sterilenjektor

Durum: 1192 - 2 - 0 - 0 - 27.05.2020 15:46

Puan: 19346 -

4 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yönetici.

''Bu iş yerinde kalp kırmak yasaktır.''
  • /
  • 120

tüberküloz

milena'ya mektuplar'ı okuduysanız (okumadıysanız tavsiye ederim, her bir mektup ayrı etkileyici.) bütün belirtilerini, yaşattığı tüm zorlukları, franz kafka'nın anlatımıyla, her ayrıntısını yaşamış gibi olursunuz. hayatını veremden kaybetmiş olan kafka, hastalığın ortaya çıkış mekanizmasını ''beynin artık kaldıramadığı acıları akciğerlerle paylaşması'' olarak açıklar...

''durum şuydu: beyin kendisine yüklenen üzüntü ve acılara dayanamaz hale geliyordu. diyordu ki: ben pes ediyorum; fakat burada, bütünün korunmasına önem veren biri daha var, o halde yükümün bir kısmını alabilir ve bir süre daha böyle idare edilebilir. işte o sırada akciğer devreye giriyordu, herhalde kaybedecek pek bir şeyi yoktu. beyin ve akciğer arasında, benim bilgim dışında yapılan bu pazarlıklar korkunç geçmiş olmalı.''

(bkz: milena'ya mektuplar)
(bkz: milena jesenska)
(bkz: verem)

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"demir olsam çürürdüm, toprak oldum dayandım... toprak, toprak, toprak oldum da dayandım."
ince memed 2, yaşar kemal

dertli ama bir o kadar da alçakgönüllü... dilinin ucunda haykırış var ama sessiz. toprağı tekrar tekrar söylemesinden belli yaşadıklarının ne kadar zor olduğu.
kalbime dokunan kısacık kesitlerden biri.

yeraltından notlar

yeraltı edebiyatının baş tacı. dostoyevski’nin bence en ilginç eserlerinden biri.
ayrıca ismine zıt bir şekilde, gökyüzünde * okuduğum ve bitirdiğim için de ayrı bir önemi vardır bende. aslında bu entryi, kitabı o yolculuğumda okuduğumu unutmak istemediğim ve güzel bir güne denk geldiği için yazmaya karar verdim.

kitap bir sohbet, bir otobiyografi, bir eleştiri yazısıdır aynı zamanda. okuyanlar demek istediğimi rahat anlayacaktır.

ilk romanı insancıklar ile büyük övgü toplayan dostoyevski amcamız, sonraki eserlerinde aynı ilgiyi görememiş (yeterince toplumcu bulunmamış) ve hatta alaya alınmış, toplum tarafından ’yeraltı’na itilmiştir. bu eseri de böylece ortaya çıkmış, hem özeleştirilerle dolu, hem toplum eleştirileriyle doludur. dostoyevski’nin aslında özel hayatından da oldukça fazla iz taşımaktadır. çünkü o bir yeraltı insanıdır.

 spoiler!
kitap 2 bölümden oluşuyor. ‘yeraltı edebiyatı’na alışkın değilseniz size çok farklı gelecek bir üslupla karşılaşacaksınız demektir. ilk bölümde karakterimiz kendisini, ne kadar itici bir insan olduğunu*, içinde yaşadığı toplumu ve genel olarak insanları anlatır. bunu anlatırken çok alaycıdır. ha-ha. 2.bölümde karakterimiz toplum içine çıkar ve onları ne kadar sevmediğini, hatalarını bağırarak anlatır. ama bir yandan da kendini kabul ettirmeye uğraşır, peşlerinden gider, zorla kendisini dinlettirir. dengesizdir, kendi tezlerini sürekli çürütür. ikinci bölüm elbette daha akıcı.


dostoyevski okumaya başlayacak birisi bence bu eserinden başlamamalı. çünkü okuması pek de kolay bir kitap değildir. hiciv, kinaye, düşünce yazısı doludur içi. bu yüzden yazarla tanışmak için riskli bir seçim olabilir.

küçük bir not: oğuz atay’ı, onun karakterlerinin kendi kendine konuşmasını ve dengesiz hallerini, iç hesaplaşmalarını okumaktan hoşlanıyorsanız bu kitap tam da size göre.

(bkz: suç ve ceza)
(bkz: dostoyevski)
(bkz: yeraltı)

sorarlarsa amerika’ya gitti dersin

suç ve cezada svidrigaylov karakterinin can alıcı sözü. bu söz söylendikten sonra kitapta birçok şey hızlıca değişti. günlük hayatımda da kullandığım cümleler arasına girdi.

ne olurdu sen benim olsaydın

şarkıya haksızlık olacak belki ama; başlık bana ilk olarak, “sen neden bena böyle yaptın leyla” diyen genci hatırlatmış ve gülümsememe sebep olmuştur. başlığı görür görmez onun şivesiyle okudum.
(bkz:lanet olsun bu hayat lanet olsun bu sevgim) dırıt dırııttt... *

saçın beyazlaması

saç foliküllerinin geçirdiği üç evre vardır. anagen, katagen, telogen fazları. anagen fazı genetik yapının ön planda olduğu ve kişilerde 2-6 yıl arasında süren uzama fazıdır. bu evrede bol mitotik aktivite var. katagen fazı mitozun azaldığı /durduğu 3 haftalık bir dönemi kapsar. telogen fazı da birkaç aylık bir süreçtir ki saçların eskilerinin döküldüğü, yenilerinin geldiği fazdır. şimdi bu 3 faz kişilerde fark ettiyseniz toplamda yaklaşık 7 yılı da bulabilir 3 yılı da. saçların beyazlaması olayı da bu 3 fazın toplamda 10 kere dönmesi sonucu meydana gelir. yani genetik yapınız anageni 2 senede bitiriyorsa diyebiliriz ki 20li yaşların sonunda saçlarınız beyazlayacak, eğer 4 senede bitiriyorsa 40ların sonunda. nadiren 60 yaşta bile bitebilir bu 10 döngü.
genetiğinizin bir oyunu bu.

(bkz:alopesi)
(bkz:androgenetik alopesi)
(bkz:telogen effluvium)

sen aydınlatırsın geceyi

türk yapımı dram türünün iyi filmlerinden biridir. son derece farklı bir senaryo başarılı oyuncularla taçlandırılmıştır. onur ünlü senaristliğini ve veya yönetmenliğini yaptığı çoğu dizi-filmle ön plana çıkabilmeyi başarmış biri.

filmde her karakter ayrı bir dünya. hepsinin özel bir gücü var (fantastik yanı burada) ve hepsi aslında gerçek hayattan bir şeyi (olay, kişi, kişilik, durum) temsil eder. o şey’lerin ne olduğundan bahsetmeyeceğim izlemek gerek. filmde bolca metafor kullanılmış. ali atay ve demet evgar ikilisine bayıldım. siyah beyaz bir film, bu yüzden başta çekindim biraz ama izlerken bunalmadım. tavsiye ederim.

(bkz:leyla ile mecnun)

olağanüstü bir gece

duyguları artık hissedemediğini fark eden, donuklaşmış bir adamın yaşama dönüşünü anlatan kitap. yazarı stefan zweig.
kitapta olayın içindeymişçesine suçluluk duyduğunuz anları da rahatladığınız anları da birebir yaşıyorsunuz romanın kahramanıyla birlikte.

 spoiler!
bu da kitaptan hoşuma giden bir kesit:
“arkadaşlarım, bir hastalıktan kurtulmuş biriyle konuşur gibi beni gençleşmiş bulduklarını söylüyorlar.
gençleşmek mi? gerçek anlamda yaşamaya daha yeni başladığımı sadece ben biliyorum. insanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali herhalde ve sanırım soğuk bir kalemi sıcak, yaşayan elime alıp da kuru bir kağıdın üstünde yaşıyor olduğumu anlatmaya çalışırken kendi göstermiş olduğum cüreti de anlıyorum.
fakat bu bir delilik olsa da, beni mutlu eden ilk delilik bu; içimi ısıtan, duyularımı açan ilk delilik bu.

kendi uyanış mucizemi burada anlatırken bunu sadece kendim için yapıyorum ve yaşadığım her şeyi kendi sözcüklerimin anlatabileceğinden çok daha derinden hissediyorum.
o geceden arkadaşlarımdan hiçbirine söz etmedim; içimin bir zamanlar ne kadar ölü olduğunu asla bilmediler, şimdi nasıl çiçek açtığımı da asla anlamayacaklar.

canlılıkla yaşadığım bu hayatın ortasında ölümle karşılaşırsam ve bu satırlar başkalarının eline geçerse de bu olasılık beni hiç korkutmuyor ve üzmüyor. çünkü öyle bir anın büyüsünü tatmamış olan biri, tek bir gece içinde yaşanan ve görünürde birbirleriyle hiç ilgisi olmayan böylesine tesadüfi olayların neredeyse sönmüş bir hayatı bir büyü gibi yeniden ateşleyebileceğini altı ay önce ben ne kadar anlayacak olsaydım ancak o kadar anlayabilir zaten. böyle birinden utanmam, çünkü beni anlamaz.
fakat bütünlükten haberdar olan biri yargılamaz ve gururdan kurtulmuştur. onun karşısında da utanmam, çünkü beni anlar. bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.

tutsak

füruğ ferruhzad’ın 1955 yılında * basılan ilk şiir kitabı, aynı zamanda bu kitapta yer alan ünlü bir şiirinin ismi.
füruğ, tutsak’ı hayata dair bir başkaldırı olarak nitelendirmiş ve iran’da tabu olan birçok konuyu cesurca dile getirdiği için iran gündemine de edebiyatına da damgasını vurmuştur.
kitabında özel hayatından izler açıkça görülüyor.

tutsak şiirini de o yıl eşinden boşanmasıyla velayeti babaya verildiği için, bir daha yüzünü göremediği evladına *hasretiyle yazmış, içimi parçalamıştır.

tutsak
seni istiyorum ve biliyorum ki
kucaklayamayacağım gönlümce
sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzü
ben, bir kuşum, tutsak bu kafeste.

karanlık ve soğuk parmaklıklar ardından
hasret dolu gözlerim senin yüzüne bakıyor, hayranlıkla
bir elin uzanışını düşünüyorum
ve ansızın kanatlanmayı sana.

bir gaflet anında aklımdan geçiriyorum
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine
senin yanında hayata yeniden başlamayı.

düşünüyorum ama biliyorum ki
hiç gücüm yok bu kafesten çıkmaya
gardiyan razı olsa da
takatim yok kanatlanıp uçmaya

parmaklıkların ardında her gündoğumunda
bir çocuğun gözleri gülümser yüzüme
şen bir şarkıya başladığımda
bana gelir dudaklarında öpücükle *

ey gökyüzü eğer bir gün
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçarsam
o ağlayan çocuğun gözlerine bakarak nasıl derim
vazgeç benden, ben tutsak bir kuşum

ben bir mumum
gönlümdeki ateşle aydınlatırım viraneyi
eğer sönmeyi seçersem
yıkar dağıtırım yuvayı

tahran, temmuz 1954

görmek

göz stajındayken az görme ünitesi’nde bir hasta ile tanıştım. hasta neredeyse sadece ışığın varlığından haberdar, diğer hiçbir nesneyi seçemiyordu. kısacası çok çok az görüyordu. dediği tek şey “lütfen bu kadarı bari elimden gitmesin de geceyle gündüzü ayırt edebileyim.” ne kadar da önemli aslında yalnızca gece gündüz ayırdı bile, farkında değiliz.

12 kranial sinirden 6sının (2,3,4,5.1,6,7) gözde bir işlevi vardır ve bu bile gösterir ki insan için çokça kıymetli bir duyudur. (hangisi kıymetsiz ki steril?)
bu da görme yolları, sözlülerde sorulur:
  • /
  • 120
  • /
  • 39

sorarlarsa amerikaya gitti dersin


olağanüstü bir gece


tutsak


hâlâ haber bekliyorum senden


yüzbaşının kızı


maça kızı


kanlı altın


yapayalnız


büyük petronun arabı


rüzgar bizi sürükleyecek


  • /
  • 39

45 dakikada 80 slayt işlemek

tıpta okuduğumuza emin miyiz acaba hepimiz. ben blok ders yapıp 2 katını işleyen biliyorum. buna da şükür denecek hoca hareketidir.

içinizi dökme defteri

kendimi balon gibi hissetmeye başladım. * acilen yemek yemeyi bırakmam lazım. ama evdeki en eğlenceli aktivite yemek yemek.

tıbbiyeli itiraf

minyatur ev yapma videolarini izleye izleye ben de ozendim. adamlar 5 dk da pit pit yapip birakiyorlar hizli cekimde. ben bi basladim uc aydir bitmedi. hatta bu ev yapma fikrimi acikladigimda destekleyen arkadaslarima "nereye koyacagim ben o kadar evi?" demistim. o isler hic de oyle degilmis. bitmiyor.

farsça

kendisi ile söylenmiş şarkılarla,çekilmiş filmlerle uzun süredir duygusal ilişkim olan dil. bugün ilk defa kendisini öğrenmek yolunda da bir adım attım. bakalım nasıl gidecek.

(bkz: rosetta stone)

don quijote

ilk roman olarak tariha geçen, bunca yıl neden okumadığımı sordum kendime. la manchalı don quijote'nin başından geçen musibetler anlatılmakta bu romanda.

kitapta şövelye romanları ile akli dengesini kaybetmiş, kendini gezgin şövalyeliğe adamıştır. son derecede iyi yürekli ve yardımsever olan don quijote bir süre sonra ilk seferine çıkar. yanına sancho panza adında bir adamı alır ve onu silahtarı yapar. don quijote her ne kadar deli bir karakter gibi görünse de, aynı zamanda bir o kadar da bilge idi. delilik ile akıllılığın arasındaki sınır onda çok belirsizdi. sözünün eri ve bir o kadar da mücadeleci bir yapısı vardı.

sancho panza ise saf ve kurnaz bir köylü idi. etliye sütlüye karışmayan, kendini düşünen ama ne olursa olsun efendisini seven bir karakterdi. atasözlerini bıkkınlık verecek seviyede kullanır, eşeğini, karısını ve çocuklarını çok sever.

don quijote'yi delilik sancho panza'yı akıllılık olarak kabul edecek olsak bile, sık sık bu sınır ayrımının aradan kaybolduğunu görürüz. özellikle iş paraya ve güce geldiğinde sancho panza'nın aklını kaybettiğini tüm aklını kenarı koyduğunu fark ederiz. sancho panza ona vadedilen valiliğin başına kısa süreliğine geçince kendinden beklenmeyecek kadar iyi bir yönetim yapmış ve insanları şaşırtmıştır. aslında burada klasik yöneticilere bir eleştiride bulunulduğunu düşünüyorum. saf bir köylünün bile bürokraside onlardan daha iyi ve işlevsel bir yönetim anlayışı olabileceğini söylüyor roman bize.

tekrar don quijote'ye ve onun tek aşkı dulcinea del toboso'ya dönecek olursam. don quijote aslında olmayan bir insana ( veya temsili bir ideal ) son derecede bağlıdır. onu o kadar çok sevmektedir ki onun uğruna canını bile verebilir ve bundan hiç caymaz. don quijote, aşırı sadık bir karakterdir ve bir saniye olsun onun aşkına ihanet etmeyi aklından bile geçirmez. onu göre dulcinea bir tanrıdır. günün birinde onunla karşılaşacağına yürekten inanır, gezgin şövalyeliğin felsefesine göre her şeyi onun için yapmaktadır.

deliliği son bulmadan önce bile aşkı, idealleri için savaşır. aslında burada kitabın bir sistem eleştirisi olduğu görülebilir. körü körüne bağlanmamamız gerektiğini savunur içten içe, cervantes hayatını ispanya'ya adamış onun için savaşmış fakat esir düştüğünde ise ispanya onu umursamamıştır bile.

cervantes de bu kitabı yazarak hem kendini don quijote'nin yerine koymuş hem de var olan düzene karşı mert duruşuyla savaşmıştır. güzel romandır sonuç olarak, en eski romandır bir de. okuyun, okutun roman sanatının aslında çok ilerlemediğini de fark edeceksiniz...

dershanesiz tusörleri öneri

ses kaydı dinlemek için bsplayer isimli programı tavsiye edebilirim. en önemli işlemlerden olan hızlandırma ve ileri geri sardırma işlemleri tek parmak harketiyle yapılabiliyor. her sardırma sırasında kaç sn. atlanacağı seçeneklerden ayarlanabiliyor.

1000kitap

twitter'a benzemesiyle kendini sevdiren sosyal ağ.

kitap okuma hedefi olması ve bunu takip edebilmek çok güzel oluyor. alıntı paylaşmak inceleme okumak da ayrı bir güzel oluyor.

tirotoksikoz

tirotoksikoz kanda tiroid hormonlarının fazlalığına bağlı oluşan klinik ve metabolik tablo iken, hipertiroidi ise tiroid bezinin fazla çalıişıp tiroid hormonu sentezlemesi ile tirotoksikoz yapması durumudur

her hipertiroidi tirotoksikozdur ama her tirotoksikoz hipertiroidi değildir.

sinüzit

karşı bölü hipotenüsün enfeksiyonudur

komite veya sözlü gününün sabahı

komite sonrası duygusunu hissetmenize ve günlerden cumaysa komite/sınav/sözlü sonrası haftasonuna kavuşmanıza saatlerin kaldığı sabahtır. yolun biraz ilerisinde komite sonrası düşülen boşluk var*

Toplam entry sayısı: 1192

aşk biter önemli olan sevgidir

hayatın gerçeği. bilim böyle diyor, baya da iyi açıklıyor bu durumu. kanıtlanan şu ki sevgilinize aşık olduğunuz ilk andan itibaren bazı hormonların, nörotransmitterlerin, sinapsların seviyesi yükselir, çok yükselir. kimisi de azalır. acaba aradı mı? acaba mesaj attı mı? acaba bana doğum günümde hangi hediyeyi alacak? ben ne alsam? acaba evlenme teklifimi nerede alacağım - nerde yapsam? onunla yemeğe giderken ne giysem? yanınızda olmadığı anda; acaba şu an napıyor? bu acabaların (tatlı heyecanların, kelebeklerin) hepsi beyninizin bazı bölgeleri normal çalışmadığından ve çeşitli maddelerin etkisi altında (baskı altında) olmanızdan. aşkın bir nevi, takıntı (hatta kimi bilim insanlarına göre hastalık hali) olduğu da doğru aslında, yaşayanlar da gözlemleyenler de mutlaka bilir bu durumu. zaten okb etiyolojisinde de yer alan dopamin, aşkta da zirvelere çıkmıyor mu? neyse, evet şöyle acı bir gerçek var ki:

aşkın ömrü en fazla bir buçuk yıl.

yani aşkı ayakta tutmak sizin elinizde değil, bu yüzden kimse suçlanmamalı da. ilişkilerde aşkın bitmesi ve yerini olgun bir sevginin, alışkanlığın da alması tamamen normal olan durumlar. (oksitosin ve vazopressinininiz de arttı aşıkken, iyice bağladı zaten sizi birbirinize bu hormonlar.) ki bence zararlı da değil bu aşkın yerini sevgi alması olayı. kişiler anlaşabiliyor, hala ortak şeylere gülebiliyor, dertlerine derman olabiliyorsa ilişki bu şekilde de devam edebilir. tabi ki tek düze bir ilişki olsun demiyorum. gezsinler sürprizler yapsınlar ilişkilerine heyecan katsınlar çiftler. ancak ilk günkü kelebeklerin tamamının gelmesini hiçbir zaman beklemesinler çünkü bu hayal kırıklığı olacak, vücudunuz o aşkı yaşadığınız ilk günlere hiç dönmeyecektir.

tıbbiyeli itiraf

yaşıtlarıma bazen dünyadaki en büyük acı aşk acısı değil diyerek bağırmak istiyorum ve tek dertlerinin bu olmasına da üzülüyorum. insanların aşkından ölecekmiş gibi yapmasından bıktım.

dünyada her gün yüzlerce kişi tip 2 diyabet tanısı alıyor. bunların yarısından çoğu çok yemekten hasta olmuşlar. öte yandan dünyanın en çok öldüren hastalığı sıtma, insanlar afrika'da ateşler içinde bir deri bir kemik ölüyor hem de bir sivrisinekle. tedaviye ulaşacak paraları yok. dünyanın bir yanı zenginlikten ölürken diğer yanı fakirlikten ölüyor. buna dayanamıyorum.

bazen kendime çok sinirleniyorum çünkü gündüz söylediğim bir lafım akşam aklıma geliyor ve akşamımı zehir ediyor. o zaman gündüz o lafı söylemeyeceksin steril, bu kadar basit.

bir insanı kırdığımda, kızdırdığımda biraz sakinleşmesi için zaman tanıyor sonrasında açık açık bana gelip söylemesini istiyorum, uzun süre trip atmasından küsmesinden hiç hoşlanmıyorum. biraz net biriyim sanırım. konuşmazsak nasıl çözebiliriz, küsmek gerçekten çözüm mü olacak bu probleme? yanına gidip seni kırdım değil mi diye soruyorum hala anlatmıyor, işte buna çok sinirleniyorum.

bu entry rahatlamak için yazılmış tam bir itiraf entrysi olup sonradan okununca muhtemelen bu sinirli ergenler gibi hallerime gülünecek ve silinecektir, şimdilik yine de yazmak istedim. tahammül sınırlarımın aşıldığı şu günlerde bana iyi gelen tek şey çocuk parkına yalnız başıma gidip çocukların uzaktan şen şakrak oyun oynamalarını izlemek. iyi ki varsınız çocuklar.
ben birazcık deliriyorum galiba.swh

bir insanı yüreğinde öldürmek

-ne diyorsun sen zeze? babanı mı öldüreceksin?!
+evet, yapacağım bunu. başladım bile. öldürmek, jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! hayır. onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek. ve bir gün büsbütün ölecek.
(bkz:şeker portakalı)

bir insana (öldürene mi, öldürülene mi?) verilebilecek en büyük cezalardan...

sarıl bana

kronikleşmiş bir derdim vardı. çok değer verdiğim 2 farklı kişiye bu derdimi farklı zamanlarda anlattım ve sonuç benim için tam bir hayal kırıklığıydı. beni dinliyor gibi göründüler yalnızca. bunu hissettim. bir daha da konusunu dahi açmadım kimseye, açmayacağıma dair de kendime söz verdim.

3 gün önce sınıfta köşede yalnız oturan bir arkadaşı gördüm. bir sıkıntısının olduğu çok belliydi. yanına gittim, neyin var diye sordum. bir anda resmen benim bir zamanlar başkalarına anlatmaya çalıştığım o derdimi bana eksiksiz bir şekilde anlattı. önce şaşırdım bu kadar aynı olmasına sonra içinde bulunduğu durumu bir kere de dışardan görmesi için ve onu doğru anlayıp anlamadığımı kesinleştirebilmek için şu an yaşadıklarını, hissettiklerini kendi gözümden anlatıp ona özetledim. aslında ruhumu açıp ''bak, bende de aynı yara var.'' diye göstermek istedim.

ona hissettiklerini özetlediğimde bana büyük bir şaşkınlıkla bakıp, ''nasıl bu kadar tam anlayabildin beni steril?'' dedi. cevap vermedim.

konuştuk, anlattı, dinledim, onu önemsedim.
derdini gidermede kullanabileceği yolları bir bir gözünün önüne serdim. çünkü bu konuda tecrübeliydim. benim için çok değişik bir histi. sen yıllar boyu acısını çek ve şimdi başkalarına kendi yaralarınla merhem olmaya çalış... ne garip şu dünya.

arkadaşım bir gün sonra yanıma geldi. birden 'sarıl bana' dedi. konuştuğumuz günden beri kendini iyi hissettiğini ve artık ne yapması gerektiğini bildiğini söyledi. nasıl mutlu olduğumu anlatamıyorum. yaşadığım o karmaşık duyguların etkisindeyim. hayatımın beni dertlerimle karşılaştıracağı, onları hiç yaşamamışım gibi yaptıracağı günleri de görecekmişim.

tanım: aniden söylendiğinde şaşkın şaşkın bakakalmanıza sebep olacak söz.

arkaya da aynı isimli duygusal bir fon müziği lütfen, şimdi ağlama vakti*:

psikiyatri

eğer hakkında bir kitap yazacak olsaydım başlığı 'herkesin bir öyküsü var.'olurdu. kendim için arada açıp okuyayım diye aklımdan yazdım bu kitabı aslında. 3 hafta süren staj bitti ve benim zihnim yenilendi. ben `anladım`. karşımdaki insanların neler düşündüğünü detaylıca dinledim, anladım. ve dinlemeyi ne kadar sevdiğimi anladım. evet stajı geçmek için çabaladım ancak geçemesem de hiç üzülmeyecektim, o kadar iyi hissettirdi.

hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş. çevremizde anlamsız bulduğumuz her davranışın bir sebebi varmış. bize göre anlamsız olan hareketler veya sözler, başkasına göre geçmişten bir izmiş.herkesin yaşadığı olaylarda hissettiği duygular farklıymış. insan bunu çoğu zaman kabullenmiyor, karşısındakinin bazı olayları abarttığını veya hafife aldığını düşünüp ona kızıyor. öyle olmamalıymış. teşekkürler psikiyatri. aldım hayat dersimi.

tıp fakültesinden mezun kızların evde kalması

erkekler tarafından yazılanları okuyunca iyi ki de evde kalıyormuşuz dediğim başlıktır kendisi. kimse kimsenin yüreğinin güzelliğine bakmaz olmuş, her erkeğin ağzında bir 'bıyıklı kız' lafı. eşim buraya yazan erkekler kadar dış güzelliğe önem verecekse evlenmeyeyim çok daha iyi.

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

yazarları anlatan karikatürler

çukurova üniversitesi tıp fakültesi

bugün bir pediatri asistanının intiharına tanıklık etmiş tıp fakültesi...

asistan doktor ece ceyda güdemek, intiharından önce çalışma koşullarının ağırlığından bahsettiği bir not yazarak hayata veda etti.. nasıl bir mobbing nasıl bir vicdansızlık bu, kişilerin canına mal oluyor. bir değil iki değil ayda en az bir tıbbiyelinin intihar haberini alıyoruz artık. çözüm yolları neyse bulunsun yöneticiler doktorların çalışma saatlerini acilen düzenlesin, gün aşırı nöbet tutan evinin yolunu unutan doktorlar kendileri ne kadar sağlıklı kalabilir ki başkasını iyileştirsin?! yetkililer eğer olayda bir mobbing varsa uygulayan her kimse onu o hastaneden ve hatta tüm hastanelerden acımadan def etmeli. hayatı boyunca kendisini insanların iyi olması için adayan hekimlere yazık değil mi? yeter artık! kaç hekimi daha toprağa vermemiz gerekiyor yetkililerin harekete geçmesi için!

genç doktorumuzun yakınlarına sabır dilerim..çok çok üzgünüm.

üç ezan geçmeden bebek emzirilmez

aslı ''üç ezan vakti geçmeden süt gelmez. '' şeklindedir ki bu halinin söylenme amacı tamamen farklıdır. artık anadolu'nun en ücra köşesinde bile söylenmiyor.
bahsettiğim şekli annenin süt gelmiyor deyip pes etmemesi, emzirmek için uzun süre sürekli uğraşması için söylenir. anne sütüne henüz ulaşamamış bebek aç kalmasın diye de şekerli su içirirmiş aynı sözü söyleyen insanlar. bebeği ölüme terk etmiyorlar yani.

kaynak: annemin babaannesi

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

kim milyoner olmak ister

birkaç gün önce stetoskopla gelen bir hekime sosyal medyada ağza alınmayacak laflar söylenen yarışma. insanların şans getirdiğine inandığı nesneler olabilir, neden bu kadar gündem oldu anlayamıyorum. çok gurur kırıcı laflar edilmiş o doktor için, bir müzisyen çaldığı müzik aletiyle gelseydi böyle denilmeyecekti. ya da bir yazar en sevdiği kitabını getirseydi böyle olmayacaktı. herkesin kararına saygı duymak lazım. evet farklı gelebilir, ancak hele ki bir hekimin meslektaşına `görgüsüz doktor` veya `doktor olduğumu belli etmeye çalışırken ben` şeklinde dalgacı söylemleri hiç hoş değil. ne zaman biz meslektaşlarımıza (birbirimize) `saygı` duyacağız, o zaman hastalarımız da bize saygı duyacak. burada birbirimizle dalga geçip hastalarımızdan saygı beklememiz ne kadar doğru bir mesele gerçekten tartışılır. önce biz bir kenetlensek keşke.

sevgiliyi kendinden soğutmaya çalışmak

korkakların ayrılmaya cesareti olmadığı için başvurduğu yöntem. karşı taraf ayrılsın da -güya- yük kendisinden kalksın diye tüm şaklabanlıkları yapıp ilişkiye son vermek ister bu kişi. karşı tarafın, soğutmaya çalışan kişinin amacını anlaması sonucu ondan hemen ayrılmasıyla veya bir süre bilerek ayrılmayıp süründürmesiyle ilişki sonlanır. tercihim hemen ayrılmasıdır. böyle bir korkakla daha fazla uğraşmaya gerek yok sanırım..

allah nerede sorunsalı

müminler için bir sorunsal olmayan.
bu konuda her yerde birçok kaynak bulabilirsiniz uzun uzun. benim için allah'ın kalbimde, emirlerinin davranışlarımda, sözlerimde olması yeterli..mümin olmayanların -mümin olmaya niyeti olmayanların- da bu meseleyi düşünmesine gerek yok.

dipnot: gerçekten merak ettiğim şey şu, neden islamla ilgili başlıkların %90ı müslüman olmayanlar tarafından açılıyor? bu ne çelişki. insan inanmadığı, reddettiği, uydurma bulduğu bir din ve yaratıcısı için neden bu kadar zaman harcar? bu kadar uğraşır?

iblis ile anlaşma yapan allah

inanmak 'istemeyenlerin' anlayamayacağı bir mesele. ne dersiniz? belki de allahın iblisle olan konuşması bizim daha çok betimlemeye yatkın beynimizin anlaması içindir? allahın bizi sınayacağı, imtihan edeceğinin bir belirtecidir, bir ifadesidir? kuranda insan aklına yatması için böyle birçok betimleme yapılmıştır. basit bir örnek ''altlarından ırmaklar akan cennetler''.

içerik kuralları - iletişim