sterilenjektor

Durum: 1217 - 15 - 2 - 0 - 19.07.2019 11:53

Puan: 19168 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yönetici.

''Bu iş yerinde kalp kırmak yasaktır.''
  • /
  • 122

ateş böceklerinin mezarı

bana canım sadako’yu hatırlatan etkileyici anime filmi. 2. dünya savaşında ülkelerine havadan bombalar yağarken yaşama tutunmaya çalışan iki güzel çocuğun zorlu hayat hikayesi. müziğiyle de gönlümde ayrı bir yere yerleşti bu film.
hiç unutmayacağımdan eminim seita ve setsuko’yu. özellikle de bir meyveli şeker gördüğümde setsuko’nun ağzına aldığı o düğmeyi hatırlayınca....

büyük petro’nun arabı

-“gerçi sevilmeyi ummak benim için olanaksız, çocukça bir düş!”
-“nefret ve kin, yüreğindeki en tatlı duyguları değiştirebilirdi.”
“ ...aşk kördür, kendine güveni yoktur ve herhangi bir dayanak buldu mu, hemen sarılır ona.”

modern rus edebiyatının kurucusu olarak bilinen aleksandr sergeyeviç puşkin’in anlatı türündeki ilk eseri olarak bilinen, yarım kalmış romanı. tamamlanmamış olmasına rağmen basılmış bir kitap, gerçekten de okumaya değer. şiirsel dilden bir türlü tam olarak kurtulamamış rus edebiyatını şiirsellikten çıkaran ilk eser olarak görülüyor. ve dili, betimlemeleri, eleştirileri sağlam.

kitapta fransız ve rus soylularının hayatı son derece alaycı bir dille anlatılmış. herkese saçma gelmesine rağmen düzenlemekten vazgeçilmeyen gösterişli balolar, kendisinden daha soylu ve zengin bir aileye katılabilmek için yapılan yalakalıklar, ırkçılık, aşk işlenen (eleştirilen) temel konular.
(küçük bir bilgi: puşkin de soylu bir aileden gelmektedir.)

yarım kaldığına üzüldüğüm romanlar arasında yerini aldı ama böyle de devamı hayal gücüme kaldı. iyi de oldu, arada böyle farklılıklar gerekiyor.
(bkz: yüzbaşının kızı)

kirazın tadı

ünlü yönetmen abbas kiarostaminin izlediğim ilk filmidir. sanat filmi tadında; dağ, taş, toprağın bol olduğu, neredeyse tamamı bir araba içinde geçen sıradışı bir film. ölmeyi düşünen bir adamın hayatta kalmak için çırpınışını sakince, yavaş yavaş anlatır. bu yüzden izlerken sabırlı olmak gerekir.

bir dönem iran’da intiharı özendirdiği gerekçesiyle yasaklanmış. sonra yasaklayanlar fark etmişler ki “ya bu film aslında yaşamayı özendiriyor.” * sonra tekrar vizyona girmiş. böyle de değişik bir hikayesi var. insanı değişik duyguların içine çeken güzel bir film.

rüzgar bizi sürükleyecek

1999 yapımı abbas kiarostami yönetmenliğinde çekilmiş iran filmi. iran filmleri arasında benim için en özel olanlar arasına girmiştir. ismini füruğ ferruhzad’ın aynı isimli şiirinden alıyor. filmde de hem bu şiirden kesitler duymaktasınız hem de şiir gibi mekanlarda resmen gezintiye çıkmaktasınız. her bir bölüm de bir şiir gibi usul usul ama derin anlamlarla ilerlemekte. öyle ki bazı diyalogları başa sarıp tekrar dinledim, iyice sindirmek istedim.
filmde bir adamın iş arkadaşlarıyla birlikte cennetten bir parça olduğunu düşündüğüm bir iran köyüne iş için gitmeleri anlatılmakta.

 spoiler!
ama iş arkadaşlarını hiç göremeyeceksiniz, ayrıca önemli bir simge olan kuyu kazan adamın da yalnızca sesini duyabileceksiniz. ve yine tüm film boyunca kim olduğunu merak ettiğiniz yaşlı hasta kadını da...bu çok az filmde karşımıza bu şekilde çıkar. bir de, filmdeki tüm seslere kulak verince içime yaşam sevinci doldu resmen. kuş cıvıltısı, süt sağma sesi ve sütü doldurdukları tasın sesi, kuzuların, taşlı tozlu yolun sesi, şiirin güzel sözleri, arkada çalan radyodaki şarkı ve daha nicesi...bu arada, kendimi filmde yaklaşık bir dakikalık rolü olan kaplumbağa gibi hissetmem, yaşadıklarını içten içe benimsemem beni biraz üzdü. *


bu da spoiler kısmına bir türlü alamadığım, filmde geçen hoşuma giden kısa bir diyalog:
- ne kadar da güzel beyaz bir köy! neden kara vadi koymuşlar adını?
+eskiler öyle demişler.
-siz beyaz vadi diyemez misiniz?
+hayır ona ismiyle hitap etmeliyiz.
-doğru, olduğu gibi kalmalı. çünkü böyle. eğer alın yazınız siyah olmaksa zemzem suyu bile sizi beyazlaştıramaz.

incendies

sanıyorum 1 artı 1in 1 ettiği film olarak tanımlamak en uygunu.
ismi türkçeye içimdeki yangın olarak çevrilmiş.
annelerinin notere bıraktığı vasiyet mektubu üzerine geçmişlerini araştırmaya karar veren ikiz kardeşlerin acı gerçeklerle karşılaşmasını anlatıyor. film bir geçmişe bir şimdiki zamana geçiyor ve çok farklı mekanlarda yeni bilgilerle ilerliyor. bu da kafa karışıklığı ile izlemenize sebep oluyor. kurgu benim çok hoşuma gitti. savaşın, hapishanenin gerçeklerini yüzünüze vuruyor

“ölüm asla hikayenin sonu olmaz. hep bir iz bulunur.’’

 spoiler!
filmin sonu kalbinizi sıkıştıracak cinsten. 1+1 nasıl bir eder sahnesinde kızın tepkisi filmin ismine de uygun olarak insanın içini yakıyor... nevalin oğluna ve çocuklarının babasına ayrı ayrı hitaplarla mektup yazması ise beni en çok üzen detaydı. filmin yavaş ilerlediğini düşünenlere (ki bence hiç değildi, akıcı bir kurgu) sabırlı olmalarını tavsiye ediyorum, bence sonunda izlediğinize pişman olmayacak, etkileneceksiniz.

ötekinin babası

2015 yapımı iran filmi. filmde 6 yaşına gelmesine rağmen hala konuşmayan bir çocuğun (şahap), yaşıtları ve ailesi tarafından dışlanma hikayesi gerçekçi bir şekilde anlatılıyor.

filmin isminin “ötekinin babası” olmasının sebebi üzücü. filmde şahap’ın abisi (areş) derslerinde başarılı, çalışkan ve babasının gözdesi bir çocuk. babası, şahap konuşamadığından çocuğa sürekli aptal,deli dediği için şahap ona son derece kırılmış ve onu kendi babası değil, abisinin babası (areş’in babası) olarak adlandırmıştır.

ailede geçen diyalogların/ kavgaların gerçekçiliği, çocuğunun probleminden annenin sorumlu tutulması, gelin kaynana iletişimsizliği, aşk, gençlikte yapılan hatalar gibi birçok detaya yer verilmiş, ailece izlenebilecek ortalama bir iran filmi olmuş.

mesafeler

1973 çıkışlı erkin koray şarkısı. o dönem ülkemizde de yayılmış psychedelic rock ın bir örneği.

 spoiler!
uçsuz bucaksız tarlada bir metre yükseklikte karların göz kamaştıran beyazlığı arasında tek başınıza kalmışsınız, oradan kurtulamayacağınızın çaresizliğini her zerrenizde hissediyorsunuz, dişleriniz birbirinize çarpacak kadar üşüyorsunuz ve vücudunuzda kalan tüm enerjiyi toplayıp çığlık atıyormuşsunuz gibi hissettirebilir. yani ben öyle hissettim. *


ilk dinlediğimde beni alıp başka bir dünyaya götürdüğünü düşündüm, bu dünyayı da sevdim. davulla tüm gitarların birlikteliği kulağa çok iyi geliyor. dinlenmesi gereken parçalar arasında.

uzunyolunyolcusu-devamliögrenciyle gece şarkıları

devamlıöğrenci nin sesinden bir şiirle taçlandırılmış, pax atomicanın sesinden bir kitap kesitiyle renk katılmış, mark eliyahu ile sonlanmış yayındır. emeği geçenlerin eline sağlık.

otomatik portakal

anthony burgess ’ın bir romanı. kitabı bir katilin, tecavüzcünün, kan kokusuna bayılan ve bundan zevk alan, iyi insanlardan midesi bulanan ve kötülüğü ilke edinmiş birinin ağzından okuyorsunuz ve size (okuyucuya) sürekli sevgili kardeşim diye hitap ediyor! buna dayanmak gerçekten çok güçtü benim için.

kitabı elime aldığım gibi birkaç saat içinde bitirdim çünkü içindeki vahşilikleri daha uzun bir süre elimde gezdiremezdim. okurken bende temel duygu öfkeydi . öyle ki bir ara kitabı parçalayıp bir kenara atmayı falan istedim.

ana fikir açık bir şekilde size söylenmiş ve son derece tartışmaya açık konulardan oluşuyor. kitabı okumuş ve ana karakter alex’e özgürlüğü elinden alındığı için üzülmüş birisi şu an karşımda oturuyor olsa onunla saatlerce tartışabilirdim. ben hiç üzülmedim.

filmini şu an izlemeyi düşünmüyorum çünkü eğer işlenen tüm suçlar kitaptaki kadar ayrıntılı anlatılıyorsa ruhuma çok ağır gelecek.

geçmişe yolculuk

aradan geçen 9 yılın ardından aşık olduğu kadını (patronunun eşini) bir günlüğüne görünce içinde ona karşı yaşadığı bazı duyguların nasıl değiştiğini, bazılarının da nasıl hala canlı kaldığını zaman zaman fark eden, bazen inkar eden ve kabullenemeyen bir adamın hikayesi. stefan zweig'ın vefatından yaklaşık 30 yıl kadar sonra el yazısıyla bulunup basılmış, kısa bir eser.

bu da kitaptan meşhur bir alıntı, tartışmaya açık bir konu olan anılarla yaşamakla ilgili bir bölüm:
'' sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı; nasıl bitkiler ve bütün canlılar renklerinin solmaması ve çanak yapraklarının kuruyup dökülmemesi için toprağın besleyici gücüne ve gökyüzünden süzülüp gelen canlı ışığa ihtiyaç duyuyorsa,aynı şekilde sözde gizli düşlerin bile belli ölçüde tensel gıdaya, duyguya ve canlı desteğe ihtiyacı vardı ; aksi halde kanları çekilir, ışıma güçleri zayıflardı .''
  • /
  • 122
  • /
  • 39

büyük petronun arabı


rüzgar bizi sürükleyecek


ötekinin babası


mesafeler


geçmişe yolculuk


lise 1


önsezi


allah taş eder


göçüp gidenler koleksiyoncusu


gole sangam


  • /
  • 39

ruh eşi

olmayandır. kimse size özel halde değildir fakat beraber verilen emek, geçirilen günler onun sizin için değerli sizinse onun için değerli olmanızı sağlar. küçük prens’te bir söz geçer “sözgelimi sen benim için yüz binlerce oğlan çocuğundan birisin. ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. ben de senin için yüz binlerce tilkiden biriyim ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinim duyarız. sen benim için dünya’da bir tane olursun ben de senin için.”

sadako

bugün oturup bir saatte hemencecik okuyup bitirdiğim, kısa ama sonlara doğru rumumda bir yara hissetmeme sebep olan kitapta kısacık hayatına değinilen çocuktur. kitabın sonunda sadako'nun iyileşme umuduyla yaptığı, ancak 644 adet tek yapabildiği kağıttan turna kuşlarının yapımına da adım adım şekilleri ile yer verilmiş. ben de ölümünün üzerinden neredeyse 65 yıl geçmiş olan canım sadako için bir tane turna kuşu yaptım. huzur içinde yat güzel çocuğum.

ateş böceklerinin mezarı

akiyoku nosaka'nın 2. dünya savaşı sırasında açlıktan ölen kız kardeşinden özür dilemek için kaleme aldığı otobiyografik romandan uyarlanmış dünyanın en acıklı anime filmidir.
(bkz:hotaru no haka)

hele bir film müziği vardır, en az animenin hikâyesi kadar dokunaklı..
*

ateş böceklerinin mezarı



1988 japonya yapımı yönetmen koltuğunda isao takahata'nın olduğu anime. 4 yaşında bir kız çocuğu olan setsuko ve abisi 12 yaşındaki seita'nın 2. dünya savaşı sırasında seita'nın çaresizliği ve setsuko'nun masumluğunu anlatan mükemmel bir filmdir. benim için bir başyapıttır bu film. bir insan anime izlerken ağlar mı? eğer bu filmi izliyorsa hem de salya sümük ağlar dünyadaki her şeyi sorgular hale gelir. hala küçük kız çocuğunun "seita" diye yakarışları kulaklarımda çınlamakta.

geceye bir söz bırak

"...
ibrâhîm,
gönlümü put sanıp da kıran kim?"

asaf halet çelebi

füruğ ferruhzad

ıranlı kadın şair. 1935 yılında doğmuş, 33 yaşında trafik kazasında vefat etmiş.
bu sözünü beğenip kendisini keşfetmiştim: "kuş ölür, sen uçuşu hatırla"

trali

transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı

bir çok kan ürünü, özellikle tdp, transfüzyonu sonrası meydana gelen akciğer ödemi tablosu.

mekanizma kardiyojenik akciğer ödeminden çok ,kapiller kaçak olduğu için, ardsye benzemektedir.


transfüzyonun en sık görülen mortal komplikasyonudur.

sevilen şiirin en can alıcı kısmı

iki yıldız arası göğe asılı hamak…
uyku, uyku… zamansız ve mekânsız, uyumak.

tıp fakültesi dönem 1 finali

okuyunca derin bir iç çektirip saçındaki beyaz telleri saydıran başlıktır. öyle uzak ki sanki hiç olmamış gibi. gerçekten derlerdi de inanmazdım ama öğrenciliğin en zor anları bile güzeldi.

çello


hem türk müziğinde hem batı müziğinde kullanılan yaylı ve perdesiz bir çalgıdır. diğer adı viyolenseldir.
(bkz:apocalyptica)
telefon zil sesi müziğimi çello sesi yaptım, insanlar ilk duyunca besmele çekiyorlar. korku filmi müziğine benziyormuş
(sanırım nazaran bas sesli bir müzik aleti olduğu için*)

edit: size diğer yaylıları da söyleyeyim en büyük olan kontrbas>çello>viyola>keman

Toplam entry sayısı: 1217

aşk biter önemli olan sevgidir

hayatın gerçeği. bilim böyle diyor, baya da iyi açıklıyor bu durumu. kanıtlanan şu ki sevgilinize aşık olduğunuz ilk andan itibaren bazı hormonların, nörotransmitterlerin, sinapsların seviyesi yükselir, çok yükselir. kimisi de azalır. acaba aradı mı? acaba mesaj attı mı? acaba bana doğum günümde hangi hediyeyi alacak? ben ne alsam? acaba evlenme teklifimi nerede alacağım - nerde yapsam? onunla yemeğe giderken ne giysem? yanınızda olmadığı anda; acaba şu an napıyor? bu acabaların (tatlı heyecanların, kelebeklerin) hepsi beyninizin bazı bölgeleri normal çalışmadığından ve çeşitli maddelerin etkisi altında (baskı altında) olmanızdan. aşkın bir nevi, takıntı (hatta kimi bilim insanlarına göre hastalık hali) olduğu da doğru aslında, yaşayanlar da gözlemleyenler de mutlaka bilir bu durumu. zaten okb etiyolojisinde de yer alan dopamin, aşkta da zirvelere çıkmıyor mu? neyse, evet şöyle acı bir gerçek var ki:

aşkın ömrü en fazla bir buçuk yıl.

yani aşkı ayakta tutmak sizin elinizde değil, bu yüzden kimse suçlanmamalı da. ilişkilerde aşkın bitmesi ve yerini olgun bir sevginin, alışkanlığın da alması tamamen normal olan durumlar. (oksitosin ve vazopressinininiz de arttı aşıkken, iyice bağladı zaten sizi birbirinize bu hormonlar.) ki bence zararlı da değil bu aşkın yerini sevgi alması olayı. kişiler anlaşabiliyor, hala ortak şeylere gülebiliyor, dertlerine derman olabiliyorsa ilişki bu şekilde de devam edebilir. tabi ki tek düze bir ilişki olsun demiyorum. gezsinler sürprizler yapsınlar ilişkilerine heyecan katsınlar çiftler. ancak ilk günkü kelebeklerin tamamının gelmesini hiçbir zaman beklemesinler çünkü bu hayal kırıklığı olacak, vücudunuz o aşkı yaşadığınız ilk günlere hiç dönmeyecektir.

bir insanı yüreğinde öldürmek

-ne diyorsun sen zeze? babanı mı öldüreceksin?!
+evet, yapacağım bunu. başladım bile. öldürmek, jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! hayır. onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek. ve bir gün büsbütün ölecek.
(bkz:şeker portakalı)

bir insana (öldürene mi, öldürülene mi?) verilebilecek en büyük cezalardan...

sarıl bana

kronikleşmiş bir derdim vardı. çok değer verdiğim 2 farklı kişiye bu derdimi farklı zamanlarda anlattım ve sonuç benim için tam bir hayal kırıklığıydı. beni dinliyor gibi göründüler yalnızca. bunu hissettim. bir daha da konusunu dahi açmadım kimseye, açmayacağıma dair de kendime söz verdim.

3 gün önce sınıfta köşede yalnız oturan bir arkadaşı gördüm. bir sıkıntısının olduğu çok belliydi. yanına gittim, neyin var diye sordum. bir anda resmen benim bir zamanlar başkalarına anlatmaya çalıştığım o derdimi bana eksiksiz bir şekilde anlattı. önce şaşırdım bu kadar aynı olmasına sonra içinde bulunduğu durumu bir kere de dışardan görmesi için ve onu doğru anlayıp anlamadığımı kesinleştirebilmek için şu an yaşadıklarını, hissettiklerini kendi gözümden anlatıp ona özetledim. aslında ruhumu açıp ''bak, bende de aynı yara var.'' diye göstermek istedim.

ona hissettiklerini özetlediğimde bana büyük bir şaşkınlıkla bakıp, ''nasıl bu kadar tam anlayabildin beni steril?'' dedi. cevap vermedim.

konuştuk, anlattı, dinledim, onu önemsedim.
derdini gidermede kullanabileceği yolları bir bir gözünün önüne serdim. çünkü bu konuda tecrübeliydim. benim için çok değişik bir histi. sen yıllar boyu acısını çek ve şimdi başkalarına kendi yaralarınla merhem olmaya çalış... ne garip şu dünya.

arkadaşım bir gün sonra yanıma geldi. birden 'sarıl bana' dedi. konuştuğumuz günden beri kendini iyi hissettiğini ve artık ne yapması gerektiğini bildiğini söyledi. nasıl mutlu olduğumu anlatamıyorum. yaşadığım o karmaşık duyguların etkisindeyim. hayatımın beni dertlerimle karşılaştıracağı, onları hiç yaşamamışım gibi yaptıracağı günleri de görecekmişim.

tanım: aniden söylendiğinde şaşkın şaşkın bakakalmanıza sebep olacak söz.

arkaya da aynı isimli duygusal bir fon müziği lütfen, şimdi ağlama vakti*:

antisosyal kişilik bozukluğu

gerçek bir vaka üzerinden öğrendiğim kişilik bozukluğu. olay yurt dışında geçmiştir. biraz uzun bir entry olacak.
lütfen varsa ön yargılarınızı vestiyere bırakınız.

16 yaşında, erkek çocuk. ismi x.
2 kızı (12 ve 13 yaşlarında çocuklar) öldürüyor ve ardından tecavüz ediyor.
yıllar önce almış olduğu psikiyatrik tanıları: dehb, antisosyal kişilik bozukluğu.
adli dosyası evvelden kabarık: hırsızlık, yaralama ve daha nicesi... ama hiç hapse girmemiş öncesinde.
mahkeme bir çocuk psikiyatristine danışıyor, cezanın ağırlığını belirlemek için.
psikiyatrist çocukla bir süre görüşüyor, çocukta ne bir pişmanlık ne bir duygu belirtisi var. psikiyatrist son görüşmelerinde çocuğa artık açık açık soruyor :
-geçmişini tekrar yaşayacak olsaydın neyi yapmazdın?
cevap kan dondurucu :
-o kızları öldürdükten sonra çizmelerimi çıkarır bir yere saklardım. beni onlar ele verdi.
hekim bu kez çocuğun ailesiyle görüşmeye karar veriyor. çünkü bir problem var, çocuk normal davranmıyor.
anne, hayatını ancak idame ettirebileceği şekilde aklını kullanabilecek düzeyde zihinsel engelli. baba sağlıklı, gece gündüz bir fabrikada çalışan işçi.
hekim, anneye sorular soruyor:
-çocuğunuz küçükken ağladığı vakitlerde neler yapardınız?
annenin cevabı şok ediyor :
-doğduğunda mama ile susuyordu, 1 haftalık olduğunda başka bir çözüm buldum. x'i sabah doyurup yatağına bırakıp evden çıkıyor, akşam dönüyordum. böylece ağladığını duymuyordum. geldiğimde de ağlarken bulmuyordum. böylece çözümü bulmuştum. bunu her gün, yıllarca yaptım. ağlamayı kesti.
doktor, babaya soruyor bu kez:
-siz akşam eve geldiğinizde çocuğunuzla ilgileniyor muydunuz?
cevap tahmin edilebilir halde:
-hayır, çok yorgun olduğum için hemen uyuyor ve ertesi sabah erkenden işe gidiyordum. onunla nadiren oyun oynardım.

ağladığında susturulması için hiçbir şey yapılmayan, yalnızca karnı biraz doyurulan, iletişim nedir bilmeyen, gülme nedir ağlama nedir, ödül - ceza nedir sistemi düzgün gelişmemiş bir çocuk. konuşmayı 6-7 yaşında kendisi gibi tanılı birçok çocuğun olduğu bir okula gönderilerek öğreniyor. öğreniyor da, yanında pek çok saldırgan davranışı da öğreniyor. duyguları o kadar tanımıyor ki, mahkemede cezasının belirlenmesi üzerine öldürülen çocukların ağlayan ebeveynlerine dönüp, '' hapse girecek olan benim, siz neden ağlıyorsunuz ki? '' diyebiliyor. buna duygusal körlük denmez de ne denir?

bu kişilik bozukluğu olan insanların nörotransmitter ağları bambaşka çalışmaktadır. bu sebeple hormonları, stres sistemleri de düzensiz çalışır. bu yüzdendir ki yalan makinesi testlerini kandırabilirler,çünkü bu makineler vücuttaki birtakım değişiklikleri tespit eder. bu insanların ise soğuk ve duygusuz görünme sebepleri stres sistemlerinin aşırı uyarılmadan çalışmamasıdır. sonuç olarak iyi ya da kötü hiçbir şeyi sağlıklı insanlar gibi hissetmezler.

bu demek değildir ki, suç işlemede özgürdürler. hayır elbette değil. ceza almalıdırlar, alıyorlar da. ama sonunda olan iki kız çocuğuna oldu, böyle bir gerçek var. şimdi düşünülmesi gereken bir konu var. suçlu kim?
+x mi?
+x'in çocukluğundan kolay etkilenmeye meyilli genetiği mi?
+onu bu şekilde büyüten zihinsel engelli anne mi?
+işten başka hiçbir şeyi gözü görmeyen, eşinin çocuk büyütemeyeceğini ön göremeyen sağlıklı baba mı?
+anne babanın evlenmesine destek veren ebeveynleri mi?
+bu insanların resmi olarak evlenmelerine (kadını bir şekilde sağlıklı gibi gösterek veya göstermeye gerek bile duymadan izin veren devlet mi?

bir yerlerde bir sorun var ve sonuç olarak 2 çocuk canından oluyor, geride kalan ebeveynlerin hali harap.. peki ya aramızda dolaşan bu insanlara karşı biz ne yapalım? bunların hepsi kocaman birer konu...hapishanelerin yüzde kaçını oluşturuyorlar bilmiyorum ama toplumdaki yüzdesi de gerçekten önemli bir soru.

tıbbiyeli itiraf

yaşıtlarıma bazen dünyadaki en büyük acı aşk acısı değil diyerek bağırmak istiyorum ve tek dertlerinin bu olmasına da üzülüyorum. insanların aşkından ölecekmiş gibi yapmasından bıktım.

dünyada her gün yüzlerce kişi tip 2 diyabet tanısı alıyor. bunların yarısından çoğu çok yemekten hasta olmuşlar. öte yandan dünyanın en çok öldüren hastalığı sıtma, insanlar afrika'da ateşler içinde bir deri bir kemik ölüyor hem de bir sivrisinekle. tedaviye ulaşacak paraları yok. dünyanın bir yanı zenginlikten ölürken diğer yanı fakirlikten ölüyor. buna dayanamıyorum.

bazen kendime çok sinirleniyorum çünkü gündüz söylediğim bir lafım akşam aklıma geliyor ve akşamımı zehir ediyor. o zaman gündüz o lafı söylemeyeceksin steril, bu kadar basit.

bir insanı kırdığımda, kızdırdığımda biraz sakinleşmesi için zaman tanıyor sonrasında açık açık bana gelip söylemesini istiyorum, uzun süre trip atmasından küsmesinden hiç hoşlanmıyorum. biraz net biriyim sanırım. konuşmazsak nasıl çözebiliriz, küsmek gerçekten çözüm mü olacak bu probleme? yanına gidip seni kırdım değil mi diye soruyorum hala anlatmıyor, işte buna çok sinirleniyorum.

bu entry rahatlamak için yazılmış tam bir itiraf entrysi olup sonradan okununca muhtemelen bu sinirli ergenler gibi hallerime gülünecek ve silinecektir, şimdilik yine de yazmak istedim. tahammül sınırlarımın aşıldığı şu günlerde bana iyi gelen tek şey çocuk parkına yalnız başıma gidip çocukların uzaktan şen şakrak oyun oynamalarını izlemek. iyi ki varsınız çocuklar.
ben birazcık deliriyorum galiba.swh

tıp fakültesinden mezun kızların evde kalması

erkekler tarafından yazılanları okuyunca iyi ki de evde kalıyormuşuz dediğim başlıktır kendisi. kimse kimsenin yüreğinin güzelliğine bakmaz olmuş, her erkeğin ağzında bir 'bıyıklı kız' lafı. eşim buraya yazan erkekler kadar dış güzelliğe önem verecekse evlenmeyeyim çok daha iyi.

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

yazarları anlatan karikatürler

çukurova üniversitesi tıp fakültesi

bugün bir pediatri asistanının intiharına tanıklık etmiş tıp fakültesi...

asistan doktor ece ceyda güdemek, intiharından önce çalışma koşullarının ağırlığından bahsettiği bir not yazarak hayata veda etti.. nasıl bir mobbing nasıl bir vicdansızlık bu, kişilerin canına mal oluyor. bir değil iki değil ayda en az bir tıbbiyelinin intihar haberini alıyoruz artık. çözüm yolları neyse bulunsun yöneticiler doktorların çalışma saatlerini acilen düzenlesin, gün aşırı nöbet tutan evinin yolunu unutan doktorlar kendileri ne kadar sağlıklı kalabilir ki başkasını iyileştirsin?! yetkililer eğer olayda bir mobbing varsa uygulayan her kimse onu o hastaneden ve hatta tüm hastanelerden acımadan def etmeli. hayatı boyunca kendisini insanların iyi olması için adayan hekimlere yazık değil mi? yeter artık! kaç hekimi daha toprağa vermemiz gerekiyor yetkililerin harekete geçmesi için!

genç doktorumuzun yakınlarına sabır dilerim..çok çok üzgünüm.

üç ezan geçmeden bebek emzirilmez

aslı ''üç ezan vakti geçmeden süt gelmez. '' şeklindedir ki bu halinin söylenme amacı tamamen farklıdır. artık anadolu'nun en ücra köşesinde bile söylenmiyor.
bahsettiğim şekli annenin süt gelmiyor deyip pes etmemesi, emzirmek için uzun süre sürekli uğraşması için söylenir. anne sütüne henüz ulaşamamış bebek aç kalmasın diye de şekerli su içirirmiş aynı sözü söyleyen insanlar. bebeği ölüme terk etmiyorlar yani.

kaynak: annemin babaannesi

adem'in çocukları arasındaki ensest ilişki

her fırsatta islamı karalamaya, kendisinin müslüman olmadığını ispatlamaya çalışan kişi söylemi. tamam anladık müslüman değilsin cool çocuk. biz sizin inancınıza laf etmiyoruz, edenler varsa da gidin onlara söyleyin fikrinizi. inanmıyorsanız saygı duyun.
not: bu konular hakkında tartışmaktan nefret ederim ama dinime saygı göstermeyenler artık gerçekten burama kadar geldi

seri maligncinin tespit edilmesi

daha dün yazmıştım `kindar`ın tanımını. içindeki kini böyle kusuyorsun sen de işte. 10 gönderime art arda malign atman, senin zamanından çalar beni etkilemez..

tanım: boş zamanlarını daha verimli işlerle değerlendirmek yerine malignle harcayan kişinin tespit edilmesi, zaman harcamaya değmeyen eylem.

kim milyoner olmak ister

birkaç gün önce stetoskopla gelen bir hekime sosyal medyada ağza alınmayacak laflar söylenen yarışma. insanların şans getirdiğine inandığı nesneler olabilir, neden bu kadar gündem oldu anlayamıyorum. çok gurur kırıcı laflar edilmiş o doktor için, bir müzisyen çaldığı müzik aletiyle gelseydi böyle denilmeyecekti. ya da bir yazar en sevdiği kitabını getirseydi böyle olmayacaktı. herkesin kararına saygı duymak lazım. evet farklı gelebilir, ancak hele ki bir hekimin meslektaşına `görgüsüz doktor` veya `doktor olduğumu belli etmeye çalışırken ben` şeklinde dalgacı söylemleri hiç hoş değil. ne zaman biz meslektaşlarımıza (birbirimize) `saygı` duyacağız, o zaman hastalarımız da bize saygı duyacak. burada birbirimizle dalga geçip hastalarımızdan saygı beklememiz ne kadar doğru bir mesele gerçekten tartışılır. önce biz bir kenetlensek keşke.

sevgiliyi kendinden soğutmaya çalışmak

korkakların ayrılmaya cesareti olmadığı için başvurduğu yöntem. karşı taraf ayrılsın da -güya- yük kendisinden kalksın diye tüm şaklabanlıkları yapıp ilişkiye son vermek ister bu kişi. karşı tarafın, soğutmaya çalışan kişinin amacını anlaması sonucu ondan hemen ayrılmasıyla veya bir süre bilerek ayrılmayıp süründürmesiyle ilişki sonlanır. tercihim hemen ayrılmasıdır. böyle bir korkakla daha fazla uğraşmaya gerek yok sanırım..

allah nerede sorunsalı

müminler için bir sorunsal olmayan.
bu konuda her yerde birçok kaynak bulabilirsiniz uzun uzun. benim için allah'ın kalbimde, emirlerinin davranışlarımda, sözlerimde olması yeterli..mümin olmayanların -mümin olmaya niyeti olmayanların- da bu meseleyi düşünmesine gerek yok.

dipnot: gerçekten merak ettiğim şey şu, neden islamla ilgili başlıkların %90ı müslüman olmayanlar tarafından açılıyor? bu ne çelişki. insan inanmadığı, reddettiği, uydurma bulduğu bir din ve yaratıcısı için neden bu kadar zaman harcar? bu kadar uğraşır?

içerik kuralları - iletişim