sterilenjektor

Durum: 1223 - 2 - 0 - 0 - 30.08.2019 22:54

Puan: 19438 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yönetici.

''Bu iş yerinde kalp kırmak yasaktır.''
  • /
  • 123

yüzbaşının kızı

türkiye iş bankası kültür yayınlarının, modern rus edebiyatı kurucusu kabul edilen yazar aleksandr sergeyeviç puşkinin tüm öykü ve romanlarını topladığı kitabın ismi. aynı zamanda içerisinde yazarın aynı isimde bir romanı da var ve de en bilindik romanı olur kendileri.

puşkin, 38 yıllık kısacık yaşamına önemli eserler bırakmış büyük bir yazar. rus edebiyatının büyük isimlerinden dostoyevski, tolstoy, maksim gorki ve daha pek çok isme öncü olmuştur. öyle ki yüzbaşının kızı yazılmasaydı savaş ve barış’ın hiç yazılmayacağı söylenir. yine maça kızı öyküsündeki baş karakter hermann da suç ve ceza’nın raskolnikov’u için öncü olmuştur. hayatı bir düelloda sona eren yazar bunu sanki önceden sezmiş gibi eserlerinde de düellolara bolca yer vermiş, o heyecanı yaşamak istediğini adeta belirtmiştir. eserlerinde aşk daima vardır. mizahını ve açık sözlülüğünü çok sevdiğimi söylemeliyim. döneminin saçma bulduğu yönlerini acımasızca ve korkusuzca eleştirmiştir.

iş bankası bu eserleri bir araya getirerek bana rus edebiyatını sevdirmiştir.* puşkin’in eserlerini kronolojik sırayla okuyabileceğimiz bu kitapta yazar gerçekçiliğinden * ödün vermemiş, son derece sade ve akıcı bir dil kullanmıştır. yazarın ustalık eseri yüzbaşının kızı ancak ben öykülerinden de çok keyif aldım. bence hiç sıkılmayacaksınız.

tıbbiyeli radyo yayınında bir çekiliş sonucu kitap kazanamadığım için (kitabı pax atomica kazanmış ve hepimizi kıskandırmıştır *.) muhabbet etmemiz üzerine bana bu kitabı hediye ederek rus edebiyatını sevdiren, puşkin’in tüm roman ve öykülerini okumamı sağlayan sevgili pax atomica’ya ince düşüncesi için çok teşekkür ediyorum. bir dahaki çekilişi ben kazanacağım pax! *

biraz da kitapta altını çizdiğim birkaç alıntı paylaşacağım:
 spoiler!
“aferin peşinde koşup kendini pek fazla yıpratma ama çalışmaktan da kaçma. ve şu atasözünü hiç çıkarma aklından: elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru.”

“uğrama akrabaya girer başın belaya.” *

“okuyucu kınamasın beni. çünkü boş inançlara karşı ne kadar kuşku duyulursa duyulsun, onlara kapılmanın yine de insanoğluna özgü olduğunu biliyordur sanırım.”

“yazarların kimi zaman akıl danışıyormuş gibi görünüp, kendilerini övecek okuyucu aradıkları bilinen bir şeydir.”

“kılıçlarla dövüşeceğinizi işitince donakaldım. şu erkekler ne tuhaf! bir hafta sonra kesinkes unutacakları bir söz için boğazlanmaya, yalnız kendi hayatlarını değil başkalarının mutluluklarını da feda etmeye hazırdırlar.”
“genç adam! bir gün bu yazdıklarım eline geçerse, en yararlı, en köklü değişikliklerin ancak ahlakların düzelmesi yoluyla, hiçbir zorlayıcı sarsıntı olmadan gerçekleşenler olduğunu unutma.”

“araya ayrılık girince, sevda saçmalığı kendiliğinden geçer, her şey yoluna girer.”

“böyle bir başlangıç, hiç de iyi bir son umdurmuyordu insana fakat yine de koyvermedim kendimi. umutsuzluğa kapılmadım. bütün acı çekenlerin o biricik avuntusuna sığındım. temiz fakat parça parça olmuş bir yürekten taşan duanın tatlı lezzetini ilk kez tadarak, gelecek konusunda kaygılanmayı bir yana bırakıp derin bir uykuya daldım.”

maça kızı

bana göre (bkz:rus edebiyatı)na giriş yapmak isteyenlerin okuması gereken ilk kitaplardan biridir ve bu girişin (bkz:aleksandr sergeyeviç puşkin) ile yapılması doğru olacaktır.

kısa öz ve sonunu merakla beklediğiniz güzel bir öyküdür. bu öyküde yer alan her bir karakterin gerçek hayatta temsil ettiği bir duygu, bir karakter tipi vardır. puşkin’in 4 ana karakter (hermann, tomski, lizaveta, yaşlı kontes) üzerinden yaptığı analizleriyle gözümde bir numaralı öyküsü olmuştur. yine toplumu eleştirme işini acımasızca yapmaktan çekinmeyen yazar, bu kez de petersburg sosyetesinin para hırsını, kumarbazlığını, gösteriş merakını eleştirmekte.

dostoyevski baş karakter hermann için şu yorumu yapmış: “muazzam bir kişilik, petersburg döneminin alışılmadık bir tipi... onda bir napolyon profili ve bir iblis ruhu var...” hatta kimi eleştirmenler raskolnikovun öncüsü, hazırlayıcısı olarak kabul etmekte bu kahramanı.
(bkz: suç ve ceza)
(bkz: yüzbaşının kızı)

kitapta altını çizdiğim birkaç kısım ise şöyle:
 spoiler!
“kumar çok ilgimi çekiyor, dedi. fakat gereğinden daha çoğunu kazanmak ümidiyle kendime gerekli olanı gözden çıkarabilecek durumda değilim.”
“el ekmeği acı olur, yabancı bir merdivenin basamaklarını tırmanmak zordur.”
“tutumluluk, ölçülülük ve çalışkanlık; işte benim üç güvenilir kartım! işte servetimi üç katına, yedi katına çıkaracak, bana esneklik ve bağımsızlık getirecek olan şeyler!”
“fiziksel dünyadaki iki eşyanın aynı anda aynı yeri kaplayamaması gibi, insan aklında iki saplantı yan yana yaşayamaz.”
“eğer yüreğiniz bir zamanlar aşk duygusunu tattıysa, yeni doğmuş bir bebeğin ağlayışı sizi bir kerecik olsun gülümsettiyse, eğer göğsünüzde bir zamanlar insansal bir şeyler çarptıysa, bütün bunların adına; zevcelik, sevgililik, analık duyguları adına, yaşamda kutsal bildiğiniz ne varsa hepsinin adına yalvarırım, reddetmeyin beni! açın sırrınızı!”

kanlı altın

orjinal ismi talaye sorkh, 2003 yapımı iran filmi. yönetmen jafar panahi, senarist abbas kiarostami. iranda gösterimi yasaklanmış çünkü o günkü toplumsal yapıyı, rejimi, zengin ve fakir arasındaki uçurumu eleştirmekte. filmdeki oyuncular da esas mesleği oyunculuk olan insanlar değil, başrol hossain emadeddin gerçek hayatında da bir pizzacıymış.

konusu tamamen bir pizzacının günlük hayatını anlatıyor gibi görünse de iran toplumunu anlatmakta. bana göre zorla uzatılmış bir filmdi. türü dram ve gerilimmiş ama ikisini de temsil etmediğini düşünüyorum. yönetmenin beyaz balon filmi de tek bir konu üzerinden gitmişti ve yine birçok mesaj vermekteydi fakat onu başarılı bulmuştum. bunu beğenmedim.

en çok beğendiğiniz kitap kesiti

“kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.

bir filmde görmüştüm doktor: senin gibi gene bir doktor olan ve sözüm meclisten dışarıda, delice planlar kuran frankeştayn adlı biri, büyük bir bilim adamını öldürerek beynini çalıyordu. ona karşı koymak isteyen iyi niyetli bir genç adam da frankeştayn’la mücadele ederken, içinde beynin bulunduğu kavanoz kırılıyor ve cam kırıkları bu üstün beyne batıyordu. biliyorsun filmlerde böyle iyi niyetli genç adamlar olmasa her şeyin sonu çok kötü biter; üstelik bu işin sonu, iyi niyetli adama rağmen çok kötü bitti:
cam kırıkları hiçbir zaman beynin üzerinden tam manasıyla temizlenemedi; çünkü beyin zarının zedelenmesinden korkuldu.
bence bu tehlike göze alınmalıydı; fakat o zaman bu, başka bir hikaye olurdu ve biliyorsun ki, ben bütün hikayelerin başka türlü olmasını isterim aslında. işte doktor, yukarıda sözü geçen beyindir kafamın içindeki.”

tehlikeli oyunlar , oğuz atay

yapayalnız

‘‘ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık!’’
“bilmem ki nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim. “

bana göre türkçenin en buruk, en acı yanı bu kelime. ve insanın da öyle..
pekiştirilmiş yalnızlık... tanımı bile zor, yaşamadan öğrenilemeyen kelimelerden. *

cillian murphy

anthropoid filminde başrol oyuncusu josef'i canlandırır. josef karakteri de dış görünüşünün herkeste düşündürdüğü gibi sessiz, etkileyici, soğukkanlı, son derece serttir ve sanki murphy için biçilmiş kaftandır. yüzü sanki doğuştan estetikli, ciddi oyuncu olmak için dünyaya gelmiş biri gibi.

ateş böceklerinin mezarı

bana canım sadako’yu hatırlatan etkileyici anime filmi. 2. dünya savaşında ülkelerine havadan bombalar yağarken yaşama tutunmaya çalışan iki güzel çocuğun zorlu hayat hikayesi. müziğiyle de gönlümde ayrı bir yere yerleşti bu film.
hiç unutmayacağımdan eminim seita ve setsuko’yu. özellikle de bir meyveli şeker gördüğümde setsuko’nun ağzına aldığı o düğmeyi hatırlayınca....

büyük petro’nun arabı

-“gerçi sevilmeyi ummak benim için olanaksız, çocukça bir düş!”
-“nefret ve kin, yüreğindeki en tatlı duyguları değiştirebilirdi.”
“ ...aşk kördür, kendine güveni yoktur ve herhangi bir dayanak buldu mu, hemen sarılır ona.”

modern rus edebiyatının kurucusu olarak bilinen aleksandr sergeyeviç puşkin’in anlatı türündeki ilk eseri olarak bilinen, yarım kalmış romanı. tamamlanmamış olmasına rağmen basılmış bir kitap, gerçekten de okumaya değer. şiirsel dilden bir türlü tam olarak kurtulamamış rus edebiyatını şiirsellikten çıkaran ilk eser olarak görülüyor. ve dili, betimlemeleri, eleştirileri sağlam.

kitapta fransız ve rus soylularının hayatı son derece alaycı bir dille anlatılmış. herkese saçma gelmesine rağmen düzenlemekten vazgeçilmeyen gösterişli balolar, kendisinden daha soylu ve zengin bir aileye katılabilmek için yapılan yalakalıklar, ırkçılık, aşk işlenen (eleştirilen) temel konular.
(küçük bir bilgi: puşkin de soylu bir aileden gelmektedir.)

yarım kaldığına üzüldüğüm romanlar arasında yerini aldı ama böyle de devamı hayal gücüme kaldı. iyi de oldu, arada böyle farklılıklar gerekiyor.
(bkz: yüzbaşının kızı)

kirazın tadı

ünlü yönetmen abbas kiarostaminin izlediğim ilk filmidir. sanat filmi tadında; dağ, taş, toprağın bol olduğu, neredeyse tamamı bir araba içinde geçen sıradışı bir film. ölmeyi düşünen bir adamın hayatta kalmak için çırpınışını sakince, yavaş yavaş anlatır. bu yüzden izlerken sabırlı olmak gerekir.

bir dönem iran’da intiharı özendirdiği gerekçesiyle yasaklanmış. sonra yasaklayanlar fark etmişler ki “ya bu film aslında yaşamayı özendiriyor.” * sonra tekrar vizyona girmiş. böyle de değişik bir hikayesi var. insanı değişik duyguların içine çeken güzel bir film.

rüzgar bizi sürükleyecek

1999 yapımı abbas kiarostami yönetmenliğinde çekilmiş iran filmi. iran filmleri arasında benim için en özel olanlar arasına girmiştir. ismini füruğ ferruhzad’ın aynı isimli şiirinden alıyor. filmde de hem bu şiirden kesitler duymaktasınız hem de şiir gibi mekanlarda resmen gezintiye çıkmaktasınız. her bir bölüm de bir şiir gibi usul usul ama derin anlamlarla ilerlemekte. öyle ki bazı diyalogları başa sarıp tekrar dinledim, iyice sindirmek istedim.
filmde bir adamın iş arkadaşlarıyla birlikte cennetten bir parça olduğunu düşündüğüm bir iran köyüne iş için gitmeleri anlatılmakta.

 spoiler!
ama iş arkadaşlarını hiç göremeyeceksiniz, ayrıca önemli bir simge olan kuyu kazan adamın da yalnızca sesini duyabileceksiniz. ve yine tüm film boyunca kim olduğunu merak ettiğiniz yaşlı hasta kadını da...bu çok az filmde karşımıza bu şekilde çıkar. bir de, filmdeki tüm seslere kulak verince içime yaşam sevinci doldu resmen. kuş cıvıltısı, süt sağma sesi ve sütü doldurdukları tasın sesi, kuzuların, taşlı tozlu yolun sesi, şiirin güzel sözleri, arkada çalan radyodaki şarkı ve daha nicesi...bu arada, kendimi filmde yaklaşık bir dakikalık rolü olan kaplumbağa gibi hissetmem, yaşadıklarını içten içe benimsemem beni biraz üzdü. *


bu da spoiler kısmına bir türlü alamadığım, filmde geçen hoşuma giden kısa bir diyalog:
- ne kadar da güzel beyaz bir köy! neden kara vadi koymuşlar adını?
+eskiler öyle demişler.
-siz beyaz vadi diyemez misiniz?
+hayır ona ismiyle hitap etmeliyiz.
-doğru, olduğu gibi kalmalı. çünkü böyle. eğer alın yazınız siyah olmaksa zemzem suyu bile sizi beyazlaştıramaz.
  • /
  • 123
  • /
  • 39

yüzbaşının kızı


maça kızı


kanlı altın


yapayalnız


büyük petronun arabı


rüzgar bizi sürükleyecek


ötekinin babası


mesafeler


geçmişe yolculuk


lise 1


  • /
  • 39

sarıl bana

metin altıok şiiri.
"bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ
sevgiler bekliyor sürekli senden.
insanın bir yanı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken,
var olan aşınıyor azar azar zamanla.

anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

anılarım kar topluyor inceden,
bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
ama yine de unutuş değil bu,
sızlatıyor sensizliği tersine.
senin kim olduğunu bile bilmezken.

sevgiden caydığım yerde darıl bana."

tıp fakültesi birinci sınıfların kongrelere katılması

bilimsel bir kongrede bir sunumun nasıl yapılacağına dair az çok fikir oluşturur, ilgi alanı olan bir konuysa ufkunu açar, idol belirlemeye yardımcı olur, hangi yolun yolcusu olduğunu az çok anlar. sosyal açıdan ise yeni ortam yeni bir şehri tanıma her zaman gönlü ferahlatır

tıp fakültesi birinci sınıfların kongrelere katılması

yapılması mümkün olan olay. güzel de bir olay. adı üstünde öğrenci kongresiyse dönem 1 de olsa çoğu şey anlaşılabilir diye düşünüyorum. çünkü zaten çoğunlukla preklinik öğrencilere yönelik oluyor öğrenci kongreleri. diger fakültelerdeki ogrencilerin neler yaptığını gözlemler, yeni insanlarla tanışırsınız. sosyal programlarla işe biraz eğlence de katarsiniz. onun dışında dönem 4 iken biz de hocalarimizin düzenlediği hepatosellüler karsinom kongresini izin alıp hocalardan rica ederek katılmıştık. multidisipliner yaklaşımı, aynı olaya bir cerrah nasıl yaklasir, bir dahiliyeci, bir radyolog, bir nükleer tıp uzmanı nasıl yaklaşır bununla ilgili fikir sahibi olduk, ileride dahil olmak istediğimiz akademik ortamların nasıl olduğunu gözlemleme imkani bulduk. yurtdışından gelen hocaları dinledik. tabi böyle bir kongreye donem 1 ogrencisinin zaten katilacagini sanmiyorum. demem o ki bize göre çok üst seviye gibi görünen hatta daha çok yandalcilar ve akademisyenler için düzenlenmiş kongreyi kendimizce yararlı bir ortam olarak kullandık. bu arada oteldeki yemekler ve canlı müzik çok hoştu önemli bir detay * bu ne gereği varcı tayfa heves sömürmek konusunda bir numara. yapmak istiyorsanız yapınız arkadaşlar dönem bir de olsanız maksadınız yalnizca kız-erkek kesmek olmadığı sürece yarar görmek isterseniz görürsünüz. gerekirse gitmeden önce konuya şöyle bir internetten bakıp gidersiniz fransız kalmamak adına. güzel deneyimler bunlar.

birini sevdiğini anlamak

sevinçle kaygının kesiştiği tuhaf bir aydınlanmadır.

tıbbiyeli kitap kulübü

yazın başından beri bazılarını bizzat alarak bazılarını da pdf şeklinde okuduğum kitaplar oldu. umarım beğenip okumak istedikleriniz olur*

küçük ağaç'ın eğitimi: kızılderili yazar forrest carter'ın kitabı. hatta yazarın otobiyografisi. küçük bir çocuk gibi anlatmış yazar olayları. okunması kolay ama etkisi ağır bir kitap. yaşam hakkındaki gerçekleri insanın yüzüne çarpıyor.

güneş ülkesi: campanella'nın ütopyası. kısa ve öz bir kitap. sosyalizm düşlenerek yazılmış. bir ülkedeki herşey çok mükemmel bile görünse sıkıcı olabilirmiş bunu anladım. belki de ütopyaların ütopya olarak kalması bu yüzdendir.

totem ve tabu: freud'un oidipus kompleksi ile din ve cinsiyet eksenindeki fikirlerini açıkladığı yer yer örnek vakaları da değerlendirdiği bir kitap. mitlerin, tabuların oluşumunu merak edenlere öneririm.

aşkın celladı ve diğer psikoterapi öyküleri: ırvin yalom'un kitabı. adından da tahmin edilebilir bir içeriği var. basit gibi görünen olayların derinliğine inildiğinde hiç de basit olmadığını gördüm okuyunca.

divan: ırvin yalom'un diğer bir kitabı. burda örnek vakalar değilde kurgusal bir hikaye var ama tabii ki terapi eşliğinde incelenen olaylar inceleniyor. daha akıcı komik ve acıklı. çok beğenmiştim.

anayurt oteli: yusuf atılgan'ın kült eserlerinden biri. psikozlu bir karakteri inceliyor. tabii dönemin şartlarını da irdeliyor. kendini yalnız hissedenlere öneririm.

düşlerin yorumu: yine bir freud eseri. başlarda biraz sıkıcı ağır ama sonradan açılan bir dili var. düşlerimizi daha iyi yorumlamak, bilimsel açıdan irdelemek için etkili bir kitap. sevdim bunu.

aylak adam: yusuf atılgan'ın kitabı. yalnızlık ve iç dünyaya yönelim ağır basıyor. yazar kendi hayat hikayesini yazsa o bile çok satar diyorum.* bu adamın yazdığı herşey güzel.

sanat nedir: tolstoy'un felsefik bir eseri. bunu ve düşlerin yorumunu aynı anda okumak istedim öyle öyle devam ediyorum. çünkü bu kitap biraz sıkıcı geldi. hengâme hediye etmişti. bitirmesem ayıp olur. *

hatay mutfağı

çukurova yöresinde büyümüş aslen hataylı biri olarak, üzerine mutfak tanımıyorum. içli köfte, etli kömbe, tava, yüksük çorbası, toğga çorbası, biberli ekmek, zeytinli salata, bayram kömbesi, humus, künefe, sarıburma tatlısı ilk aklıma gelen yemekleri. bu yörede büyümenin en olumsuz yanı, damak tadı bu kadar gelişince başka yörelerin yemeklerinin tatsız gelmesi.

oku+evlen+çalış+çocuk yap+emekli ol+öl

hayatın doğal döngüsü.
fakat bu döngüden bahsederken aralarda gezilen yerlerin olduğundan (en azından şanslı bir azınlık için) deneyimlenen çok güzel şeylerin olduğundan bahsedilmez.
içinizdeki pesimisti baskılayın biraz yahu güzel şeyler de yapıyoruz hayat bu döngüden ibaret değil.

korkuyu beklerken

''acaba, yarım bıraktığım kitapların kaçıncı sayfasında kaldığımı hatırlayabilecek miydim? acaba, bir zamanlar şu ay meselesi yüzünden sevmediğimi düşündüğüm tabiatı, sever gibi olmuş muydum hiç? acaba, ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden filan bir yerden sevmeğe başlamış mıydım? bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? çünkü sevmek yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. ya hiç sevmemişsem bugüne kadar? bir kitaba yeniden başlamak gibi, sevmeye başlamak pek kolay sayılmazdı herhalde.''

(bkz:oğuz atay)'ın romanlarından hiç de geri kalmayan yine o kendine has hüzünlü ve yalnız mizahıyla dolu öykü kitabı. içerisinde sekiz farklı öykü bulunuyor. içlerinden en sevdiklerim beyaz mantolu adam, unutulan, korkuyu beklerken ve babama mektup oldu. özellikle de beyaz mantolu adam, çok sade ve çok yaralayıcı bir öykü. bazı öykülerinde tıpkı black mirror bölümüymüşçesine yüzünüze bir bardak su çarpıyor sanki yazar.bu kitabın kahramanları olarak toplumdan dışlanan, yalnız insanları görüyorsunuz. yazarın son cümlesi ise çok çarpıcı ''ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?''. bu cümlenin sebebi kendisi hayattayken hiçbir kitabının ikinci baskısını görememesiymiş. işte buradayız oğuzcuğumuz atay, bu başlık altında seni yazıyor çiziyoruz. en sevdiğim yazarlardan biri olan oğuz atay'ın çok sevdiğim, cümlelerin her birini sindire sindire okumaya çalıştığım kitaplarından biri oldu. bu incelikli hediyesi için (bkz:@pax atomica)'ya teşekkür ediyorum, ve bir miktar gecikmiş bir inceleme yazısı olduğu için de özür diliyorum aynı zamanda. birkaç alıntı daha yaptıktan sonra entrymi noktalıyorum efendim.


''ben! diye bağırdım bütün gücümle. sonra adımı tekrarladım birkaç kere. ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkum edildim. bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. insanların düşmanlara da ihtiyacı vardır (dostlarının değerini bilmek için.)
işte tek başıma yıkılmış durumdayım.''

"acaba iyi bir şeyler olacak mı? hayır dedim kendime. iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı..."

“heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım; babam öldüğü zaman bile yeteri kadar üzülmemiştim, mezarın başında küçük ayrıntılara takılmıştım. bir ağacı, bir kuşu filan seyrederken değil, düşünürken sevmiştim.”

gecenin şiiri

(bkz:mavi kuş)
(bkz:charles bukowski)
 spoiler!
mavi kuş

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm, kal,

diyorum ona, kimsenin
seni görmesine izin veremem.

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama viski döküyorum üstüne
sigara dumanına
boğuyorum,
fahişeler, barmenler ve
bakkal çırakları hiçbir zaman
bilmiyorlar onun orada
olduğunu.

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm,
yat lan aşağı, diyorum ona,
ocağıma incir dikmek mi
niyetin? avrupa’daki kitap
satışlarımı sabote etmek mi?

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama zekiyim, sadece
geceleri izin veriyorum çıkmasına,
herkes yattıktan sonra.
orada olduğunu biliyorum, derim
ona, kederlenme
artık.

sonra yerine koyarım yine
ama hafifçe öter
tamamen ölmesine de izin
vermiyorum
ve birlikte uyuyoruz
gizli antlaşmamızla
ve insanı ağlatacak kadar
güzel, ama ben
ağlamam, ya
siz?

iz bırakan kitap cümleleri

"yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.kederli olduğumda söylenemez zaten. buna sebepte yok çünkü. ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var.dedim ya oturuyorum öylece. iyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok."
(bkz:yaşamak)
(bkz:cahit zarifoğlu)

Toplam entry sayısı: 1223

sarıl bana

kronikleşmiş bir derdim vardı. çok değer verdiğim 2 farklı kişiye bu derdimi farklı zamanlarda anlattım ve sonuç benim için tam bir hayal kırıklığıydı. beni dinliyor gibi göründüler yalnızca. bunu hissettim. bir daha da konusunu dahi açmadım kimseye, açmayacağıma dair de kendime söz verdim.

3 gün önce sınıfta köşede yalnız oturan bir arkadaşı gördüm. bir sıkıntısının olduğu çok belliydi. yanına gittim, neyin var diye sordum. bir anda resmen benim bir zamanlar başkalarına anlatmaya çalıştığım o derdimi bana eksiksiz bir şekilde anlattı. önce şaşırdım bu kadar aynı olmasına sonra içinde bulunduğu durumu bir kere de dışardan görmesi için ve onu doğru anlayıp anlamadığımı kesinleştirebilmek için şu an yaşadıklarını, hissettiklerini kendi gözümden anlatıp ona özetledim. aslında ruhumu açıp ''bak, bende de aynı yara var.'' diye göstermek istedim.

ona hissettiklerini özetlediğimde bana büyük bir şaşkınlıkla bakıp, ''nasıl bu kadar tam anlayabildin beni steril?'' dedi. cevap vermedim.

konuştuk, anlattı, dinledim, onu önemsedim.
derdini gidermede kullanabileceği yolları bir bir gözünün önüne serdim. çünkü bu konuda tecrübeliydim. benim için çok değişik bir histi. sen yıllar boyu acısını çek ve şimdi başkalarına kendi yaralarınla merhem olmaya çalış... ne garip şu dünya.

arkadaşım bir gün sonra yanıma geldi. birden 'sarıl bana' dedi. konuştuğumuz günden beri kendini iyi hissettiğini ve artık ne yapması gerektiğini bildiğini söyledi. nasıl mutlu olduğumu anlatamıyorum. yaşadığım o karmaşık duyguların etkisindeyim. hayatımın beni dertlerimle karşılaştıracağı, onları hiç yaşamamışım gibi yaptıracağı günleri de görecekmişim.

tanım: aniden söylendiğinde şaşkın şaşkın bakakalmanıza sebep olacak söz.

arkaya da aynı isimli duygusal bir fon müziği lütfen, şimdi ağlama vakti*:

aşk biter önemli olan sevgidir

hayatın gerçeği. bilim böyle diyor, baya da iyi açıklıyor bu durumu. kanıtlanan şu ki sevgilinize aşık olduğunuz ilk andan itibaren bazı hormonların, nörotransmitterlerin, sinapsların seviyesi yükselir, çok yükselir. kimisi de azalır. acaba aradı mı? acaba mesaj attı mı? acaba bana doğum günümde hangi hediyeyi alacak? ben ne alsam? acaba evlenme teklifimi nerede alacağım - nerde yapsam? onunla yemeğe giderken ne giysem? yanınızda olmadığı anda; acaba şu an napıyor? bu acabaların (tatlı heyecanların, kelebeklerin) hepsi beyninizin bazı bölgeleri normal çalışmadığından ve çeşitli maddelerin etkisi altında (baskı altında) olmanızdan. aşkın bir nevi, takıntı (hatta kimi bilim insanlarına göre hastalık hali) olduğu da doğru aslında, yaşayanlar da gözlemleyenler de mutlaka bilir bu durumu. zaten okb etiyolojisinde de yer alan dopamin, aşkta da zirvelere çıkmıyor mu? neyse, evet şöyle acı bir gerçek var ki:

aşkın ömrü en fazla bir buçuk yıl.

yani aşkı ayakta tutmak sizin elinizde değil, bu yüzden kimse suçlanmamalı da. ilişkilerde aşkın bitmesi ve yerini olgun bir sevginin, alışkanlığın da alması tamamen normal olan durumlar. (oksitosin ve vazopressinininiz de arttı aşıkken, iyice bağladı zaten sizi birbirinize bu hormonlar.) ki bence zararlı da değil bu aşkın yerini sevgi alması olayı. kişiler anlaşabiliyor, hala ortak şeylere gülebiliyor, dertlerine derman olabiliyorsa ilişki bu şekilde de devam edebilir. tabi ki tek düze bir ilişki olsun demiyorum. gezsinler sürprizler yapsınlar ilişkilerine heyecan katsınlar çiftler. ancak ilk günkü kelebeklerin tamamının gelmesini hiçbir zaman beklemesinler çünkü bu hayal kırıklığı olacak, vücudunuz o aşkı yaşadığınız ilk günlere hiç dönmeyecektir.

bir insanı yüreğinde öldürmek

-ne diyorsun sen zeze? babanı mı öldüreceksin?!
+evet, yapacağım bunu. başladım bile. öldürmek, jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! hayır. onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek. ve bir gün büsbütün ölecek.
(bkz:şeker portakalı)

bir insana (öldürene mi, öldürülene mi?) verilebilecek en büyük cezalardan...

antisosyal kişilik bozukluğu

gerçek bir vaka üzerinden öğrendiğim kişilik bozukluğu. olay yurt dışında geçmiştir. biraz uzun bir entry olacak.
lütfen varsa ön yargılarınızı vestiyere bırakınız.

16 yaşında, erkek çocuk. ismi x.
2 kızı (12 ve 13 yaşlarında çocuklar) öldürüyor ve ardından tecavüz ediyor.
yıllar önce almış olduğu psikiyatrik tanıları: dehb, antisosyal kişilik bozukluğu.
adli dosyası evvelden kabarık: hırsızlık, yaralama ve daha nicesi... ama hiç hapse girmemiş öncesinde.
mahkeme bir çocuk psikiyatristine danışıyor, cezanın ağırlığını belirlemek için.
psikiyatrist çocukla bir süre görüşüyor, çocukta ne bir pişmanlık ne bir duygu belirtisi var. psikiyatrist son görüşmelerinde çocuğa artık açık açık soruyor :
-geçmişini tekrar yaşayacak olsaydın neyi yapmazdın?
cevap kan dondurucu :
-o kızları öldürdükten sonra çizmelerimi çıkarır bir yere saklardım. beni onlar ele verdi.
hekim bu kez çocuğun ailesiyle görüşmeye karar veriyor. çünkü bir problem var, çocuk normal davranmıyor.
anne, hayatını ancak idame ettirebileceği şekilde aklını kullanabilecek düzeyde zihinsel engelli. baba sağlıklı, gece gündüz bir fabrikada çalışan işçi.
hekim, anneye sorular soruyor:
-çocuğunuz küçükken ağladığı vakitlerde neler yapardınız?
annenin cevabı şok ediyor :
-doğduğunda mama ile susuyordu, 1 haftalık olduğunda başka bir çözüm buldum. x'i sabah doyurup yatağına bırakıp evden çıkıyor, akşam dönüyordum. böylece ağladığını duymuyordum. geldiğimde de ağlarken bulmuyordum. böylece çözümü bulmuştum. bunu her gün, yıllarca yaptım. ağlamayı kesti.
doktor, babaya soruyor bu kez:
-siz akşam eve geldiğinizde çocuğunuzla ilgileniyor muydunuz?
cevap tahmin edilebilir halde:
-hayır, çok yorgun olduğum için hemen uyuyor ve ertesi sabah erkenden işe gidiyordum. onunla nadiren oyun oynardım.

ağladığında susturulması için hiçbir şey yapılmayan, yalnızca karnı biraz doyurulan, iletişim nedir bilmeyen, gülme nedir ağlama nedir, ödül - ceza nedir sistemi düzgün gelişmemiş bir çocuk. konuşmayı 6-7 yaşında kendisi gibi tanılı birçok çocuğun olduğu bir okula gönderilerek öğreniyor. öğreniyor da, yanında pek çok saldırgan davranışı da öğreniyor. duyguları o kadar tanımıyor ki, mahkemede cezasının belirlenmesi üzerine öldürülen çocukların ağlayan ebeveynlerine dönüp, '' hapse girecek olan benim, siz neden ağlıyorsunuz ki? '' diyebiliyor. buna duygusal körlük denmez de ne denir?

bu kişilik bozukluğu olan insanların nörotransmitter ağları bambaşka çalışmaktadır. bu sebeple hormonları, stres sistemleri de düzensiz çalışır. bu yüzdendir ki yalan makinesi testlerini kandırabilirler,çünkü bu makineler vücuttaki birtakım değişiklikleri tespit eder. bu insanların ise soğuk ve duygusuz görünme sebepleri stres sistemlerinin aşırı uyarılmadan çalışmamasıdır. sonuç olarak iyi ya da kötü hiçbir şeyi sağlıklı insanlar gibi hissetmezler.

bu demek değildir ki, suç işlemede özgürdürler. hayır elbette değil. ceza almalıdırlar, alıyorlar da. ama sonunda olan iki kız çocuğuna oldu, böyle bir gerçek var. şimdi düşünülmesi gereken bir konu var. suçlu kim?
+x mi?
+x'in çocukluğundan kolay etkilenmeye meyilli genetiği mi?
+onu bu şekilde büyüten zihinsel engelli anne mi?
+işten başka hiçbir şeyi gözü görmeyen, eşinin çocuk büyütemeyeceğini ön göremeyen sağlıklı baba mı?
+anne babanın evlenmesine destek veren ebeveynleri mi?
+bu insanların resmi olarak evlenmelerine (kadını bir şekilde sağlıklı gibi gösterek veya göstermeye gerek bile duymadan izin veren devlet mi?

bir yerlerde bir sorun var ve sonuç olarak 2 çocuk canından oluyor, geride kalan ebeveynlerin hali harap.. peki ya aramızda dolaşan bu insanlara karşı biz ne yapalım? bunların hepsi kocaman birer konu...hapishanelerin yüzde kaçını oluşturuyorlar bilmiyorum ama toplumdaki yüzdesi de gerçekten önemli bir soru.

tıbbiyeli itiraf

yaşıtlarıma bazen dünyadaki en büyük acı aşk acısı değil diyerek bağırmak istiyorum ve tek dertlerinin bu olmasına da üzülüyorum. insanların aşkından ölecekmiş gibi yapmasından bıktım.

dünyada her gün yüzlerce kişi tip 2 diyabet tanısı alıyor. bunların yarısından çoğu çok yemekten hasta olmuşlar. öte yandan dünyanın en çok öldüren hastalığı sıtma, insanlar afrika'da ateşler içinde bir deri bir kemik ölüyor hem de bir sivrisinekle. tedaviye ulaşacak paraları yok. dünyanın bir yanı zenginlikten ölürken diğer yanı fakirlikten ölüyor. buna dayanamıyorum.

bazen kendime çok sinirleniyorum çünkü gündüz söylediğim bir lafım akşam aklıma geliyor ve akşamımı zehir ediyor. o zaman gündüz o lafı söylemeyeceksin steril, bu kadar basit.

bir insanı kırdığımda, kızdırdığımda biraz sakinleşmesi için zaman tanıyor sonrasında açık açık bana gelip söylemesini istiyorum, uzun süre trip atmasından küsmesinden hiç hoşlanmıyorum. biraz net biriyim sanırım. konuşmazsak nasıl çözebiliriz, küsmek gerçekten çözüm mü olacak bu probleme? yanına gidip seni kırdım değil mi diye soruyorum hala anlatmıyor, işte buna çok sinirleniyorum.

bu entry rahatlamak için yazılmış tam bir itiraf entrysi olup sonradan okununca muhtemelen bu sinirli ergenler gibi hallerime gülünecek ve silinecektir, şimdilik yine de yazmak istedim. tahammül sınırlarımın aşıldığı şu günlerde bana iyi gelen tek şey çocuk parkına yalnız başıma gidip çocukların uzaktan şen şakrak oyun oynamalarını izlemek. iyi ki varsınız çocuklar.
ben birazcık deliriyorum galiba.swh

tıp fakültesinden mezun kızların evde kalması

erkekler tarafından yazılanları okuyunca iyi ki de evde kalıyormuşuz dediğim başlıktır kendisi. kimse kimsenin yüreğinin güzelliğine bakmaz olmuş, her erkeğin ağzında bir 'bıyıklı kız' lafı. eşim buraya yazan erkekler kadar dış güzelliğe önem verecekse evlenmeyeyim çok daha iyi.

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

yazarları anlatan karikatürler

çukurova üniversitesi tıp fakültesi

bugün bir pediatri asistanının intiharına tanıklık etmiş tıp fakültesi...

asistan doktor ece ceyda güdemek, intiharından önce çalışma koşullarının ağırlığından bahsettiği bir not yazarak hayata veda etti.. nasıl bir mobbing nasıl bir vicdansızlık bu, kişilerin canına mal oluyor. bir değil iki değil ayda en az bir tıbbiyelinin intihar haberini alıyoruz artık. çözüm yolları neyse bulunsun yöneticiler doktorların çalışma saatlerini acilen düzenlesin, gün aşırı nöbet tutan evinin yolunu unutan doktorlar kendileri ne kadar sağlıklı kalabilir ki başkasını iyileştirsin?! yetkililer eğer olayda bir mobbing varsa uygulayan her kimse onu o hastaneden ve hatta tüm hastanelerden acımadan def etmeli. hayatı boyunca kendisini insanların iyi olması için adayan hekimlere yazık değil mi? yeter artık! kaç hekimi daha toprağa vermemiz gerekiyor yetkililerin harekete geçmesi için!

genç doktorumuzun yakınlarına sabır dilerim..çok çok üzgünüm.

üç ezan geçmeden bebek emzirilmez

aslı ''üç ezan vakti geçmeden süt gelmez. '' şeklindedir ki bu halinin söylenme amacı tamamen farklıdır. artık anadolu'nun en ücra köşesinde bile söylenmiyor.
bahsettiğim şekli annenin süt gelmiyor deyip pes etmemesi, emzirmek için uzun süre sürekli uğraşması için söylenir. anne sütüne henüz ulaşamamış bebek aç kalmasın diye de şekerli su içirirmiş aynı sözü söyleyen insanlar. bebeği ölüme terk etmiyorlar yani.

kaynak: annemin babaannesi

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

seri maligncinin tespit edilmesi

daha dün yazmıştım `kindar`ın tanımını. içindeki kini böyle kusuyorsun sen de işte. 10 gönderime art arda malign atman, senin zamanından çalar beni etkilemez..

tanım: boş zamanlarını daha verimli işlerle değerlendirmek yerine malignle harcayan kişinin tespit edilmesi, zaman harcamaya değmeyen eylem.

kim milyoner olmak ister

birkaç gün önce stetoskopla gelen bir hekime sosyal medyada ağza alınmayacak laflar söylenen yarışma. insanların şans getirdiğine inandığı nesneler olabilir, neden bu kadar gündem oldu anlayamıyorum. çok gurur kırıcı laflar edilmiş o doktor için, bir müzisyen çaldığı müzik aletiyle gelseydi böyle denilmeyecekti. ya da bir yazar en sevdiği kitabını getirseydi böyle olmayacaktı. herkesin kararına saygı duymak lazım. evet farklı gelebilir, ancak hele ki bir hekimin meslektaşına `görgüsüz doktor` veya `doktor olduğumu belli etmeye çalışırken ben` şeklinde dalgacı söylemleri hiç hoş değil. ne zaman biz meslektaşlarımıza (birbirimize) `saygı` duyacağız, o zaman hastalarımız da bize saygı duyacak. burada birbirimizle dalga geçip hastalarımızdan saygı beklememiz ne kadar doğru bir mesele gerçekten tartışılır. önce biz bir kenetlensek keşke.

sevgiliyi kendinden soğutmaya çalışmak

korkakların ayrılmaya cesareti olmadığı için başvurduğu yöntem. karşı taraf ayrılsın da -güya- yük kendisinden kalksın diye tüm şaklabanlıkları yapıp ilişkiye son vermek ister bu kişi. karşı tarafın, soğutmaya çalışan kişinin amacını anlaması sonucu ondan hemen ayrılmasıyla veya bir süre bilerek ayrılmayıp süründürmesiyle ilişki sonlanır. tercihim hemen ayrılmasıdır. böyle bir korkakla daha fazla uğraşmaya gerek yok sanırım..

allah nerede sorunsalı

müminler için bir sorunsal olmayan.
bu konuda her yerde birçok kaynak bulabilirsiniz uzun uzun. benim için allah'ın kalbimde, emirlerinin davranışlarımda, sözlerimde olması yeterli..mümin olmayanların -mümin olmaya niyeti olmayanların- da bu meseleyi düşünmesine gerek yok.

dipnot: gerçekten merak ettiğim şey şu, neden islamla ilgili başlıkların %90ı müslüman olmayanlar tarafından açılıyor? bu ne çelişki. insan inanmadığı, reddettiği, uydurma bulduğu bir din ve yaratıcısı için neden bu kadar zaman harcar? bu kadar uğraşır?

içerik kuralları - iletişim