solmuş papatya

Durum: 174 - 0 - 0 - 0 - 12.07.2019 09:37

Puan: 4860 -

2 yıl önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 18

sözlüğü terk etmek

an itibariyle benim de yaptığım hede.
döner miyim bilinmez.
tüm sözlük halkına bir elveda demeyi borç bilirim. hoşçakalın.

tıbbiye süresince en çok tüketilen besinler

1.kahve
2.deniz börülcesi salatası

seni seviyorum demenin farklı yolları

"aradığımı bulmuş gibi hissediyordum. tamamlanmış gibi hissediyorum. sadece ben değil, beni tanıyan herkes. artık ayaklarım yere daha sağlam basıyor, farkındalar. annem, babam bile. hiç karışmadılar zaten, hatta söylediler. aşık ol, aşktan asla kaçma, mutlu ol dediler. ben aşık mıyım bilmiyorum, ama duygularımı basit bir klişe söz öbeğine esir etmek istemiyorum. sen seni seviyorumdan daha fazlasısın benim için. sen özel bir güne bahşedilmeyecek kadar güzel olansın benim için. bahşetmek zorunda kalsam bile.

balkonda yazıyorum bu yazıyı. baksana, yıldızlar bile seni işaret ediyor sanki. bir yıldız kayıyor senden yüreğime. bu gece uykuya daldığımız vakit aynı hayale dalsak, aynı rüyayı görsek, o rüyada bir yer edinsem seni seviyorumdan fazlasını demiş oluruz belki de."

yazarların tıbbiyeli sözlükte yazma sebepleri

açıkçası kimse okusun, beğensin diye değil. kendim için yazıyorum. okuduğum kitapları, şiirleri, o gün başıma gelen ilginç, güzel olayları unutmamak için yazıyorum. hatta bazen sadece bir anı, bir yerin hissettirdiği duyguyu hatırlamak için yazıyorum. şarkı atıyorum bazen geceye bir şarkı bırak başlığına. atıyorum ki o şarkının bir anısı vardır. hatırlatsın diye. nitekim hatırlatıyor da.
unutmak istemiyorum böyle şeyleri. elbet başka yere de yazabilirim, yazıyorum da(günlüğüme)* belki bu kadar kişinin okuduğu yere atmam da saçma. ama anlaşılmak bazen çok güzel oluyor
seviyorum ben bu sözlüğü.

düşün ki o bunu okuyor

hayatımın en güzel anıymış, bilmiyordum.

özletiyor seni bu yağmurlar

bir ahmet telli mükemmelliği. çünkü yağmur sırılsıklam özletiyor.


burada yağmur yağıyor
aralıksız yağıyor günlerdir
ama sen yine de şemsiyeni
almadan gel ilk otobüsle

buğulanan camlara usulca
yüzünü çiziyorum ki yüzün
bir yağmur damlası olup
düşüyor yapraklarına gülün

güller de bozamıyor bu uzun
karanlık sessizliğini kentin
anılarını yitiriyor sokaklar
bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları

tarih de kekemeleşiyor bazan
ki o zaman aşktır tek bilici
aşksa yürümek gibi bir şey
duyabilmek kuşların gelişini

anısı bizsek eğer bu kentin
unuttuğu türküler bizsek
acıyı rehin bırakıp bir güle
anımsatmalıyız bunları bir bir

sonra yürümeliyiz seninle
sokaklara caddelere çıkmalıyız
belki bir aşktır bu kentin
belleğini geri getirecek olan

burada yağmur yağıyor ama sen
şemsiyeni almadan gel yine de
özletiyor bu çılgın sağanak seni
sırılsıklam özletiyor biliyor musun

robbins türkçe mi ingilizce mi okunmalı sorunu

hep yapmak istemiştim. bugüne kısmetmiş. *

(bkz:hayırlı forumlar)

edit: başlığı açan hekim arkadaşa bir saygısızlık yaptığımı düşünmüyorum. burası bir sözlük ve açılan başlık sözlük formatına uygun mu tartışılır. hayırlı forumlar dedim diye kin mi kusuyorum? üstelik henüz bilgim olmayan bir kitap hakkında yorum yapsam da bir faydası olmayacaktı. daha taze bir dönem 3 öğrencisiyim çünkü. her şeyi bu kadar takmayın yine de, altı üstü bir espriydi. insanlar zayıf noktalarına karşı bu tür tepkiler verebiliyor ama bir saygısızlık yaptığımı düşünmüyorum. üslubu da yanlış bence. kimseyi üzmek istemezdim. ama sözlüğün eski tadını da bırakmadınız. sağolun, sayenizde artık giresimiz bile gelmiyor yeni nesil yazarlar.
edit 2: kusmuşum, kusura bakmayın sözlük halkı.

asla kimseyi öldürmedi benim babam

bir jean-louis fournier kitabı. bir çocuğun gözünden doktor bir babayı anlatıyor. otobiyografik bir eser. bence okunması gereken kısacık ama çok güzel bir kitap.

"güçlüydü benim babam, herkes onun yüzyıl yaşamak için yaratıldığını söylerdi."

“bir sabah, çok erken vakitte, annem odama geldi, ‘sanırım baban öldü’ dedi. ‘yine mi...’ dediğimi hatırlıyorum.
kalkmak istemiyordum, yorgundum ve yorganın altına girdim.
babamı o kadar körkütük sarhoş görmüştüm ki, gerçek bir ölüyle körkütük sarhoş biri arasındaki farkı bilemiyordum. sonra babam doktordu ve bir doktor ölemezdi. annem, ‘bu seferki gerçek. hadi kalk’ dedi. kalktım. odasına gittim. yatağın yanı başına düşmüş, ağzı kan doluydu. beni azarlamadı, gerçekten ölmüştü.”

tdk

bazı kelimelerde yazım, imlâ hatası yapsa bile türkiye'de baz alınacak tek kurumdur. fetva merkezi de değildir. ayrıca ülkemizde bir çok yörede konuşma farklılığı olduğu için bazı kelimelerin tartışması konusunda gayet haklı olduğunu, zırcahil yerine konulabilecek bir kurum olmadığını düşünüyorum.
ayrıca kâfi kelimesi kâfi şeklinde yazılır. kâfîî şeklinde okunur.
biraz araştırdım ve arapça kökeninin kâfî olduğunu gördüm. ki arap alfabesinin okunuşuna göre bu yazım. yani harf devriminden önce. ayrıca eski bir kelimeyi mi baz almalıyız, türk dil kurumu'nu mu?
bence bu kadar önemliyse sizin için özür dileyerek şunu diyebilirim: (bkz:yallah arabistana).

kâfi

kullanmaya bayıldığım sözcük.
yeterli anlamındadır. genelde bardağa içecek konulurken koyan kişinin durması için söylenir.

edit: türk dil kurumu'na göre başlıktaki yazımı doğrudur. yani kâfi şeklinde.
  • /
  • 18

biz atatürk gençleriyiz


şöyle omurgadan aşağı doğru bir ürperti hissi veren marştır. dinledikçe çalışmak ve başarmak için olan motivasyonunuzu yükseltir, dayanıklılığınızı çelik gibi yapar.
hoyra rira rira hey!
hoyra rira rira hey!
rira hoyrari rira hoyrari
rira hoyra hoyra hey!
*
güneş bizimle doğar,
yağmur bizimle yağar.
bizimle coşar deniz,
ateş bizimle yanar.
*
biz atatürk gençleriyiz.
hoyra rira rira hey!
sesimiz onun sesi
hoyra rira rira hey!
*
bizimle yükselecek.
hoyra rira rira hey!
atatürk türkiyesi.
rira hoyra hoyra hey!
*
sevgimizle bilgimizle
ulusumuzun hizmetindeyiz
aklımızla coşkumuzla
atamızın izindeyiz !!!
*
fidan bizimle büyür,
çiçek bizimle açar.
bizimle sürer hayat,
ulus bizimle yaşar.

acı

hakan günday'dan şu alıntıyı anımsatmış durumdur.

"ingilizce'deki pain kelimesiyle, fransızca'daki pain kelimesini düşündü. biri acı diğeri ekmek demekti. barbaros bunu sıradan bir tesadüf olarak değerlendiremeyecek kadar sarhoş ve yalnızdı. acı, insanın hayat tarlasında biçtiği buğdaylardan pişirdiği ekmekti. dolayısıyla sabah kahvaltısı kadar kaçınılmazdı."

acı

"acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür tarafa dönme isteğini bile söndüren bir şey. “

-şeker portakalı

bir idam mahkumunun son günü

sadece ismiyle bile sonunu apaçık ortaya seren bir kitaptır. daha ilk satırlardan okumaya başladığınızda biliyorsunuz ki bu karakter ölecek. hem de paris'in en işlek meydanında onbinlerce insanın bakışları altında kafası giyotin ile kesilerek. ama bu kişi kendi hakkındaki idam kararını ilk duyduğu vakitten ta o meydana gideceği ana kadar acaba ne düşündü, o kafasında neler geçirdi? işte biz kitabı okurken tüm bu duygu ve düşüncelerin direk tanığı oluyoruz. victor hugo henüz 26 yaşında iken kaleme aldığı bu eser ile idam cezasına o günün koşulları da düşünüldüğünde en cesur tepkilerden birini veriyor.

kitabı okurken altını çizdiğim kısımları ise şöyle;

 spoiler!
"bu kadar tatlı duygular arasından o acı düşünce nasıl doğabilirdi?"

"bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme makûmdurlar."

"oysa, ruhsal acının yanında bedensel acı bir hiç kalır!"

"bütün bu yazdıklarım, bir gün başkalarına yararlı olsa;idam hükmü vermeye hazırlanan yargıçları durdursa;suçlu ya da suçsuz, zavallı insanları benim yaşadığım ölüm acısından kurtarsa. ama neden? neye yarar ki bu? bir şeyler değiştirir mi?benim başım kesildikten sonra, başkalarınınkini de kesmişler, bana ne?"

"ve ben öldükten sonra, oğulsuz, kocasız ve babasız kalacak üç kadın; üç değişik türden yetim, yasaların yarattığı üç dul olacaktı."

"delilik insanı yaşatır derler; en azından akıl acı çekmez; uyur, ölü gibi yaşar."

"şimdi rahatladım. her şey bitti artık, tamamen bitti. müdürün ziyaretinin yarattığı o korkunç heyecandan sıyrıldım. ancak şunu söylemeliyim kiumudum vardı hâlâ. şimdi ise, tanrı'ya şükür,umudum kalmadı artık."

"tanrım, başım daha yere düşmeden, bütün saçlarım bembeyaz olacak!"

"mimar gitti. ama ben, hâlâ buradayım, sanki ölçtüğü taşlardan biri de benim..."

"ne yazık! karşınızda duran, sizi gören, size bakan, sizinle konuşan, sizi yanıtlayan, ama sizi tanımayan birini dünyanın biricik varlığı olarak tutkuyla sevmek, onu bütün kalbinizle sevmek! yalnızca ondan bir teselli umut etmek ve onun; öleceğiniz için; size gerekli olan şeyi bilmeyen tek varlık olması!"

nana

fransız yazar emile zola'nın yazmış olduğu rougon-macquartlar serisinin 9. kitabıdır. natüralizm akımının temsilcilerinden olan zola toplumu ve karakterlerini açıkyüreklilikle ve yalana kaçmadan olduğu gibi yansıtır. bu sebeple toplumdaki çürümüşlüğü de en doğal haliyle eserlerinde işlediğinden zamanın burjuvazisi tarafından çok sert eleştirilere maruz kalmıştır. kitaba gelecek olursak eğer; okuduktan sonra aklıma gelen ilk cümle "ben ömrümde bu kadar godoşu bir arada görmedim" oldu* çünkü günümüz ahlak normlarına göre değerlendirecek olursak eğer, bir tane ahlaklı diyebileceğiz bir allahın kulu bile bu kitapta yok. çiçekli, böcekli bir kitap okuyacağıma gerçekleri çat diye suratına vuran bu kitabı bin defa daha okurum. daha fazla spoiler vermemek için uzatmayayım daha fazla. demem o ki çok beğendiğim ve apayrı duyguları yaşamamı sağlayan bir kitap oldu. bu yüzden kitabın yazarı emile zola ve bu kitabı bana ulaştıran sevgili uzunyolunyolcusu'na teşekkürlerimi sunuyorum.

kitabı okurken altını çizdiğim, dikkatimi çeken yerler ise şöyle;

 spoiler!
"hey ulu tanrım! kadınlar ne kadar bahtsız!"

"şeytana inanırdı. nana'ysa, içleri günah dolu fırlak memeleriyle, cilveli gülüşleriyle şeytanın ta kendisiydi. kendi kendine güçlü davranacağı sözünü veriyordu. ruhunu savunacaktı."

"evet, bir kadına ömür boyu sevgi sözü verildiğinde, ertesi gün ilk önüne gelene sarılınmaz."

"bunu işiten kontes sabine başını ona çevirdiğinde bakışları karşılaştı, bu kendilerini alışılmadık maceralara atmalarından önce birbirlerini tarttıkları uzun bakışmalardan biriydi."

"bir kenar mahalleden paris kaldırımlarına sürülmüştü; gübreliğin ortasında açmış bir çiçeğinkini andıran teniyle, iri yarı,güzel bir kız olarak, içlerinden çıktığı serserilerin ve yüzüstü bırakılmış kadınların öcünü alıyordu."

"hiçleşmiş benliğinde artık tek bir düşünce, sefil olduğu düşüncesi vardı."

"eskiden tanrı bütün bağışlayıcılığıyla her an yanındaydı. en küçük üzüntüde, önüne çıkan ilk engelde bir kiliseye gider, diz çöker, o her şeye egemen güç karşısında önemsiz varlığını hiçleştirirdi ve kiliseden, duayla güçlenmiş, dünya nimetlerini elinin tersiyle itmeye hazır bir halde, yalnız ruhunun sonsuz kurtuluşunu arzulayarak çıkardı. bugünse, ancak cehennem korkusunun yüreğini sarıp onu zangır zangır titrettiği saatlerde tanrı'ya yakarıyordu; kendini çok güçsüz hissediyordu.nana yüzünden bütün kutsal görevlerini aksatıyordu. ve tanrı aklına geldiğinde şaşıyordu. şu kırılgan insanlığının çatırdayıp çöktüğü o korkunç bunalım içinde neden hemen tanrı'yı düşünmemişti?"

"gerçi nana biraz da korkuyordu, çünkü en düzgün görünüşlüler en rezilleriydi."

"çünkü onun için aşkın tek göstergesi kendisi için harcanan paraydı."

"demek yeryüzünde erdem diye bir şey yoktu! insanlar, en tepeden en aşağıya dek ahlaksızlaşmıştı."

"fontan üstüne geldikçe kendine hakim oluyor, onu kendi gözünde çok yüce ve sevdalı bir kadına dönüştürentutkunluğunun asaletinin verdiği acı hazzı tadıyordu. fontan'ın geçimini sağlamak için başka erkeklerle birlikte olmaya başladığından beri, onca yorgunluğa ve tiksintiye karşın onu daha çok seviyordu."

"hayır, bazı kusurlar bağışlanamaz... bir toplumu uşuruma sürükleyen aşırı hoşgörüdür."

"gün ağarırken aklını başına toplamaya çalıştı. ölmesi gereken kendisiydi, aşağıdan bir posta arabası geçerken, kendini pencereden atacaktı. ancak, saat ona doğru evden çıktı; bütün paris'i dolaştı, köprülerde gezindi, son anda içinde gidip nana'yı görme isteği uyandı. belki de genç kadının bir sözü onu kurtaracaktı."

"siz erkekler biraz akıllı olsanız, karılarınıza karşı bize davrandığınız kadar nazik davranırsınız; karılarınızda bir parçacık akıl olsaydı, onlar da sizi elden kaçırmamak için, bizim sizleri elde etmek için katlandığımız kadar zorluğa katlanırlardı."

uzak mesafe ilişkisi

geride kalıp o giderken arkasından el sallayan, daha ellerinden, yüzünden kokusu silinmemişken onu özleyip geleceği günü hesaplamaya başlayan, o güzel gözlerini, sıcacık gülümsemesini yeniden görünce her şeyi unutan... kısacası bekleyen taraf olmak zordu. hâlâ zor. ama giden taraf olmak daha zormuş. elinden hiçbir şey gelmiyor, öylece bırakıp gitmek zorundasın işte... paramparça oluyormuş insan. gidişiyle kırılan kalbine bir daha hiçbir acı sökmez sanıyorsun. oysa gitmek apayrıymış. giderken hem kendinin hem onun üzüntülerini yüklüyormuşsun omzuna. kalbini, ruhunu onda bırakıp gidiyormuşsun. gidemiyormuşsun aslında...

hayattaki sınavım olduğunu düşündüğüm; günün birinde harika bir güle dönüşeceğini bildiğim goncanın, birlikte tutarken ellerimizi kanatan dikenlerle dolu sapı, uzak mesafe ilişkisi.

8 temmuz 2019 gece uyuyamamam

"buralar yine tıbbiyeli günlüğe dönmüş yhaa" diyen yazarın açtığı başlık.

yanlış anlaşılma

bazılarının ölümüne korkup uzun uzun açıklama gereği duyduğu, bazılarının üç beş kelimeyle yapmış olmak için açıklayıp geçtiği, kimilerinin zerre umursamadığı, kimilerinin de sapıkça zevk aldığı durumdur.

kitap okumak

''insan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.''
aslında bir nevi dönemin en entelektüel ve zeki insanlarıyla sohbet etmek, gözlemlerini, düşüncelerini, hatalarını, duygularını paylaşmak. romanlar, hikayeler ve diğer türler aslında yazarlar için çok güzel maskeler. fransız, ingiliz, türk, rus, eski zamanlarda veya günümüzde, çok farklı coğrafya ve toplumlarda yaşayan bir sürü yazar... duymuşsunuzdur "en çok vakit geçirdiğin 5 kişinin ortalaması sensin'' diye bir söz vardır. kesinlikle katıldığım bir söz. bu beş kişiden birinin kitapların yazarları, farklı dönemlerin en iyi düşünürleri-sanatçıları-bilim insanları olduğunu bir düşünsenize. olağanüstü geliyor kulağa. o sebeple ihmal etmemek lazım. okuyan ve okumayan insan arasındaki fark kesinlikle belli oluyor. günlük koşuşturmada, dedikodularda, havadan sudan muhabbetlerde tıkılıp kalmamak gerek.

bir idam mahkumunun son günü

yazarı olan victor hugo'nun "sefiller" kelimesini ilk kez kullandığı ve romanı ana karakterin ağzından anlattığı eseridir.yazar kitabında idam mahkumunun psikolojisini oldukça güzel bir şekilde işlemiş ve özellikle fransız ihtilaliyle beraber gelen giyotinle idam cezasına karşı toplumda bir farkındalık oluşturmayı amaçlamıştır.her ne kadar victor hugo böyle düşünse de fransa'da idam cezasının kalkması ancak 1981 yılında yani romanın yazılışından tam 155 yıl sonra gerçekleşmiştir.

Toplam entry sayısı: 174

antidepresan niteliğinde şeyler

küçük kardeşin(5 yaşında) ders çalışırken yanınıza gelip hadi dersini bana anlat deyip,sizi sonuna kadar dinlemesi.üstelik gelirken koca bir tabak meyve ve kuruyemiş getirmesi...
her akşam istisnasız oluyor bu güzel olay.

geceye bir söz bırak

beni hayal kırıklığına uğratan, kendimden başkası değil.
franz kafka

anladım

can yücel'in en güzel şiiridir bence.

bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım..
bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
neden hiç ağlamadığını anladım..
ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım..
fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
yüreğini elime koyduğunda anladım..
”sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana ”git” dediğimde anladım..
biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
git dediklerinde gittiğimde anladım..
sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, gerçekten pişman olduğumda anladım..
ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…

güzel havalar

bir orhan veli şiiri. bizi bu güzel havalar mahvetti.*


beni bu güzel havalar mahvetti,
böyle havada istifa ettim
evkaftaki memuriyetimden.
tütüne böyle havada alıştım,
böyle havada aşık oldum;
eve ekmekle tuz götürmeyi
böyle havalarda unuttum;
şiir yazma hastalığım
hep böyle havalarda nüksetti;
beni bu güzel havalar mahvetti.

yalnızlığın farkedildiği an

benim için yıllar önceki bir andır.o zamandan beri farkındayım yalnızlığımın.
annem ve babam severek evlenmemişler.mantık evliliği yapmışlar.severek evlenmediler belki ama hiç sevmediler de birbirlerini.annem yıllarca hayatı boyunca yaptığı en büyük hatanın babamla evlenmek olduğunu belirtti yine de boşanmadı.babam anneme bir kez bile sevgi sözcüğü kullanmadı,hep adıyla seslendi,annem de babama.
liseyi yurtta okumama karar verdiler,daha başarılı olacağımı düşündüler,evim liseme 45 dakika olduğu halde.itiraz etmedim,evden bir kaçış yolu gibi geldi bana.zira son zamanlarda evdeki sessizliğe katlanamıyordum.amcam bize her geldiğinde gerilirdi.bir an önce gitmek isterdi.derdi ki"cenaze evi gibi burası,hiç bir ses yok."

zamanla sinirlendim aileme.başarılı bir öğrenciydim zaten.bunun için yurtta kalmama gerek yoktu.haftasonları eve gitmemeye başladım tepki olarak,sınava çalışacağım dedim.arkadaşlarım sorardı"evci defterini imzalamayacak mısın?" sonra imzalarım ben derdim ama hiç imzalamazdım.
yurtta haftasonu kimse olmazdı,herkes şehir içinde yaşıyordu zaten,evlerine giderlerdi.
koskoca katta üç kişi kalırdık.diğer iki kişinin eve gitmek için 22 saatlik otobüs yolculuğu yapması gerekiyordu çünkü.
o haftasonları asla geçmezdi.sabah erken kalkan ben tam 3 saat kahvaltı için beklerdim,tek başıma kahvaltı yapıp odama çekilirdim,sonrası koca bir hiç.
o haftasonları hissederdim yalnızlığı ilklerime kadar...

siz siz olun sevgili yazarlar sevmiyorsanız evlenmeyin.evlilik kutsal bir müessese.sadece saygı yetmiyor.belki size yetebilir ama çocuklara yetmiyor...

antidepresan niteliğinde şeyler

küçük kardeşin(5 yaşında) ders çalışırken yanınıza gelip hadi dersini bana anlat deyip,sizi sonuna kadar dinlemesi.üstelik gelirken koca bir tabak meyve ve kuruyemiş getirmesi...
her akşam istisnasız oluyor bu güzel olay.

yalnızlığın farkedildiği an

benim için yıllar önceki bir andır.o zamandan beri farkındayım yalnızlığımın.
annem ve babam severek evlenmemişler.mantık evliliği yapmışlar.severek evlenmediler belki ama hiç sevmediler de birbirlerini.annem yıllarca hayatı boyunca yaptığı en büyük hatanın babamla evlenmek olduğunu belirtti yine de boşanmadı.babam anneme bir kez bile sevgi sözcüğü kullanmadı,hep adıyla seslendi,annem de babama.
liseyi yurtta okumama karar verdiler,daha başarılı olacağımı düşündüler,evim liseme 45 dakika olduğu halde.itiraz etmedim,evden bir kaçış yolu gibi geldi bana.zira son zamanlarda evdeki sessizliğe katlanamıyordum.amcam bize her geldiğinde gerilirdi.bir an önce gitmek isterdi.derdi ki"cenaze evi gibi burası,hiç bir ses yok."

zamanla sinirlendim aileme.başarılı bir öğrenciydim zaten.bunun için yurtta kalmama gerek yoktu.haftasonları eve gitmemeye başladım tepki olarak,sınava çalışacağım dedim.arkadaşlarım sorardı"evci defterini imzalamayacak mısın?" sonra imzalarım ben derdim ama hiç imzalamazdım.
yurtta haftasonu kimse olmazdı,herkes şehir içinde yaşıyordu zaten,evlerine giderlerdi.
koskoca katta üç kişi kalırdık.diğer iki kişinin eve gitmek için 22 saatlik otobüs yolculuğu yapması gerekiyordu çünkü.
o haftasonları asla geçmezdi.sabah erken kalkan ben tam 3 saat kahvaltı için beklerdim,tek başıma kahvaltı yapıp odama çekilirdim,sonrası koca bir hiç.
o haftasonları hissederdim yalnızlığı ilklerime kadar...

siz siz olun sevgili yazarlar sevmiyorsanız evlenmeyin.evlilik kutsal bir müessese.sadece saygı yetmiyor.belki size yetebilir ama çocuklara yetmiyor...

tıbbiyeli itiraf

sözlüğe girip bir şeyler yazmak istiyorum.ama sol frame akmadığı için yazasım kaçıyor.sanki yazsam da okuyan yokmuş,kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum.
not:şimdi de kendi kendime konuşuyorum.

tıbbiyeli itiraf

ben insanların kişiliğinin değişmeyeceğine inanırdım, ta ki o değişene dek.
çocukluğundan beri tanırım onu. birlikte büyüdük ama oynamadık. aynı sofraya oturduk ama konuşmadık. aynı kursa gittik ama tanımıyormuş gibi yaptık birbirimizi. farklıydık çünkü, nefret ediyorduk birbirimizden. o ak ise ben kara olmayı yeğlerdim, çünkü onun akı ak değildi.
ailelerimiz çok uğraştı iyi anlaşalım, arkadaş olalım diye. ama ben o tarz birine arkadaş diyemezdim ki.

bir gün başına kötü bir şey geldi. çok kötü bir şey. ben yaşasam kaldıramazdım galiba. nitekim o da kaldıramadı. zaten sorunlu olan tipi zirveye çıktı. yine de tüm bunlara rağmen çok iyi bir lise kazandı ankara'da. ancak okuldan atıldı. 7 farklı okuldan. 4 yılda yedi okul. 4 kez tutuklandı, 1 kez bıçakla yaralandı. benimle irtibatını tamamen kesti. ailesiyle de. ben de hatalıydım, herkes hatalıydı. adı çıktı diye iftira attılar ona okulda, herkes onun nasıl iğrenç biri olduğunu konuştu. ben de dahil.

lise sonda annesi çıldırmak üzereydi. sınıfta kaldı. bir kızın kafasında maden suyu şişesi kırdı ona kaş*r dedi diye. kız beyin kanaması geçirdi, kurtuldu çok şükür.
neyse annesi bize zorla getirdi her gün, hafta sonu evde iken her gün. aramıza oturup zorla ders çalıştırdı, integral anlattım ona. daha çarpmayı unuttuğunu anlamadan önce. evet sbs'de türkiye derecesi yapan kıza.
zamanla düzeldi, kötü arkadaş çevresini bıraktı, kolay olmadı. telefonunu imha etti, hâlâ da yok. olursa bulurlar çünkü onu.
düzeldi işte. karakter olarak benim bile hayran kaldığım biri oldu iki yılda. en yakın arkadaşlarımdan oldu, dostum oldu hatta.

bu gece bir mesajlaşma geçti aramızda. aynen aktaracağım. dünyam başıma yıkıldı çünkü. eski günlere dönecek 2 gün önce beraber sabaha kadar sohbet ettiğim kız.
k:solmuş papatya
s. p.: ifenim
k:sana bir şey anlatacağım, sizinkilere demek yok. h. yanında mı?
s. .p: hayır, tekim. ne zaman anlattığımı gördün?
k: tamam, anlatma işte.
k: ben uyuşturucu içiyorum, bir aydır. ve içmeden duramıyorum.

hayatım boyunca hiç içmedim, görmedim bile. evet istedim ama anladım ki istemiyormuşum. hele onun içmesini...
bu sefer onu çekip çıkarabilir miyiz bilmiyorum ama zerre umudum yok.
başına bunlar gelmese böyle bir batağa düşer miydi bilmiyorum ama çok korkuyorum sözlük. ama her şeye rağmen bu sefer yanında olacağım, karşısında değil.

unutulamayan anne sözleri

bir iki yıl önce "seni doğurduğum güne lanet olsun" demişti.
üstelik sinirli olduğu kişi babam iken benden çıkardı öfkesini.
sonra pişman olup defalarca kez özür diledi,çok güzel sözler söyledi.ama hiçbiri o cümle kadar yer edinmedi aklımda.
hayatım boyunca da edinmeyecek.
ben o lafı unutmayacağım anne.

lowlevel nick altı cilâcılığı

sabahtan beri hissettiklerimin tercümesi olan söz öbeği.
böyle şeyleri sadece ben mi itici buluyorum diye düşünmüyor değildim.
bir de bana "hayırlı cumalar" mesaj trafiğini hatırlattı nedense.

tıbbiyeli itiraf

bazen düşünüyorum da ölsem arkamdan gerçekten üzülüp ağlayan bir kişi bile olmaz.

tıbbiyeli itiraf

çocukluğumdan beri hep büyümeyi bekledim,istedim.sınırsız bir özgürlük...
ama şu sıralar anladım ki istediğim şey bu değilmiş.anne ve babam her zaman bana 18 yaşımda reşit olacağımı,ne istersem yapacağımı,büyüdüğüm için bana karışamayacaklarını söylediler.19 yaşındayım ve onlara göre büyüdüm sanırım.ailemin yanında okuyorum ve onlarla yaşıyorum.bir yıldır sanırım geçmişten kalma bir alışkanlık nedeniyle evden çıkmadan önce anneme "anne,şuraya gidiyorum.haberin olsun" dedim.ve annem on sekizimden bir ay sonra bana "kızım artık bize hesap vermek zorunda değilsin.nereye gitmek istiyorsan git.bu senin hayatın." dedi.çoğu kişinin hayali belki bu cümleler.en azından benim çevremdeki bazı arkadaşlarımın.ama benim değilmiş sözlük.
dün gece arkadaşlarımla dışarı çıkacağımı belirttim aileme.'kiminle?' diye sormadılar,'çok geç kalma,merak ederiz.' demediler.gece iki gibi döndüm eve.kimsenin umrunda bile olmadı.bilmiyorum belki fazla abartıyorum ama insan biraz merak edilmek istiyor,ilgi istiyor.gidecegim yer pek tekin değildi,telefonum bir kez bile çalmadı,mesaj gelmedi.bilmiyorum ama lisedeki oda arkadaşım bile daha fazla merak ederdi beni belki...

büyüdüm diye mi bu ilgisizlik sözlük?eğer öyleyse ben daha fazla büyümek istemiyorum...

tıbbiyeli itiraf

dün ilk kez elime silah aldım ve 20 el atış yaptım.*
aşırı iyi olaymış, sanırım müptelası olacağım.

tdk

bazı kelimelerde yazım, imlâ hatası yapsa bile türkiye'de baz alınacak tek kurumdur. fetva merkezi de değildir. ayrıca ülkemizde bir çok yörede konuşma farklılığı olduğu için bazı kelimelerin tartışması konusunda gayet haklı olduğunu, zırcahil yerine konulabilecek bir kurum olmadığını düşünüyorum.
ayrıca kâfi kelimesi kâfi şeklinde yazılır. kâfîî şeklinde okunur.
biraz araştırdım ve arapça kökeninin kâfî olduğunu gördüm. ki arap alfabesinin okunuşuna göre bu yazım. yani harf devriminden önce. ayrıca eski bir kelimeyi mi baz almalıyız, türk dil kurumu'nu mu?
bence bu kadar önemliyse sizin için özür dileyerek şunu diyebilirim: (bkz:yallah arabistana).

içerik kuralları - iletişim