gibi bize bağlı.
ancak zaman, boşluktan daha acımasız.
boşluğun içinde ölü bir şey var, zamanın içindeyse öldüren bir şey...

tatlı seferleri

en iyi çikolata

piyasa ürünleri içinde denediklerim arasında schogetten ve lindt'nin sütlüleri, hârika idi. schogetten'de, diğer sütlü çikolatalarda bulunmayan, değişik tereyağlı ve süt-ilişkili bir tad var ve bu beni ona bağımlı kılıyor.

ama bunlar piyasaya çok yayılmamış ürünler. ayrıca, butik çikolata üreten yerlerde çok lezzetli çikolatalar da bulabilirsiniz; ancak damak zevkinize göre tek tek gezmeniz gerekiyor. hiçbiri diğerini tutmuyor. her yerde bulunabilen ve anlık sütlü çikolata gereksinimimi karşılayan ürün ise nestle 1927 ekstra sütlü kare çikolata. ancak bunun benim için bir dezavantajı, süt tadını geride bırakan bir kakao tadının gelmesi ya da süt-kakao'nun bir bütün olarak hissedilememesi.

yoklukta kalırsam da şâyet bir çikolatada yeterince süt varsa, her türlü iş görür. lâkin prensip olarak çikolatanın içinde fındık, fıstık, meyve, bisküvi vs. hiçbir şeyi kabûl etmiyorum. bunlar bana kalırsa, çikolatayı çikolata yapan lezzeti bozuyorlar. çikolata dışında severim orası ayrı. bitter çikolata ise süt eksikliği sebebiyle tercihim değildir. beyaz çikolatayı ise "çikolata" sınıfının dışında tutuyorum, zirâ o bir çikolata değil bence. ama severim, elbette sütten dolayı.

bir de not düşeyim, çikolatayı yeme sıcaklığı, çikolatadan aldığınız lezzeti inanılmaz derecede değiştiriyor. çok kaliteli markalarda çikolatalar alıp buzdolabından hemen çıkarıp tüketirseniz güzelim çikolataları lezzetsiz bir biçimde hebâ etmiş olursunuz. çikolata, en iyi, nemsiz, güneş görmeyen, serin bir yerde muhafaza edilir ve en azından oda sıcaklığına gelmeden, yani soğuk biçimde tüketilmez. bisküvi, kek yenir gibi yenmez. ağza yeterince büyüklükte bir parça alınır ve ağzın sıcaklığında dağılıp her bir tat tomurcuğuna etkimesine kadar beklenir. maksimum lezzete ulaşıldığında ise ufaktan emilir. beyindeki serotonin, endorfin, enkefalin tırmanmaları hissedilir. çikolataya "abanılmaz". çikolata zevk aracıdır, orgazm gibidir, ufak porsiyonlarda tüketilir, dakikalık mutluluklar yaşatır ve süre bitince herkes yoluna bakar.

doktorların büyük çoğunluğunun ateist olması

doğru olmayan.

(bkz:sikik sokuk tespitler)

yazmayacaktım ama okudukça delirdim. şu cringe başlıkta baştan sona ne "anelizler" yapılmış ha. ohhh ne güzel sorguluyoruz, orama da bilim burama da bilim. bilimin ışığı aaahh vestigialite falan. vestigialite doğrudan ateizmi delillendiriyor zâten. he amk he. alt tarafı alelâde bir hekimsiniz, elinize hiç ciddi analitik tradisyondan felsefe kitabı almadığınız, dünyâ geneli felsefe akademisini tâkip etmediğiniz nereden belli. muhtemelen en fazla kıta felsefesi masallarında, birkaç asır öncesinde, veyâ en iyi ihtimâlle heidegger'da, canguilhem'da takılı kaldınız. argümantatif din felsefesi sizin neyinize? hekimlerin iki ezber yapıp öğrendiği, kendinden pek bir şey katmadığı tıp konularında hasta gelse bir şeyler bilse bir şeyler anlatmaya kalkışsa tetiklenilir, rahatsız olunur hastanın bilgisine önem verilmez ekserîyetle. ama din felsefesi gibi tıptan düşünsel mânâda daha zor, lojistik olması gereken bir alanda vasat bir hekim olarak cringe şeyler yazılabilir. her şeyiniz enkoherans, aynı kıtacılar gibi. evet hekimlerin entelektüel düzeyi tam olarak bu. din felsefesi hekimlikten entelektüel açıdan kat kat daha zor ve fikrî mertebede daha saygın dünyâda. türkiye gibi ülkelerin durumuna bakmayın. türkiye'de îtibârı bırak, analitik felsefe yok zâten. akademisini bilen tâkip eden yok niş gruplar dışında. din felsefesi literatürünü kavramak, kritik etmek zâten zorken üstüne orijinal argüman üretmek analitik felsefe akademisyenlerinin dâhi titizlikten gerçekleştiremediği bir duruma tekâbül ediyor. yalnızca bir argüman üzerine onlarca yıl çalışılıp kitaplar basılıyor ama sizin âvâm seviyede yapmaya çalıştığınız felsefenin bununla alâkası yok. yapmaya çalıştığınız şey, analytical philosophy değil, anatolian veyâ chomarian philosophy. ve felsefe akademisinde tıptaki "al bu nane limonu iç, hacamat yaptır güzel bi şey, şu otu çek" demeye benziyor.

şu zamana dek kendilerinden en azından bir şeyler tarayıp fikrî pozisyonumu dürüst ve mantıklı bir zemine soktuğum bâzı analitik felsefe düşünürlerinin ya da onunla ilgili bilgi sâhibi olanlarının listesini yapıyorum. hepsinin kitapları ve çalışmaları elimde var. isteyen olursa gönderirim. bu adamları okuyun. sonra gelip buralarda yazılanlara dönüp bakın.

(bkz:graham oppy)
(bkz:quentin smith)
(bkz:michael martin)
(bkz:teo grünberg)
(bkz:michael huemer)
(bkz:george smith)
(bkz:julian baggini)
(bkz:arda denkel)
(bkz:john haldane)
(bkz:john searle)
(bkz:david chalmers)
(bkz:richard m. gale)
(bkz:evan fales)
(bkz:stephen f. barker)

ve tabiki (bkz:gottlob frege) ve (bkz:george edward moore)

liste uzar. en iyisi philpapers'tan analitik tradisyona mutlaka bakın.

ben de tıptayım. hekimlerin veyâ kendisinin zihnî açıdan vasatlığı ve âvâmlığını kendine yediremeyen loserlar gönül rahatlığıyla eksileyebilir. yeryüzünde entelektüel açıdan muhteşem şeyler yapılıyor ama sen ömrünü iki kas, iki kemik, bir dalak, üç ilaçla geçiriyorsun.

tusdata vs tustime

tıbbiyeli itiraf

yıllar önce, hayâtımda bir kez otobüs garında sabahladım. uzun zaman sonra ilk kez görüştüğümüz gündü, sırf birkaç saat fazla vakit geçirebilmek için dönüş bileti almadım, bilet kalmaması ihtimâline rağmen dönüş bileti almak gün boyu aklımın ucundan bile geçmedi. sabahtan akşama vakit nasıl geçti anlamadık, hafif çakırkeyif kafayla gecenin köründe otogara döndük, ikimizin de evi o an olduğumuz şehirde değil ama onunki kolay, bilet bol. inişte alacak da var. ben sordum bana bilet yok. onun var. ayıldık iyiyiz. sen git dedim, ben burada sabahlarım, ilk otobüsle dönerim. ben de seninle kalacağım dedi. evdekilere ne diyeceksin dedim. olsun dedi. bir şeyler anlatırım. git, hayır, git hayır... beni iknâ etti, benimle kaldı. sabaha biletleri aldık. gün boyu yorgun düşmüşüz. otogarda oturma yerleri çok geniş değil, aynı anda tek blokta iki kişi yatamıyor. ben oturdum, dizime yattı, gülümsedi ve uyuyakaldı. kapıya yakındık, yağmur başladı, benim hırkayla da üzerini örttüm.

annem benim bebeklik-çocukluk oyuncaklarımın hepsini ben büyüyünce benden habersiz tanıdığı diğer küçük çocuklara dağıtmış. tam 3 kocaman koli. misâfirliğe gidince veletlerin elinde benim oyuncakları gördüm. eve geri getiremedim tabi. sevgilini başkasının altında görmeye benzer. ahmet kaya "beni vur beni onlara verme" diyor ya, aynen öyle. oyuncaklar isyân ediyor resmen. ya da bana öyle geliyor. duygusalım o an. anneme en kızdığım zamanlardan biridir. evi yıkmıştım. bir diğeri de evdeki tüm ansiklopedileri taşınıyoruz diye kütüphâneye bağışlaması. ilgilenmiyorum diye muhtemelen ama vallahi okuyordum yalan yok. o zamanlardan beri hâtırası olan nesnelere, kokulara, müziklere... her şeye ilgim var. kaybolsun istemem, kimseye de müdahâle ettirmem, dokundurtmam. sinema bileti saklamak, parfümün dibinde bırakmak, defterime bırakılan gizli notları defter çöpe gitse bile defterden ayırıp bir kenara kaldırmak, ilk mesajlar... çok şey. özneleri yaşantımda artık yer almasa da anıları evimin bir köşesinde kalsın, problem yok. annem de oyuncakları dağıtmış ama bir oyuncak hâriç. o evde kalmış. şans eseri benim gece üstüne başımı koyup yattığım pofuduk ayıcık, kitaplığın üzerinde unutulmuş. bembeyaz tüylü, yumuşacık bir şey. bununla yatmayı severdim. yaş 3-4 olsa gerek işte. küçüklüğümden kalan tek ve son oyuncaktı. işte ben o gün bu ayıcığı ona hediye olarak getirdim. kalan tek oyuncağım. onunla birlikte "kaybolacağını" bile bile. kendisinin sırt çantasından çıkardım, başını kaldırdım ve çocukken benim yattığım şekilde başının altına o ayıcığı koydum. ayıcığın kollarıyla bir zamanlar kendime yaptığım gibi yanaklarını okşadım. kendimi gördüm, uzaklara daldım, çocukluğumu hatırladım. o an uyandı, çok mâsum güldü. teşekkür ederim dedi. esas ben sana teşekkür ederim dedim. orada, tüm gece yorgunluğuma rağmen belki ya 1 ya 1,5 saat zorâki uyudum, bir gün onun benim için yok olacağının farkında olarak 6-7 saat boyunca, sanki yaşamımın son saatleri gibi onu izledim. tüm günü zihnimden yeniden yeniden yaşadım. o gün dişiliğine dokundum, utangaçtım. yeniden çocuk oldum. o hep çocuktu.

o gün nasıl bırakmadıysa sonra da bırakmadı, anne gibi sevdi. ama ben çok günâh işledim, kaya gibi sert. okyanus gibi soğuk, cehennemlik bir günahkâr, hayırsız evlât oldum. çok mutlu oldu, güldü ve çok ağladı, haz dolu sızılar duydu. pişman olmadık. birçokları gibi o da bir gün kayboldu, hiçbir şey sonsuza dek sürmez. yalnızca bâzıları diğerlerinden biraz daha uzun sürer. çünkü ben çocuk kalmadım, erkek oldum. tabiatım, kimliğim, benliğim bu. mâsum değilim. dişiliğin kendisi beni acıttı. ben de dişileri. ayrılma vakti gelince düş sokağı sakinlerinden esinlendim, beni değil "sen yine seni sev" dedim. derken hep zorlandım.

karşılaştığım yürek yüceliği karşısında hep küçüleceğim. hayranlıkla izleyeceğim. dişiliklerinden etkileneceğim. bir an çocuklaşıp yine erkek adam olacağım. bir gün biri karşıma çıkıp beni şapşal âşığa çevirene dek, kan revân içinde bırakana, yılların öcünü alıp beni tamâmen parçalayıp yok edene dek, beni bir tanrı yargılamasıyla cehenneme postalayana dek farklı bedenlerde bu oyunu devâm ettireceğiz. bundan hep keyif alacağız, acı ve haz birbirinin içine geçecek. bu oyunda knock-out olmadığım sürece ahmet kaya'nın yusuf hayaloğlu şiirinde dile getirdiği bunalımla, eninde sonunda ben değil benim hakkımdaki iyi niyetler, bir bir yargılanıp asılacak. kalan bir ayıcık, bir küçük acı, bir küçük haz. acı ve hazzın tam ortası. veyâ ezginin günlüğü'nün şarkısındaki, "dilimizde yinelenen bir şarkıda". toprak ve çimen kokusunda, sütlü çayda, ay ışığında ve kitap satırında bir şeyler.

ayın kitabı uygulaması eylül 2017

üst edit: anket 1 eylül 2017 itibariyle sonuçlanmış ve seçilen kitap, ernst mayr - evrim nedir? olmuştur.



daha önceden devam ettirilmiş bir etkinliğin (bkz:tıbbiyeli sözlük ayın kitabı uygulaması) -tutarsa- eylül 2017 versiyonu. hârika ve eleştiriye, tartışmaya çok müsait kitap önerileriyle gelmiş bulunmaktayım. kabul edilir ve başlık yürürse, üç muhteşem kitaplık küçük bir anketle (anket aşağıdadır), 1 eylül 2017 tarihinden eylül ayı boyunca okunacak ve bu başlık altında tartışılacak olan kitabı belirleyelim. aday kitapları özellikle seçtim. amaç, tartışmalı içerikleri hem öğrenelim hem tartışalım. istedim ki kitaplar monoton ve teknik detaylar barındırmaktan ziyâde ilginç ve üzerinde düşünülecek veriler sağlıyor olsun. bu kitapları doğrudan basılı olarak temin etme zorunluluğunuz bulunmamakta olup kaliteli pdf'leri tarafımca paylaşılacaktır. dileyen kitapların basılı hâllerini de elbette edinebilir, bunlara erişim seçenekleri internette mevcut. şimdi kitaplara bir bakalım:

kitap öneri 1: ernst mayr - evrim nedir?
sayfa sayısı: 376



tanıtım:

"evrim nedir, nasıl gerçekleşir ve neden yeryüzündeki yaşamın inanılmaz çeşitliliğine en mantıklı açıklamayı getirir?

evrim son iki yüzyıl içinde ortaya atılmış en büyük fikirdir; etkileri bilimin ötesine geçmiştir. ama darwin'in zamanından bu yana evrim düşüncesiyle ilgili pek çok gelişme kaydedilmiş olmasına karşın hâlâ evrimin tam olarak ne olduğu konusunda yaygın bir kafa karışıklığı bulunmaktadır.

evrim nedir? adlı bu eserde, modern biyolojinin kurucularından biri olan ernst mayr evrim konusunda bildiklerimizi ve bilmediklerimizi anlatıyor; bu fikrin dünyayı algılayışımızı nasıl değiştirdiğini ele alıyor. evrim nedir?, darwin'in türlerin kökeni adlı eserinden sonra bu konuda yazılmış en iyi kitap!

mayr'ın evrim nedir? adlı eseri hakkındaki görüşlerimi, evrime pek ilgi duymayanların bile alıp okumaları gereken bir kitap olduğunu söyleyerek özetleyebilirim. karşılığını bol bol alacaksınız. evrim üzerine daha iyi bir kitap yok. bunun gibi bir kitap da asla olmayacak." - jared m. diamond

kitap öneri 2: murray n. rothbard - özgürlüğün etiği
sayfa sayısı: 354



tanıtım:

"“iktisat, liberteryen için çok sayıda veri (girdi) sağlamada yardımcı olur fakat asla siyaset felsefesi tesis edemez. siyasî hükümler, esasta değer hükümleridir; dolayısıyla siyaset felsefesi etiğin bizzat kendisidir. dolayısıyla pozitif bir etik sistem, bireysel özgürlük şartlarını tesis etmek üzere oluşturulmalıdır.”
uslanmaz bir anarşist ve laissez-faire'ci bir iktisatçı olarak liberteryen felsefeye yeri doldurulmaz katkılarda bulunan murray n. rothbard’ın çok yönlü bir düşünür olduğunun ispatıdır, özgürlüğün etiği. rothbard bu eserinde herbert spencer’dan beri özgürlüğün sistemli ve doyurucu bir teorisinin yapılmadığını şaşırarak tespit etmekte ve bu açığı kapatma iddiasıyla doğal hukuk teorisine dayalı liberteryen bir hukuk sisteminin ana hatlarını çizme gayretine girişmektedir. okuyucu, rothbard’ın özel mülkiyetin en büyük düşmanı olarak gördüğü devlete yönelik yıkıcı eleştirilerinin yanında, 20. yüzyıl’ın önemli liberal teorisyenlerinden olan mises, hayek, nozick ve berlin’in özgülük anlayışlarının da ince bir sorguya çekildiğini görecektir."

kitap öneri 3: alâeddin şenel - kemirgenlerden sömürgenlere insanlık tarihi
sayfa sayısı: 1107 (partlar veya devirler şeklinde okunabilir)




tanıtım:

"bu yapıtta anlatılan insanlığın öyküsü ulusçu, dinci, batıcı tarihlerdekinden farklıdır. insanlığın tarihi, unesco'nun çok ciltli history of humanity (insanlık tarihi, imge) yayını doğrultusunda, "insan odaklı" bir bakış açısıyla, tek ciltte kotarılmaya çalışılmaktadır.

bu yolda, maddenin "biyokimyasal evrimi" ile başlanıp, genel olarak canlıların "organik evrimi" evresine geçilmektedir. özel olarak insanın organik evrimi ise uzak hayvan anaataları olan "prosimiyen kemirgen" noktasından uzak insan anaataları sayılan, araç kullanan "insanımsı=hominoid" cinslerine dek izlenmektedir.

insanlığın "kültürel evrim" evresi, "eşitlikçi-kararlı denge yasası" uyarınca görece durağan yapılı "ilkel topluluk" ile giderek daha büyük bir artının üretilip aktarıldığı eşitsizlikçi, dinamik "uygar toplum" dönemlerine bölünerek incelenmektedir.

uygar topluma geçişte göçebe çoban-yerleşik çiftçi topluluklar arası savaşçı ve barışçı alışveriş ilişkilerinin belirleyiciliği üzerinde durulmaktadır. bunun ürünü olarak, "talan, yağma, haraç, vergi" evrelerinden geçilerek doğan "kentli, sınıflı, devletli, ideolojili" uygar toplumun iç ve dış dinamikleri ortaya konulmaktadır.

uygarlığın ilk ve afroavrasya'daki tek beşiği olan aşağı mezopotamya'dan, sami, hint-avrupa, moğol-türk göçebe akınları, hıristiyanlık, islamlık akımları kanallarıyla dünyanın dört bir yanına yayılışı sergilenmektedir.

toplumun kent devletlerinden dünya imparatorluklarına doğru gelişmesi, üretim ve savaş teknolojileri etkileşimi, kenttanrıcılıktan tektanrıcılığa, sihirsel düşünüşten, önce dinsel, sonra bilimsel düşünüşe geçiş koşulları vurgulanarak verilmektedir.

yapıt, haçlı akınları ile başlayan çağdaş topluma geçilişini, yeni dünya uygarlıklarının yeryüzünden silinişini ve "kültürkıyım" üzerine kurulan "köleci kapitalizm" ile benzeri görülmedik çapta sömürgen ve dinamik bir düzenin gelişini açıklayan kesimle noktalanmaktadır.

yazar, bölümler arasına serpiştirdiği "avdan dönenin mızrağı kırılsın", "altaylardan inen yiğit", "ayın altında dönen ilk tekerlekler" gibi senaryolarla, okuru, bilimsellikten ödün vermeden, bir tarihsel film havasına çekmektedir. ekli "addizin" ve "andizin" ise yapıttan yararlanmayı kolaylaştırmaktadır."

anket sonuçlanmıştır. 1 eylül 2017 anket sonuçları:

ernst mayr - evrim nedir? 21 oy
murray n. rothbard - özgürlüğün etiği 19 oy
alâeddin şenel - kemirgenlerden sömürgenlere insanlık tarihi 11 oy

böylece eylül ayında okunacak kitap olarak evrim nedir?'i seçmiş bulunuyoruz. istek üzerine oylanan tüm kitapların pdf bağlantıları sunulmuştur:

ernst mayr - evrim nedir? (eylül ayı için seçilen kitap)
https://yadi.sk/i/lJHGF3ew3MVzrb

murray n. rothbard - özgürlüğün etiği
https://yadi.sk/i/6jEci1233MVzsc

alâeddin şenel - kemirgenlerden sömürgenlere insanlık tarihi
https://yadi.sk/i/92_eELEr3MVztH

doktor egosu

ömrü boyunca çalıştığı en zor sınav kpss olup alacağı üç kuruş için götünü yılda 3 ay yattığı rahat mesleklere dayayanlara birkaç beden büyük gelecek egodur.

                      



boşluk daima aramızda, zaman ise bir hastalık gibi bize bağlı.
ancak zaman, boşluktan daha acımasız.
boşluğun içinde ölü bir şey var, zamanın içindeyse öldüren bir şey...

tıbbiyeli sözlüğün olmazsa olmaz 100 başlığı

allah'ı neden göremeyiz

cuma namazı

ömrümde bir kez dahi gitmediğimdir. her hafta hatrı sayılır bir vakitten yıl hesabına vurduğumuzda her yıl işte o kadarlık bir vakti boşuna harcamamak gerekir. aynı durum diğer namazlar için de geçerlidir.

demokrasi

en tatlı yunan safsatası.

trileçe

oldukça kötü ve kalitesiz bir tatlıdır.

içerik kuralları - iletişim