statü diyen tıp öğrencisi

Durum: 67 - 8 - 2 - 0 - 15.04.2019 22:20

Puan: 829 -

8 ay önce kayıt oldu. ikinci nesil yazar.

loji metrik fotoğraf sfer istatistik psi kimya grafi dizel enerji log top tik
  • /
  • 7

tıbbiyelilerin sahip olmak istedikleri süper güçler

para. fazla uçmuşsunuz zihin mihin, bu dediğim şey dünya üzerinde baya bir şeye yeter, saydıklarınızı da alır. bakmışsın insanlar gelip zihnini açıyor sana.

eğleniyormuş gibi yapmak

ben de o konuda topluma çok kırgınım. mesela doğum günün olsun. insanlar yapmacıktan kutluyorlar, hediye alıp pasta falan kesiyorlar. senin hep mutlu gözükmen gerek. çok kötü çoook. sırf o yüzden hiç söylemedim doğum günlerimi insanlara, geçiştirmeye çalıştım sürekli. kutlamasın kimse diye dua ettim, çok yapmacık geliyor bana. normalde selamlaşmadığın kişiler gelip kutlama falan yapıyorlar, ilginç. ve tüm bunlara eğleniyor gibi görünmelisin.

geceye bir karikatür bırak


umut sarıkaya'nın en beğendiğim çalışmalarından birisi. adamın hayata dair tespitleri gerçekten takdire şayan.

en son okuduğunuz kitap

mustafa yazıcıoğlu - film müziği teknikleri

kitap hakkında merak ettikleriniz için mesaj atmanız yeterli, seve seve yardımcı olurum.

öğrenciyken para kazanma yolları

internet üzerinden müzik altyapıları satmak. bu aralar böyle bir işe girişmek istiyorum, uzun zamandır farklı tarzlarda müzikler üretiyorum ve hobiyi ticarete dökmek geldi aklıma. yalnız alıcı yok, tek sıkıntı şimdilik bu :)

hayatınızda kullandığınız replikler

baylar! ben, kaptan jack sparrow'um!
bunu söylüyorum bazen aklıma gelince öylesine, bir amaç veya nedeni yok. mesela arkadaşlarla yürüyoruz birden bu ve benzeri şeyler söylüyorum. çocuklar bir kafayı çevirip bakıyorlar sonra da deli zaten, yine saçmalıyor salla deyip gülüyorlar. gülüyoruz sonra da birlikte. keyifli ama, nedense anlamsız bir hazzı var böyle replikleri ulu orta söylemenin.

kütüphane

evde çalışamayıp buralarda ya da ortak çalışma salonlarında çalışabilmemin nedenini anladım sonunda. eskiden şöyle düşünürdüm: herkes çalışıyor o yüzden ben de çalışıyorum, yapacak bir şey olmuyor, evde dikkat dağıtıcı şeyler var falan gibi saçmalıklar. sonra fark ettim ki oraya gittiğimde hemen işimi bitirip eve gidip rahatlamak istiyorum. diyorum ki burada her şeyi adam gibi bitireceğim sonra evde yatacağım. çünkü ev benim için güvenli bölge gibi. evde dinlenirsin, yatarsın, film izlersin. eve girince artık çalışma kavramı kalmamıştır. buymuş sebep gizem çözüldü.

yazarların sevmediği huyları

özgüven fazlalığı. daha doğrusu eski zamanlarda oluşan özgüvensizliğimi kapatmak için zaman içinde ürettiğim aşırı özgüvenlilik tiyatrosu. bazen güzel oluyor ama sahte... bir çeşit savunma mekanizması. herkes çok sosyalsin, girişkensin, özgüvenin yüksek derken gerçekten haberdar değiller.

the game

kendi çocukluğuna vereceğin öğüt

fifa 2009'da drogba'yla 5.golü atma. sonra bilgisayar donup bozuluyor.
  • /
  • 7

lord voldemort

''le maitre de la mort''

kendi ifadesiyle ölümü fetheden kişi, ölümün efendisidir.

wizarding world'ün gelmiş geçmiş en kötü karabüyücüsüdür. öyle ki adını kimse söylemeye cesaret edemez- dumbledore ve birkaç cesur seherbaz* dışında-. ayrıca londra'da ikamet etmektedir :) . asıl adı tom marvolo riddle'dır. gelecekte ''lord voldemort'' olacak ismi - bir nevi mahlası- ise asıl isminin bir anagramı*'dır.

karanlık lord'*un annesi merope gaunt, hogwarts'ın kurucularından olan, safkan aşığı ve bir çatalağız* - ki bu nadir bulunan bir özelliktir- olan salazar slytherin'in soyundan gelen bir kofti'*dir., merope little hangleton adında bir köyde babası ve erkek kardeşi ile yaşadığı sıralar, köyün varlıklı ve züppe genci tom riddle'a aşık olur. tom'u kendine aşk iksiriyle bağlayan merope hamile kalıp evden kaçar. daha sonra tom'a aşk iksiri vermenin kendisine de acı verdiğini anlayan merope, iksiri vermeyi keser. ardından tom, merope'yi terk eder. hamile olan merope ortada kalmıştır. elindeki tek şey olan salazar slytherin'in kolyesini satar, bu kolye ileride adı anılmaması gereken kişinin ruhunu yedi parçaya bölüp içine hapsettiği eşyalardan biri olacaktır, yani hortkuluk... merope bir yetimhaneye gider ve orada doğum yapar. çocuğuna sevdiği kişinin adı ile birlikte dedesinin adı olan ''marvolo'' ismini verdikten hemen sonra ölür. bundan sonra tom marvolo riddle 11 yaşına kadar bu muggle*yetimhanesinde kalacaktır.

devam edecek...

* seherbaz : karabüyüye karşı savaşan büyücü mesleğidir. sihir bakanlığı adı altında çalışırlar. seherbaz olabilmek, yanlış hatırlamıyorsam, 12 sbd ve belli sayıda fybs gerektirir.

*anagram: bir sözcüğün veya sözcük grubunun harflerinin değişik düzenle başka bir sözcüğü veya sözcük grubunu oluşturmasıdır. şöyle ki :

'' tom marvolo riddle'' harflerinin yerini değiştirirsek ''ı am lord voldemort'' cümlesini elde ederiz.

*karanlık lord: voldemort'un yandaşları olan ölüm yiyenler 'in - death eaters-, voldemorta hitap şeklidir. sadece ölüm yiyenler bu şekilde hitap eder. bir de tabi eski bir ölüm yiyen olan severus snape. nedenini ileride açıklayacağım inşallah.

*çatalağız: yılanlarla konuşabilme yetisidir. bilenler bilir, bu yetenek karabüyünün göstergesi kabul edilmiştir zamanında. ayrıca, çok nadir bulunan bir özelliktir. salazar slytheriin'in soyundan gelenlerin bir kısmı- örneğin voldemort- ancak bu özelliği taşır, fakat bir nedenden dolayı harry potter da bir çatalağız olacaktır.

* kofti: büyücü anne-baba'dan doğup büyü yeteneğine sahip olmayanlardır. büyücülük dünyasında bir utanç sebebi olarak görülür.

*muggle: büyüdışı insanlardır. büyü yeteneğine sahip değillerdir.

lord voldemort

üstteki entryme ufak bir ekleme :

çoğu kişinin bilmediği bir gerçek vardır ki, bu da harry potter ile voldemortun uzaktan akraba olduğudur.

ölüm yadigarları kitabında geçen ''ozan beedle'ın hikayeleri'' isimli bir çocuk kitabında ''üç kardeşin hikayesi'' isimli bir masal vardır. gerçeklere dayanan bu masalda, peverell ailesinin ölüm yadigarları ile olan imtihanı anlatılır.

büyücülük dünyasındaki çok az sayıda kişi bu hikayenin gerçek olduğuna inanır ki bu kişilerden biri albus dumbledore'dur. herkesin muggle savunucusu bildiği çok iyi niyetli sanılan dumbledore, zamanında - voldemort'tan önceki en büyük karanlık büyücü olan-
gellert grindelwald ile birlikte ''greater good- daha üstün bir iyilik-'' adını verdikleri hitler tarzı bir politika benimseyerek ölüm yadigarlarını aramış, ancak bu açgözlülüğü annesi kendra ve kız kardeşi ariana'nın ölümüyle sonuçlanmıştır. sonrasında gellert'ten ayrılıp kendi yoluna gitmiştir. aklı başına gelen dumbledore, bundan gayrı ''ikinci'' şanslara inanan- severus snape'e inandığı gibi- muggle savunucusu olmuştur. ayrıca kendisinin voldemort'un korktuğu tek büyücü olduğu söylenir. bunu başka bir entryde uzun uzadıya anlatmak üzere burada noktalıyorum.

neyse, işte bu peverell ailesinin üç oğlundan en küçüğü olan ıgnotus peverell, harry'nin babası olan james potter'ın atasıdır. aynı zamanda son ölüm yadigarı olan ''görünmezlik pelerini''nin ilk sahibidir .

ortanca kardeş olan cadmus peverell ise salazar slytherin'in atasıdır. yani bir taraftan voldemort'un atası. ayrıca kendisi ölüm yadigarlarından ikincisi olan ''diritme taşı''nın ilk sahibidir.

en büyük peverell kardeş ise antioch peverell... hakkında tek bildiğimiz gelmiş geçmiş en güçlü asa ve ölüm yadigarlarının ilki olan ''mürver asa''nın/ kaderin asasının ilk sahibi olduğudur.

devamı gelecektir inşallah...

lord voldemort

şu capsten sonra kendisini ciddiye alamadığım kurgusal karakter.

tıp fakültesi klişeleri

iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların, hekimlik gibi bir derdi olmayan insanların, küçük hedefleri olan insanların, boş işlerle uğraşan insanların da olduğu sınıfa "siz türkiye'nin en zeki öğrencilerisiniz!" demek.

tıp fakültesi klişeleri

"hiç çalışmadım, nolacak bilmiyorum" diyen ve yalan söyleyen kişiler. üstelik bunun yalan olduğunu bilmezler, gerçekten çalışmadıkların üzülüp kaygılanırlar, kendilerine göre 3 saat çalışmak, çalışmaktan sayılmaz. moral bozmaya ne hakları var? yok ama yapıyorlar bunu işte. klişe. alışmaktan başka çare yok bu tiplere.

"naptın bitirdin mi konuları, sen şimdi 5. tekrarı atmışsındır ehueheu" diye sorup duran tipler.

bir de sürekli reklam yapıp birbirleriyle atışan dersane temsilcileri vardır. kendi hallerine bırakın.

slaytta yazan tüm cümleleri sinevizyondan okuyup bazı kelimelerin yerine herkesin bildiği eş anlamlarını söyleyerek onu açıkladığını düşünen, slaytların üzerine lazer ışığını tutunca anlaşıldığı zannına kapılan birtakım hocalar.

genç bir doktorun anıları

8 bölümden oluşan,bir solukta izlenebilen mini dizidir.1917 yılının rusyasında ıssız bi yere atanan genç doktorumuzun (daniel radcliffe)başından geçenleri anlatır.

tıp fakültesinde yaşanılan ilk hayal kırıklığı

liseden beri önlük içinde,doktor olmuş hayal ederdim kendimi.geleceğimi düşünerek motive olurdum yani.. 2.dönemde bunun yeterli olmadığını hissettiğim an sanırım ilk gerçek hayal kırıklığımdır tıpla ilgili.

tıp fakültesinde yaşanılan ilk hayal kırıklığı

kazanmadan önce gayet elit bir topluluk içinde olacağımı ve kitap, sinema, tiyatro, arada hoş bir geyik muhabbet tarzı sohbet edeceğimizi hayal ederken düştüğüm toplulukta futbol ve nargilenin baş gündem maddeleri olması beni yaralamıştı. 2.haftadan itibaren ben de vizyonsuzlaşıp hakemlere laf etmeye başladım. (turu stori)

komite gecesi

aksine sınavda size 10 puandan fazlasını kazandırabilir. neden mi? çünkü bu vakitler tam olarak tekrar vakitleridir. yeni spot bilgiler edinilebilir ama en iyi değerlendirme şekli tekrardır.
komitelerde karşılaştığım çok soru bilirim, "evet ben bunu biliyorum ama nereden biliyorum, hatırla ulan hatırla" diye beynimi alt üst edip cevabını bulamadığım sorular. oysa o dersi çalışmıştın. ne oldu? tekrar etmedin ve sinapsların eskidi, sağlam bir yol oluşturamadın ve sınavda da geri çağıramadın.
peki ne yapmak gerek? birincisi, buhranlardan çıkmak gerek. elim ayağım titrerdi benim ama bunların anlamsız olduğunu idrak ettim artık. elimde 12 saat var, 6-7 saatini uyusam, net 5 saat kalır. çok iyi kullansam da 5 saat, berbat geçirsem de. elim ayağım titrese de 5 saat, uyuyup dinlensem de, açıp dizi film izlesem de.
bir kere eğer vücudu adrenalin bombardımanına uğratırsanız, hafızaya bir şeyler koymak imkansız gibi bir şey oluyor. bu bir kısır döngüye giriyor: hıfzedemedikçe daha da telaş ediyorsunuz. teta dalgalarınız bütün bedeninizi sarıyor. elde var sıfır.
biraz rahat. kesemizdeki paranın bilincindeyiz. artık bu parayla ne alabilirsek rızkımız da odur deyip yola devam edeceğiz.
5 saatle ne yapabilirsek bizim için o vardır bundan sonra, keşke 10 saat olsaydı diye efkârlanmak beyhude. (bkz:ders çalışma hızı)
sınavı kaldırıp bir rafa koyuyoruz ve sadece önümüzdeki notlara odaklanıyoruz. yarın sınavda ne olacağını, yarın sınavda düşünürüz. şu an onun vakti değil. şu an karşındaki notun tekrar vakti ve kendini tamamen onu öğrenmeye vermelisin. hadi aslanım. göreyim seni.
bu motivasyon, bu rahatlık sınavda da özgüven verecektir diye umuyorum. nihayetinde güzel neticelenmiş bir sınav... inşaallah...

gerçekleşmeyeceği bilinen hayaller

gece uyumadan önce düşünüp durması en zevkli olan hayallerdir.

Toplam entry sayısı: 67

durduk yere insanı üzen olaylar

bu sabah metroda yine her zamanki gibi tutunacak yer buldum diye seviniyordum. önümde bir kadın, kucağında da küçük bir çocuk vardı. yanımda güzel bir kız, diğer yanımda bir adam ayaktaydılar. ara ara yandaki kıza bakıp ara ara okulumdaki hoşlandığım kızı düşünüyordum. bu doğru değil diye düşündüm. yani bakmamalıydım çevremdeki kızlara artık, sonuçta gerçekten değer verdiğim birisi vardı tam olarak hayatımın içinde olmasa da orada bir yerlerde. sonra ders programını kontrol ettim telefonumdan. neler yapacağımı planladım: bu saatte kütüphane, bu saatte ders..." lan! ne biyoistatistiği şimdi hiç çekilmez." sonra yine düşündüm okuldaki kızla nasıl yakınlaşabileceğimi. komiteler aklıma geldi. allah kahretmesin dedim içimden. keman derslerine 2 senedir ara vermiştim, devam etmek istiyordum ama dersler engeldi. spor yapmak istediğimi de geçirdim aklımın köşesinden. yanımdaki kız inmişti. ben de kendimi ihanet duygusundan kurtardım bu sürede. o an gözüme önümde oturan kadınla çocuk takıldı. biraz uzaklaştırdım kafamdaki düşünceleri. ve baktım onlara. çocuk bir şeyler soruyordu, annesini öpüyordu. daha detaylı gözlemlemeye başladım. çocuk sanki tam da konuşamıyordu. bir şeyler anlatmak istiyordu. annesi anlıyor gibiydi ama. engelliydi o çocuk. sevimli, masum. görünümlü... annesiyle bağlılıkları, iletişimleri afallattı beni hiç beklemediğim bir anda. sürekli medyadan, sosyal hayattan alışkın olduğumuz bu durum bu sefer etkilemişti beni. annesinin gözlerindeki hüznü gördüm. uzaklara bakıyordu çocuğuna sarılarak. derin bir bakıştı, anlamlı. tutmadım kendimi ağladım, bu sefer ağladım. inerken çocuğu, annesini düşündüm sonra kendi hayatımı düşündüm biraz daha ağladım. daha az önce kafama taktığım küçük şeylerden yakınırken bu kadının nasıl çocuğuna yakınmadan sarıldığını düşündüm. hayatım çok anlamsızlaşmış gibiydi. erkekler de ağlar dedim. sonra sildim gözlerimi. bunu da attım içime. kimse görmemeliydi beni böyle.

yazarların sevmediği huyları

özgüven fazlalığı. daha doğrusu eski zamanlarda oluşan özgüvensizliğimi kapatmak için zaman içinde ürettiğim aşırı özgüvenlilik tiyatrosu. bazen güzel oluyor ama sahte... bir çeşit savunma mekanizması. herkes çok sosyalsin, girişkensin, özgüvenin yüksek derken gerçekten haberdar değiller.

gerçekleştirdiğiniz hayalleriniz

hayallerimin birçoğunu gerçekleştirdim. çok içten istediklerimi bile. ama başlığı görünce düşündüm ve bulamadım hangileri olduğunu. çok da önemli gelmedi bu haliyle, zaten elimdeler artık. hala hayallerim var, bazıları oluyor; bazıları yarım kalıyor. hayaller gerçek olduktan sonra çok da değeri kalmıyor sanki. sıradanlaşıyor, heyecanı kalmıyor. şey gibi:
aşk hissettiğiniz birisini elde etmek mi, aşkın kendisi mi?
"hayalin gerçekleşmesi mi, hayal etmenin kendisi mi?"

yağmurlu hava

zaman dilimine bağlı olarak psikolojiyi etkileyen durumdur.

yaz yağmurları gel geç gönüllü bir dost gibidir. bütün coşkusuyla inerler yere ancak daha orada olduğuna alışamadan kaybolur ve bir daha kendilerini uzun zaman göstermezler. onların bu huyunu bildiğiniz için gündelik hayatınızın planında bir değişiklik yapmanıza da gerek olmaz. bir yere girip beş dk beklersiniz.

sonbahar yağmurları toprak kokusuyla karışırlar, hafif serin ve tertemiz havanın etkisinde gerçek manada huzur verirler. yapılacak şey çamurlara aldırış etmeden güzel bir yürüyüştür.

kışın yağan yağmurlar soğukları da beraberinde getirirler. ortama bakarlar, biz önden geldik asıl büyük abiler gelecek mesajı verirler. en güzel yağmurlar bence bunlardır. soğuk rüzgarla savrulup, elektrik direkleriyle dans etmeleri en güzel şovlardandır. karın geleceğinin umudunu veren elçilerdir adeta. onları görürseniz saygınızı evden bu şovlarını seyrederek gösterebilirsiniz.

ilkbahar yağmurları çiftçilerin yüzünü güldürüyordur belki ama biz de çiftçi değiliz değil mi?

eskisi gibi tat vermeyen şeyler

daha hayatta çok tecrübem olmamasına rağmen hiçbir şey eski tadını vermiyor. büyüklerin neden eskiye özlem duyduğunu anlayamazdım. şimdi kendim sürekli eskileri hatırlıyorum. yaptığım bir iş, gördüğüm cisim, bir koku, ses bir anda flaş patlıyor gözümün önünde bir anımı hatırlıyorum ve burukluk kaplıyor içimi kısa bir an için. izlediğimiz çizgi filmler, yediğimiz yemekler, oynadığımız oyunlar temelde aynı ama nedense olmuyor. o zaman yaptığımdaki kadar mutlu olmuyorum bu şeyleri. galiba o zamanlar huzur vardı. hayatın stresi uzaktı bizden. şimdi yük bindikçe omuzlarımıza eskisi gibi salt eğlence düşünemiyoruz. kafamızın bir köşesinde hayatın karmaşası var. ben buna bağlıyorum bu durumu. düşünüyorum ama başka bir sebep bulamıyorum.

necdetersoz

ne zaman zorlama bir entry okusam sahibi olduğunu gördüğüm yazar. normalde eleştiriye değer verir, fikrini ifade eden kişileri dikkate alır bu açıdan da kendi fikirlerime karşılaştırırım. ancak burada farklı parametreler giriyor işin içine. sadece görüşünü belirtip çekilmektense ön yargılı, dogmatik yazılar yazıp haddinden fazla karışırsan insanların yaşayışına, irrite edici sıfatını alıyorsun üzerine. insanda başka düşünceler oluşuyor yazan kişi hakkında: dikkat çekmeye ; "ben farklıyım" imajı çizmeye çalışan birisi, gibi.

sakın tıp yazmayın ha diyen tıpçı

kime sorduysak kendi mesleğini yazmamızı istemiyor. abartısız aktarmaya çalışayım. küçükken hukuka merak salmıştım. bir yakınım avukattır. "napacan olum avukat olup boşver doktor ol" dedi. iyi bakalım dedik. hastaneye gittiğimizde oradaki doktor sorunca tıp istiyorum dedim. "doktorluk bitti bu kadar çalışacaksan mühendis ol" dedi. sanki her mühendis icat, araştırma yapıyor! birçoğu işsiz, geri kalanlar da özel şirketlerde memur gibi çalışıyorlar. başka bir yakınımız: " ne mühendisi ya bak biz hak ettiğimiz değeri görmüyoruz" dedi. öğretmenlik ortada. neredeyse komedyen olsak diyeceğim; cem yılmaz bile" gençler komedyen olmayın "diyor. ne yapacağız biz şimdi? en iyisi kimseyi dinlemeden kendi istediğiniz, hayaliniz olan mesleğin eğitimini almak. itfaiyeci olacaksanız onu olun kardeşim. çevrenizdekilerin fikrini saygı çerçevesinde değerlendirip en sonunda nedenlerinizi, hayallerinizi de yakınlarınıza anlatarak kendi hayatınızı yaşayın.

yazarların sevmediği huyları

özgüven fazlalığı. daha doğrusu eski zamanlarda oluşan özgüvensizliğimi kapatmak için zaman içinde ürettiğim aşırı özgüvenlilik tiyatrosu. bazen güzel oluyor ama sahte... bir çeşit savunma mekanizması. herkes çok sosyalsin, girişkensin, özgüvenin yüksek derken gerçekten haberdar değiller.

sözlük arama motorunun yetersiz olması

anahtar kelime sistemi olmalı. kelimeyi yazdığımızda ilgili başlıklar listelenmeli. bu haliyle bir işe yaramıyor. önce google'a bakıyorum var mı sözlükte öyle bir başlık diye.

çok az kişinin farkında olduğu korkunç gerçekler

gerçekten de ürkütücü olan bir durum var. ya farkında değil insanlar ya da değilmiş gibi davranıp görmezden geliyorlar.
sosyal medyada, internette paylaşılan içeriklerin herkese açık olması büyük; bunun farkında olmadan "ya nolcak ya" denmesi çok daha ciddi bir problem. ınstagramda hesabını sadece arkadaşlarının görmesi için gizleyen esas oğlan sen! veya sen gerçekte görmemiş olsak şatoda yaşadığını sanacağımız yandan yemiş prenses! ben senin kim olduğunu bilmeden okullarına, arkadaşlarına, ailene, yaşadığın yere kadar bilgi alabiliyorsam kıçımı kaldırmadan sadece birkaç tık yaparak istihbarat örgütleri, bilişim departmanları, kötü niyetli kişiler günde kaç kez esnediğine kadar hayatına erişebilir, müdahalede bulunabilirler. birçok insana özel hayatıyla şantaj yapıldığı bu devirde hala daha hesabını kapattığı için kendisine ulaşılamayacağını sanan garipler mevcut. lan kaç kere dedik. silinen hesabını sen göremiyorsun, ben göremiyorum. sen o hesabı silerek halının altına süpürmüş oldun. o halıyı kaldırabilen insanlar da var.
insanlar gönderip aldıkları çıplak fotoğraflarla övünüyorlar. buna bir şey demiyorum artık. tamam, sadece sen görüyorsun evet. yok canım özel özel. adı üstünde özel mesaj...
teknolojik cihazlarda yaptığın her türlü faaliyet, her türlü bak, kayıt altında. sözlükte anonim olmak da buna dahil. nicke güvenip rahat sallayan arkadaşlar ne yazık ki "ama benim hesabım gizli" diyenden farkınız yok.

necdetersoz

ne zaman zorlama bir entry okusam sahibi olduğunu gördüğüm yazar. normalde eleştiriye değer verir, fikrini ifade eden kişileri dikkate alır bu açıdan da kendi fikirlerime karşılaştırırım. ancak burada farklı parametreler giriyor işin içine. sadece görüşünü belirtip çekilmektense ön yargılı, dogmatik yazılar yazıp haddinden fazla karışırsan insanların yaşayışına, irrite edici sıfatını alıyorsun üzerine. insanda başka düşünceler oluşuyor yazan kişi hakkında: dikkat çekmeye ; "ben farklıyım" imajı çizmeye çalışan birisi, gibi.

tıbbiyelilerin sahip olmak istedikleri süper güçler

para. fazla uçmuşsunuz zihin mihin, bu dediğim şey dünya üzerinde baya bir şeye yeter, saydıklarınızı da alır. bakmışsın insanlar gelip zihnini açıyor sana.

sözlük arama motorunun yetersiz olması

anahtar kelime sistemi olmalı. kelimeyi yazdığımızda ilgili başlıklar listelenmeli. bu haliyle bir işe yaramıyor. önce google'a bakıyorum var mı sözlükte öyle bir başlık diye.

ders çalışırken verilen ara

insanlar bunu çok güzel uyguluyorlar ya. şaşırıp kalıyorum vallahi. 1 saat dersine çalışıyor adam. kalkıp 10 dk arasını verip devam ediyor kaldığı yerden. şimdi bana dönelim.

bir türlü tutturamadım şu nalet şeyin dengesini. diyorum ki ben de düzenli olmalıyım herkes gibi. 5 dk ders 20 dk mola gibi saçma bir şey çıkıyor ortaya. sonra kendimi zorlayıp ders süresini arttırıyorum. 1 saat çalışsam bu sefer 4 saate çıkıyor ara. molaları seviyorum aslında. mesela bazı günler derssiz sadece ara veriyorum. akşama kadar...

5 senelik çabalamanın sonucunda anladım ki ne kadar zorlasam da bana göre değilmiş bu işler. gece çalışıyorum artık 4 saat. kalkmıyorum masadan 4 saat dolmadan. molayı da masadan kalkmadan veriyorum 5-10 dk. son olarak: kalınca alışıyorsun da, gidip de dönmemek kötü...

neden canımız yanar

kitapta acı ve ıstırap arasındaki fark çok güzel ifade edilmiş.

-acı fiziksel olarak hissettiğimiz rahatsız edici, bedensel bir durumdur.
-ıstırap acı ve ağrıdan dolayı ruhsal açıdan ferah hissetmeme durumudur.

şöyle yazıyor kabaca kitabın bir bölümünde: insanlar acı çekerler ve bu oldukça kötüdür. fiziksel ve şiddetli bir ağrı yerinizde duramamanıza sebep olabilir. ancak bu değildir aslında huzursuz eden insanı. asıl altta yatan sebep, acı belirtisini kötüye yorma eğilimidir. "kolum ağrıyor kalbimle ilgili bir problem olabilir. " işte bu ıstıraptır.
Henüz takip eden biri yok.

içerik kuralları - iletişim