sterilenjektor

Durum: 1227 - 3 - 2 - 0 - 08.11.2019 21:49

Puan: 19682 -

4 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yönetici.

''Bu iş yerinde kalp kırmak yasaktır.''
  • /
  • 123

tutsak

füruğ ferruhzad’ın 1955 yılında * basılan ilk şiir kitabı, aynı zamanda bu kitapta yer alan ünlü bir şiirinin ismi.
füruğ, tutsak’ı hayata dair bir başkaldırı olarak nitelendirmiş ve iran’da tabu olan birçok konuyu cesurca dile getirdiği için iran gündemine de edebiyatına da damgasını vurmuştur.
kitabında özel hayatından izler açıkça görülüyor.

tutsak şiirini de o yıl eşinden boşanmasıyla velayeti babaya verildiği için, bir daha yüzünü göremediği evladına *hasretiyle yazmış, içimi parçalamıştır.

tutsak
seni istiyorum ve biliyorum ki
kucaklayamayacağım gönlümce
sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzü
ben, bir kuşum, tutsak bu kafeste.

karanlık ve soğuk parmaklıklar ardından
hasret dolu gözlerim senin yüzüne bakıyor, hayranlıkla
bir elin uzanışını düşünüyorum
ve ansızın kanatlanmayı sana.

bir gaflet anında aklımdan geçiriyorum
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine
senin yanında hayata yeniden başlamayı.

düşünüyorum ama biliyorum ki
hiç gücüm yok bu kafesten çıkmaya
gardiyan razı olsa da
takatim yok kanatlanıp uçmaya

parmaklıkların ardında her gündoğumunda
bir çocuğun gözleri gülümser yüzüme
şen bir şarkıya başladığımda
bana gelir dudaklarında öpücükle *

ey gökyüzü eğer bir gün
bu sessiz zindandan kanatlanıp uçarsam
o ağlayan çocuğun gözlerine bakarak nasıl derim
vazgeç benden, ben tutsak bir kuşum

ben bir mumum
gönlümdeki ateşle aydınlatırım viraneyi
eğer sönmeyi seçersem
yıkar dağıtırım yuvayı

tahran, temmuz 1954

görmek

göz stajındayken az görme ünitesi’nde bir hasta ile tanıştım. hasta neredeyse sadece ışığın varlığından haberdar, diğer hiçbir nesneyi seçemiyordu. kısacası çok çok az görüyordu. dediği tek şey “lütfen bu kadarı bari elimden gitmesin de geceyle gündüzü ayırt edebileyim.” ne kadar da önemli aslında yalnızca gece gündüz ayırdı bile, farkında değiliz.

12 kranial sinirden 6sının (2,3,4,5.1,6,7) gözde bir işlevi vardır ve bu bile gösterir ki insan için çokça kıymetli bir duyudur. (hangisi kıymetsiz ki steril?)
bu da görme yolları, sözlülerde sorulur:

fakat müzeyyen bu derin bir tutku

“tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. önemsemedim. yol, bana uygun bir ruh önerebilirdi. kapıyı çektim, kilidin dili yuvasına otururken ‘nereye?’ dedi. aldırış etmedim, çıktım.”

“bir şey içime oturmuş kalmıştı. yok olmak. toz olmak istiyordum. varlığım orada olmamalıydı. gelip beni alsalardı. uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. sessiz sedasız kaybolsaydım. yerime kız kulesi’ni bıraksalardı. ne alakaysa?”

“bir resim geldi. vapurdayım, denize bakıyorum. denize atılmış nesneler, birer birer yanımızdan geçiyor, geride bıraktığımız yönde uzaklaşıp kayboluyorlar. içimden bir cümle geçti: uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için, gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?”

bir ilhami algör kitabı. bir çırpıda okunabilecek nitelikte, dili akıcı. üslubu baya farklı. kitaptaki çizimler tek kelimeyle muhteşem. çizeri seda mit.
çok seven bir adamın iç dünyasını okuyacaksınız. bir kaybedişin, bir çırpınışın öyküsü. hüzün arayan buyursun.

hâlâ haber bekliyorum senden

sezen aksu’nun 2008’de çıkardığı deniz yıldızı isimli albümündeki en dokunaklı parça.



hala haber bekliyorum senden
hala haber bekliyorum senden
yazık bir şey gelmiyor elden
yazık bir şey gelmiyor elden
şükür çocuklarımız büyüdü
elleri ekmek tutar oldu
bu yalnızlık aldı yürüdü
gitgide sen oldu büyürken
iyi şeyler de olmadı değil
aynı deryaya doğru bu seyir
okçu'nun önünde saygıyla eğil
bir selam yolla gittiğin yerden
bu şarkılar şifa duaları
bu şarkılar yıkar duvarları
bu şarkılar dostluk sal'aları

benim için albümün en özel parçasıdır.
çünkü bazı şarkılar, hiçbir saniyesini unutmak istemediğiniz anlarla birleştirilip hafızaya kaydedilirse; sonrasında o anıları -yaşanan duygularla birlikte- hatırlamak daha kolay olur...

tıbbiyeli sözlük zaman kapsülü

sözlükte her zaman kelimelerin tanımını yapıyoruz. bu başlıkta artık kendi tanımımızı daha önceden yazdığımız 10 entry ile yapabiliriz. * farklı ve güzel bir sözlük etkinliği. üstelik tanıtımı da harika yazılmış *.

(bkz:#114557)
22 yaşımı doldurken çoğu cam kırığımı umursamayıp “nasıl yaşamak istiyorsun” sorusunu öne almaya karar verdim. doğru mu yanlış mı yaptım, tartışılır. ben mutluyum. her şeyin sonucunu düşünerek yaşamak biraz ötede dursun.

(bkz:#100045)
hayatımın temel taşı bu kelime. test edildi, memnun kalındı.

(bkz:#107436)
bazı dertler konuşulmadan daha güzel, daha çekilebilir.

(bkz:#106384)
bu entryi silmekten vazgeçtim. çok bunaldığımda hala bir park bulup çocukları izliyorum. ve yazmak hala iyi geliyor.

(bkz:#96353)
etrafımda (neden sarıldığıma dair benden açıklama istemeden) sarılabileceğim birilerini bulabilmek büyük bir şükür sebebi.

(bkz:#92472)
öğrendiğinde, hayatında olumlu etki yaratmayacak bilgilerin konuşulduğu ortamlardan koşarak uzaklaş steril.

(bkz:#85173)
en katlanamadığım insan tipi. tıbbiyede de bolca bulunur...

(bkz:#73036)
karikatür okumak dünyanın en güzel aktivitelerinden.*

entrylerimin hepsini okumaya tahammül edemedim, hatırladıklarımı ekledim.*

yüzbaşının kızı

türkiye iş bankası kültür yayınlarının, modern rus edebiyatı kurucusu kabul edilen yazar aleksandr sergeyeviç puşkinin tüm öykü ve romanlarını topladığı kitabın ismi. aynı zamanda içerisinde yazarın aynı isimde bir romanı da var ve de en bilindik romanı olur kendileri.

puşkin, 38 yıllık kısacık yaşamına önemli eserler bırakmış büyük bir yazar. rus edebiyatının büyük isimlerinden dostoyevski, tolstoy, maksim gorki ve daha pek çok isme öncü olmuştur. öyle ki yüzbaşının kızı yazılmasaydı savaş ve barış’ın hiç yazılmayacağı söylenir. yine maça kızı öyküsündeki baş karakter hermann da suç ve ceza’nın raskolnikov’u için öncü olmuştur. hayatı bir düelloda sona eren yazar bunu sanki önceden sezmiş gibi eserlerinde de düellolara bolca yer vermiş, o heyecanı yaşamak istediğini adeta belirtmiştir. eserlerinde aşk daima vardır. mizahını ve açık sözlülüğünü çok sevdiğimi söylemeliyim. döneminin saçma bulduğu yönlerini acımasızca ve korkusuzca eleştirmiştir.

iş bankası bu eserleri bir araya getirerek bana rus edebiyatını sevdirmiştir.* puşkin’in eserlerini kronolojik sırayla okuyabileceğimiz bu kitapta yazar gerçekçiliğinden * ödün vermemiş, son derece sade ve akıcı bir dil kullanmıştır. yazarın ustalık eseri yüzbaşının kızı ancak ben öykülerinden de çok keyif aldım. bence hiç sıkılmayacaksınız.

tıbbiyeli radyo yayınında bir çekiliş sonucu kitap kazanamadığım için (kitabı pax atomica kazanmış ve hepimizi kıskandırmıştır *.) muhabbet etmemiz üzerine bana bu kitabı hediye ederek rus edebiyatını sevdiren, puşkin’in tüm roman ve öykülerini okumamı sağlayan sevgili pax atomica’ya ince düşüncesi için çok teşekkür ediyorum. bir dahaki çekilişi ben kazanacağım pax! *

biraz da kitapta altını çizdiğim birkaç alıntı paylaşacağım:
 spoiler!
“aferin peşinde koşup kendini pek fazla yıpratma ama çalışmaktan da kaçma. ve şu atasözünü hiç çıkarma aklından: elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru.”

“uğrama akrabaya girer başın belaya.” *

“okuyucu kınamasın beni. çünkü boş inançlara karşı ne kadar kuşku duyulursa duyulsun, onlara kapılmanın yine de insanoğluna özgü olduğunu biliyordur sanırım.”

“yazarların kimi zaman akıl danışıyormuş gibi görünüp, kendilerini övecek okuyucu aradıkları bilinen bir şeydir.”

“kılıçlarla dövüşeceğinizi işitince donakaldım. şu erkekler ne tuhaf! bir hafta sonra kesinkes unutacakları bir söz için boğazlanmaya, yalnız kendi hayatlarını değil başkalarının mutluluklarını da feda etmeye hazırdırlar.”
“genç adam! bir gün bu yazdıklarım eline geçerse, en yararlı, en köklü değişikliklerin ancak ahlakların düzelmesi yoluyla, hiçbir zorlayıcı sarsıntı olmadan gerçekleşenler olduğunu unutma.”

“araya ayrılık girince, sevda saçmalığı kendiliğinden geçer, her şey yoluna girer.”

“böyle bir başlangıç, hiç de iyi bir son umdurmuyordu insana fakat yine de koyvermedim kendimi. umutsuzluğa kapılmadım. bütün acı çekenlerin o biricik avuntusuna sığındım. temiz fakat parça parça olmuş bir yürekten taşan duanın tatlı lezzetini ilk kez tadarak, gelecek konusunda kaygılanmayı bir yana bırakıp derin bir uykuya daldım.”

maça kızı

bana göre (bkz:rus edebiyatı)na giriş yapmak isteyenlerin okuması gereken ilk kitaplardan biridir ve bu girişin (bkz:aleksandr sergeyeviç puşkin) ile yapılması doğru olacaktır.

kısa öz ve sonunu merakla beklediğiniz güzel bir öyküdür. bu öyküde yer alan her bir karakterin gerçek hayatta temsil ettiği bir duygu, bir karakter tipi vardır. puşkin’in 4 ana karakter (hermann, tomski, lizaveta, yaşlı kontes) üzerinden yaptığı analizleriyle gözümde bir numaralı öyküsü olmuştur. yine toplumu eleştirme işini acımasızca yapmaktan çekinmeyen yazar, bu kez de petersburg sosyetesinin para hırsını, kumarbazlığını, gösteriş merakını eleştirmekte.

dostoyevski baş karakter hermann için şu yorumu yapmış: “muazzam bir kişilik, petersburg döneminin alışılmadık bir tipi... onda bir napolyon profili ve bir iblis ruhu var...” hatta kimi eleştirmenler raskolnikovun öncüsü, hazırlayıcısı olarak kabul etmekte bu kahramanı.
(bkz: suç ve ceza)
(bkz: yüzbaşının kızı)

kitapta altını çizdiğim birkaç kısım ise şöyle:
 spoiler!
“kumar çok ilgimi çekiyor, dedi. fakat gereğinden daha çoğunu kazanmak ümidiyle kendime gerekli olanı gözden çıkarabilecek durumda değilim.”
“el ekmeği acı olur, yabancı bir merdivenin basamaklarını tırmanmak zordur.”
“tutumluluk, ölçülülük ve çalışkanlık; işte benim üç güvenilir kartım! işte servetimi üç katına, yedi katına çıkaracak, bana esneklik ve bağımsızlık getirecek olan şeyler!”
“fiziksel dünyadaki iki eşyanın aynı anda aynı yeri kaplayamaması gibi, insan aklında iki saplantı yan yana yaşayamaz.”
“eğer yüreğiniz bir zamanlar aşk duygusunu tattıysa, yeni doğmuş bir bebeğin ağlayışı sizi bir kerecik olsun gülümsettiyse, eğer göğsünüzde bir zamanlar insansal bir şeyler çarptıysa, bütün bunların adına; zevcelik, sevgililik, analık duyguları adına, yaşamda kutsal bildiğiniz ne varsa hepsinin adına yalvarırım, reddetmeyin beni! açın sırrınızı!”

kanlı altın

orjinal ismi talaye sorkh, 2003 yapımı iran filmi. yönetmen jafar panahi, senarist abbas kiarostami. iranda gösterimi yasaklanmış çünkü o günkü toplumsal yapıyı, rejimi, zengin ve fakir arasındaki uçurumu eleştirmekte. filmdeki oyuncular da esas mesleği oyunculuk olan insanlar değil, başrol hossain emadeddin gerçek hayatında da bir pizzacıymış.

konusu tamamen bir pizzacının günlük hayatını anlatıyor gibi görünse de iran toplumunu anlatmakta. bana göre zorla uzatılmış bir filmdi. türü dram ve gerilimmiş ama ikisini de temsil etmediğini düşünüyorum. yönetmenin beyaz balon filmi de tek bir konu üzerinden gitmişti ve yine birçok mesaj vermekteydi fakat onu başarılı bulmuştum. bunu beğenmedim.

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

“kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.

bir filmde görmüştüm doktor: senin gibi gene bir doktor olan ve sözüm meclisten dışarıda, delice planlar kuran frankeştayn adlı biri, büyük bir bilim adamını öldürerek beynini çalıyordu. ona karşı koymak isteyen iyi niyetli bir genç adam da frankeştayn’la mücadele ederken, içinde beynin bulunduğu kavanoz kırılıyor ve cam kırıkları bu üstün beyne batıyordu. biliyorsun filmlerde böyle iyi niyetli genç adamlar olmasa her şeyin sonu çok kötü biter; üstelik bu işin sonu, iyi niyetli adama rağmen çok kötü bitti:
cam kırıkları hiçbir zaman beynin üzerinden tam manasıyla temizlenemedi; çünkü beyin zarının zedelenmesinden korkuldu.
bence bu tehlike göze alınmalıydı; fakat o zaman bu, başka bir hikaye olurdu ve biliyorsun ki, ben bütün hikayelerin başka türlü olmasını isterim aslında. işte doktor, yukarıda sözü geçen beyindir kafamın içindeki.”

tehlikeli oyunlar , oğuz atay

yapayalnız

‘‘ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık!’’
“bilmem ki nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim. “

bana göre türkçenin en buruk, en acı yanı bu kelime. ve insanın da öyle..
pekiştirilmiş yalnızlık... tanımı bile zor, yaşamadan öğrenilemeyen kelimelerden. *
  • /
  • 123
  • /
  • 39

tutsak


hâlâ haber bekliyorum senden


yüzbaşının kızı


maça kızı


kanlı altın


yapayalnız


büyük petronun arabı


rüzgar bizi sürükleyecek


ötekinin babası


mesafeler


  • /
  • 39

ingilizce öğrenmek

ne kadar çabalarsam çabalayayım şu dayıyla aynı seviyedeyim*

keloid




kontrolsüz kollojen üretimiyle karakterize, hipertrofik skardan farklı olarak yara yerinden dışarı taşan lezyonlar. yara yeri iyileşmeleri sırasında özellikle yatkın bünyelerde görülürler. deri renginde, pembe veya kırmızı renkli elle muayenede sert hissedilen lezyonlardır. özellikle piercing yaptırmak isteyenler dikkat, tekrarlayan keloid lezyonları kulaktaki piercinglerden sonra oluşabiliyor.
eğer bir keloid oluşmaya başlıyorsa, sıklıkla yara içine 6 haftada bir 10-40
mg triamsinolon enjeksiyonu ile baskılanabiliyor. cerrahi de yapılabiliyor ama cerrahiden sonra tekrarlama şansı yüksek. kriyoterapi ve lazer gibi farklı uygulamalar da mevcut.

uyandırılmak

uyanmak fiilinin edilgen hali.
nöbetteki en sinir bozucu anlardandır. o acı acı çalan telefonu açtığında, karşındaki sesin bölümünle alakası olmayan veya konsülte edilmemesi gereken bir hastayı anlatması ise sonrasında sinir stresten birkaç saat daha uyuyamayacağının habercisidir.
güç bela uykuya daldığın anda yine bir sesle sıçrarsın, evet telefon çalıyordur. “hastanın 2 gündür gözü kızarık ve çapaklanması var, yabancı cisim kaçma öyküsü yok...” diyor karşıdaki ses. ne diyebilirim ki? tebrik ediyorum basit konjonktiviti tanıyıp tedavi edemeyen doktorlar yetiştiren sistemi.
sabaha kadar gerekli/gereksiz yere uyandırıldığın nöbet sonrası, mesaiye devam ederek ameliyathanede harikalar yaratmamızı bekleyen sistemi daha da içten tebrik ediyorum.
(bkz:doktorların 36 saat çalışması)

insan

basit gerçekleri algılamaması, algılayamaması ya da algılamasına rağmen inkar etmesi huyudur.

fakat müzeyyen bu derin bir tutku

"bazen sadece bir ‘çıt’ sesi duyarsın. bu sesi duyduğun zaman da gitmen gerekir. bazen bir eşyadan gelir, bazen üçüncü bir şahıstan. çünkü; bazıları abajur alır evlerine, bazıları da portatif bir lamba taşır yanında. bazılarının koltuk takımı vardır, bazıları da otelde yaşar. bazen her şeyi birden istersin, bazen de her şeyi bırakıp s*ktir olup gitmek."

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

"dostum..
göründüğüm gibi değilim. görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise. benim içimdeki 'ben', dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez. ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir. 'rüzgar doğuya esiyor' dediğin zaman 'evet, doğuya esiyor' derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. bırak denizimle başbaşa kalayım.
senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir; böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin. görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. bırak gecemle başbaşa kalayım.
sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim. o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumun ötesinden bana seslenirsin: 'arkadaşım, yoldaşım' ben de sana seslenirim: 'yoldaşım, arkadaşım' çünkü cehennemimi görmeni istemem. alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. gene de gülüşümü göresin istemem. bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. oysa ben deliyim. ama gizliyorum deliliğimi. bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz el ele."

kimseye anlatılmadan yaşanılan şeyler

saat 4 olmuşken yarın uyanabilecek miyim, yine devamsızlıktan kalacak mıyım, okula gidebilecek miyim, korkusunun ızdırabıyla, yatakta, karanlığın ortasında uyuyamazken kendimi aynı zamanda başhekim olan anabilim dalı başkanıyla konuşurken hayal ettim.
hocaya hocam müsaitseniz sizinle konuşmak istiyorum bir konuda vaktinizi alabilir miyim diyormuşum. hoca da gerçekte imkansız ama kabul ediyormuş beni meğerse.
başlıyormuşum anlatmaya.
hocam ben h... 4. sınıf öğrencisiyim 26 yaşındayım. stajınızı bininci kere alıyorum hiçbir sınava girmedim. bazılarına çalıştım girmedim bazılarına devamsızlıktan girmedim. bazılarına yetersiz hissettiğim için girmedim bazılarına çalışmaya gücüm olmadığı için girmedim. hiçbir sınava girmediğimi ailem de arkadaşlarım da bilmiyor. bundan önce başarılıydım. başarılı hissediyordum kendimi, çünkü ailem, tanıdıklarım beni başarılı görüyordu. üniversiteye kadar hiçbir dersaneye para vermedi ailem. hep özel okulda okudum ortaokulda hepsini bedava kazanarak. ailemin hırslarını hep tatmine ulaştırdım, en azından uğraştığım oldu. oksde istanbulda ünlü bi özel liseyi tam burslu kazandım ama memleketimdeki fen lisesine gitmek istedim. kuzenim daha ünlü bi özel okulu kazandı. o oraya yazıldı, benim gibi korkmadı diye babam fen lisesine kayıt yaptırdığımda 1 hafta benimle konuşmadı. lise 1-2 de ders temposundan yılmıştım yazılı notlarım orta düzeydeydi ama yine de fen liseleri arası sınavda okulda 1. olmuştum. yine bütün dersaneleri bedava kazanmıştım. lise 2de aşık oldum. 16. yaşımın hayatımda en mutlu hissedeceğim dönemi olduğunu bilmiyordum gelecek 10 yıl boyunca. son sınıfa geçerken terk edildim. o yaşta politika var mı demeyin, ailemin ve kendimin politik görüşleri bahane edilerek terk edildim belki de. sevmeyi öğrendiğim kişiden unutulmanın da unutamamanın da ne demek olduğunu öğrendim. benden ayrıldıktan 1 hafta sonra kıvırcık saçlı mavi gözlü, hayat görüşü bana taban tabana zıt olan yeni kıza, benden dinsiz olduğum için ayrıldığını, aile yapımın onlardan çok farklı olduğunu söylediğini duydum. tabiki o kıza senle ben çok uyuşuyoruz aslında diye ima etmekle kalmamış, doğru kişi sensin diye eklemiş. 1 haftada. gururum kırıldı. gururlu olmasaydım da kırılınca üzülmeseydim dedim. evet farklıydık. ama benim o yaşta öğrendiğim bana farklı olanı da sevdiren bir sevme şekliydi. karşımdakini olduğu gibi kabul etmeye ve sonsuza dek sevmeye hazırdım. ve gururum kırıldı. beni ben yapan şeyler bunca zaman sevilmemiş miydi? kandırılmış mıydım? 1 hafta sonra başkasına gitmesi o kadar önemli değildi bunun yanında. yanıltılmıştım, aldatılmıştım işte. ya da onun içinde değişen duyguları görememiştim. ya da benden saklanmıştı. ama kırıldım. kendime ondan farklı olduğum için kızdım. aileme farklı olana yol vermeyi öğretmedikleri için kızdım. bizim neyimiz eksikti, neyimiz yanlıştı. sonra kendimi herkese kapattım. annemle 6 ay konuşmadım. ağlıyorum, ders çalışmıyorum, üniversite sınavı gelirken onlar bana tonla para harcıyorlar diye tokat attığı için bana. 17. doğumgünümde. sonrasında annem ayağını kırdı. bütün yaz evde yatıyordu ve yürüyemicem korkusuyla depresyona girip bana sarmıştı. istedikleri gibi ders çalışmıyorum, özel dersten sonra uyuyorum, neden hiç gece 2ye kadar ders çalışmıyorum diye koltuk değneğiyle kapımın önüne gelip doğduğuma lanet ederdi. nankörlüğüm, erkek düşkünlüğüm vs vs. il geneli seviye tespit sınavlarından kazandığım altınları bozdurup kendime harçlık yapıyordum. yemekhaneye gitmeyip yemekhaneye gidecek parayı kullanıyordum o bitince. çay poğaça yiyordum. derslerimin mükemmel olmasını şart koşan bi parayı istemiyordum. dolmuş kullanmayı bırakmıştım para istemek zorunda kalırım diye. her yere yürüyerek gitmekten 47 kiloya düşmüştüm. bi bayram günü bütün param bittiğinde babam annenle barışırsan 2 katı bayram harçlığı veririm dediği için annemle bayramlaştım. 6 ay sonra barıştık.
lise son geldiğinde yazılı notları orta derece olan ve hocalardan ona göre muamele gören ben, haftalık denemelerin başlamasıyla lise öncesi parlak dönemlerime geri dönmüştüm. ilk 3ten düşmüyordum. 4. denemede 1. olduğumda babam hele nihayet, demişti. 5. denemede 3. olduğumda sen hemen rehavete kapılacaksan lysde hiçbir şey yapamazsın dedi. asla yettiremiyordum kendimi. hala aşk acısıyla boğuşuyordum. arkadaş ortamımın organizatörü ve espri makinesi olduğum için bu halimden onlar da memnun değildi. kabus gibi bi yaz tatilinde onlarla buluşmadığım için yaz tatilinde onları ektiğimi, sattığımı artık çok değiştiğimi söyleyip duruyorlardı. sevgilisinden ayrıldığında, annesiyle babası boşandığında, platonik aşkı reddettiğinde, babasından dayak yediğinde, yurtta disiplin cezası aldığında her zaman yanlarında olan ben, annemin lanetleriyle, parasızlıkla, aşk acısıyla uğraşan ben, onları eğlendiremiyordum. sorsalar anlatırdım belki ama onlar sonuca bakıyordu sebebe değil.
lise sonun 3. ayında arkadaşlarımla beraber olduğum dersaneden ayrılıp özel ders aldığım hocaların dersanesine geçtiğimde yine ailemle kriz yaşadık. kimsenin beni tanımadığı, benle özel ilgilenmediği bir yere nasıl gidecekmişim, dönem ortasında ortam nasıl değiştirilirmiş vs vs. ikisine de bedava gidiyorum risk bana ait dediğimde, bunu sana hatırlatırız bak sonra bizi suçlama dedi babam. o dersane benim için daha iyi oldu. terk edilmiş biri değildim orada, beni suçlayan arkadaşlarım yoktu. rahatlamıştım bir nebze. bir de arkamdaki sırada oturan, deli gibi silgi kullanıp tozlarını saçıma bulaştırdığı için sürekli özür dileyen, boşver ya dediğimde dinlemeyip saçlarımın ucundan dersin son 10 dksı silgi tozlarını temizleyen biri vardı...
ygsden önceki gün tüm ailede stres had safhadaydı. bana moral olsun diye dışarı çıkmıştık. çarşıda kardeşim istediğim ayakkabıyı almayacaksanız ben niye geldim sizinle deyince babamla kavga ettiler. evin anahtarını alıp basıp gitti kardeşim. o gün bana moral verilecekti ne demek ayakkabı diye onlar kavga ederken her şey anlamsızlaşmıştı çoktan. bana doğru caddenin yokuşundan çıkan kalp kıranımı ifadesiz bi yüzle yanımdan geçerken ve benden uzaklaşırken görmüştüm aylar sonra ilk defa. yerin ayaklarımın altından kaydığını biliyorum. kaydı çünkü. artık annem babam ne yapsa boştu. evden hırkasız çıktığım o sıcacık günden sonra 1 hafta kadar durmadan üşüdüm. sınav sabahı annem ölü gibi uyandı. tost meyve suyu çay patates kızartması acıkmayayım diye her şey. hiç uyumadığımı belli etmedim. annemin çok kötü bi rüya gördüm sınavına yoruyorum demesi de yardımcı olmadı.
tabiki ygsde sıçtım 17.bininci oldum. sıçtım deyince hoca kızmıyormuş hayalimde. arkadaşlarım doktor olacakmış, ben onların hemşiresi bile olamazmışım. zaten ne zaman ben kendimi yormuşum. beni hep hazıra alıştırmışlar. bilmem kimin kızı hiç ders almadan ilk 10bine girmiş...
ygsden sonra 1 ay kitap yüzü açmadım. denemelerde ilk 10dan geriye düşüyordum. test kitaplarına baktıkça midem bulanıyordu, ağlamak isteyip ağlayamıyordum. mezuna kalma, evde 1 sene daha geçirme düşüncesi intihara meyile kadar uzuyordu beynimde. derken okuldaki matematik hocam bahçede otururken yanıma geldi oturdu. çok değişik bir adamdır, hep felsefesinin umrumda değil demek olduğunu söylerdi. şikayet ettiğimiz her şeyi sonuna kadar dinler sonra da umrumda değil der giderdi. o gün bana dedi ki bak h... ben şu an evliyim ama sence kaç sevgilim olmuştur? tabiki afallamıştım böyle bi soru karşısında, yakışıklı bi adam değildi. ve, yakışıklı bi adam değilim kendimi biliyorum ama bazılarının adını bile hatırlamadığım, bazılarının da beni hiç hatırlamadığı birsürü kız arkadaşım oldu. ağzım iyi laf yapar ve ilgi alanlarım birsürü adamın aklının ucundan bile geçmez. senin de başkalarının farkında olmadığı özelliklerin var, arkadaşların sen olmazsan koparlar birbirlerinden. onlar için önemlisin ailen için önemlisin. hayatta başına çok şey gelecek daha. ben ayrıldığın çocuğu yakından tanımıyorum ama birbirinizin adını bile unutacaksınız. canını sıkan ne varsa umrumda değil hepsi geride kalacak de ve toparlan artık dedi. bana 3-4 kere umrumda değil dedirttikten sonra yanımdan kalkıp gitti. ve tekrar ders çalışmaya başlamıştım. hırsla çalışıyordum bu sefer. annem gece 2ye kadar çalışmıyorsun mu diyordu gece 2den önce uyumak yoktu artık.
lysye girerken ygsnin aksine mis gibi bir uyku çekmiştim. ailemden sınav yerine bırakmamalarını istedim dolmuşa atladım gittim. yine de dayanamayıp sınav çıkışına gelmişlerdi. sınav bittiğinde aşırı rahatlamış ve mutlu hissediyordum. annemlere de güzel geçti sınavım 3 boşum var matematikten dediğim anda babamın yüzü soldu. çünkü bilmem kimin oğlu bilmem kimin kızı çok kolaydı ya kesin fulledim demişlermiş. o tepkiyi görünce ben arkadaşlarla takılcam bugün deyip çekip gittim. eve döndüğümde kıyamet koptu. yine sen matematik dersi almıyor musun, kapasiten mi yok, nasıl fullleyemezsin, hemşire bile olamazsın, kpss ile sürünürsün derken patladım ve annemle babama siz kendinizi ne zannediyosunuz, ben salaksam sizden geçmiştir, salak değilsem de coğrafyacı türkçeci anne babadan gelmemiştir bu zeka diye patladım. patlamamla birlikte babamın kafama yastık fırlatması bir oldu ve babam fen sınavına kadar evi terk edip babanneme gitti.
artık nefretle çalışıyordum bu insanlarla bir daha işim olmazdı, olmayacaktı. fen sınavına da girdim çıktım ve kendimce hesapladığım puanıma göre tıp fakültesi geliyordu. kendimce rahatlamıştım. ve sonuçlar açıklanana kadar tek bir netimi dahi söylemedim babama. her sabah kalkıp internetteki puanmatiklerden net hesaplaması yapıp söyleyeyim diye yalvarttım onu.
sonuçlar geldiğinde 3 boş yaptım diye kafama yastık yediğim matematikten hiç yanlışım çıkmamıştı ve o kesin full diyenler nedense hep kaydırma yapmıştı. o bilmem neyin kızı ve bilmem neyin oğlunu hep geçmiştim. tıp fakültesi de geliyordu illaki işte. gidiyordum o şehirden, içindeki herkesi orada bırakıp gidiyordum.
ama nereye gidiyordum, bu sefer de bunun krizi çıktı. ben trabzon, tekirdağ falan yazmak istiyordum yukarılara. annem ben 17 yaşımda karların içinde yürüye yürüye erzurumda okudum sen de okuyacaksın neresi gelirse orayı yazıcaksın, daha iyisini yapsaydın da onu yazsaydın diye üstüme geliyordu. derken diyarbakırda halamın kocası ürolog diye benim tercih listesi iyice boka sardı. 2 günde içimde sevinç namına bir şey kalmadı. ilk tercih antep ingilizce , ikinci tercih antep türkçe, üçüncü tercih dicle derken dhy ataması gibi bi liste yaptılar bana. kalp kıranım trabzonda olduğu için 4. sıraya trabzon yazma savaşı verdim. trabzon olmazsa tamam ne gelirse gelsin diye anlaşma yaptım babamla ve ya trabzon ya malatya gelecek diye beklerken kırıkkale çıktı. onu oraya kim yazdı hiçbir fikrim yok.
ankaradaki teyzemi aradık şöyle yobaz böyle yobaz ay keşke hiç yazmasaydınız orayı falanları dinledikten sonra daha okula gitmeden yatay geçişi kafama koydum. istikamet trabzon.
derken facebookta o saçımı silgi yapan çocuğun trabzonu kazandığını görüp mesaj attım. ben bu sene yatay geçişe uğraşacağım, lanet olsun kırıkkale kazanmışım herkes çok mutsuz, okula başlayınca sisteminizi bildiğin kadar anlatır mısın"la başlayan mesajlaşma kalan tüm yaz boyu sürdü. konuştukça konuştuk, ısındık, hoşlantılar başladı derken buluşalım dedim ben. evet buluşup nereye gittik, dersaneye. hocalara teşekkür edelim dedik. fizik hocası siz hayırdır, sevgili mi oldunuz dediğinde ikimiz de ağzımız kulaklarımızda sırıttık. arkadaşlığımız böylece değişmeye başladı. ama zor bi insandı. çekingen, zora gelemeyen, kaçmaya meyilli, güvensiz biri gibi bi his veriyordu bana ve ben hep konuştukça açılır diye uğraşıyordum. sabaha kadar mesajlaşmaya doyamayan ben, yeniden birine karşı bir şeyler hissetme sevintirikliği ile ne onu uyutuyordum ne kendim uyuyordum. bana gündüz yarasa gece vampirsin diye takılıyordu. bi akşam bana şu an seni yanımda hissediyorum hatta seni görüyorum şu an dediğinde içimde yeniden heyecanı hissetmiştim. meğerse odasına yarasa girmiş çıkmıyormuş, onu diyormuş. onun şakayla karışık imasına ben de demek senle aynı odada uyucaz bugün diye karşı atakta bulunmuştum ve o gün ilk defa birbirimize açıldık.
mutluluğum 2 gün sürmedi. eski sevgilim ktüde hazırlık okuduğu ve yeni sevgilim hazırlığı geçtiği için aynı dönem olmuşlardı. bunu hayatın acı bir şakası olarak görüyordum. sevgililiğimizi ilan ettiğimizde kalp kıranım ortak arkadaşlarımıza onu bi halı saha maçına çağırayım da ifadesini alayım demiş. ben de bunu sevgilime söylemiştim, seni rahatsız ederlerse aldırma demek için. karşılığında, h... sen çok iyi birisin, sana çok da ısındım ama ben bağlanamıyorum. uzaktan bu çok da zor olacak, hayatımızı zorlaştırmayalım. umarım yatay geçişi başarıp kırıkkaleden kurtulup gittiğin yerde çok mutlu olursun diye bi mesaj aldım. başımdan aşağı kaynar sular döküldü. bu defa 0.5 puan daha fazla alıp onun şehrine gidemediğimden kendimden nefret ettim.
okul başladığında yıkıktım. kimse, hiçbir ortam hoşuma gitmiyor, herkes boş, konular anlamsız, şehir boğucu, kafam karmakarışık. mutluluğu asla bulamama korkusu içimde. güzel kızlar, yakışıklı erkekler, üst dönemler, umurumda değil. aradığım burada değil, ben neden buradayım?
kimsenin kimseye güvenmediği bi kız grubunun içinde buldum kendimi. haftasonu herkesin ailesinin yanına ankaraya gitmesine, yapayalnız kalmaya alışmaya çalıştım. ben burayı çok sevdim ya iyiki yazmışım diyen insanların beni yatay geçişten vazgeçirmeye çalışıp ilk komitede 95 alıp ohoho yatay geçiş yapıcam ben demelerini izledim. ne olduğunu anlamadığım, bir şekilde hızlı geçen, şu an oldukça flu hatırladığım bi sınıftı. herkes jet hızıyla sevgili yapıyordu. ayrılıyordu. tekrar birini buluyordu. buna çok şaşırıyordum. bana da yazan oldu 2-3 tane. ben inatla kimseyle görüşmüyordum. aklım geçmişteydi. sınıfımdan bi çocukla çıkmam için bütün kızlar baskı yapıyordu. notları çok iyiymiş de faydalanırmışım da. aşk bu muydu?
yılbaşında özlem duygusu içimi kemiriyordu. 1 ay sevgili gibi konuştuğum çocuğu mu, birinden hoşlanıyor olma duygusunu mu özlüyordum şu an bile söyleyemem. ona mesaj attım. cevap gelmedi. ertesi gün yine, yine, yine, yine. sapık gibi mesaj attım. 1 kere bile cevap vermedi. çökmüştüm yeniden. ağlamak istediğimde yalnız kalamıyordum, mutlu olmak istediğimde yalnızdım. sınıftan bi arkadaşım neymiş bu giresun öve öve bitiremiyorsun gidelim de gezdir beni deyince 1 hafta okulu kırdık. iyi geldi bana o. döndüğümde sınıfta sessiz sakin, bebek yüzlü, hoş sohbet bi çocuğu fark ettim. artık aşacaktım geçmişi. onunla konuşucaktım. evime götürdüğüm arkadaşıma senenin sonunda ilk defa ondan bahsettim. olursam biriyle onunla olurum bu şehirde dedim. usulca bilgisayarını açtı yanımda ve facebooktan ona ceeeem naber diye mesaj attı. 1 ay beni ben kanka olayım onunla, sizi tanıştırırım sonra diye oyaladı ve yazın çocukla kendi çıkmaya başladı.
evime getirip annemin yemeğini yedirdiğimi düşündükçe tiksindiğim ilk insan o oldu.
1. sınıfın sonunda hayatımdan soğuduğum başka bir olay daha oldu. arkadaş grubumdan biri hamile kaldı ve onunla birlikte küretaja gittik. kızların bazıları olay duyulursa kürtaj yaptıran kızla takılan insanlar olucaz diye ona sırt çevirdi. ben de destek olmuyorlar diye onlarla arama mesafe koydum. kız artık uyursam uyanamam diye uyumamaya, uyuduğunda sayıklamaya başlamıştı. psikiyatriste gittik beraber. odasının ışığını kontrol ediyordum geceleri yurtta. uyumuyorsa melisa çayı içirip benim odamda yanyana uyutuyordum onu. kendini toplamaya başladığında yaşadığı travmaları zerre umursamayan sevgilisine geri döndü. bu yüzden kavga ettik ve benle "bana sadece unutmak istediklerimi hatırlatıyosun benden uzak dur" diyerek iletişimi tamamen kesti.
yazın eve döndüğümde tam anlamıyla afallamıştım. giresundaki hayatım ve kırıkkaledeki hayatım arasındaki alakasız fark gerçekdışı bi evrendeymişim hissi veriyordu. aileme anlattığımda senle konuşmayanla sen de konuşma, niye bu kadar üzülüyorsun, okuluna bak sen, bu kadar arkadaş bağımlısı olma bizim kaç arkadaşımız var şu an diyorlardı. bir şeye para verilecekse, paradan asla kısmayan, tüm parasını çocuklarına hibe eden ailemin psikolojik destek konusunda berbat ebeveynler olduklarını artık iyice idrak etmiştim. onlardan istediğim, rahatlayacağım şekilde destek alamıyordum. yalnız yaşa, nolcak ölür mü insan yalnızlıktan?
ölebilir.
derken silgiciyle caddede karşılaştım. ilk aşkımda olduğu gibi yer ayaklarımın altından çekilmedi. ifadesiz bi yüzle geçip gittim. eve kapandım. gece uyumuyordum, bütün gün uyuyordum. bütün melankolik şiirlerden dizeleri not ediyordum defterime geceleri. bir yerde "barones frozbit ile ilgili bir şiir" diye bir şiir ilişti gözüme. yazdım deftere şiiri gün doğarken. yatağın yanına bıraktım defteri, telefonu da üstüne defterin. öğle vakti bi göz uyanıp telefona baktım. silgiciden mesaj gelmiş bana. rüyadır deyip geri uyudum. bütün sene mesaj attığım insan herhalde yazmazdı durduk yere. akşam uyanıp telefona tekrar baktığımda mesaj vardı gerçekten. alakasız bir şey yazıyordu. yanlış oldu galiba dedim. haa evet pardon dedi. bu kadar.
artık başlarım böyle işine de aşkına da lanet olsun moduna girmiştim. aradan 1 hafta geçtikten sonra tekrar bi mesaj geldi. faceten yazılmış satırlarca. beni sürekli düşündüğümü, mesajlarımı okurken ağladığını, ama kendine güvenmediğini, sevileceğine inanmadığını, eski sevgilimden sonra kendisinde ne bulduğumu düşünüp durduğunu falan yazmış. sonuna da bütün bi sene düşündüm, hayal ettiklerimi senle yaşamaya hazır hissediyorum artık yazmış.
geri çevirmedim. eskisinden farklı görünüyordu. özlemiş gibiydi. özleniyordum. buluştuğumuz ilk gün ilk defa el ele tutuşmamızdan 5 dk sonra sahilde, yanımızdan eski sevgilim geçti. gülüp geçeceğimizi düşünsem de koskoca 3 yıl hep eski sevgilimin gölgesi altındaydı.
o zamanlar yaşadığım aşk acısı bana kıymet bilmeyi, affedebilmeyi, af dilemeyi ve birçok şeyi öğretip beni dönüştürmüştü. kaprislerimden, hasetimden arınmış ve birini mutlu ederek mutlu olabileceğimi aşk acısı çekerek pişmanlıklarımdan öğrenmiştim. ama sevgilimin tek derdi eski sevgilime de aşkım demiş miydim, onu da öpmüş müydüm, onunla da buraya gelmiş miydim, hiç ikisini kıyaslıyor muydum, o beni terk etmese ben onu terk eder miydim... daha önce birine aşkım dedim diye ilişkimizin 10 ayı aşkım denmedi bana. yine beni ben yapan şeylerden köpek gibi pişman olmam beklendi. ama yoo dostum yoo. kendimi yedirmeyecektim bu sefer.
o aşkın ne olduğunu bilmiyormuş, o yüzden aşkım diyemezmiş. benim başkalarına söylediğim sevgi sözcüklerini de istemiyormuş benden.
birinin size aşkım deyip dememesi çok önemli değil aslında. ama birinin hislerine uyan kelimeleri seçerek size hitap ediyor olduğunu biliyorsanız bu önemli.
bana aşkım demiyordu, çünkü bu adam gerçekten aşık değildi. geçen süre boyunca ben iki haftada bir giresuna gitmişim. haspam zaman zaman komitem var diye trabzondan kalkıp gelememiş, ben okuldan giderek koparken, devamsızlığın sınırında sevmediğim insanların atacağı imzaya muhtaçken, yanıma yaşadığım yere 1 kere gelmemiş.
üstelik bana psikolojik şiddet uygularken, sınıflarının gezisinde eski sevgilim ile kol kola poz verip görmeyeyim diye etiketini kaldırmış fotoğrafın. ağlayarak sızlayarak af diledi, ayrılmak istedim. 10 ayın sonunda ilk defa af dileyerek bana aşkım dedi, affettim.
10. ayın sonunda ben sınıfta kaldım. ilişkimin içinde mutsuz ve yalnız hissediyordum ama bu artık benim karakter özelliğim mi, yoksa düşük beklentili yaşamaya mı çalışmalıydım bilmiyordum. sınıfta kaldığımda başarısız ve yetersiz olma korkum sonunda gerçeğe dönmüştü ve ben bildiğim ve daha önce yaptığım bir şeyi tekrar yaparak bunu yenebilirdim. ben tekrar üniversite sınavına girmeliydim. tekrar kazanmalıydım ve bu sefer istediğim gibi özgürce tercih yapmalıydım. ailemin yüreğine indirerek, mahallenin muhtarının bile öğüt nasihat çektiği bi ortamın içinde kulaklarımı her şeye kapatıp eski dersaneme yazıldım. ilişkimizin en parlak çağıydı. her hafta sonu buluşuyoruz, kavga gürültü, yanlış anlaşılma sorunu yok mükemmel. ama başaramazsam rezil olucam bütün giresuna korkusuyla sınava girip 14 bininci oldum. aradan 2 sene geçmişti paslanmıştım. istanbulda diş okuyabilirdim mesela. ama annem sırada kardeşin var, yeter artık kendini düşündüğün git okulunu oku, baban bu sene ne kadar yaşlandı, çöktü adam dediğinde uzatmadan geri döndüm. bana 2 kişilik bir apartı tek başıma tuttular. dedim ya para harcanacaksa harcamaktan asla gocunmazlar ailem. neticede ruh halim daha iyiydi. içimde kalan bir şeyi denemiştim, artık sevgilimle de aramızdan su sızmıyordu. beni burada yine tek başıma bırakmayacağını biliyordum. ara ara yanıma gelirdi kesin. o 4. sınıf olmuştu, ben yine 2. sınıftım ama olsundu, artık bazı şeyleri aşmıştık. derken pediatri ile staja başladı. stajın yarısında geleceği haftasonundan önce yaptığımız skype görüşmesinde karşıma burnuna peçeteleri tıkmış ağlarken çıktı. gelemicem staj bitene kadar, kesin kalıcam, çok stresliyim diye. tamam dedim. 90la geçti. genel cerrahi başladı, gelmedi. 90la geçti. artık umurumda değildi 1 kere olsun gelmeliydi. ben zaten artık sınıfı geçmek zorunda olduğum için bir yere kıpırdayamıyordum. yarıyıl tatilini onunla geçireceğime arkadaşlarımla geçirmek istedim, görüşmek için hiç çabalamamışım, hep o uğraşmış bizim için oldu. dahiliye geldi geçti o gelmez oldu derken artık yalnız hissediyorsam madem gerçekten yalnız olmalıyım, sevgilim varmış gibi hissetmiyorsam sürdürmek niye diye düşünmeye başladım. dahiliye sınavına 1 hafta kala ayrılmak istediğimi söyledim. sınava 1 hafta kala 2 günlüğüne kalkıp geldi. ilk defa ve son kez. yine gözleri şiş, durmaksızın ağlıyor. söylemek istediklerimi söyletmiyor, sürekli ben sensiz naparım diyor. en sonunda ağlaman umurumda değil, sen benim için ne yaptın bu zamana kadar dedim. o nasıl bi soru h... hiç mi bişi yapmadım, yapmışımdır illaki dedi. hissettiğim hiçbir şeyi o ana kadar asla anlamadığı aklıma dank etti. yine ağlamalar, tutulmayacak sözler eşliğinde dahiliye sınavına girmek üzere bir şans daha vererek ikimize yolculadım onu. yine 90 aldı geçti. artık konuşmalarımızda soğukluğumu gizleyemiyor, konuşurken sıkılıyordum. o da hiç olmadığı kadar ilgili, zor stajları vermiş rahatlamış, gelmemi istiyorsan geleyim deyip duruyordu. ama sanırım artık her şey için çok geçti. 14 nisanda bi tivit atmıştım. "yok yapamam kalamam kör kuyunda, benden aldıkların neden benden fazla". hiç mi mutlu olmadın h... benimle diye yazdı. bu soru çok saçmaydı ve ajitasyon yine geliyorum diyordu bana. artık ne olacaksa olsun diyerek "sen aşk nedir bilmeyen insan, kime mutluluk verebilirsin. sen major depresyon tanısı almış anneni bile hayatında 1 kere benim zorumla yemeğe çıkarıp insan muamelesi yapmış birisin, elin kızını mutlu etmek senin neyine" yazdım. ben birine gururumu kırdığında bile aşık kalabilen biriydim ve onun kıymetli onurunu kırdığımda gerçek yüzünü göstereceğini biliyorum. bu mesajımdan sonra bir daha asla konuşmadık. o 5. sınıf oldu ben 3. sınıf oldum. sonra aradan 4.5 yıl geçti, tus derecesi yaptığı halde trabzonda kalıp nişanlısının yanında radyolog oldu, ben hala 4. sınıf.
3. sınıfı ilk kez okuduğumda tekrar kaldım. artık başarısızlık koymuyordu bile. sonra 80 ortalamayla geçtim. 4. sınıfa başladığımdan beri düzenli olarak sınavlara girmiyordum. hayatım bombok geçti, başarısızım, hangi hocayı tatmin edebilirim ki diye düşünüp, sınava geleyim diye arkadaşlarım telefonumu çaldırıp dururken ben yatağın içinde gözlerimi boş tavana dikiyordum. ailem sınava girmediğimi bilmiyor. hep girdim ve kaldım sanıyorlar.
dışardan hala mutlu ve esprili görünüyorum. kilo problemi olan şakacı, çılgın bir kız. dersleri umursamayacak kadar rahat. ailesi güzel para harcıyor ona.
geçen sene psikiyatri hocama gittim, intihara meyilli düşüncelerim olduğu için. stajları verirsem ve burdan kurtulursam temiz bi başlangıç yapabileceğimi kafama soktu gibi. sınavlara girdim, girdiğimi geçtim. geriye 1 tane kaldı. okula gidesim yok. devamsızlıktan patlıcam gibi yine.

başka hiçbir ilişkim olmadı. kendi dönemimden hiç kimseyle artık görüşmüyorum. zehirli herkesten sıyırdım kendimi.
kendimi açmıyorum. açtığımda anlaşılmıyorum. bıraktım. evden çıkacak enerjiyi bekliyorum her sabah.
saat 8. hocayla ilgili hayaller kurmayı bıraktım. pijamalarımı değiştirip okula gidicem.

veronika ölmek istiyor

"ona ceketimi verme önerimi reddetti. kim bilir, belki de onun dünyasında mevsim yazdı."

okçu'nun önünde saygıyla eğil

sezen aksu'nun hâlâ haber bekliyorum senden adlı şarkısında geçen bir dizedir. ilk duyduğumda bir anlam verememiştim. biraz araştırınca bu dizede halil cibran'ın çocuklar adlı şiirine atıf yapıldığını öğrenmiştim. şiir ise şu şekilde;

çocuklar

çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
onlar kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızları.
sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.
onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
çünkü ruhlar yarındadır.
siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
çünkü hayat geriye dönmez,
dünle de bir alışverişi yoktur.

siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür.
ve o yüce gücü ile yayı eğerek
okun uzaklara uçmasını sağlar.
okçunun önünde kıvançla eğilin.
çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,
başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

halil cibran

new balance

ülkemize ibrahim tatlıses ile giriş yapmıştır

Toplam entry sayısı: 1227

aşk biter önemli olan sevgidir

hayatın gerçeği. bilim böyle diyor, baya da iyi açıklıyor bu durumu. kanıtlanan şu ki sevgilinize aşık olduğunuz ilk andan itibaren bazı hormonların, nörotransmitterlerin, sinapsların seviyesi yükselir, çok yükselir. kimisi de azalır. acaba aradı mı? acaba mesaj attı mı? acaba bana doğum günümde hangi hediyeyi alacak? ben ne alsam? acaba evlenme teklifimi nerede alacağım - nerde yapsam? onunla yemeğe giderken ne giysem? yanınızda olmadığı anda; acaba şu an napıyor? bu acabaların (tatlı heyecanların, kelebeklerin) hepsi beyninizin bazı bölgeleri normal çalışmadığından ve çeşitli maddelerin etkisi altında (baskı altında) olmanızdan. aşkın bir nevi, takıntı (hatta kimi bilim insanlarına göre hastalık hali) olduğu da doğru aslında, yaşayanlar da gözlemleyenler de mutlaka bilir bu durumu. zaten okb etiyolojisinde de yer alan dopamin, aşkta da zirvelere çıkmıyor mu? neyse, evet şöyle acı bir gerçek var ki:

aşkın ömrü en fazla bir buçuk yıl.

yani aşkı ayakta tutmak sizin elinizde değil, bu yüzden kimse suçlanmamalı da. ilişkilerde aşkın bitmesi ve yerini olgun bir sevginin, alışkanlığın da alması tamamen normal olan durumlar. (oksitosin ve vazopressinininiz de arttı aşıkken, iyice bağladı zaten sizi birbirinize bu hormonlar.) ki bence zararlı da değil bu aşkın yerini sevgi alması olayı. kişiler anlaşabiliyor, hala ortak şeylere gülebiliyor, dertlerine derman olabiliyorsa ilişki bu şekilde de devam edebilir. tabi ki tek düze bir ilişki olsun demiyorum. gezsinler sürprizler yapsınlar ilişkilerine heyecan katsınlar çiftler. ancak ilk günkü kelebeklerin tamamının gelmesini hiçbir zaman beklemesinler çünkü bu hayal kırıklığı olacak, vücudunuz o aşkı yaşadığınız ilk günlere hiç dönmeyecektir.

bir insanı yüreğinde öldürmek

-ne diyorsun sen zeze? babanı mı öldüreceksin?!
+evet, yapacağım bunu. başladım bile. öldürmek, jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! hayır. onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek. ve bir gün büsbütün ölecek.
(bkz:şeker portakalı)

bir insana (öldürene mi, öldürülene mi?) verilebilecek en büyük cezalardan...

sarıl bana

kronikleşmiş bir derdim vardı. çok değer verdiğim 2 farklı kişiye bu derdimi farklı zamanlarda anlattım ve sonuç benim için tam bir hayal kırıklığıydı. beni dinliyor gibi göründüler yalnızca. bunu hissettim. bir daha da konusunu dahi açmadım kimseye, açmayacağıma dair de kendime söz verdim.

3 gün önce sınıfta köşede yalnız oturan bir arkadaşı gördüm. bir sıkıntısının olduğu çok belliydi. yanına gittim, neyin var diye sordum. bir anda resmen benim bir zamanlar başkalarına anlatmaya çalıştığım o derdimi bana eksiksiz bir şekilde anlattı. önce şaşırdım bu kadar aynı olmasına sonra içinde bulunduğu durumu bir kere de dışardan görmesi için ve onu doğru anlayıp anlamadığımı kesinleştirebilmek için şu an yaşadıklarını, hissettiklerini kendi gözümden anlatıp ona özetledim. aslında ruhumu açıp ''bak, bende de aynı yara var.'' diye göstermek istedim.

ona hissettiklerini özetlediğimde bana büyük bir şaşkınlıkla bakıp, ''nasıl bu kadar tam anlayabildin beni steril?'' dedi. cevap vermedim.

konuştuk, anlattı, dinledim, onu önemsedim.
derdini gidermede kullanabileceği yolları bir bir gözünün önüne serdim. çünkü bu konuda tecrübeliydim. benim için çok değişik bir histi. sen yıllar boyu acısını çek ve şimdi başkalarına kendi yaralarınla merhem olmaya çalış... ne garip şu dünya.

arkadaşım bir gün sonra yanıma geldi. birden 'sarıl bana' dedi. konuştuğumuz günden beri kendini iyi hissettiğini ve artık ne yapması gerektiğini bildiğini söyledi. nasıl mutlu olduğumu anlatamıyorum. yaşadığım o karmaşık duyguların etkisindeyim. hayatımın beni dertlerimle karşılaştıracağı, onları hiç yaşamamışım gibi yaptıracağı günleri de görecekmişim.

tanım: aniden söylendiğinde şaşkın şaşkın bakakalmanıza sebep olacak söz.

arkaya da aynı isimli duygusal bir fon müziği lütfen, şimdi ağlama vakti*:

tıbbiyeli itiraf

yaşıtlarıma bazen dünyadaki en büyük acı aşk acısı değil diyerek bağırmak istiyorum ve tek dertlerinin bu olmasına da üzülüyorum. insanların aşkından ölecekmiş gibi yapmasından bıktım.

dünyada her gün yüzlerce kişi tip 2 diyabet tanısı alıyor. bunların yarısından çoğu çok yemekten hasta olmuşlar. öte yandan dünyanın en çok öldüren hastalığı sıtma, insanlar afrika'da ateşler içinde bir deri bir kemik ölüyor hem de bir sivrisinekle. tedaviye ulaşacak paraları yok. dünyanın bir yanı zenginlikten ölürken diğer yanı fakirlikten ölüyor. buna dayanamıyorum.

bazen kendime çok sinirleniyorum çünkü gündüz söylediğim bir lafım akşam aklıma geliyor ve akşamımı zehir ediyor. o zaman gündüz o lafı söylemeyeceksin steril, bu kadar basit.

bir insanı kırdığımda, kızdırdığımda biraz sakinleşmesi için zaman tanıyor sonrasında açık açık bana gelip söylemesini istiyorum, uzun süre trip atmasından küsmesinden hiç hoşlanmıyorum. biraz net biriyim sanırım. konuşmazsak nasıl çözebiliriz, küsmek gerçekten çözüm mü olacak bu probleme? yanına gidip seni kırdım değil mi diye soruyorum hala anlatmıyor, işte buna çok sinirleniyorum.

bu entry rahatlamak için yazılmış tam bir itiraf entrysi olup sonradan okununca muhtemelen bu sinirli ergenler gibi hallerime gülünecek ve silinecektir, şimdilik yine de yazmak istedim. tahammül sınırlarımın aşıldığı şu günlerde bana iyi gelen tek şey çocuk parkına yalnız başıma gidip çocukların uzaktan şen şakrak oyun oynamalarını izlemek. iyi ki varsınız çocuklar.
ben birazcık deliriyorum galiba.swh

antisosyal kişilik bozukluğu

gerçek bir vaka üzerinden öğrendiğim kişilik bozukluğu. olay yurt dışında geçmiştir. biraz uzun bir entry olacak.
lütfen varsa ön yargılarınızı vestiyere bırakınız.

16 yaşında, erkek çocuk. ismi x.
2 kızı (12 ve 13 yaşlarında çocuklar) öldürüyor ve ardından tecavüz ediyor.
yıllar önce almış olduğu psikiyatrik tanıları: dehb, antisosyal kişilik bozukluğu.
adli dosyası evvelden kabarık: hırsızlık, yaralama ve daha nicesi... ama hiç hapse girmemiş öncesinde.
mahkeme bir çocuk psikiyatristine danışıyor, cezanın ağırlığını belirlemek için.
psikiyatrist çocukla bir süre görüşüyor, çocukta ne bir pişmanlık ne bir duygu belirtisi var. psikiyatrist son görüşmelerinde çocuğa artık açık açık soruyor :
-geçmişini tekrar yaşayacak olsaydın neyi yapmazdın?
cevap kan dondurucu :
-o kızları öldürdükten sonra çizmelerimi çıkarır bir yere saklardım. beni onlar ele verdi.
hekim bu kez çocuğun ailesiyle görüşmeye karar veriyor. çünkü bir problem var, çocuk normal davranmıyor.
anne, hayatını ancak idame ettirebileceği şekilde aklını kullanabilecek düzeyde zihinsel engelli. baba sağlıklı, gece gündüz bir fabrikada çalışan işçi.
hekim, anneye sorular soruyor:
-çocuğunuz küçükken ağladığı vakitlerde neler yapardınız?
annenin cevabı şok ediyor :
-doğduğunda mama ile susuyordu, 1 haftalık olduğunda başka bir çözüm buldum. x'i sabah doyurup yatağına bırakıp evden çıkıyor, akşam dönüyordum. böylece ağladığını duymuyordum. geldiğimde de ağlarken bulmuyordum. böylece çözümü bulmuştum. bunu her gün, yıllarca yaptım. ağlamayı kesti.
doktor, babaya soruyor bu kez:
-siz akşam eve geldiğinizde çocuğunuzla ilgileniyor muydunuz?
cevap tahmin edilebilir halde:
-hayır, çok yorgun olduğum için hemen uyuyor ve ertesi sabah erkenden işe gidiyordum. onunla nadiren oyun oynardım.

ağladığında susturulması için hiçbir şey yapılmayan, yalnızca karnı biraz doyurulan, iletişim nedir bilmeyen, gülme nedir ağlama nedir, ödül - ceza nedir sistemi düzgün gelişmemiş bir çocuk. konuşmayı 6-7 yaşında kendisi gibi tanılı birçok çocuğun olduğu bir okula gönderilerek öğreniyor. öğreniyor da, yanında pek çok saldırgan davranışı da öğreniyor. duyguları o kadar tanımıyor ki, mahkemede cezasının belirlenmesi üzerine öldürülen çocukların ağlayan ebeveynlerine dönüp, '' hapse girecek olan benim, siz neden ağlıyorsunuz ki? '' diyebiliyor. buna duygusal körlük denmez de ne denir?

bu kişilik bozukluğu olan insanların nörotransmitter ağları bambaşka çalışmaktadır. bu sebeple hormonları, stres sistemleri de düzensiz çalışır. bu yüzdendir ki yalan makinesi testlerini kandırabilirler,çünkü bu makineler vücuttaki birtakım değişiklikleri tespit eder. bu insanların ise soğuk ve duygusuz görünme sebepleri stres sistemlerinin aşırı uyarılmadan çalışmamasıdır. sonuç olarak iyi ya da kötü hiçbir şeyi sağlıklı insanlar gibi hissetmezler.

bu demek değildir ki, suç işlemede özgürdürler. hayır elbette değil. ceza almalıdırlar, alıyorlar da. ama sonunda olan iki kız çocuğuna oldu, böyle bir gerçek var. şimdi düşünülmesi gereken bir konu var. suçlu kim?
+x mi?
+x'in çocukluğundan kolay etkilenmeye meyilli genetiği mi?
+onu bu şekilde büyüten zihinsel engelli anne mi?
+işten başka hiçbir şeyi gözü görmeyen, eşinin çocuk büyütemeyeceğini ön göremeyen sağlıklı baba mı?
+anne babanın evlenmesine destek veren ebeveynleri mi?
+bu insanların resmi olarak evlenmelerine (kadını bir şekilde sağlıklı gibi gösterek veya göstermeye gerek bile duymadan izin veren devlet mi?

bir yerlerde bir sorun var ve sonuç olarak 2 çocuk canından oluyor, geride kalan ebeveynlerin hali harap.. peki ya aramızda dolaşan bu insanlara karşı biz ne yapalım? bunların hepsi kocaman birer konu...hapishanelerin yüzde kaçını oluşturuyorlar bilmiyorum ama toplumdaki yüzdesi de gerçekten önemli bir soru.

tıp fakültesinden mezun kızların evde kalması

erkekler tarafından yazılanları okuyunca iyi ki de evde kalıyormuşuz dediğim başlıktır kendisi. kimse kimsenin yüreğinin güzelliğine bakmaz olmuş, her erkeğin ağzında bir 'bıyıklı kız' lafı. eşim buraya yazan erkekler kadar dış güzelliğe önem verecekse evlenmeyeyim çok daha iyi.

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

yazarları anlatan karikatürler

çukurova üniversitesi tıp fakültesi

bugün bir pediatri asistanının intiharına tanıklık etmiş tıp fakültesi...

asistan doktor ece ceyda güdemek, intiharından önce çalışma koşullarının ağırlığından bahsettiği bir not yazarak hayata veda etti.. nasıl bir mobbing nasıl bir vicdansızlık bu, kişilerin canına mal oluyor. bir değil iki değil ayda en az bir tıbbiyelinin intihar haberini alıyoruz artık. çözüm yolları neyse bulunsun yöneticiler doktorların çalışma saatlerini acilen düzenlesin, gün aşırı nöbet tutan evinin yolunu unutan doktorlar kendileri ne kadar sağlıklı kalabilir ki başkasını iyileştirsin?! yetkililer eğer olayda bir mobbing varsa uygulayan her kimse onu o hastaneden ve hatta tüm hastanelerden acımadan def etmeli. hayatı boyunca kendisini insanların iyi olması için adayan hekimlere yazık değil mi? yeter artık! kaç hekimi daha toprağa vermemiz gerekiyor yetkililerin harekete geçmesi için!

genç doktorumuzun yakınlarına sabır dilerim..çok çok üzgünüm.

üç ezan geçmeden bebek emzirilmez

aslı ''üç ezan vakti geçmeden süt gelmez. '' şeklindedir ki bu halinin söylenme amacı tamamen farklıdır. artık anadolu'nun en ücra köşesinde bile söylenmiyor.
bahsettiğim şekli annenin süt gelmiyor deyip pes etmemesi, emzirmek için uzun süre sürekli uğraşması için söylenir. anne sütüne henüz ulaşamamış bebek aç kalmasın diye de şekerli su içirirmiş aynı sözü söyleyen insanlar. bebeği ölüme terk etmiyorlar yani.

kaynak: annemin babaannesi

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

seri maligncinin tespit edilmesi

daha dün yazmıştım `kindar`ın tanımını. içindeki kini böyle kusuyorsun sen de işte. 10 gönderime art arda malign atman, senin zamanından çalar beni etkilemez..

tanım: boş zamanlarını daha verimli işlerle değerlendirmek yerine malignle harcayan kişinin tespit edilmesi, zaman harcamaya değmeyen eylem.

kim milyoner olmak ister

birkaç gün önce stetoskopla gelen bir hekime sosyal medyada ağza alınmayacak laflar söylenen yarışma. insanların şans getirdiğine inandığı nesneler olabilir, neden bu kadar gündem oldu anlayamıyorum. çok gurur kırıcı laflar edilmiş o doktor için, bir müzisyen çaldığı müzik aletiyle gelseydi böyle denilmeyecekti. ya da bir yazar en sevdiği kitabını getirseydi böyle olmayacaktı. herkesin kararına saygı duymak lazım. evet farklı gelebilir, ancak hele ki bir hekimin meslektaşına `görgüsüz doktor` veya `doktor olduğumu belli etmeye çalışırken ben` şeklinde dalgacı söylemleri hiç hoş değil. ne zaman biz meslektaşlarımıza (birbirimize) `saygı` duyacağız, o zaman hastalarımız da bize saygı duyacak. burada birbirimizle dalga geçip hastalarımızdan saygı beklememiz ne kadar doğru bir mesele gerçekten tartışılır. önce biz bir kenetlensek keşke.

sevgiliyi kendinden soğutmaya çalışmak

korkakların ayrılmaya cesareti olmadığı için başvurduğu yöntem. karşı taraf ayrılsın da -güya- yük kendisinden kalksın diye tüm şaklabanlıkları yapıp ilişkiye son vermek ister bu kişi. karşı tarafın, soğutmaya çalışan kişinin amacını anlaması sonucu ondan hemen ayrılmasıyla veya bir süre bilerek ayrılmayıp süründürmesiyle ilişki sonlanır. tercihim hemen ayrılmasıdır. böyle bir korkakla daha fazla uğraşmaya gerek yok sanırım..

allah nerede sorunsalı

müminler için bir sorunsal olmayan.
bu konuda her yerde birçok kaynak bulabilirsiniz uzun uzun. benim için allah'ın kalbimde, emirlerinin davranışlarımda, sözlerimde olması yeterli..mümin olmayanların -mümin olmaya niyeti olmayanların- da bu meseleyi düşünmesine gerek yok.

dipnot: gerçekten merak ettiğim şey şu, neden islamla ilgili başlıkların %90ı müslüman olmayanlar tarafından açılıyor? bu ne çelişki. insan inanmadığı, reddettiği, uydurma bulduğu bir din ve yaratıcısı için neden bu kadar zaman harcar? bu kadar uğraşır?

içerik kuralları - iletişim