peroneuslongus

Durum: 734 - 25 - 4 - 1 - 14.12.2019 16:13

Puan: 9546 -

4 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Kadın Doğum araş. gör. dr., 26/m/Ankara, sonuna kadar Kemalizm! +İki söz hayatımızda bize yeterlidir. \"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.\" ve \"Ne Mutlu Türk\'üm Diyene!\" +Yazıyorum, çünkü anlatmak istiyorum.
  • /
  • 74

ankara'nın en güzel yanı

tarihi ve kültürü. bu şehirde yaşayan insanların sık sık anadolu medeniyetleri müzesi, anıtkabir, ankara kalesi, hacı bayram cami, dünyada eşi benzeri bulunmayan res gestae divi augusti anıtyazması ve ankara devlet operası gibi merkezleri ziyaret edip kültür hayatını canlı tutması lazım. bu yerler ankara şehrinin can damarı...

tarkan

birkaç anlamı olan başlık. kısa kısa bahsedelim:
1-sanatçı tarkan; sanatçının hasıdır. küçüklüğümüz onun kasetlerini dinlemekle geçtiğinden bizde ayrı yeri vardır. "ölürüm sana", "kış güneşi", "sen başkasın", "dudu", "kuzu kuzu" en sevdiğim şarkıları. dünya çapında da star olmuş, pek çok ülkede tanınmıştır.

2-eski türklerde tarkan: şad, şadıpıt, tudun, beg (bey) veya tigin (tekin) gibi göktürklerde soyluluk belirten bir unvan. savaşçı prens gibi bir titrdir. hakikaten bu unvanı taşıyanlar maharetli generallerdir.

3-sezgin burak'ın yarattığı hun savaşçısı karakteri ve onun film uyarlaması. 1969'da serinin ilk filmi çekilmiştir. tarkan'ı kartal tibet canlandırmıştır. hafızalarda "kurt", "büyücü goşa" (eva bender tarafından canlandırılmıştır), "ahtapot", "örümcek", "hain kostok", "altar", "tan", "ulu gökçe", "kulke", "gero", "toro" ve "ursula" gibi karakterlerle yer etmiştir.
bu filmin kesinlikle modern ve profesyonel uyarlaması yapılmalı, öyle dalga geçmek gibi değil. tekrar ciddi bir biçimde 2019 teknolojisi ile ve sağlam bir hikaye-senaryo ile çekilirse güzel olacaktır diye düşünüyorum.

uygurlar

tahminen 50 yıl içinde tamamen yok olacak bir halktır.
***
zira çin'in uygurlar üzerindeki planı nazi almanyasının lebensraum, veya "final solution" idealleri ile yahudi ve polonyalıları tarih sahnesinden silme girişimi ile metotları bakımından bile birebir aynısı.
acı bir giriş yaptım. fakat gerçekler bu şekilde. biraz doğu türkistan'da olan olaylar hakkında bilgi topladım. sizlerle paylaşmak isterim:
-bugün 2 milyon kadar uygur, çin komünist partisi tarafından inşa edilen toplama kamplarında hapsedilmiş durumdadır.
-eşleri toplama kamplarında tutulan kadın ve çocukların yanına ülkenin ana etnik grubu olan han çinlisi erkekler zorla verilmektedir. uygur kadınlar bu erkeklerle aynı yatağı paylaşmaya zorlanmaktadırlar. ayrıca bekar uygur kızları han erkekleri ile zorla evlendirilmektedir. bu gibi insan haysiyetini çiğneyen durumların sonucunda intihar vakaları olduğu bildirilmektedir.
-urumçi gibi büyük şehirlerde her yerde yüz tanıma sistemine sahip kameralar uygurları izlemekte ve tanınan uygurların etrafı çoğunlukla çin askerleri tarafından çevrilmektedir. sokakta nedensiz bir şekilde uygurlar tutuklanarak toplama kamplarına gönderilmektedir. uygurlardan başka "xinqiang"'da yaşayan kazak ve kırgızlar da aynı muameleye maruz kalmaktadırlar. pek çok kişiden, bu kamplara kapatıldıktan sonra haber alınamamaktadır. burada ayrıca hareket ettiğin anda çarpan elektrikli sandalyelerde saatlerce oturmak gibi psikolojik işkencelere maruz kaldıkları bilinmektedir. ayrıca cinsel taciz vakaları bildirilmiştir.
***
çözüm: benim fikrim uygurların bu şekilde yurtlarında zulüm görüp çinlileşmektense, yok olmaktansa toptan türkiye'ye veya yeni kurulan "turkic council" devletlerarası organizasyonunun da girişimi ile orta asya'daki kazakistan, özbekistan, kırgızistan gibi ülkelere bütün bir kitle halinde göç etmeleri olacaktır. bir şekilde göç edip kendilerini kurtarmalılar, çünkü bu devam ederse tarih sahnesinden sonsuza kadar silinecekler.
bunun harici bu kardeşlerimizin kendilerini kurtarması açısından başka bir çözüm göremiyorum.
çin'i boykot etmek gibi girişimler uzun vadede pek bir işe yaramayacaktır.
ha biz ne yapabiliriz, bu jenosidal manyakların ürettiği aşağı kalite malları, ayrıca huawei gibi ürünlerini almayarak başlayabiliriz mesela.
eskiden çin mallarını zaten sağlığa zararlı ve karsinojen maddeler içerdiğinden almıyordum, şimdi bir neden daha eklendi. made in prc yazan şeye elimi sürmem artık...
**
biraz felsefe yapalım: uygurların durumuna gerçekten çok üzülüyorum. bir yandan da şunu düşünüyorum: bu insanlık dışı olaylar, bağımsız bir devlete sahip ve üzerinde özgür insanların yaşadığı ülkemiz insanlarına bir ders olmalı. belki biz de kurtuluş savaşı'mızı vermeseydik rum ortodoks kilisesinde zorla vaftiz edilip yunanlaşmaya mecbur kılınıyor olacaktık...

tıpı bırakmaya yönlendiren hoca

bunun bir üst versiyonu asistanlarına istifa baskısı yapan veya kıdemlisine yaptırtan hocadır.

ödügen tayga


tıva türkleri'nden saydaş monguş'un söylediği ötüken ormanları şarkısı. tannu tuva'da ön-türkçe'nin sibirya kolu olan tıvaca konuşulur.
şimdi biraz felsefe yapalım. mesela bir arap belki fas'tan iran hududuna kadar aynı semitik dili konuşuyor veya hint-avrupa dilleri hintlisinden ingilizine farklı halkları kapsıyor. peki türkçe'ye gelecek olursak
gerçekten de türkçe bilen bir insan batı'da adriyatik'ten sibirya'ya ve oradan da en doğuda ta laptev denizi'ne, kuzeyde yine sibirya ve çuvaşya'dan güneyde hint içlerine değin basit cümlelerle doğu avrupa'da, anadolu'da ve dahi tüm asya'da anlaşabileceğinin kanıtıdır. bu kadar değişik coğrafyalarda da olsak, bütün türk halklarının dili aynı dilden, ilk türkçe'den çıktı, türedi. bu da gururlanmanız, üstün dilimizle iftihar etmemiz için fazlası ile yeterlidir.
tuva'dan kumuk'una, halaç'ından kırgızına, kazağına, çuvaşından özbeğine, uygurundan hakas'ına, türkmeninden tatarına, gagavuzuna, türk'ünden azerbaycanlısına.
ata at, süte süt, oka ok, yaya yay, ere er, yurda yurt, bire bir, ikiye iki diyenleriz.

tıbbiyede bir türlü öğrenilemeyen şeyler

1)steroid hormonların sentez basamakları ve rol alan enzimler: çetrefilli, ezbere bakan bir konudur. bi pregnanolonu öğreniyorsunuz gerisini çıkartmak sonraki iş...
2)hipokalemi, hiperkalemi, hiperkalsemi, hipokalsemi, hipomagnezemi, hipernatremi, hiponatremi gibi elektrolit bozukluklarının klinik özellikleri, hepsi birbirine giriyor.
3)renal tübüler asidozlar
4)genetik ve metabolik hastalıklar, otozomal dominant mıydı resesif miydi (çoğu o.r. ama bu o.r. olacağı anlamına gelmiyor) hurler miydi hunter miydi? niemann-pick neydi vs. birbirine girmiş bir konudur. hep de es geçilir, öyle çok üstünde durulmaz. tus'ta ise acımasızca sorulur en az bir tane.

ferahfeza peşrevi

ferahfeza makamından peşrev. türk klasik müziği‘nin kişi sağlığına iyi gelen tarafları olduğunu fazlasıyla kanıtlar nitelikte. en sevdiğim ferahfeza peşrev tanburi cemil bey‘inkidir. daha fazla konuşmayayım:

zigon sehpa

çok eskiden zigot kelimesiyle karıştırdığım sehpadır. kendisine zigot sehpa demişliğim vardır.
genelde salonun bir köşesinde değişik boyutları iç içe geçmiş olarak bulunur. bazen bunlardan birini çekip alıp kullandıktan sonra yerine yerleştirmek isteseniz de bir türlü üstündekine geçiremeyip, başaramayıp küfredebilirsiniz.

elimde yağlığım yelpazelendi



enfes bir türkmenistan türküsüdür. bu aralar bu tarz şarkıları keşfetmeye çalışıyorum.
sözleri:
kalenin dibinde bir kavun yedim
etini yedim de paçağını koydum
şu varan güzel kıza yarimdir dedim
elimde yağlığım yelpazelendi.
*
kalenin dibinde kavun yimek bolmaz
her geçen güzele yar dimek bolmaz
göz güzel seyretse yar sevmek bolmaz
elimde yağlığım yelpazelendi
*
kalenin dibinde sen kızı sevdim
sevdim de görkün sınayın dedim
yar dime dedin de ne güne koydun
elimde yağlığım yelpezendi
*
bir bakıp sen meni nirden sevdin
sen yiğit serpmede kavun yedin
bahaneni dayarlap (hazırlayıp) yar sevdim dedin
elimde yağlığım yelpazelendi
*
kalenin dibinde ekerler narı
ekerler ey güzel çekerler zoru
çektirme zorunu bol yiğidin yari
elimde yağlığım yelpazelendi
*
kalenin dibinde sen çekme zoru
bolmasa saz bolmaz dutarın teli
yar için elleri edersin razı
elimde yağlığım yelpazelendi
***

şură hurăn



türkçe'nin elf hali diyebileceğimiz çuvaşça bir şarkıdır. çok tatlı bir dil ve müzikleri de çok hoş. iki bin yıl önce ayrılmışız ama dillerimiz ortak bir dilden türemiş. ogur türkçesi olduğu için aşırı ses değişimleri nedeniyle kulağa biraz yabancı gelse de tüm sözcükler aslında ortak.
şura huran sözcüklerinin etimolojik kökenleri "sarı kayın< (eskiden sarı kadhın>şuurı hurın)"dır. ama şura huran çuvaşça "beyaz huş ağacı" demektir. biraz anlam farklılığı da var.
  • /
  • 74
  • /
  • 39

uygurlar


ödügen tayga


ferahfeza peşrevi


elimde yağlığım yelpazelendi


şură hurăn


dongoin şiree abideleri


çuvaşça


insanı bıktıran ve küfrettiren reklamlar


yakuza


kuzey sentinel adası yerlileri


  • /
  • 39

gazi tıptan mezun olunca resmi olarak doktor olamamak

okulunun öğrencilerinin bile ses çıkarmadığı bu rezaleti ve mağduriyeti size aktarayım.

değerli tıbbiyeliler
okulun diplomaları geçen yıl değiştirilmiş olup tıp fakültesi diplomaları da bu süreçte yeniden düzenlenmiştir fakat yapılan düzenlemelerde diplomalarda "tıp doktoru" ingilizcesi "doctor of medicine" ifadesi yerine "lisans" mezunu ingilizce olarak da "bachelor of science" ibaresi getirilmiştir. sonuç olarak diplomalarımızda tıp doktoru olduğumuzu kanıtlayacak bir ibare bulunmamaktadır. bu durum başta hak ettiğimiz ünvanımızın ve yüksek lisans derecesinde kabul edilen eğitimimizin eksik gösterilmesine neden olmuştur.kısacası fakülteden mezun olunca doktor olmuyor temel bilim mezunu sayılıyoruz... ayrıca verilen diplomalar yurtdışında tıp fakültesi öncesi temel bilim mezuniyetine tekabül edeceği için yurtdışında çalışma ve uzmanlık yapma imkânlarımızı da kısıtlanmıştır.bu diplomalar 2019 mezunlarına verilmiş olup onların ne yapacakları konusunda da hiçbir fikirleri yoktur.bazı arkadaşlar davalık dahi olmuşlardır.2016 tarihli yök yönetmeliğinde tıp doktoru ünvanı verilmesi kararı türkiyede bir tek bu fakülte tarafından ihlal edilmiştir.

bir ülke düşünün, 2.5 milyon kişiyle sınava giriyor dereceye yerleşiyor minimum 6 sene okuyorsunuz ve mesleğinizi , ünvanınızı kazanamıyorsunuz..

türkiye'de gençlerde artan bencillik

günümüz ebeveynlerinin fazlaca sorumlu olduğu garabettir. çocuklarını birer prens ve prenses gibi yetiştiren aileler bencil ve duyarsız bir neslin yetişmesine sebep olmuştur.

panama'da kaybolan iki hollandalı kız

bölgede oyun oynamayı seven bir seri katil var burdan yürüsünler gezginse başka bir turistik ve ıssız yerleşimde yeni esrarengiz olayını yaratır yerliyse bi yerde patlak verir diyeceğim o da zor ihtimal öyle bir doğa devinimi var ki parmak izi bıraksan o bile buhar olur uçar kısacası bu avrupalı kızların saçma sapan yerlerde gezme merakı daha çok olaylar yaratır ulan erkek halimle full donanım gidip gezemem oralarda ben hiç olmadı akrep makrep sokar.

biz atatürk gençleriyiz

“dil bilgisi” olarak doğru olan cümledir.

mağara adamı stili ile pişirmek

aklıma mangaldan başkasını getirmeyen pişirme stili.
mangalı yaktırın veya yakın. ardından kuşbaşı doğradığınız etleri veya pirzolaları biraz limon veya sirke, zeytinyağı, karabiber, kimyon, kekik, sarımsak, pul biber ve tuzla karıştırın. bu işlemden sonra etleri bekletmeniz iyi olacaktır, ama gerçek bir mağara insanı gibi ben o kadar bekleyemiyorum diyorsanız(ki ben de genelde bekleyemem), kuşbaşı etleri şişe dizin. pirzolaları mangala koyun. evet tıpkı bir mağara adamı gibi* güzelce pişirin ve tıpkı bir mağara adamı gibi yiyin. biber közlemeyi ve soğan salatasını unutmayın. bağımlılık yapacaktır. düşündükçe ne kadar da muhteşem bir olay olduğu geliyor aklıma*
 spoiler!

kitap okumak

''insan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.''
aslında bir nevi dönemin en entelektüel ve zeki insanlarıyla sohbet etmek, gözlemlerini, düşüncelerini, hatalarını, duygularını paylaşmak. romanlar, hikayeler ve diğer türler aslında yazarlar için çok güzel maskeler. fransız, ingiliz, türk, rus, eski zamanlarda veya günümüzde, çok farklı coğrafya ve toplumlarda yaşayan bir sürü yazar... duymuşsunuzdur "en çok vakit geçirdiğin 5 kişinin ortalaması sensin'' diye bir söz vardır. kesinlikle katıldığım bir söz. bu beş kişiden birinin kitapların yazarları, farklı dönemlerin en iyi düşünürleri-sanatçıları-bilim insanları olduğunu bir düşünsenize. olağanüstü geliyor kulağa. o sebeple ihmal etmemek lazım. okuyan ve okumayan insan arasındaki fark kesinlikle belli oluyor. günlük koşuşturmada, dedikodularda, havadan sudan muhabbetlerde tıkılıp kalmamak gerek.

natüralizm

kurucusu fransız yazar (bkz:emile zola) olan, realistlerle aynı dönemlerde gelişmiş akımdır. realizmin ileri düzeyidir diyebiliriz, gerçeği anlatmayı aşırılığa vardırır. olaylara bir bilim insanı gözüyle bakar.

''natüralist akım, özellikle darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin sanata uyarlanmasıyla gelişmiştir. hippolyte taine’in “determinizm “in anlayışının yazınsal alana yansımasıdır. bu anlayışa göre, aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, bir insanın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur.''

natüralizmde genelde hayatın, toplumun çirkinlikleri ele alınır. akımın kurucusu zola:
"bizler toplumsal yaraların sabeplerini araştırıyoruz. bundan dolayı çoğu zaman kokuşmuşlukları ele almak, insanın sefaletinin, çılgınlıklarının bulunduğu yerin dibine kadar inmek zorundayız." şeklinde ifade eder.

natüralizmde yazar bir kenara çekilir, ve olayları olduğu gibi anlatmaya koyulur. zola'nın anlatımıyla:
''nasıl ki kimya bilgini kendi hazırladığı koşullar altında oluşan doğal olayları gözleyip saptamakla yetinir, azota kızmadığı gibi, oksijene de aşırı sevgi göstermezse sanatçı da suç karşısında yargıç kesilmez, erdem karşısında ise alkış tutmaz."

natüralist yazar hem gözlemci hem de deneyci gibidir. olaylar genetik kodlarla, çevrenin sosyal etkileriyle, içgüdülerle yazarın isteğine bağlı olmadan gelişir ve sonuçlanır. psikolojik tahlillere ve insanın çevresiyle olan etkileşimine yer verilir. sosyal çevreyi derinlemesine araştırmışlardır.
"gözlemci demek, doğadaki olayları hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi inceleyen kişi demektir. deneyci ise olayları doğanın ortaya çıkardığı biçimlere göre değil de herhangi bir amaçla kendisinin onlara şu ya da bu koşullar altında verdiği biçimlere göre inceleyen kişidir."

dünya edebiyatında emile zola, alphonse daudet, guy de maupassant, goncourt kardeşler; türk edebiyatında (bkz:hüseyin rahmi günpınar) bu akımın temsilcilerindendir.

ötzi

5300 yıl önce yaşamış bir insan. cesedi italya'da alpler'de dağcılar tarafından bulunmuştur. bu erkek cesedi bir çok garipliği bünyesinde barındırmaktadır. çeşitli araştırmalara konu olmuştur. beslenme şekli, cesedinin etrafında bulunan aletlerin ait olduğu dönemler, avcı ruhu ve savaşcı kimliği ile bilim dünyasında dikkatleri çekmiştir.

ayrıca cesedin bulunmasından araştırılmasına kadar geçen sürede bu olaya karışan birçok doktor ve insan ölmüştür. bu yüzden de lanetli olduğu düşünülmektedir.

ceset italya'da bir arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. ilgimi çeken şey cesedin üzerindeki etlerin çürümemiş olmasıdır. yani sadece kemikten ibaret bir görüntüsü yok.

ismail küçükkaya

söyledikleri, eleştirileri çoğu zaman mantıklı gelse de konuşmasını pek akıcı bulmadığım haber spikeri. cümleleri düzgün olmuyor. bir spikerden beklediğim/beklenilen en önemli özelliklerdir bunlar halbuki.

ne mutlu türküm diyene

milli birliğimizi bozmaya çalışanlara inat; daha coşkulu, daha gür haykıracağımız söz.

''bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.''

''bu memleket tarihte türktü, halde türktür ve ebediyen türk olarak yaşayacaktır.''
-mustafa kemal atatürk

Toplam entry sayısı: 734

mecburi hizmete gidecek hekimlere tavsiyeler

şu tavsiyelerdir:
1)acilleri yazmanın avantajları şunlar i)yoğun olacağınızdan başka yere görevlendirilme şansınız düşüktür, sıkıcı bürokratik işlerle uğraşmazsınız ii)klinikten soğumayıp vaka görmüş olursunuz, hekimliğinizi geliştirirsiniz iii)nöbet aralarındaki boşlukları tus çalışmakta kullanabilirsiniz.
2)tsm'ler genelde hafta sonları olan 9-5 memur gibi işe gidilen yerler olarak bilinir. buna rağmen duyduklarıma göre bir tsm'nin her zaman rahat bir çalışma yeri olması garanti değildir. özellikle il merkezindeki tsm'lerde yedek gibi kullanılıp kendinizi vilayetin en ücra köşesindeki sonuçta yine acillerde nöbet tutarken bulabilirsiniz. bir de 112 ve erkeklerin yazabildiği askeri birlikler var. ama bunlar hakkında bilgim yok.
3)tus'u bir sene içinde halletmeyi düşünüyorsanız, sırf finansal nedenden sözleşmeli hekim kadrosuna geçmeyin. bırakın 657'li olarak kalın. çünkü olur da artan nöbet yükü ile ders çalışamadığınız için istifa etmeniz gerekirse sözleşmeli'de süreç daha çetrefilli işliyor diye biliyorum. 657'de ise kolaydır, bir dilekçeye bakar.
çalışırken;
4)hastaları zihinde triaj edip kategorize edebilirsiniz. mesela kendi kafamda ben şöyle yapardım: (i) burun akıntısı, hapşırık gibi şikayetlerle gelen gerçek yeşiller (%60-70), (ii)karın ağrısı, baş ağrısı, uyuşma hissi gibi ciddiyetini araştırmadan kestiremediğimiz yeşiller (%10-20) ve (iii) adliler ve göğüs ağrısı gibi sarılar (%10-15) ve (iv)trafik kazası/cpr/kırmızılar (%1-5). bunlara değişik yaklaşımları kıdemlilerinizden öğrenin. sormaktan çekinmeyin, absürd de olsa sürekli sorun. bir kağıda hızlı order formülleri yazın.
5)acilde çalışıyorsanız 112 ile iyi pazarlık edin. orada da bizim arkadaşlarımız çalışıyor ve ildeki tüm aciller sevk için arıyor. 112'deki arkadaşlarımız da il merkezindeki acil ve diğer uzmanlarla durumu görüşüyorlar. ondan sevk edilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir hastayı iyi anlatın ki onlar da iyi aktarsın ve sevk kabul edilsin. sevk bazen önemlidir ve hayat kurtarır. nörolojik semptomlara, svo şüphelerine dikkat. ilçelerde genelde anjiyo olanakları olmaz, bundan troponin ve ekg sonuçları akut mi lehine olanlar sevk edilir. dolayısıyla bunları atlamamak gerekir.
6)adli raporları iyi tutun. illa bir kalıp halinde yazmak gerekmiyor. ama tarih ve zaman ile olayın geçtiği yeri kısaca bahsederek iyi aktarın. ama hep "böyle böyle dedi" şeklinde anlatın. direkt siz görmüşsünüz gibi değil. olanları sade ama resmi bir dille anlatın. siz kanun adamı veya polis değilsiniz. sherlock holmes da değilsiniz. yanlı bir dilden kaçının. muayene ettiğiniz kişiler sizi yönlendirmeye çalışabilir. muayene bulguları ile ilgili siz sadece gördüğünüzü yazacaksınız. sonuna da basit tıbbi müdahale ile giderilip giderilemeyeceğini ve hayati tehlikesi olup olmadığını eklemek gerekiyor. ayrıca kimseye "cezaevinde kalabilir" gibi bir rapor düzenlemeyin. uzmana gösterilecek deyin.
7)inatçı ve şiddet eğilimli insanlara kızıp bağırmayın. genel anlamda bunlara karşı sakince sürekli kanunlardan ve sağlık bakanlığının prosedürleri gereği davrandığınızdan bahsedin. kimisi evde bakmaktan usandığı, uzun süre stabil durumda ve yatalak olan hastasını (ne yazık ki annesi, babası oluyor bunlar) direkt karşınıza getirerek bunu "sevk et veya yatır" diye gelecektir. genelde bir endikasyon bulunmaz zaten. bunun mümkün olmadığını gerekirse sizi destekleyen güvenlik görevlisi veya diğer doktor arkadaşınız vb. gibi birkaç şahidiniz ile sakince anlatın.
8)poliklinikte halledilecek sorunları olanları poliklinik önererek taburcu edin. acil şartlarında yardımcı olamayacağınızı anlatın.
9)hep kibar olun. bence bi abi tavsiyesi giyinişinize özen gösterin. bence erkek iseniz tıraş olup gün içinde gömlek-kravat giyin-akşam scrubsa geçin. kızlar saçlarınızı toplayın. herkes önlüğünün önünü iliklesin. pantolon ütülü, ayakkabılar gündüz boyalı olmalı, gece ise nöbet terliği giyilebilir tabii.
10)kendinizi acile fazla kaptırmayın. sonuçta orası yıpratıcı bir yerdir. yıllar acilde çalışmakla geçmez. uzmanlık düşünüyorsanız tus çalışmayı ihmal etmeyin. tus düşünmüyorsanız boşalan kadrolardan pratisyen aile hekimliğine geçmeye çalışın (bu da iyi bir seçenek).
11)arkadaşlarınızla iyi geçinin. doktor doktorun kara gün dostudur. haydi bakalım.

insan kalitesindeki gözle görülür azalma

türkiye'de şöyle bir geriye baktığımızda olan durumdur. ya tamam biz halkımızı seviyoruz, insanımıza değer veriyoruz. ama bu demek değildir ki yaşamımızda her şey bayağılaşsın, her işte ve kurumda cahillik geçer akçe olsun...
ne derseniz deyin, son 50 yılda doğru düzgün bir nüfus politikası oturtulamadığı gibi, artan genç nüfusu da ideal ve medeni cumhuriyet bireyleri haline dönüştürecek güçlü bir eğitim standardı belirlenemedi.
*televizyonlarda ve yeni nesil yerli sinemasında komiklik olsun diye kendini zorlayarak şiveli, argolu ve kaba konuşan kişilerin yaptığı programlar alkış alıyor gülünüyor. ben birkaç yeni komedi filmi izlemeye çalıştım, 5-6 dakika dayanamadım bile. bu bayağı esprilerin güldürdüğü kişiler varsa pes doğrusu!
türkçe'nin düzgün diksiyonu alay konusu, şamata yapılırken, kaba saba şiveler kabul edilir oldu.
*müzik: kültürümüzde yeri olmayan "arabesk müzik" adlı zehri yaşamımıza soktuklarından beri kan kaybediyoruz. ayrıca asıl eğilmemiz gereken konu olan türk halk müziği, sistematik biçimde yok ediliyor. bu ulusal bilincimizi de kaybetmemiz ile yakından ilgili
*giyim/kuşam- kıyafet: sosyal hayatta, sokakta ve işte paspal bir şekilde dolaşan insan sayısı çok fazla. saç sakal birbirine karışmış, kirli bir görünüm sergileniyor. bu nasıl kabul görüyor anlamıyorum.
*bilimsel düşünce ve tarih bilinci: her medeni ve gelişmiş ülke, kendi vatandaşlarına güçlü bir tarih bilinci, yeterli yabancı dil bilgisi, matematik ve fenne dayalı çağdaş eğitim veriyor. ya zaten burada bırak tarihi, adam kendi ülkesinin basit coğrafi bilgilerini bilmiyor. matematik, fizik konusunu hiç açmayalım bile. bu konuda uzun konuşmaya bile gerek yok.
en büyük sorun bilgilerin az öğretilmesi değil, aksine yüklü bir miktarda yanlış ve/veya eksik bilginin, dogmatik düşüncelerle bezenerek ve ezberletilerek öğretilmesi.
*pek çok alanda zaten artık liyakat örselenmiş durumda.
*kendine güvenen/kendisine saygı gösteren insan sayısındaki azalma: bir insan ancak kendine güvenirse ve kendine saygılı olursa etrafına da saygılı olabilir. tersinden söylersek kendisini sevmeyen insan, etrafındaki insanı da sevmez. türkiye'de bencil insanlar arttı. bu bencil insanların en önemli özelliği de aslında kendilerinden de nefret eden "psycho"lar olmalarıdır. kişiliği yarım kalmış insanlar gün geçtikçe artıyor. bu da eğitimdeki serbest düşüşün, cehaletin ve ulusal bilinçteki azalmanın erozyonun bir sonucu.
bu toplum ahlaken, zihnen, siyaseten çürüyor arkadaşlar, makro olarak bu sonucu çıkarabiliriz.

textbook okumadan mezun olan tıpçı

eğer slayt ezberleyip, sadece çıkmış sorulara dayandıysa ve bilimsel yayınları takip edebilecek ölçüde ingilizce de bilmiyorsa ileride sıkıntı yaşayacak arkadaşımızdır.

şimdi bu entry bir işe yarasın madem.
burada yolun başında genç arkadaşlar varsa şu kitapları gerçekten okuyup okulu derece ile bitirmek üzere olan bir intern olduğumdan önerdiğim kitaplar şunlar olacak:
ozan anatomi'yi, junqueira histolojiyi, langman embryosunu, kayaalp farmakolojiyi, robbins patolojiyi, murray mikrobu, current serisinden 1-medical diagnosis and treatment, 2-pediatrics, 3-surgery, 4-gyn&obstetrics kitaplarını ayrıca oxorn foote human labor and birth doğum kitabını mutlaka okuyun.
current serisi küçük stajlara da yeterli gelecektir.(1 numara dahiliye yanında dahili küçük stajlardan 3 numara da genel cerrahi yanında cerrahi küçük stajlardan konuların hepsini içeriyor). bu seri klinik için, birinci basamak için gayet yeterli. cecil dahiliyesi falanla uğraşmaya gerek yok. current'ların fiyatı da uygun hem.

guyton fizyoloji ve lippincott biyokimya'sına hiç ısınamadım. biyokimya için harper'ı okuyabilirsiniz.

ayrıca eskiden olup da şu sıralar tıp fakültelerinde derslerde olmamasından dolayı bence bir eksikliği hissedilen patofizyoloji'yi lange'nin lange pathophysiology of disease kitabından okuyup temel bilimler ile klinik bilimler arasına sağlam bir köprü inşa edebilirsiniz. tus'a da faydası olacaktır.

tabii yine bunları oku ama konvansiyonel yöntemlerden de geri kalmayın: çıkmış soru yine bulun, slaytları da mutlaka okuyun. tus kitabından testini de çözün. hepsine zaman var. sonuçta hoca yine slaytından sorar ama siz textbook da okuduğunuzdan o sınava iyi hazırlanmış olarak gelirsiniz ve başarı yakalarsınız.

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

tıbbiyelilerin stres azaltma yöntemleri

bende pek çok olan yöntemlerdir.
*bir enstrüman çalıyorum, bu en önemli stres azaltma tekniğim
*yapılacak bir iş varsa bir an önce bitirip kurtulmayı hedefliyorum. erteledikçe stres artıyor zaman azalıyor.
*avm'lerdeki kitap mağazalarını geziyorum. beğendiğim kitapları mutlaka alıyor ve okuyorum. bu dikkati stresli işlerden uzak tutuyor.
*doğa yürüyüşü yapıyorum. özellikle ankara'da yaşayanlar için odtü, eymir, ahlatlıbel, karagöl gibi güzel yerler mevcut.
*youtube'dan alfa beta delta bilumum ne kadar yunan harfli dalga varsa o dalgaları dinliyorum. bir uğultu sesi gibi ama stresi azaltıyor, ya da bana öyle geliyor.

mecburi hizmete gidecek hekimlere tavsiyeler

şu tavsiyelerdir:
1)acilleri yazmanın avantajları şunlar i)yoğun olacağınızdan başka yere görevlendirilme şansınız düşüktür, sıkıcı bürokratik işlerle uğraşmazsınız ii)klinikten soğumayıp vaka görmüş olursunuz, hekimliğinizi geliştirirsiniz iii)nöbet aralarındaki boşlukları tus çalışmakta kullanabilirsiniz.
2)tsm'ler genelde hafta sonları olan 9-5 memur gibi işe gidilen yerler olarak bilinir. buna rağmen duyduklarıma göre bir tsm'nin her zaman rahat bir çalışma yeri olması garanti değildir. özellikle il merkezindeki tsm'lerde yedek gibi kullanılıp kendinizi vilayetin en ücra köşesindeki sonuçta yine acillerde nöbet tutarken bulabilirsiniz. bir de 112 ve erkeklerin yazabildiği askeri birlikler var. ama bunlar hakkında bilgim yok.
3)tus'u bir sene içinde halletmeyi düşünüyorsanız, sırf finansal nedenden sözleşmeli hekim kadrosuna geçmeyin. bırakın 657'li olarak kalın. çünkü olur da artan nöbet yükü ile ders çalışamadığınız için istifa etmeniz gerekirse sözleşmeli'de süreç daha çetrefilli işliyor diye biliyorum. 657'de ise kolaydır, bir dilekçeye bakar.
çalışırken;
4)hastaları zihinde triaj edip kategorize edebilirsiniz. mesela kendi kafamda ben şöyle yapardım: (i) burun akıntısı, hapşırık gibi şikayetlerle gelen gerçek yeşiller (%60-70), (ii)karın ağrısı, baş ağrısı, uyuşma hissi gibi ciddiyetini araştırmadan kestiremediğimiz yeşiller (%10-20) ve (iii) adliler ve göğüs ağrısı gibi sarılar (%10-15) ve (iv)trafik kazası/cpr/kırmızılar (%1-5). bunlara değişik yaklaşımları kıdemlilerinizden öğrenin. sormaktan çekinmeyin, absürd de olsa sürekli sorun. bir kağıda hızlı order formülleri yazın.
5)acilde çalışıyorsanız 112 ile iyi pazarlık edin. orada da bizim arkadaşlarımız çalışıyor ve ildeki tüm aciller sevk için arıyor. 112'deki arkadaşlarımız da il merkezindeki acil ve diğer uzmanlarla durumu görüşüyorlar. ondan sevk edilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir hastayı iyi anlatın ki onlar da iyi aktarsın ve sevk kabul edilsin. sevk bazen önemlidir ve hayat kurtarır. nörolojik semptomlara, svo şüphelerine dikkat. ilçelerde genelde anjiyo olanakları olmaz, bundan troponin ve ekg sonuçları akut mi lehine olanlar sevk edilir. dolayısıyla bunları atlamamak gerekir.
6)adli raporları iyi tutun. illa bir kalıp halinde yazmak gerekmiyor. ama tarih ve zaman ile olayın geçtiği yeri kısaca bahsederek iyi aktarın. ama hep "böyle böyle dedi" şeklinde anlatın. direkt siz görmüşsünüz gibi değil. olanları sade ama resmi bir dille anlatın. siz kanun adamı veya polis değilsiniz. sherlock holmes da değilsiniz. yanlı bir dilden kaçının. muayene ettiğiniz kişiler sizi yönlendirmeye çalışabilir. muayene bulguları ile ilgili siz sadece gördüğünüzü yazacaksınız. sonuna da basit tıbbi müdahale ile giderilip giderilemeyeceğini ve hayati tehlikesi olup olmadığını eklemek gerekiyor. ayrıca kimseye "cezaevinde kalabilir" gibi bir rapor düzenlemeyin. uzmana gösterilecek deyin.
7)inatçı ve şiddet eğilimli insanlara kızıp bağırmayın. genel anlamda bunlara karşı sakince sürekli kanunlardan ve sağlık bakanlığının prosedürleri gereği davrandığınızdan bahsedin. kimisi evde bakmaktan usandığı, uzun süre stabil durumda ve yatalak olan hastasını (ne yazık ki annesi, babası oluyor bunlar) direkt karşınıza getirerek bunu "sevk et veya yatır" diye gelecektir. genelde bir endikasyon bulunmaz zaten. bunun mümkün olmadığını gerekirse sizi destekleyen güvenlik görevlisi veya diğer doktor arkadaşınız vb. gibi birkaç şahidiniz ile sakince anlatın.
8)poliklinikte halledilecek sorunları olanları poliklinik önererek taburcu edin. acil şartlarında yardımcı olamayacağınızı anlatın.
9)hep kibar olun. bence bi abi tavsiyesi giyinişinize özen gösterin. bence erkek iseniz tıraş olup gün içinde gömlek-kravat giyin-akşam scrubsa geçin. kızlar saçlarınızı toplayın. herkes önlüğünün önünü iliklesin. pantolon ütülü, ayakkabılar gündüz boyalı olmalı, gece ise nöbet terliği giyilebilir tabii.
10)kendinizi acile fazla kaptırmayın. sonuçta orası yıpratıcı bir yerdir. yıllar acilde çalışmakla geçmez. uzmanlık düşünüyorsanız tus çalışmayı ihmal etmeyin. tus düşünmüyorsanız boşalan kadrolardan pratisyen aile hekimliğine geçmeye çalışın (bu da iyi bir seçenek).
11)arkadaşlarınızla iyi geçinin. doktor doktorun kara gün dostudur. haydi bakalım.

doktorlara karşı başlatılan linç kültürü

fark ettiniz mi bilmiyorum ama dhy'lerden veya tıbbiye'deki sınavlardan başımızı kaldırıp dış dünyaya bakınca gözlemleyebileceğimiz korkunç durumdur.

son zamanlarda gazeteler ve tv'lerce ateşi harlanan bir linç kültürü mevcut. bakıyoruz ki tüm internet mecralarında tüm siyasi görüşlerden insanlar, doktorlara karşı içlerinde biriktirdikleri kıskançlık ve nedensiz, anlamsız hiddeti açığa vuruyorlar.

demem o ki hekimler ve tıbbiyeliler olarak birbirimize her zamankinden fazla kenetlenmemizin ve bize karşı yapılan haksız ithamlara karşı durmamızın gerekliliği her zamankinden fazla görünüyor.

biz bu duruma karşı ne yapmalı onu düşünmeliyiz. yoksa bu gidişle hastaneler teksas'a veya boks ringine dönecek.

insan kalitesindeki gözle görülür azalma

türkiye'de şöyle bir geriye baktığımızda olan durumdur. ya tamam biz halkımızı seviyoruz, insanımıza değer veriyoruz. ama bu demek değildir ki yaşamımızda her şey bayağılaşsın, her işte ve kurumda cahillik geçer akçe olsun...
ne derseniz deyin, son 50 yılda doğru düzgün bir nüfus politikası oturtulamadığı gibi, artan genç nüfusu da ideal ve medeni cumhuriyet bireyleri haline dönüştürecek güçlü bir eğitim standardı belirlenemedi.
*televizyonlarda ve yeni nesil yerli sinemasında komiklik olsun diye kendini zorlayarak şiveli, argolu ve kaba konuşan kişilerin yaptığı programlar alkış alıyor gülünüyor. ben birkaç yeni komedi filmi izlemeye çalıştım, 5-6 dakika dayanamadım bile. bu bayağı esprilerin güldürdüğü kişiler varsa pes doğrusu!
türkçe'nin düzgün diksiyonu alay konusu, şamata yapılırken, kaba saba şiveler kabul edilir oldu.
*müzik: kültürümüzde yeri olmayan "arabesk müzik" adlı zehri yaşamımıza soktuklarından beri kan kaybediyoruz. ayrıca asıl eğilmemiz gereken konu olan türk halk müziği, sistematik biçimde yok ediliyor. bu ulusal bilincimizi de kaybetmemiz ile yakından ilgili
*giyim/kuşam- kıyafet: sosyal hayatta, sokakta ve işte paspal bir şekilde dolaşan insan sayısı çok fazla. saç sakal birbirine karışmış, kirli bir görünüm sergileniyor. bu nasıl kabul görüyor anlamıyorum.
*bilimsel düşünce ve tarih bilinci: her medeni ve gelişmiş ülke, kendi vatandaşlarına güçlü bir tarih bilinci, yeterli yabancı dil bilgisi, matematik ve fenne dayalı çağdaş eğitim veriyor. ya zaten burada bırak tarihi, adam kendi ülkesinin basit coğrafi bilgilerini bilmiyor. matematik, fizik konusunu hiç açmayalım bile. bu konuda uzun konuşmaya bile gerek yok.
en büyük sorun bilgilerin az öğretilmesi değil, aksine yüklü bir miktarda yanlış ve/veya eksik bilginin, dogmatik düşüncelerle bezenerek ve ezberletilerek öğretilmesi.
*pek çok alanda zaten artık liyakat örselenmiş durumda.
*kendine güvenen/kendisine saygı gösteren insan sayısındaki azalma: bir insan ancak kendine güvenirse ve kendine saygılı olursa etrafına da saygılı olabilir. tersinden söylersek kendisini sevmeyen insan, etrafındaki insanı da sevmez. türkiye'de bencil insanlar arttı. bu bencil insanların en önemli özelliği de aslında kendilerinden de nefret eden "psycho"lar olmalarıdır. kişiliği yarım kalmış insanlar gün geçtikçe artıyor. bu da eğitimdeki serbest düşüşün, cehaletin ve ulusal bilinçteki azalmanın erozyonun bir sonucu.
bu toplum ahlaken, zihnen, siyaseten çürüyor arkadaşlar, makro olarak bu sonucu çıkarabiliriz.

textbook okumadan mezun olan tıpçı

eğer slayt ezberleyip, sadece çıkmış sorulara dayandıysa ve bilimsel yayınları takip edebilecek ölçüde ingilizce de bilmiyorsa ileride sıkıntı yaşayacak arkadaşımızdır.

şimdi bu entry bir işe yarasın madem.
burada yolun başında genç arkadaşlar varsa şu kitapları gerçekten okuyup okulu derece ile bitirmek üzere olan bir intern olduğumdan önerdiğim kitaplar şunlar olacak:
ozan anatomi'yi, junqueira histolojiyi, langman embryosunu, kayaalp farmakolojiyi, robbins patolojiyi, murray mikrobu, current serisinden 1-medical diagnosis and treatment, 2-pediatrics, 3-surgery, 4-gyn&obstetrics kitaplarını ayrıca oxorn foote human labor and birth doğum kitabını mutlaka okuyun.
current serisi küçük stajlara da yeterli gelecektir.(1 numara dahiliye yanında dahili küçük stajlardan 3 numara da genel cerrahi yanında cerrahi küçük stajlardan konuların hepsini içeriyor). bu seri klinik için, birinci basamak için gayet yeterli. cecil dahiliyesi falanla uğraşmaya gerek yok. current'ların fiyatı da uygun hem.

guyton fizyoloji ve lippincott biyokimya'sına hiç ısınamadım. biyokimya için harper'ı okuyabilirsiniz.

ayrıca eskiden olup da şu sıralar tıp fakültelerinde derslerde olmamasından dolayı bence bir eksikliği hissedilen patofizyoloji'yi lange'nin lange pathophysiology of disease kitabından okuyup temel bilimler ile klinik bilimler arasına sağlam bir köprü inşa edebilirsiniz. tus'a da faydası olacaktır.

tabii yine bunları oku ama konvansiyonel yöntemlerden de geri kalmayın: çıkmış soru yine bulun, slaytları da mutlaka okuyun. tus kitabından testini de çözün. hepsine zaman var. sonuçta hoca yine slaytından sorar ama siz textbook da okuduğunuzdan o sınava iyi hazırlanmış olarak gelirsiniz ve başarı yakalarsınız.

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

doktorun görünümüne özen göstermemesi

maalesef son zamanlarda ülkemizde gittikçe artan bir durumdur.

hekim olmanın gerektirdiği kılık kıyafete düzen verme, düzgün konuşabilme gibi birtakım esaslardan da yoksun bir güruh geliyor ve ben bu mesleğin saygınlığını bu noktada tehlikeye atacağını düşünüyorum. kimse kusura bakmasın ama doktorun sakalı olmamalı. doktor tıraş olmalı.

erkek yaz kış fark etmeksizin mutlaka kravat takmalı. kadının makyajı, giyimi düzgün, saçları toplu olmalı. bunlar oldukça karşındaki hasta senin kendine değer verdiğini anlar ve sana saygı gösterir.

rakı

anasonlu türk ulusal içkisidir. peynir, kavun ve yaz akşamı ile iyi gider.
ayrıca tarihsel yönüne bakarsak pek çok türk padişahın bazen fazla da kaçırarak tükettiği bir içkidir.

rakı içmenin bir adabı vardır. rakıyı fazla kaçırıp ortalığı dağıtma, parti yapma, sarhoş olup rezil rüsva olmak doğru değildir. seviyeli bir sohbet ortamı mezeler ve sakin bir kafa gerektirir. rakı içerken siyaset ve ciddi meseleler konuşulmamalı, dostluklar pekiştirilmelidir.

düzgün kızlar neden piç erkek sever

"piç" erkek kadına heyecan verir, kadınlar cepte gördükleri erkeklerden nefret ederler...
dolayısıyla tipsiz bir piçin yaşama ve üreme şansı, yakışıklı bir aile erkeğinden fazladır (bkz:swh)

ayran

50:50 oranda maden suyu ile karışımı tat açısından mükemmel sonuçlar veren has türk içeceğidir.

dönerin yanında en iyi gidendir.

ayrana, rakıya kısacası türk olan her şeye sahip çıkmalı. yarın öbürsü gün bakarsın adam yunan ayranı diye uydurur elinden alır para kazanır. tıpkı şu an abd'de sözde 'yunan yoğurdu' diye saçma bir akıma neden oldukları gibi...

türk kelimesinden rahatsız olmak

türk adından rahatsız olmak tanım olarak atatürk'ün "türkiye cumhuriyetini kuran türkiye halkına türk milleti denir" tanımından yola çıkarak etnik bir kimlikten değil ulus adından rahatsız olmayı ifade eder.

millet kavramı ile etnik grup arasında derin bir fark vardır. dolayısıyla bir ulus devlette birden fazla etnik grup olabilir. ama adı üstünde ulus devletten konuşuyoruz, ulus yani milletin bu devlet tiplerinde sayısı, tanımı yalnızca birdir. türkiye'de yaşayan milletin adı da türk milletidir.

örneklerle devam edelim: türkiye'de yaşayan millete de ırk, etnik, din ayırt edilmeksizin "türk" denir. fransa'da basklar, korsikalılar, bretonlar vs. vardır. hatta bretonların dili bir kelt dilidir. baskların kendilerine özgü bir dili vardır. ancak breton bir millet değildir, bask bir millet değildir. bunlar birer etnik gruptur. fransız milletinin bir parçasıdır.

insanları ortak bir vatandaşlık entegrasyonu yerine etnik grupları dinleri üzerinden gruplandırmanın kesin sonucu karmaşadır, kaostur.

osmanlı döneminde böl ve yönet politikası uygulanmış, tebaa "milletler"e ayrılmıştı. özellikle ii. abdülhamit devri bu ayrımların en şiddetli yaşandığı devre olmuş insanlar birbirlerine girmişlerdi. hatta bırakın etnik grupları bölgecilik derecesinde aynı etnik grubun insanları düşman kesilmişlerdi.

bu hastalığın günümüz türkiyesine de sirayet etmemesi büyük önem arz etmektedir. ne mutlu türk'üm diyene prensibi işte bu nedenle azami bir önem arz eder.

içerik kuralları - iletişim