peroneuslongus

Durum: 703 - 5 - 2 - 0 - 18.08.2019 11:40

Puan: 8968 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Kadın Doğum araş. gör. dr., 25/m/Ankara, sonuna kadar Kemalizm! +İki söz hayatımızda bize yeterlidir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir." ve "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" +Yazıyorum, çünkü anlatmak istiyorum.
  • /
  • 71

yaşamak

mücadeledir. acıdır.
klinikte her gün bir tane daha insanın, bebeğin bu yolculuğa başladığına şahit oluyorum. işin felsefi boyutu klinik boyuttan da öte. doğadan alınan enerjinin geçici bir süre zarfında organizmada kullanılması. belirli bir amacı yok. sadece nükleik asitlerin çoğalma çabası, hırsı ve bu bireyin kendi benliğinin fevkinde. bizler tek tek kişiler olarak o kadar şey görüyoruz, anı biriktiriyoruz ama sonunda yaşlanıyoruz, zamana yenik düşüyor ve ölüyoruz ama genlerimiz ve dna tür bazında sürekli devam ediyor. başka bireylerde yaşıyor.
insan anne karnından çıktığında ağlıyor, belki de ilk çektiği acıya isyan ediyor. sonra büyüdükçe aç kalmayı, üşümeyi, düşmeyi, mikroorganizmalar nedeniyle hasta olmayı, acı çekmeyi tecrübe ediyor. daha sonra tüm bu doğal risklerden paçayı kurtarınca bu sefer de insanların içinde hayatta kalmaya çabalıyor. sosyal dokuya kendini adapte etmek için çabalıyor, dersleri öğreniyor, sınavlardan geçmek zorunda kalıyor adapte olamayan da acı çekiyor, dışlanıyor. bu süreç asla bitmiyor. derken biyolojik emre itaat edip yeni bireyler ortaya çıkarmak için eş buluyor.
sonunda da ölüyor.
yaşamak bireyin kendisi için anlamsız, insanlığın bütünü için anlamlı.
tabii en sonunda biraz astrofizikle ilgilenip dünyanın, güneşin, evrenin yok olacağını, hatta atomların dahi belli bir ömrü olduğunu düşününce belki her şey tamamen anlamsız gelebilir.
ama insan olgulara o kadar geniş açıdan değil de sınırlı açıdan baktığı sürece bu anlamları yükleyebiliyor.

ruh eşi

düz mantıkla olmayandır. "ruh" diye bir kavram olmadığına göre eşinin de bulunması beklenmeyen bir durumdur.
manevi mantıkla düşününce bir insanın kendisine tam olarak uyan sevgilisine "ruh eşi" denmiştir. böyle uyumlu kadın erkek ilişkisini ise bulmak imkansıza yakındır. çağımızda çoğu insanda kişisel eksiklikler ve tamamlanamamışlık durumu bulunduğundan ruh eşi diye idealize edilen kişiyi bulmanız da imkansıza yakındır.

türkiye'de gençlerde artan bencillik

her gün artarak devam eden bir olgudur. gençler gittikçe daha empatiden yoksun, kendi imajını ve egosunu tatmin peşinde ve kendi başlarına düşünecek kadar kuvvetli bir zihne, analitik düşünce yapısına, iyi bir tarih bilincine sahip olmadıkları için kendilerini aptalca akımlara kaptırma ve bir yerlere yamamak ihtiyacı içinde. instagram, facebook, wikipedia ve twitter gibi platformlar dünyada tek tip insan yaratma üzerine kurulu isteyerek veya istemeyerek beyin yıkama organizasyonlarına evrildi. insanların içlerindeki kötülüğü ortaya çıkardı. onları kendine asla saygı duymayan, imajını ve kimliğini sürekli birilerine kanıtlamaya ihtiyaç duyan, kişiliği yarım, kendi ulusal değerlerine uzak ve halk kültürüne fransız kalmış bir nesil haline getirdi.
bu bencillik insanların bağlanma duygusunu, birbirlerine karşı duyduğu sevgiyi bitirdi. herkes herkese farklı ve yalnızca kişisel ufak çıkarlarını ön plana alan bir gözle bakmaya başladı.
bu durum toplumumuzu gittikçe çürütüyor. açıkçası ben bu hale gelmiş olmamız gerçeğinden nefret ediyorum.

panama'da kaybolan iki hollandalı kız

gece uyanık kaldığımda okuduğum ilginç olaylar arasında bulduğum, dünya çapında çözülememiş esrarengiz ve dehşetengiz olaylardan birisidir. sizler için bu olayı biraz yabancı kaynaklardan çevirdim, biraz da kendi yorumlarımı kattım:
her şey 2014 yılının mart ayı kris kremers ve lisanne froon adlarında 22 yaşlarında iki hollandalı üniversite öğrencisi ispanyolca öğrenmek ve yeni kültürler keşfetmek amacı ile bir orta amerika ülkesi olan panama'nın kosta rika hududuna yakın chiriqui ilinde boquete denen ve yağmur ormanları ile çevrili bir kasabaya gelmesiyle başladı. ikili yerel bir ailenin misafiriydi ve dayanıklı ve sportif gençlerdi. 1 nisan günü sabah saat 11'de ev sahibinin köpeği ile beraber derin ormanın içinde yürüyüş yapmaya karar verdiler. yanlarına bir kamera ve telefonlarını almışlardı.
akşam köpeğin yalnız başına eve dönmesi ile ev sahipleri alarme oldular, ertesi gün polise haber verildi. gençlerin aileleri hollanda'dan panama'ya geldi. 10 gün boyunca karadan ve havadan araştırma yapıldıysa da ormanda ikiliden bir ize rastlanamadı.
bu aramalardan bir netice alınmamıştı. on hafta sonra bir kadın çevredeki bir köyde çeltik tarlası yakınlarında bir sırt çantası bulduğunu bildirdi. bu çantanın içinde hiçbiri zarar görmemiş, ve hepsi kuru halde bulunan güneş gözlükleri, pasaport, katlanmış bikiniler, lisanne'nin pasaportu ve kamera ile telefonlar bulundu.
asıl ilginç kısım buradan itibaren başlıyor. polisler, telefonlar incelendiğinde 1 nisandan 11 nisan'a kadar aktivite saptadılar. 1 nisan ve 2 nisan'da iki kızın telefonundan da yardım için 112 ve 911 numaraları aranmıştı. bunların ilki 1 nisan saat 16.39 sularındaydı. sonuncusu da 3 nisan sabahı saat 09.33 sularında olup bundan sonra bir daha aranmamıştı. telefon son arama esnasında geçici olarak 2 saniye boyunca çekmesi dışında hiç çekmemişti. telefon üzerinde yapılan araştırmalara göre 1 nisan'dan 6 nisan'a kadar telefonlar açılıp kapatılmıştı. ayrıca lisanne'nin telefon şarjı 5 nisan sabah 5 sularında bitmişti. bu günden sonra 11 nisan'a kadar yalnızca kris'in telefonu kullanılmıştı. 7-9 nisan arası pin kodu yanlış girilmiş ve 77 kez acil arama butonu kullanılmıştı. 11 nisan'da da son olarak açılıp kapatılmıştı.
kamerayı açınca daha korkunç şeylerle karşılaştılar. 1 nisan'da normal fotoğraflar görülüyordu. ikili ormanın içinde pozlar veriyorlardı. son iki üç fotoda ise kris'in bacakları çamur içinde ve yüzünde kimilerine göre ilginç bir ifade görülüyordu. 8 nisan'a kadar herhangi bir foto yoktu. 8 nisan'da ise ürpertici bir biçimde gece (veya sabah) zifiri karanlıkta saat 1'den 4'e kadar 90 adet flaşlı fotoğraf çekilmişti. bunların çoğu siyah olmakla beraber biri bir kayanın üzerinden eğrelti otları, bir başkası bir kayanın üzerinde plastik poşet parçalarının dallara geçirildiği bir fotoğraf ve bir diğeri ise kris olduğu zannedilen yaralanmış yüzün gözükmediği saçların yakından gözüktüğü bir kafa fotoğrafı olarak bulundu.
fotoğrafların adlandırma numaralarına bakıldığında 1 nisan'da çeklien en son foto 508 nolu iken 8 nisan'daki 90 karanlık fotodan ilki 510 nolu idi. aradaki 509 numaralı fotoğrafın neden silindiği anlaşılamadı. hafıza kartı üzerinde yapılan geri getirme çalışmaları sonuçsuz kaldı.
yapılan çalışmalarla nehir yatağında birkaç ay arayla kemikler ortaya çıkmaya başladı. ayrıca katlanmış olarak kızlardan birinin çamaşırı bulundu. yarım bir pelvis ve içinde lisanne'nin dna'sı ile eşleşen yumuşak doku içeren tek bir ayağın içinde olduğu bir spor ayakkabısı ve başka kemikler bulundu. bu kalıntılardan kris'e ait olduğu tespit edilen kemiklerde bölge toprağında bulunmayan ve tarım ilaçlarında yer alan fosfor tespit edildi. lisanne'nin kemiklerinde ise böyle bir durum mevcut değildi.
panama otoriteleri, yerel mahkemeler ve soruşturmayı yürüten savcı olayın nehirde veya bataklıkta boğulma vakası veya vahşi hayvanların saldırması sonucu olabileceği konusunda görüş bildirdi. daha detaylı bir soruşturma yürütülmedi. daha sonra hollanda makamları da işin içine dahil oldu.
teoriler:
1-gerçekten kaybolma ve doğal yollarla ölmüş olma. kimisine göre kızlardan kris yaralandı ve belki 6 nisan'dan önce öldü ve lisanne de 11 nisan'a kadar yaşadı ve 8 nisan'daki fotoğrafları gece karanlığında flaşı ışık olarak kullanmak için çekti.
2-kızlar takip edildi ve öldürüldüler, birinin kalıntıları fosforla muamele edildi. fotoğraflardan katili göstereni silindi. 3. kişi delilleri yok etmek veya polisi yanlış yönlendirmek adına 8 nisan'daki fotoları çekti. bu argümanların dayandığı kanıt bir kural olarak kameralardaki fotoların içeriden gerçekten silinmediği ancak laptop'a bağlandığında tamamen silindiği üzerine. ayrıca aynı yerde 2 nisan'da yürüyüş yapan fransız bir çifte yerel bir korucu ormanda çığlık sesleri duyduğunu söylemiş olması. bunlar yeterince incelenmemiş ve kişiler sorgulanmamış bulunuyor.
bölgede başka kaybolma vakaları ve cinayetlerin olduğu biliniyor. gerçek kaybolmalarda cesetlerin intakt halde 1 hafta içinde bulunduğu biliniyor ve bu vakada cesetlerin çok kısa sürede kemiklerine kadar ayrışmış olması garip bulunuyor.
burada ilginç sorular şunlar:
-kızlar neden köpeği takip edip geri dönemediler?
-on hafta sonra yerel kadının bulduğu çantada telefon ve kamera dahil neden her şey düzenli, kuru ve paketlenmiş haldeydi?
-kızlar neden telefonda veya kamerada ne olup bittiğine dair bir ipucu bırakmadılar?
-biri madem -kimisinin iddia ettiği gibi- ışık olarak kullanmak için flaşlı foto çekiyordu, bunu neden sadece 8 nisan günü yapmış olsun?
bu olay halen dünya çapında çözülememiş olan pek çok esrarengiz olaydan birisi olarak kalmaya devam ediyor. şu ana kadar bu iki gencin kaybolarak mı öldüğü yoksa biri tarafından mı öldürüldüğü bilinmiyor. yakın bir gelecekte de ortaya çıkmayacak gibi...

laiklik

bir ülkenin dış ve iç politikalarının ve kanunların dini kurallardan bağımsız işlemesidir. mesela hipotetik bir ülkede çoğunluk "x" dinine mensup bulunsun. ben de o ülkenin yöneticisi veya yargı mensubu olup yine x dinine ve onun "a" mezhebine mensup olayım:
(1)ben bu dönemin insanının içinde bulunduğu şartlara ve dünyadaki gelişmelere göre gelişen dinamik kanunları değil de yüzyıllar önceden kalma x dinine ait bir metinde asla değişmeden kalan buyrukları kanun olarak uygularsam o toplumu da alır yüzyıllar öncesine götürür ve orada bırakırım.
(2)yine ben eğitim politikamda bilimi ve sanatı çıkartarak yerine sadece x dininin dünya ve evren anlayışını ezberletirsem geleceğim olan çocukları dünya'nın gelişmiş ve medeni ülkelerinde yapılan hiçbir şeyden anlamaz hale getiririm. o ülkeler üretir, benim çocuklarım onların kölesi olur.
(3)ben miting meydanlarında x dininin kitabını elimde sallar, x dininin kabul ettiği ayetleri yaptığım işleri haklı çıkarmak adına referans gösterirsem, dış politikada ülkenin ve ulusumun çıkarlarını değil de x dininin a mezhebinden olan ülkeler veya siyasetçilerle iyi geçinmeyi ön plana alarak diğerleri ile yok yere anlaşmazlığa düşerek düşmanlar üretir ve ülkemin ve insanlarımın uzun vadede çıkarlarını baltalamış olurum.
(4)ben kendi inandığım x dinini ve onun a mezhebini mutlak doğru kabul edip, başka inançlardan ve dinlerden ama yine aynı ulusa mensup bulunduğum insanları veya x dininin b mezhebinden olan insanları, hatta x dininin a mezhebinden olup benim gibi düşünmeyenleri de devletten dışlarsam ulusal birlik ve bütünlüğü parçalamış ve iç karışıklık ve kamplaşmaya neden olmuş olurum. toplumun bütününü devlet mekanizmasına katmayıp sadece bir kısmını kayırdığım için devletin gücünü zayıflatırım. aidiyet duygusunu baltalarım, dışladıklarımın ülkeleri için çalışma şevkini yok eder, kendi kampımdan olan; x dininin a mezhebinden benim gibi politik ajandası olanları da tembelleştirip torpil ve kayırma bekler hale getiririm.
sonuç toplumu ahlaken, devleti tamamen çökertmiş olurum.
işte laiklik burada devreye girer. o ilke bana devletin ve milletin devamlılığı için duygularımın, ilahi inançlarımın değil, yalnızca bilimin rehberliğinde aklımın sesini dinlemede yol gösterici ilkedir.

kardeş katli

insan beyni de düşünsel ve hatta anatomik olarak evrilen bir antite, dolayısıyla eskiden insanları zaptetmek daha zordu ve savaş ve isyanların getirdiği yıkımlar bilinmekteydi. o devirlerde diğer ülkelerde cereyan eden olaylar düşünüldüğünde (mesela ingiltere kralı henry tudor'un emirleri veya vatikan'da papa'nın sarayında olanlar vd. pek çok şey gibi) o çağın gerçeklerine göre çok da aykırı sayılmayacak bir uygulamadır. tarihi şimdiki düşüncelerimiz ve değerlerimizle değerlendiremeyiz.
murad hüdavendigar döneminden beri olduğu bilinen bir uygulama olan kardeş katli ii. mehmet (fatih-hüküm.1451-1481) tarafından kodifiye edilmiştir.
"ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem içün katl itmek münasiptir. ekser ulema dahi tecviz itmiştir. anında amil olalar."
usülü kansız bir biçimde iple boğma idi. bu strangülasyon stili gözden düşen veya ihanet eden sadrazamlar, vezirler ve diğer üst düzey yöneticilere de uygulanmıştır. örneğin en meşhur örneklerden merzifonlu kara mustafa paşa 1683 yılındaki ikinci viyana kuşatması'nda haris hamleleri ve sobieski tehdidini dikkate almayışı sebebiyle türk ordusu'nun dağılmasından sorumlu tutulduğundan belgrad'da iple boğdurulmuştur.
padişah birinci ahmet devrinde (1603-1617 yılları arası hükmetmiştir) osmanlı ailesi için kardeş katli uygulamasına teorik olarak son verilerek ekber erşed yani en yaşlı ve aklı başında olanın tahta geçmesi sistemi getirilmiştir. fakat akıl gitmiş baş kalmıştır çünkü aynı zamanda sancaklara çıkma ve bir vali olarak devlet yönetimi hakkında staj yapma geleneği de son bulmuş, şehzadeler sarayın içinde hapis hayatı sürmüşlerdir. buna kafes usulü denmiştir. böylece çoğu delirmiş ve 17. yüzyıldan sonra deli padişah görülme insidansı artmıştır. (konu açılmışken son deli padişah da 1876'da birkaç aylık kısa bir saltanat süren beşinci murat idi, tahta çıktığında tebaalarını temsil edip biat etmeye gelen imam, rum papaz ve yahudi hahamı adete aykırı olarak şapur şupur yanaklardan öptükten sonra engellemeye çalışanların elinden kurtularak sarayda bir havuza atlayıp yüzmüştür.*)...

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

idare-i maslahat

osmanlı devrinin sonlarında türkiye'de hakim olan ve devletin yıkılmasını sağlayan hastalıklı yönetim anlayışı. politik doğruculuk kavramının şarklı kardeşi. aman ağzımızın tadı kaçmasın herkese yaranalım anlayışı.
balkanlarda, yemen'de ve daha pek çok yerde çıkan geniş çaplı isyanlar düvel-i muazzama'nın müdahale edeceği korkusu ile idare-i maslahat edilmiştir. sonuçta cefayı yüzyıllarca etinden sütünden yararlanılan türk köylüsü çekmiş, türklerin yaşadığı büyük topraklar kaybedilmiş, anadolu ise parçalanmanın eşiğine getirilmiş ve dolayısıyla yurdunu muhafaza ve haklarını müdafaa etmek yolunda bir yüzyıl yapılan bu yanlışları tazmin ve istiklali temin için çetin bir ulusal bir mücadele vermek zorunda kalmıştır.
(bkz:makedonya sorunu)

ezbercilik

bellemenin aksidir. müspet ilimde asla var olmayan bir öğrenme metodudur. aslında öğrenme metodu değildir, en fazla zaten önceden hazırlanıp paket edilmiş bilgilerin sorgulanmadan broca alanından geçip mimik kaslarını hareket ettirerek dışavurumunu sağlar. en fazla dogmatik ve spiritüel alanlarda görülen durumdur. bizim ülkede de oldukça geçer akçedir. genelde biz ne yazık ki millet olarak bilgileri 'hafızlamayı' sevdiğimiz için okullarda bilgiler bu şekilde aktarılmaya uğraşılır. çocuklarımızın matematik dersinde çuvallamasının nedeni budur.
(1)en kötü yan etkisi hayatın problemlerini çözümsüz hale getirmesidir. kişinin analitik düşünme, sorgulama ve problem çözme yeteneğini baltalar. insanı bir robot haline getirir.
(2)bir diğer yan etkisi kendi bildikleri/bilmedikleri dışında yeni bir fikir ortaya atamama, yeni bir şey düşünememe durumudur. çünkü ezberci düşüncede bilgi sentezi yoktur, zihinsel ve fikirsel durgunluk vardır.
ilacı: doğru metotlarla öğretilen matematiktir, fendir. çünkü bunlar hayatta en hakiki mürşitlerdir.

politik doğruculuk


ilk önce şu kısa filmi izleyiniz. dilerseniz türkçe altyazıyı sağ alttan açılmadıysa açabilirsiniz. dünya'yı, ve şu an özellikle abd'yi sosyal olarak çökertecek bir akımdır. bir tür faşizmdir. doğruya doğru demeyi yasaklayan, ayıplayan ve gerçekleri çarpıklıklarla değiştiren bir yaklaşımdır. bu kişilerin gerçekliklerine aykırı savunmak ırkçı, cinsiyetçi, üstünlükçü gibi ithamlara yol açar. son zamanlarda türkiye'ye de bu virüs bulaşmıştır.
bu fikir faşizmine türkiye'den küçük ve güncel bir örnek: son 20-30 yıldır sokaklarda artan sokak köpeklerinin halk sağlığına tehdit olduğunu ve birkaç çocuğun hayatını kaybettiğini biliyoruz. şimdi siz kalkıp sokaklarda köpekler olmasın, bunları kısırlaştırıp barınağa yerleştirelim, bu hem aç kalan hayvanlar için kötü hem de halk sağlığını tehdit ediyor derseniz işte "political correct"ler tarafından anında hayvan düşmanı, hatta katil olarak ilan edilirsiniz.
işte abd'de de feminizm, geyler, ırksal farklılıklar gibi durumlarda political correctness akımları tavan yapmıştır. şimdi abd'de neredeyse "evlenme kadın ve erkek arasında olan bir durumdur, dolayısıyla geylerin evlenmesi absürddür ve çocuk edinmesi çocuğun psikolojisine olumsuz etkilidir" diye bir fikir ortaya atarsanız hemen "ataerkil", "erkek üstünlüğünü savunan", "ırkçı", "cinsiyetçi" gibi terimlerle yaftalanabilirsiniz.
sonuç olarak political correctness modern bir manyaklıktır.*
  • /
  • 71
  • /
  • 38

türkiye'de gençlerde artan bencillik


panama'da kaybolan iki hollandalı kız


biz atatürk gençleriyiz


idarei maslahat


ezbercilik


yunanların ulusal çıkarlarına bağlılığı


l1 spinal sinirin anterior ramusu


mağara adamı stili ile pişirmek


üniversite adlarının yanlış çevrilmesi


guam bayrağı


  • /
  • 38

türkiye'de gençlerde artan bencillik

günümüz ebeveynlerinin fazlaca sorumlu olduğu garabettir. çocuklarını birer prens ve prenses gibi yetiştiren aileler bencil ve duyarsız bir neslin yetişmesine sebep olmuştur.

panama'da kaybolan iki hollandalı kız

bölgede oyun oynamayı seven bir seri katil var burdan yürüsünler gezginse başka bir turistik ve ıssız yerleşimde yeni esrarengiz olayını yaratır yerliyse bi yerde patlak verir diyeceğim o da zor ihtimal öyle bir doğa devinimi var ki parmak izi bıraksan o bile buhar olur uçar kısacası bu avrupalı kızların saçma sapan yerlerde gezme merakı daha çok olaylar yaratır ulan erkek halimle full donanım gidip gezemem oralarda ben hiç olmadı akrep makrep sokar.

biz atatürk gençleriyiz

“dil bilgisi” olarak doğru olan cümledir.

mağara adamı stili ile pişirmek

aklıma mangaldan başkasını getirmeyen pişirme stili.
mangalı yaktırın veya yakın. ardından kuşbaşı doğradığınız etleri veya pirzolaları biraz limon veya sirke, zeytinyağı, karabiber, kimyon, kekik, sarımsak, pul biber ve tuzla karıştırın. bu işlemden sonra etleri bekletmeniz iyi olacaktır, ama gerçek bir mağara insanı gibi ben o kadar bekleyemiyorum diyorsanız(ki ben de genelde bekleyemem), kuşbaşı etleri şişe dizin. pirzolaları mangala koyun. evet tıpkı bir mağara adamı gibi* güzelce pişirin ve tıpkı bir mağara adamı gibi yiyin. biber közlemeyi ve soğan salatasını unutmayın. bağımlılık yapacaktır. düşündükçe ne kadar da muhteşem bir olay olduğu geliyor aklıma*
 spoiler!

kitap okumak

''insan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.''
aslında bir nevi dönemin en entelektüel ve zeki insanlarıyla sohbet etmek, gözlemlerini, düşüncelerini, hatalarını, duygularını paylaşmak. romanlar, hikayeler ve diğer türler aslında yazarlar için çok güzel maskeler. fransız, ingiliz, türk, rus, eski zamanlarda veya günümüzde, çok farklı coğrafya ve toplumlarda yaşayan bir sürü yazar... duymuşsunuzdur "en çok vakit geçirdiğin 5 kişinin ortalaması sensin'' diye bir söz vardır. kesinlikle katıldığım bir söz. bu beş kişiden birinin kitapların yazarları, farklı dönemlerin en iyi düşünürleri-sanatçıları-bilim insanları olduğunu bir düşünsenize. olağanüstü geliyor kulağa. o sebeple ihmal etmemek lazım. okuyan ve okumayan insan arasındaki fark kesinlikle belli oluyor. günlük koşuşturmada, dedikodularda, havadan sudan muhabbetlerde tıkılıp kalmamak gerek.

natüralizm

kurucusu fransız yazar (bkz:emile zola) olan, realistlerle aynı dönemlerde gelişmiş akımdır. realizmin ileri düzeyidir diyebiliriz, gerçeği anlatmayı aşırılığa vardırır. olaylara bir bilim insanı gözüyle bakar.

''natüralist akım, özellikle darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin sanata uyarlanmasıyla gelişmiştir. hippolyte taine’in “determinizm “in anlayışının yazınsal alana yansımasıdır. bu anlayışa göre, aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, bir insanın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur.''

natüralizmde genelde hayatın, toplumun çirkinlikleri ele alınır. akımın kurucusu zola:
"bizler toplumsal yaraların sabeplerini araştırıyoruz. bundan dolayı çoğu zaman kokuşmuşlukları ele almak, insanın sefaletinin, çılgınlıklarının bulunduğu yerin dibine kadar inmek zorundayız." şeklinde ifade eder.

natüralizmde yazar bir kenara çekilir, ve olayları olduğu gibi anlatmaya koyulur. zola'nın anlatımıyla:
''nasıl ki kimya bilgini kendi hazırladığı koşullar altında oluşan doğal olayları gözleyip saptamakla yetinir, azota kızmadığı gibi, oksijene de aşırı sevgi göstermezse sanatçı da suç karşısında yargıç kesilmez, erdem karşısında ise alkış tutmaz."

natüralist yazar hem gözlemci hem de deneyci gibidir. olaylar genetik kodlarla, çevrenin sosyal etkileriyle, içgüdülerle yazarın isteğine bağlı olmadan gelişir ve sonuçlanır. psikolojik tahlillere ve insanın çevresiyle olan etkileşimine yer verilir. sosyal çevreyi derinlemesine araştırmışlardır.
"gözlemci demek, doğadaki olayları hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi inceleyen kişi demektir. deneyci ise olayları doğanın ortaya çıkardığı biçimlere göre değil de herhangi bir amaçla kendisinin onlara şu ya da bu koşullar altında verdiği biçimlere göre inceleyen kişidir."

dünya edebiyatında emile zola, alphonse daudet, guy de maupassant, goncourt kardeşler; türk edebiyatında (bkz:hüseyin rahmi günpınar) bu akımın temsilcilerindendir.

ötzi

5300 yıl önce yaşamış bir insan. cesedi italya'da alpler'de dağcılar tarafından bulunmuştur. bu erkek cesedi bir çok garipliği bünyesinde barındırmaktadır. çeşitli araştırmalara konu olmuştur. beslenme şekli, cesedinin etrafında bulunan aletlerin ait olduğu dönemler, avcı ruhu ve savaşcı kimliği ile bilim dünyasında dikkatleri çekmiştir.

ayrıca cesedin bulunmasından araştırılmasına kadar geçen sürede bu olaya karışan birçok doktor ve insan ölmüştür. bu yüzden de lanetli olduğu düşünülmektedir.

ceset italya'da bir arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. ilgimi çeken şey cesedin üzerindeki etlerin çürümemiş olmasıdır. yani sadece kemikten ibaret bir görüntüsü yok.

ismail küçükkaya

söyledikleri, eleştirileri çoğu zaman mantıklı gelse de konuşmasını pek akıcı bulmadığım haber spikeri. cümleleri düzgün olmuyor. bir spikerden beklediğim/beklenilen en önemli özelliklerdir bunlar halbuki.

ne mutlu türküm diyene

milli birliğimizi bozmaya çalışanlara inat; daha coşkulu, daha gür haykıracağımız söz.

''bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.''

''bu memleket tarihte türktü, halde türktür ve ebediyen türk olarak yaşayacaktır.''
-mustafa kemal atatürk

büyük ada


istanbulda gezdiğim yerler arasında gördüğüm en güzel yer. zaten su birinkitisine tavlanan ben, oraya bayılmıştım. bir anda aklima geldi, özlediğimden mütevellit başlığını açayım dedim. dursun şurada.

Toplam entry sayısı: 703

mecburi hizmete gidecek hekimlere tavsiyeler

şu tavsiyelerdir:
1)acilleri yazmanın avantajları şunlar i)yoğun olacağınızdan başka yere görevlendirilme şansınız düşüktür, sıkıcı bürokratik işlerle uğraşmazsınız ii)klinikten soğumayıp vaka görmüş olursunuz, hekimliğinizi geliştirirsiniz iii)nöbet aralarındaki boşlukları tus çalışmakta kullanabilirsiniz.
2)tsm'ler genelde hafta sonları olan 9-5 memur gibi işe gidilen yerler olarak bilinir. buna rağmen duyduklarıma göre bir tsm'nin her zaman rahat bir çalışma yeri olması garanti değildir. özellikle il merkezindeki tsm'lerde yedek gibi kullanılıp kendinizi vilayetin en ücra köşesindeki sonuçta yine acillerde nöbet tutarken bulabilirsiniz. bir de 112 ve erkeklerin yazabildiği askeri birlikler var. ama bunlar hakkında bilgim yok.
3)tus'u bir sene içinde halletmeyi düşünüyorsanız, sırf finansal nedenden sözleşmeli hekim kadrosuna geçmeyin. bırakın 657'li olarak kalın. çünkü olur da artan nöbet yükü ile ders çalışamadığınız için istifa etmeniz gerekirse sözleşmeli'de süreç daha çetrefilli işliyor diye biliyorum. 657'de ise kolaydır, bir dilekçeye bakar.
çalışırken;
4)hastaları zihinde triaj edip kategorize edebilirsiniz. mesela kendi kafamda ben şöyle yapardım: (i) burun akıntısı, hapşırık gibi şikayetlerle gelen gerçek yeşiller (%60-70), (ii)karın ağrısı, baş ağrısı, uyuşma hissi gibi ciddiyetini araştırmadan kestiremediğimiz yeşiller (%10-20) ve (iii) adliler ve göğüs ağrısı gibi sarılar (%10-15) ve (iv)trafik kazası/cpr/kırmızılar (%1-5). bunlara değişik yaklaşımları kıdemlilerinizden öğrenin. sormaktan çekinmeyin, absürd de olsa sürekli sorun. bir kağıda hızlı order formülleri yazın.
5)acilde çalışıyorsanız 112 ile iyi pazarlık edin. orada da bizim arkadaşlarımız çalışıyor ve ildeki tüm aciller sevk için arıyor. 112'deki arkadaşlarımız da il merkezindeki acil ve diğer uzmanlarla durumu görüşüyorlar. ondan sevk edilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir hastayı iyi anlatın ki onlar da iyi aktarsın ve sevk kabul edilsin. sevk bazen önemlidir ve hayat kurtarır. nörolojik semptomlara, svo şüphelerine dikkat. ilçelerde genelde anjiyo olanakları olmaz, bundan troponin ve ekg sonuçları akut mi lehine olanlar sevk edilir. dolayısıyla bunları atlamamak gerekir.
6)adli raporları iyi tutun. illa bir kalıp halinde yazmak gerekmiyor. ama tarih ve zaman ile olayın geçtiği yeri kısaca bahsederek iyi aktarın. ama hep "böyle böyle dedi" şeklinde anlatın. direkt siz görmüşsünüz gibi değil. olanları sade ama resmi bir dille anlatın. siz kanun adamı veya polis değilsiniz. sherlock holmes da değilsiniz. yanlı bir dilden kaçının. muayene ettiğiniz kişiler sizi yönlendirmeye çalışabilir. muayene bulguları ile ilgili siz sadece gördüğünüzü yazacaksınız. sonuna da basit tıbbi müdahale ile giderilip giderilemeyeceğini ve hayati tehlikesi olup olmadığını eklemek gerekiyor. ayrıca kimseye "cezaevinde kalabilir" gibi bir rapor düzenlemeyin. uzmana gösterilecek deyin.
7)inatçı ve şiddet eğilimli insanlara kızıp bağırmayın. genel anlamda bunlara karşı sakince sürekli kanunlardan ve sağlık bakanlığının prosedürleri gereği davrandığınızdan bahsedin. kimisi evde bakmaktan usandığı, uzun süre stabil durumda ve yatalak olan hastasını (ne yazık ki annesi, babası oluyor bunlar) direkt karşınıza getirerek bunu "sevk et veya yatır" diye gelecektir. genelde bir endikasyon bulunmaz zaten. bunun mümkün olmadığını gerekirse sizi destekleyen güvenlik görevlisi veya diğer doktor arkadaşınız vb. gibi birkaç şahidiniz ile sakince anlatın.
8)poliklinikte halledilecek sorunları olanları poliklinik önererek taburcu edin. acil şartlarında yardımcı olamayacağınızı anlatın.
9)hep kibar olun. bence bi abi tavsiyesi giyinişinize özen gösterin. bence erkek iseniz tıraş olup gün içinde gömlek-kravat giyin-akşam scrubsa geçin. kızlar saçlarınızı toplayın. herkes önlüğünün önünü iliklesin. pantolon ütülü, ayakkabılar gündüz boyalı olmalı, gece ise nöbet terliği giyilebilir tabii.
10)kendinizi acile fazla kaptırmayın. sonuçta orası yıpratıcı bir yerdir. yıllar acilde çalışmakla geçmez. uzmanlık düşünüyorsanız tus çalışmayı ihmal etmeyin. tus düşünmüyorsanız boşalan kadrolardan pratisyen aile hekimliğine geçmeye çalışın (bu da iyi bir seçenek).
11)arkadaşlarınızla iyi geçinin. doktor doktorun kara gün dostudur. haydi bakalım.

textbook okumadan mezun olan tıpçı

eğer slayt ezberleyip, sadece çıkmış sorulara dayandıysa ve bilimsel yayınları takip edebilecek ölçüde ingilizce de bilmiyorsa ileride sıkıntı yaşayacak arkadaşımızdır.

şimdi bu entry bir işe yarasın madem.
burada yolun başında genç arkadaşlar varsa şu kitapları gerçekten okuyup okulu derece ile bitirmek üzere olan bir intern olduğumdan önerdiğim kitaplar şunlar olacak:
ozan anatomi'yi, junqueira histolojiyi, langman embryosunu, kayaalp farmakolojiyi, robbins patolojiyi, murray mikrobu, current serisinden 1-medical diagnosis and treatment, 2-pediatrics, 3-surgery, 4-gyn&obstetrics kitaplarını ayrıca oxorn foote human labor and birth doğum kitabını mutlaka okuyun.
current serisi küçük stajlara da yeterli gelecektir.(1 numara dahiliye yanında dahili küçük stajlardan 3 numara da genel cerrahi yanında cerrahi küçük stajlardan konuların hepsini içeriyor). bu seri klinik için, birinci basamak için gayet yeterli. cecil dahiliyesi falanla uğraşmaya gerek yok. current'ların fiyatı da uygun hem.

guyton fizyoloji ve lippincott biyokimya'sına hiç ısınamadım. biyokimya için harper'ı okuyabilirsiniz.

ayrıca eskiden olup da şu sıralar tıp fakültelerinde derslerde olmamasından dolayı bence bir eksikliği hissedilen patofizyoloji'yi lange'nin lange pathophysiology of disease kitabından okuyup temel bilimler ile klinik bilimler arasına sağlam bir köprü inşa edebilirsiniz. tus'a da faydası olacaktır.

tabii yine bunları oku ama konvansiyonel yöntemlerden de geri kalmayın: çıkmış soru yine bulun, slaytları da mutlaka okuyun. tus kitabından testini de çözün. hepsine zaman var. sonuçta hoca yine slaytından sorar ama siz textbook da okuduğunuzdan o sınava iyi hazırlanmış olarak gelirsiniz ve başarı yakalarsınız.

insan kalitesindeki gözle görülür azalma

türkiye'de şöyle bir geriye baktığımızda olan durumdur. ya tamam biz halkımızı seviyoruz, insanımıza değer veriyoruz. ama bu demek değildir ki yaşamımızda her şey bayağılaşsın, her işte ve kurumda cahillik geçer akçe olsun...
ne derseniz deyin, son 50 yılda doğru düzgün bir nüfus politikası oturtulamadığı gibi, artan genç nüfusu da ideal ve medeni cumhuriyet bireyleri haline dönüştürecek güçlü bir eğitim standardı belirlenemedi.
*televizyonlarda ve yeni nesil yerli sinemasında komiklik olsun diye kendini zorlayarak şiveli, argolu ve kaba konuşan kişilerin yaptığı programlar alkış alıyor gülünüyor. ben birkaç yeni komedi filmi izlemeye çalıştım, 5-6 dakika dayanamadım bile. bu bayağı esprilerin güldürdüğü kişiler varsa pes doğrusu!
türkçe'nin düzgün diksiyonu alay konusu, şamata yapılırken, kaba saba şiveler kabul edilir oldu.
*müzik: kültürümüzde yeri olmayan "arabesk müzik" adlı zehri yaşamımıza soktuklarından beri kan kaybediyoruz. ayrıca asıl eğilmemiz gereken konu olan türk halk müziği, sistematik biçimde yok ediliyor. bu ulusal bilincimizi de kaybetmemiz ile yakından ilgili
*giyim/kuşam- kıyafet: sosyal hayatta, sokakta ve işte paspal bir şekilde dolaşan insan sayısı çok fazla. saç sakal birbirine karışmış, kirli bir görünüm sergileniyor. bu nasıl kabul görüyor anlamıyorum.
*bilimsel düşünce ve tarih bilinci: her medeni ve gelişmiş ülke, kendi vatandaşlarına güçlü bir tarih bilinci, yeterli yabancı dil bilgisi, matematik ve fenne dayalı çağdaş eğitim veriyor. ya zaten burada bırak tarihi, adam kendi ülkesinin basit coğrafi bilgilerini bilmiyor. matematik, fizik konusunu hiç açmayalım bile. bu konuda uzun konuşmaya bile gerek yok.
en büyük sorun bilgilerin az öğretilmesi değil, aksine yüklü bir miktarda yanlış ve/veya eksik bilginin, dogmatik düşüncelerle bezenerek ve ezberletilerek öğretilmesi.
*pek çok alanda zaten artık liyakat örselenmiş durumda.
*kendine güvenen/kendisine saygı gösteren insan sayısındaki azalma: bir insan ancak kendine güvenirse ve kendine saygılı olursa etrafına da saygılı olabilir. tersinden söylersek kendisini sevmeyen insan, etrafındaki insanı da sevmez. türkiye'de bencil insanlar arttı. bu bencil insanların en önemli özelliği de aslında kendilerinden de nefret eden "psycho"lar olmalarıdır. kişiliği yarım kalmış insanlar gün geçtikçe artıyor. bu da eğitimdeki serbest düşüşün, cehaletin ve ulusal bilinçteki azalmanın erozyonun bir sonucu.
bu toplum ahlaken, zihnen, siyaseten çürüyor arkadaşlar, makro olarak bu sonucu çıkarabiliriz.

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

tıbbiyelilerin stres azaltma yöntemleri

bende pek çok olan yöntemlerdir.
*bir enstrüman çalıyorum, bu en önemli stres azaltma tekniğim
*yapılacak bir iş varsa bir an önce bitirip kurtulmayı hedefliyorum. erteledikçe stres artıyor zaman azalıyor.
*avm'lerdeki kitap mağazalarını geziyorum. beğendiğim kitapları mutlaka alıyor ve okuyorum. bu dikkati stresli işlerden uzak tutuyor.
*doğa yürüyüşü yapıyorum. özellikle ankara'da yaşayanlar için odtü, eymir, ahlatlıbel, karagöl gibi güzel yerler mevcut.
*youtube'dan alfa beta delta bilumum ne kadar yunan harfli dalga varsa o dalgaları dinliyorum. bir uğultu sesi gibi ama stresi azaltıyor, ya da bana öyle geliyor.

mecburi hizmete gidecek hekimlere tavsiyeler

şu tavsiyelerdir:
1)acilleri yazmanın avantajları şunlar i)yoğun olacağınızdan başka yere görevlendirilme şansınız düşüktür, sıkıcı bürokratik işlerle uğraşmazsınız ii)klinikten soğumayıp vaka görmüş olursunuz, hekimliğinizi geliştirirsiniz iii)nöbet aralarındaki boşlukları tus çalışmakta kullanabilirsiniz.
2)tsm'ler genelde hafta sonları olan 9-5 memur gibi işe gidilen yerler olarak bilinir. buna rağmen duyduklarıma göre bir tsm'nin her zaman rahat bir çalışma yeri olması garanti değildir. özellikle il merkezindeki tsm'lerde yedek gibi kullanılıp kendinizi vilayetin en ücra köşesindeki sonuçta yine acillerde nöbet tutarken bulabilirsiniz. bir de 112 ve erkeklerin yazabildiği askeri birlikler var. ama bunlar hakkında bilgim yok.
3)tus'u bir sene içinde halletmeyi düşünüyorsanız, sırf finansal nedenden sözleşmeli hekim kadrosuna geçmeyin. bırakın 657'li olarak kalın. çünkü olur da artan nöbet yükü ile ders çalışamadığınız için istifa etmeniz gerekirse sözleşmeli'de süreç daha çetrefilli işliyor diye biliyorum. 657'de ise kolaydır, bir dilekçeye bakar.
çalışırken;
4)hastaları zihinde triaj edip kategorize edebilirsiniz. mesela kendi kafamda ben şöyle yapardım: (i) burun akıntısı, hapşırık gibi şikayetlerle gelen gerçek yeşiller (%60-70), (ii)karın ağrısı, baş ağrısı, uyuşma hissi gibi ciddiyetini araştırmadan kestiremediğimiz yeşiller (%10-20) ve (iii) adliler ve göğüs ağrısı gibi sarılar (%10-15) ve (iv)trafik kazası/cpr/kırmızılar (%1-5). bunlara değişik yaklaşımları kıdemlilerinizden öğrenin. sormaktan çekinmeyin, absürd de olsa sürekli sorun. bir kağıda hızlı order formülleri yazın.
5)acilde çalışıyorsanız 112 ile iyi pazarlık edin. orada da bizim arkadaşlarımız çalışıyor ve ildeki tüm aciller sevk için arıyor. 112'deki arkadaşlarımız da il merkezindeki acil ve diğer uzmanlarla durumu görüşüyorlar. ondan sevk edilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir hastayı iyi anlatın ki onlar da iyi aktarsın ve sevk kabul edilsin. sevk bazen önemlidir ve hayat kurtarır. nörolojik semptomlara, svo şüphelerine dikkat. ilçelerde genelde anjiyo olanakları olmaz, bundan troponin ve ekg sonuçları akut mi lehine olanlar sevk edilir. dolayısıyla bunları atlamamak gerekir.
6)adli raporları iyi tutun. illa bir kalıp halinde yazmak gerekmiyor. ama tarih ve zaman ile olayın geçtiği yeri kısaca bahsederek iyi aktarın. ama hep "böyle böyle dedi" şeklinde anlatın. direkt siz görmüşsünüz gibi değil. olanları sade ama resmi bir dille anlatın. siz kanun adamı veya polis değilsiniz. sherlock holmes da değilsiniz. yanlı bir dilden kaçının. muayene ettiğiniz kişiler sizi yönlendirmeye çalışabilir. muayene bulguları ile ilgili siz sadece gördüğünüzü yazacaksınız. sonuna da basit tıbbi müdahale ile giderilip giderilemeyeceğini ve hayati tehlikesi olup olmadığını eklemek gerekiyor. ayrıca kimseye "cezaevinde kalabilir" gibi bir rapor düzenlemeyin. uzmana gösterilecek deyin.
7)inatçı ve şiddet eğilimli insanlara kızıp bağırmayın. genel anlamda bunlara karşı sakince sürekli kanunlardan ve sağlık bakanlığının prosedürleri gereği davrandığınızdan bahsedin. kimisi evde bakmaktan usandığı, uzun süre stabil durumda ve yatalak olan hastasını (ne yazık ki annesi, babası oluyor bunlar) direkt karşınıza getirerek bunu "sevk et veya yatır" diye gelecektir. genelde bir endikasyon bulunmaz zaten. bunun mümkün olmadığını gerekirse sizi destekleyen güvenlik görevlisi veya diğer doktor arkadaşınız vb. gibi birkaç şahidiniz ile sakince anlatın.
8)poliklinikte halledilecek sorunları olanları poliklinik önererek taburcu edin. acil şartlarında yardımcı olamayacağınızı anlatın.
9)hep kibar olun. bence bi abi tavsiyesi giyinişinize özen gösterin. bence erkek iseniz tıraş olup gün içinde gömlek-kravat giyin-akşam scrubsa geçin. kızlar saçlarınızı toplayın. herkes önlüğünün önünü iliklesin. pantolon ütülü, ayakkabılar gündüz boyalı olmalı, gece ise nöbet terliği giyilebilir tabii.
10)kendinizi acile fazla kaptırmayın. sonuçta orası yıpratıcı bir yerdir. yıllar acilde çalışmakla geçmez. uzmanlık düşünüyorsanız tus çalışmayı ihmal etmeyin. tus düşünmüyorsanız boşalan kadrolardan pratisyen aile hekimliğine geçmeye çalışın (bu da iyi bir seçenek).
11)arkadaşlarınızla iyi geçinin. doktor doktorun kara gün dostudur. haydi bakalım.

doktorlara karşı başlatılan linç kültürü

fark ettiniz mi bilmiyorum ama dhy'lerden veya tıbbiye'deki sınavlardan başımızı kaldırıp dış dünyaya bakınca gözlemleyebileceğimiz korkunç durumdur.

son zamanlarda gazeteler ve tv'lerce ateşi harlanan bir linç kültürü mevcut. bakıyoruz ki tüm internet mecralarında tüm siyasi görüşlerden insanlar, doktorlara karşı içlerinde biriktirdikleri kıskançlık ve nedensiz, anlamsız hiddeti açığa vuruyorlar.

demem o ki hekimler ve tıbbiyeliler olarak birbirimize her zamankinden fazla kenetlenmemizin ve bize karşı yapılan haksız ithamlara karşı durmamızın gerekliliği her zamankinden fazla görünüyor.

biz bu duruma karşı ne yapmalı onu düşünmeliyiz. yoksa bu gidişle hastaneler teksas'a veya boks ringine dönecek.

textbook okumadan mezun olan tıpçı

eğer slayt ezberleyip, sadece çıkmış sorulara dayandıysa ve bilimsel yayınları takip edebilecek ölçüde ingilizce de bilmiyorsa ileride sıkıntı yaşayacak arkadaşımızdır.

şimdi bu entry bir işe yarasın madem.
burada yolun başında genç arkadaşlar varsa şu kitapları gerçekten okuyup okulu derece ile bitirmek üzere olan bir intern olduğumdan önerdiğim kitaplar şunlar olacak:
ozan anatomi'yi, junqueira histolojiyi, langman embryosunu, kayaalp farmakolojiyi, robbins patolojiyi, murray mikrobu, current serisinden 1-medical diagnosis and treatment, 2-pediatrics, 3-surgery, 4-gyn&obstetrics kitaplarını ayrıca oxorn foote human labor and birth doğum kitabını mutlaka okuyun.
current serisi küçük stajlara da yeterli gelecektir.(1 numara dahiliye yanında dahili küçük stajlardan 3 numara da genel cerrahi yanında cerrahi küçük stajlardan konuların hepsini içeriyor). bu seri klinik için, birinci basamak için gayet yeterli. cecil dahiliyesi falanla uğraşmaya gerek yok. current'ların fiyatı da uygun hem.

guyton fizyoloji ve lippincott biyokimya'sına hiç ısınamadım. biyokimya için harper'ı okuyabilirsiniz.

ayrıca eskiden olup da şu sıralar tıp fakültelerinde derslerde olmamasından dolayı bence bir eksikliği hissedilen patofizyoloji'yi lange'nin lange pathophysiology of disease kitabından okuyup temel bilimler ile klinik bilimler arasına sağlam bir köprü inşa edebilirsiniz. tus'a da faydası olacaktır.

tabii yine bunları oku ama konvansiyonel yöntemlerden de geri kalmayın: çıkmış soru yine bulun, slaytları da mutlaka okuyun. tus kitabından testini de çözün. hepsine zaman var. sonuçta hoca yine slaytından sorar ama siz textbook da okuduğunuzdan o sınava iyi hazırlanmış olarak gelirsiniz ve başarı yakalarsınız.

insan kalitesindeki gözle görülür azalma

türkiye'de şöyle bir geriye baktığımızda olan durumdur. ya tamam biz halkımızı seviyoruz, insanımıza değer veriyoruz. ama bu demek değildir ki yaşamımızda her şey bayağılaşsın, her işte ve kurumda cahillik geçer akçe olsun...
ne derseniz deyin, son 50 yılda doğru düzgün bir nüfus politikası oturtulamadığı gibi, artan genç nüfusu da ideal ve medeni cumhuriyet bireyleri haline dönüştürecek güçlü bir eğitim standardı belirlenemedi.
*televizyonlarda ve yeni nesil yerli sinemasında komiklik olsun diye kendini zorlayarak şiveli, argolu ve kaba konuşan kişilerin yaptığı programlar alkış alıyor gülünüyor. ben birkaç yeni komedi filmi izlemeye çalıştım, 5-6 dakika dayanamadım bile. bu bayağı esprilerin güldürdüğü kişiler varsa pes doğrusu!
türkçe'nin düzgün diksiyonu alay konusu, şamata yapılırken, kaba saba şiveler kabul edilir oldu.
*müzik: kültürümüzde yeri olmayan "arabesk müzik" adlı zehri yaşamımıza soktuklarından beri kan kaybediyoruz. ayrıca asıl eğilmemiz gereken konu olan türk halk müziği, sistematik biçimde yok ediliyor. bu ulusal bilincimizi de kaybetmemiz ile yakından ilgili
*giyim/kuşam- kıyafet: sosyal hayatta, sokakta ve işte paspal bir şekilde dolaşan insan sayısı çok fazla. saç sakal birbirine karışmış, kirli bir görünüm sergileniyor. bu nasıl kabul görüyor anlamıyorum.
*bilimsel düşünce ve tarih bilinci: her medeni ve gelişmiş ülke, kendi vatandaşlarına güçlü bir tarih bilinci, yeterli yabancı dil bilgisi, matematik ve fenne dayalı çağdaş eğitim veriyor. ya zaten burada bırak tarihi, adam kendi ülkesinin basit coğrafi bilgilerini bilmiyor. matematik, fizik konusunu hiç açmayalım bile. bu konuda uzun konuşmaya bile gerek yok.
en büyük sorun bilgilerin az öğretilmesi değil, aksine yüklü bir miktarda yanlış ve/veya eksik bilginin, dogmatik düşüncelerle bezenerek ve ezberletilerek öğretilmesi.
*pek çok alanda zaten artık liyakat örselenmiş durumda.
*kendine güvenen/kendisine saygı gösteren insan sayısındaki azalma: bir insan ancak kendine güvenirse ve kendine saygılı olursa etrafına da saygılı olabilir. tersinden söylersek kendisini sevmeyen insan, etrafındaki insanı da sevmez. türkiye'de bencil insanlar arttı. bu bencil insanların en önemli özelliği de aslında kendilerinden de nefret eden "psycho"lar olmalarıdır. kişiliği yarım kalmış insanlar gün geçtikçe artıyor. bu da eğitimdeki serbest düşüşün, cehaletin ve ulusal bilinçteki azalmanın erozyonun bir sonucu.
bu toplum ahlaken, zihnen, siyaseten çürüyor arkadaşlar, makro olarak bu sonucu çıkarabiliriz.

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

doktorun görünümüne özen göstermemesi

maalesef son zamanlarda ülkemizde gittikçe artan bir durumdur.

hekim olmanın gerektirdiği kılık kıyafete düzen verme, düzgün konuşabilme gibi birtakım esaslardan da yoksun bir güruh geliyor ve ben bu mesleğin saygınlığını bu noktada tehlikeye atacağını düşünüyorum. kimse kusura bakmasın ama doktorun sakalı olmamalı. doktor tıraş olmalı.

erkek yaz kış fark etmeksizin mutlaka kravat takmalı. kadının makyajı, giyimi düzgün, saçları toplu olmalı. bunlar oldukça karşındaki hasta senin kendine değer verdiğini anlar ve sana saygı gösterir.

rakı

anasonlu türk ulusal içkisidir. peynir, kavun ve yaz akşamı ile iyi gider.
ayrıca tarihsel yönüne bakarsak pek çok türk padişahın bazen fazla da kaçırarak tükettiği bir içkidir.

rakı içmenin bir adabı vardır. rakıyı fazla kaçırıp ortalığı dağıtma, parti yapma, sarhoş olup rezil rüsva olmak doğru değildir. seviyeli bir sohbet ortamı mezeler ve sakin bir kafa gerektirir. rakı içerken siyaset ve ciddi meseleler konuşulmamalı, dostluklar pekiştirilmelidir.

düzgün kızlar neden piç erkek sever

"piç" erkek kadına heyecan verir, kadınlar cepte gördükleri erkeklerden nefret ederler...
dolayısıyla tipsiz bir piçin yaşama ve üreme şansı, yakışıklı bir aile erkeğinden fazladır (bkz:swh)

türk kelimesinden rahatsız olmak

türk adından rahatsız olmak tanım olarak atatürk'ün "türkiye cumhuriyetini kuran türkiye halkına türk milleti denir" tanımından yola çıkarak etnik bir kimlikten değil ulus adından rahatsız olmayı ifade eder.

millet kavramı ile etnik grup arasında derin bir fark vardır. dolayısıyla bir ulus devlette birden fazla etnik grup olabilir. ama adı üstünde ulus devletten konuşuyoruz, ulus yani milletin bu devlet tiplerinde sayısı, tanımı yalnızca birdir. türkiye'de yaşayan milletin adı da türk milletidir.

örneklerle devam edelim: türkiye'de yaşayan millete de ırk, etnik, din ayırt edilmeksizin "türk" denir. fransa'da basklar, korsikalılar, bretonlar vs. vardır. hatta bretonların dili bir kelt dilidir. baskların kendilerine özgü bir dili vardır. ancak breton bir millet değildir, bask bir millet değildir. bunlar birer etnik gruptur. fransız milletinin bir parçasıdır.

insanları ortak bir vatandaşlık entegrasyonu yerine etnik grupları dinleri üzerinden gruplandırmanın kesin sonucu karmaşadır, kaostur.

osmanlı döneminde böl ve yönet politikası uygulanmış, tebaa "milletler"e ayrılmıştı. özellikle ii. abdülhamit devri bu ayrımların en şiddetli yaşandığı devre olmuş insanlar birbirlerine girmişlerdi. hatta bırakın etnik grupları bölgecilik derecesinde aynı etnik grubun insanları düşman kesilmişlerdi.

bu hastalığın günümüz türkiyesine de sirayet etmemesi büyük önem arz etmektedir. ne mutlu türk'üm diyene prensibi işte bu nedenle azami bir önem arz eder.

ne mutlu türküm diyene

beni dağda bayırda köylü çocuğu iken sosyokültürel kökenime, bölgeme, aileme, soyuma sopuma bakmaksızın yalnızca gayretime ve çalışkanlığıma bakıp alıp, eğiten, nihayetinde medeni adam eden cumhuriyete, onun ulusunun ve medeniyetin artık bir ferdi olduğumun ifadesi olarak minnetle ve gurur ile söylediğim sözdür.

içerik kuralları - iletişim