tobias27

Durum: 57 - 0 - 0 - 0 - 04.04.2018 23:25

Puan: 1656 -

2 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 6

tıbbiyeli sözlük

2 sene önce üyelik alıp uzun zamandır uğramayı ihmal ettiğim ve neredeyse varlığını unuttuğum buram buram ıq ve zeka kokan sözlük.

biraz daha reklamı yapılmalı aslında, ekşi'ye falan mı yazsak acaba :/

sa

sözlükte milletin sebepsiz yere birbirini eksilemesi

evrim

bel fıtığı 4 ayaktan 2 ayağa geçtiğimiz için oluyormuş, vay anasını, birden aydınlandım açık mert korkusuz.
(buraya birazdan döneceğim)

şimdi, yaratılış felsefesine inanan bir insan olarak elbette ki evrime inanmıyorum.

ancak evrimi savunan bir insanla asla tartışmaya girmem, zira aksini iddia edecek bilgi birikimim, güçlü argümanlarım yok.

evrimi savunan insanlar haliyle ateist de oluyor, bunun istisnası ise papa.
geçtiğimiz yıl `papa` evrim teorisi hakkında "evrim belki de tanrının yaratma biçimidir" cümlesini kurarak, evrim için yapılan binlerce çalışmanın karşısında duramamıştır.

benim en çok kızdığım nokta ise tanrının varlığını ispat etmek için kutsal kitaplardan örnekler veren, tükenmez kalem ile tanrının varlığını ispat etmeye çalışan embesil tipler.
biz buna `dunning-kruger etkisi` diyoruz, türkçesi `cahil cesareti`.

karşındaki adam köylü mehmet amca değil, onlarca kitap okumuş donanımlı insanlar.
sen bu kişilerle tartışırken en azından `charles darwin`'in `türlerin atası` kitabını okumuş olman lazım.

yani bel fıtığının sebebi olarak 4 ayaklıdan evrimleşerek 2 ayaklıya geçtiğimiz için oluyor dersen ben hadi oradan derim.
(sıkı durun şimdi tespit sıçıyorum, arka fonda da atv haber jenerik müziği çalsın.
fon müziğimiz için tıklayın
madem evrim mükemmeli arıyor, o halde neden 4 ayaktan 2 ayağa geçerken mükemmel yapıdaki omurganın anatomisi bozularak bel fıtığı gibi dejeneratif bir hastalık meydana gelir! (kaynak götüm)
vee alkışlar kopar, jenerik müziğimiz çalar ve ateist adam imana gelir.
gördüğünüz gibi yaratılışı çok salakça bir şekilde savundum.

ben neden evrime inanmıyorum bilmiyorum, ya da bunu anlatacak kudretim olsa şair olurdum.

şunları söyleyebilirim, genetik yapımızın temeli olan dna'yı hepimiz biliyoruz.
dna'nın insersiyon, delesyonlar, deaminasyon, metilasyon, depurinasyon/depirimidinasyon
vs gibi yollarla hasar gördüğü durumlarda hemen tamir mekanizmaları devreye giriyor; tamir edilemezse de planlı hücre ölümü dediğimiz `apoptozis` ile kendi kendini yok ediyor.

şu bir gerçek ki genetik yapının değiştiği hücre ya apoptozis ile kendini öldürür ya da malignite ile tüm vücudu sarıp vücudu öldürür; genetiği değişen bir hücre geleceğe adım atıp başka türü oluşturamaz.

yine de başta söylediğim gibi fazla fikir sahibi değilim lakin evrime inanamıyorum, belki de inanmak istemiyorum.
evrimin ispatı için araştırmalar yapmış onbinlerce bilim adamına saygım sonsuz, tanrı ruhlarına merhamet etsin, iyi niyetli bu çalışkanlıklarının yüzü suyu hürmetine onları cennetine koysun. sübhaneke dinimiz amin.

sözlüğe çömezlik uygulamasının getirilecek olması

önce moderatörler üzerinde denenmesi gereken uygulama.

zira açtıkları başlıklardan, yazdıkları entrylerden görülüyor sözlük formatına ne kadar hakim oldukları.

imam-cemaat ilişkisi.

gluteus maximus

sosyal medya ve internet jargonuna hakim, 9gag, inci sözlük, bobiler gibi türk sanal mizah kültürünü takip ettiğini düşündüğüm, boş vakti bol komik bir yazar.

(bkz: seni bulacam olum)

en son okuduğunuz kitap

dünya tarihi / william mcneill

babaların tipik davranışları

"oğlum dersine çalış."

yav rahat bir 20 yıl boyunca bu cümleyi söylemiştir bana, bir kez olsun "oğlum çok çalıştın, dinlen biraz" dediğini hatırlamam.

yine de allah razı olsun babamdan, fakir haline rağmen 4 çocuğunu da okuttu.
kıymetini bilmek lazım babaların, annelerin.
allah eksikliklerini vermesin.

grup hepsi

şahan gökbakar'ın bir skecine konu olmuştu.

şahan'ın canlandırdığı karakter magazin programına konuşuyor, "onlar hepsi değil, bir kısmı. ben de o grubun içindeydim" diye bir espiri yapıyor.

şimdi böyle yazınca pek komik olmadı sanki, ama izlerken ben gülmüştüm ehehe :((

bebekçe konuşmak

bunun bir de fok balığı gibi konuşma versiyonu vardır.

recep ivedik 2'deki sahne için tıklayınız
  • /
  • 6
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 57

sözlüde verilen efsane cevaplar

5. sınıftayız, üroloji sınavında sözlü var.

hocamız daha önce testis tümörlerinde biopsi alınmayacağını derste bastıra bastıra anlatmış, sınavda mutlaka sorarım demiş.
ben de o gün derse gelmemişim, nerden bileyim.

hoca: söyle bakalım, testisinde kitle olan bir hasta geldi, ne yaparsın?

ben: biopsi alırım hocam

hoca: allah belanı versin çocuğum, bu kadar olmaz. yav soracağımı söylediğim halde yanlış cevap veriyorsun, napayım ben seni.

ben: hocam ben o günkü derse gelememiştim, aslında çok çalıştım bla bla bla

neyse o gün sağolsun hoca beni geçirdi ama yıllardır tüm fakülteye beni anlatıp durdu. sayemde tüm kocatepe tıp fakültesi öğrencileri, testis kanserinde biyopsi alınmayacağını öğrendi.

yav sizce de saçma değil mi, testisinde en ufak bir kitle olsa direkt orşektomi yapılıyor, lan bu toplar bu kadar ucuz mu yahu, nolur yani biopsi alsak, belki kurtarırız falan.

düzgün kızlar neden piç erkek sever

bunun kadının düzgün ya da hareketli olması ile ilgisi yoktur. burada esas nokta erkeğin özelliği.

efendi erkeklerin çoğu sıkıcı ve sıradan tipler olduğundan, bir kadının kalbini kazanacak donanıma ve medeni cesarete sahip değildir.

bir klişe olsa da gerçek; kadınlar çoğunlukla kendilerine iyi vakit geçirtecek kişilerle birlikte oluyor.
güzel kadınların çoğu dışarıdan bakıldığında piç gibi görünen ama esasında espirili, bakımlı, eğlenceli, gizemli yapısıyla efendi kişilerce piç olarak addedilen tiplerle beraber.

efendi erkeklerimizde ise fazlaca özgüven eksikliği olduğundan, kendisini etrafında gördüğü güzel kızın yanına yakıştıramaz.
uzaktan izler, izler, izler... bir türlü adım atamaz.

ya da sadece arkadaş olmaya çalışır.
evet evet, efendi erkeklerin yapabildiği en iyi şey bu, güzel kızların iyi birer dostu olmak.

`goodfellas` filmini bilirsiniz, orada harika bir replik vardı.
"erkekler kadınlarla arkadaş olamaz. ya onlara sahip olmalı ya da rahat bırakmalılar. ilkel bir içgüdü bu. darwin böyle diyor; eti avla, eti öldür, eti ye. bu erkek cinsiyetini özetliyor."

kendini efendi gören kardeşlerim, evde dört duvarın içinde bekleyip beyaz atlı prensesinizin bir gün gelip sizi ordan çıkarmasını beklemeyin.
faaliyete geçin.

bu replik de `good will hunting` filminden.
“mükemmel değilsin. seni şüpheden kurtarayım, tanıştığın o kız da mükemmel değil. asıl soru, birbiriniz için mükemmel olup olmadığınız. önemli olan bu. dünyadaki her şeyi bilebilirsin ama bunu öğrenmenin tek yolu denemektir.”

gidip deneyin ve başarın.
aferin, artık siz de birer piç erkek oldunuz.

tıbbiyeli sözlük

2 sene önce üyelik alıp uzun zamandır uğramayı ihmal ettiğim ve neredeyse varlığını unuttuğum buram buram ıq ve zeka kokan sözlük.

biraz daha reklamı yapılmalı aslında, ekşi'ye falan mı yazsak acaba :/

doktor maaşı

çok yüksek olduğu zannedilip vatandaşın diline pelesenk olmuş ama bir derde derman olmayan maaştır.

doktorların çok para kazandığı dönemler eskide kalmış artık, günümüzde uzman ya da pratisyen olsun farketmez standart bir hekimin memur maaşıyla zengin olması imkansızdır.

çeyrek asır boyunca okuyan bir mesleğin erbapları olarak, sahip olacağınız en büyük lüks bir ev, bir araba, yılda 2 kez yurtiçi ve yılda bir kez yurtdışı tatildir, ötesini beklemeyin.

bunlara da 35 yaşından önce sahip olamazsınız, zira bankalardan aldığınız kredilerle gelecek 8-10 yılınızı ipotek altına koymuş oluyorsunuz.

malumunuz olduğu üzere performans sistemine bağlı döner sermaye dağıtımı olduğu için orta yoğunlukta, küçük bir ilçe hastanesinde çalışan hekimin kazandığı para 7 bin civarındadır.
özellikli cerrahilerin yapıldığı, günlük en az 90-100 hasta bakılan polikliniklere sahip daha büyük il hastanelerinde toplam gelir 10-12 bin civarındadır.
güneydoğu ve doğuda çalışan hekimler için bakanlığın uyguladığı, 4924 sözleşmeli hekim statüsünde ise çıplak maaşlar daha yüksektir. bu gibi ilçelerde gelirler döner sermayeye göre değişmekle birlikte 10-18 bin arasındadır.
tabi bu rakamlar yoğun çalışmayı göze alan hekimler içindir, yoksa performans sistemine göre ortalama altında kalırsanız döner sermayeniz çok düşük olacaktır.
kamuda çalışan doktorlar da memur olduğu için boylarının uzamayacağı bir gerçektir.

çok fazla kazanan doktorlar da var elbette, kimdir bunlar?
istanbul, ankara gibi büyük şehirlerde özelde çalışan ve özellikli cerrahi yapan hocalarımız yüksek paralar kazanabilmektedir.
tabi onlar da yılların hocası, hem akademik kariyer yapmışlar hem çevresi oturmuş muteber insanlar.
şu anda sıfırdan başlayan bir hekimin bu insanların arasına girmesi on yılları bulacaktır.

dahili branş hekimleri için durum daha vahim, onlar cerrahlar kadar çok kazanamaz asla.
yandal uzmanı hekimlerin (nefrolog, romatolog, yoğun bakım uzmanı, pediatrik yandallar vs) şu anda özelde çalışma izni bulunmamaktadır. eğer ilerde bu imkan tanınırsa o zaman dahili branş hekimleri için kazançlar artabilir.

özetlemek gerekirse bu mesleği icra eden hekimlerin sadece %1-2'si bahsettiğim kaymağı yiyen grupta yer alır, geri kalanlarımız sosyoekonomik olarak orta sınıfa mensup bireyler olarak hayatını idame ettirecektir.

boşuna dememişler, sağlık sisteminin en şanslı bireyleri doktor çocuklarıdır.

netter vs sobotta

zamanında ikisini de kullanmış birisi olarak kesinlikle netter'den yana oyumu kullanıyorum.

peki neden?

anatomi atlasının kullanılma amacı nedir, tabiki anatomik oluşumların lokalizasyonunu öğrenmek. çizimlerin amacı bu olmalıdır, diğer türlüsü bir sanat eseri vasfından öteye gidemez.

2. sınıfta okuduğum dönemlerde bir gün gastrointestinal sistem anatomisi çalışıyordum.
treitz ligamenti'ni bilirsiniz, duodenum ile karaciğeri birbirine bağlar, ligamentum suspensorium duodeni adıyla kitaplarda geçer.

nedir bu, nerededir diye açtım sobotta'yı ama bulmak ne mümkün. gezinirken sadece bir sayfada, küçük bir şekilde uzaktan görünecek şekilde çizilmiş halini gördüm.
bir de netter'e bakayım dedim, gördüm ki sadece bu ligamenti öğretmek için çizilmiş bir demonstrasyon var.

işte 2 atlas arasındaki fark bu; birisi popülist ve pahalı, diğeri pragmatist ve mütevazi.

karar sizin...

komik öğrenci hatıraları

anonim bir hikaye anlatayım.

üroloji dersi, hoca penis büyüklüğünden bahsediyor.
"genetik olarak siyah ırkta penis daha uzun ve kalındır. özellikle nijerya'da"

ön sıralarda oturan tesettürlü bir bayan öğrenci bundan rahatsız olup ayağa kalkar ve sınıftan çıkmaya yeltenir.

bunu gören hocanın yorumu efsanedir.
"kızım nereye, bu saatte nijerya'ya uçak bulamazsın"

komik öğrenci hatıraları

2.sınıfta iken anatomi laboratuvarında pratik yapıyoruz.
bayram isminde adanalı bir arkadaşımız vardı.
derste gevezelik yaparken hoca gördü, hemen sorusunu sordu.

hoca elindeki kalemle, maket üzerinden karaciğeri göstererek
"söyle bakalım bayram, bu nedir?"

bayram ne dese beğenirsiniz
"ciyer"

allahım yaa, tüm sınıf koptu.
abi sen tıp öğrencisisin, bu ne anasını satayım.
insan latincesini söyler, ingilizcesini söyler; ya hepar der ya liver der.

sanki kebapçıda dürüm söylüyor adam, ciyer nedir oğlum yaa :)

doktor maaşı

çok yüksek olduğu zannedilip vatandaşın diline pelesenk olmuş ama bir derde derman olmayan maaştır.

doktorların çok para kazandığı dönemler eskide kalmış artık, günümüzde uzman ya da pratisyen olsun farketmez standart bir hekimin memur maaşıyla zengin olması imkansızdır.

çeyrek asır boyunca okuyan bir mesleğin erbapları olarak, sahip olacağınız en büyük lüks bir ev, bir araba, yılda 2 kez yurtiçi ve yılda bir kez yurtdışı tatildir, ötesini beklemeyin.

bunlara da 35 yaşından önce sahip olamazsınız, zira bankalardan aldığınız kredilerle gelecek 8-10 yılınızı ipotek altına koymuş oluyorsunuz.

malumunuz olduğu üzere performans sistemine bağlı döner sermaye dağıtımı olduğu için orta yoğunlukta, küçük bir ilçe hastanesinde çalışan hekimin kazandığı para 7 bin civarındadır.
özellikli cerrahilerin yapıldığı, günlük en az 90-100 hasta bakılan polikliniklere sahip daha büyük il hastanelerinde toplam gelir 10-12 bin civarındadır.
güneydoğu ve doğuda çalışan hekimler için bakanlığın uyguladığı, 4924 sözleşmeli hekim statüsünde ise çıplak maaşlar daha yüksektir. bu gibi ilçelerde gelirler döner sermayeye göre değişmekle birlikte 10-18 bin arasındadır.
tabi bu rakamlar yoğun çalışmayı göze alan hekimler içindir, yoksa performans sistemine göre ortalama altında kalırsanız döner sermayeniz çok düşük olacaktır.
kamuda çalışan doktorlar da memur olduğu için boylarının uzamayacağı bir gerçektir.

çok fazla kazanan doktorlar da var elbette, kimdir bunlar?
istanbul, ankara gibi büyük şehirlerde özelde çalışan ve özellikli cerrahi yapan hocalarımız yüksek paralar kazanabilmektedir.
tabi onlar da yılların hocası, hem akademik kariyer yapmışlar hem çevresi oturmuş muteber insanlar.
şu anda sıfırdan başlayan bir hekimin bu insanların arasına girmesi on yılları bulacaktır.

dahili branş hekimleri için durum daha vahim, onlar cerrahlar kadar çok kazanamaz asla.
yandal uzmanı hekimlerin (nefrolog, romatolog, yoğun bakım uzmanı, pediatrik yandallar vs) şu anda özelde çalışma izni bulunmamaktadır. eğer ilerde bu imkan tanınırsa o zaman dahili branş hekimleri için kazançlar artabilir.

özetlemek gerekirse bu mesleği icra eden hekimlerin sadece %1-2'si bahsettiğim kaymağı yiyen grupta yer alır, geri kalanlarımız sosyoekonomik olarak orta sınıfa mensup bireyler olarak hayatını idame ettirecektir.

boşuna dememişler, sağlık sisteminin en şanslı bireyleri doktor çocuklarıdır.

sözlüde verilen efsane cevaplar

5. sınıftayız, üroloji sınavında sözlü var.

hocamız daha önce testis tümörlerinde biopsi alınmayacağını derste bastıra bastıra anlatmış, sınavda mutlaka sorarım demiş.
ben de o gün derse gelmemişim, nerden bileyim.

hoca: söyle bakalım, testisinde kitle olan bir hasta geldi, ne yaparsın?

ben: biopsi alırım hocam

hoca: allah belanı versin çocuğum, bu kadar olmaz. yav soracağımı söylediğim halde yanlış cevap veriyorsun, napayım ben seni.

ben: hocam ben o günkü derse gelememiştim, aslında çok çalıştım bla bla bla

neyse o gün sağolsun hoca beni geçirdi ama yıllardır tüm fakülteye beni anlatıp durdu. sayemde tüm kocatepe tıp fakültesi öğrencileri, testis kanserinde biyopsi alınmayacağını öğrendi.

yav sizce de saçma değil mi, testisinde en ufak bir kitle olsa direkt orşektomi yapılıyor, lan bu toplar bu kadar ucuz mu yahu, nolur yani biopsi alsak, belki kurtarırız falan.

babaların tipik davranışları

"oğlum dersine çalış."

yav rahat bir 20 yıl boyunca bu cümleyi söylemiştir bana, bir kez olsun "oğlum çok çalıştın, dinlen biraz" dediğini hatırlamam.

yine de allah razı olsun babamdan, fakir haline rağmen 4 çocuğunu da okuttu.
kıymetini bilmek lazım babaların, annelerin.
allah eksikliklerini vermesin.

komik öğrenci hatıraları

anonim bir hikaye anlatayım.

üroloji dersi, hoca penis büyüklüğünden bahsediyor.
"genetik olarak siyah ırkta penis daha uzun ve kalındır. özellikle nijerya'da"

ön sıralarda oturan tesettürlü bir bayan öğrenci bundan rahatsız olup ayağa kalkar ve sınıftan çıkmaya yeltenir.

bunu gören hocanın yorumu efsanedir.
"kızım nereye, bu saatte nijerya'ya uçak bulamazsın"

komik öğrenci hatıraları

2.sınıfta iken anatomi laboratuvarında pratik yapıyoruz.
bayram isminde adanalı bir arkadaşımız vardı.
derste gevezelik yaparken hoca gördü, hemen sorusunu sordu.

hoca elindeki kalemle, maket üzerinden karaciğeri göstererek
"söyle bakalım bayram, bu nedir?"

bayram ne dese beğenirsiniz
"ciyer"

allahım yaa, tüm sınıf koptu.
abi sen tıp öğrencisisin, bu ne anasını satayım.
insan latincesini söyler, ingilizcesini söyler; ya hepar der ya liver der.

sanki kebapçıda dürüm söylüyor adam, ciyer nedir oğlum yaa :)

komik öğrenci hatıraları

konya'daki meram tıp fakültesinde yaşanmış bir hikaye, doğruluğunu bilmiyoruz, belki de efsanedir.

kadın doğum uzmanı hocanın dili peltektir, s harfini telaffuz edemiyor, z şeklinde söylüyor.
(zteteskop, zezeryan vs...)

hastayı muayene ediyor, vajinal tuşe atıp gerekli işlemleri yapıyor. işi bittikten sonra sevk kağıdını doldurması gerekiyor.

hoca: hanfendi zevk aldın mı?
hasta: ehehe, işte biraz

evrim

bel fıtığı 4 ayaktan 2 ayağa geçtiğimiz için oluyormuş, vay anasını, birden aydınlandım açık mert korkusuz.
(buraya birazdan döneceğim)

şimdi, yaratılış felsefesine inanan bir insan olarak elbette ki evrime inanmıyorum.

ancak evrimi savunan bir insanla asla tartışmaya girmem, zira aksini iddia edecek bilgi birikimim, güçlü argümanlarım yok.

evrimi savunan insanlar haliyle ateist de oluyor, bunun istisnası ise papa.
geçtiğimiz yıl `papa` evrim teorisi hakkında "evrim belki de tanrının yaratma biçimidir" cümlesini kurarak, evrim için yapılan binlerce çalışmanın karşısında duramamıştır.

benim en çok kızdığım nokta ise tanrının varlığını ispat etmek için kutsal kitaplardan örnekler veren, tükenmez kalem ile tanrının varlığını ispat etmeye çalışan embesil tipler.
biz buna `dunning-kruger etkisi` diyoruz, türkçesi `cahil cesareti`.

karşındaki adam köylü mehmet amca değil, onlarca kitap okumuş donanımlı insanlar.
sen bu kişilerle tartışırken en azından `charles darwin`'in `türlerin atası` kitabını okumuş olman lazım.

yani bel fıtığının sebebi olarak 4 ayaklıdan evrimleşerek 2 ayaklıya geçtiğimiz için oluyor dersen ben hadi oradan derim.
(sıkı durun şimdi tespit sıçıyorum, arka fonda da atv haber jenerik müziği çalsın.
fon müziğimiz için tıklayın
madem evrim mükemmeli arıyor, o halde neden 4 ayaktan 2 ayağa geçerken mükemmel yapıdaki omurganın anatomisi bozularak bel fıtığı gibi dejeneratif bir hastalık meydana gelir! (kaynak götüm)
vee alkışlar kopar, jenerik müziğimiz çalar ve ateist adam imana gelir.
gördüğünüz gibi yaratılışı çok salakça bir şekilde savundum.

ben neden evrime inanmıyorum bilmiyorum, ya da bunu anlatacak kudretim olsa şair olurdum.

şunları söyleyebilirim, genetik yapımızın temeli olan dna'yı hepimiz biliyoruz.
dna'nın insersiyon, delesyonlar, deaminasyon, metilasyon, depurinasyon/depirimidinasyon
vs gibi yollarla hasar gördüğü durumlarda hemen tamir mekanizmaları devreye giriyor; tamir edilemezse de planlı hücre ölümü dediğimiz `apoptozis` ile kendi kendini yok ediyor.

şu bir gerçek ki genetik yapının değiştiği hücre ya apoptozis ile kendini öldürür ya da malignite ile tüm vücudu sarıp vücudu öldürür; genetiği değişen bir hücre geleceğe adım atıp başka türü oluşturamaz.

yine de başta söylediğim gibi fazla fikir sahibi değilim lakin evrime inanamıyorum, belki de inanmak istemiyorum.
evrimin ispatı için araştırmalar yapmış onbinlerce bilim adamına saygım sonsuz, tanrı ruhlarına merhamet etsin, iyi niyetli bu çalışkanlıklarının yüzü suyu hürmetine onları cennetine koysun. sübhaneke dinimiz amin.

yazarlardan tavsiyeler

yazarların birbirlerine tecrübelerini aktarabileceği bir başlık.
ota boka başlık açmamak için sözlüğü bayağı bir karıştırdım ama buna uygun bir başlık göremedim.

az önce sözlükte gördüm `yazın okunması gereken faydalı tıp kitapları` diye bir başlık var.
altında güzel ve iyi niyetli görüşler yazılmış.
ben de birkaç kelam edeyim, genç arkadaşlarıma bir tavsiye vereyim dedim.

tüm yıl derslerdir, pratiklerdir, sınavlardır falan derken yoruldunuz.
madem tatil geldi, yazın bol bol dinlenin, ders çalışmak zorunda hissetmeyin kendinizi.

şimdi tıp her ne kadar sayısal bir bölüm olsa da öğrencilik döneminde bu sayısal zekanızla fark yaratamazsınız, şu bir gerçek ki ezber yapan adam öğrenci iken (özellikle ilk 3 yıl) sınavlarda kazanır, bu böyledir.

tıp dediğin şey derya deniz zaten her şeyi öğrenmek mümkün değil, ezber yapmak şart.
öğrenme açlığı, iyi olma güdüsü hepimizde var.
ama insan beyninin fıtratında var öğrendiğimiz şeyler hep sınırlıdır, çok şeye hakim olmak mümkün değil, bu yüzden branşlaşma var zaten.
bazen yeri geliyor uzmanlık bile insanı tatmin etmiyor, bir müddet sonra insanlar üst ihtisas ile yandal uzmanlığına odaklanıyor.

hastalıkların fizyopatolojisini kavramak, tedavi algoritmalarını öğrenmek öğrencilik döneminde kazanılacak bir şey değildir.

tıp sanatı okumakla öğrenilmez, bu iş usta çırak ilişkisidir. bir çırak olarak hastane ortamındaki kalfa sayılan asistanlardan, usta bilinen hocalarınızdan pratik bilgiyi öğrenip üzerine teorik bilgiyi inşa ederseniz öğrenme kalıcı olur.
zira pratik bilgi yoksa teorik bilgi de olmaz, okunulan şeyler de hep unutulmaya mahkumdur.

en verimli öğrenme dönemimin asistanlığımın sonundaki uzmanlık sınavına hazırlandığım zamanlar olduğunu söyleyebilirim.
neden, çünkü 4 yıllık asistanlık süresince tecrübe ettiğim tonlarca pratik bilgim vardı zaten.
4 yılın sonunda artık okurken olayın mekanizmasını, ezbere verdiğim tedavilerin mantığını, kısacası neyi niçin yaptığımı öğrenmiş oldum, bilgileri kafamda bir temele oturttum.

bu şekilde verimli bir öğrenmeyi eğitim hayatınızın başlangıç dönemlerinde yapmak mümkün değil; öğrenci iken yapmanız gereken daha basit ve temel şeyleri öğrenmektir.

anlatmaya çalıştığım şey şu, gidip kalın kalın guyton, robbins, harper, katzung falan okumayın.
textbook dediğimiz bu kitaplar sizin için fazla ayrıntılı, bunları ilgili branşta ihtisas yapan asistanlar okusun, siz değil.

öğrenci iken hocalarımız robbins patoloji okuyun falan derdi, bunlar popülist söylemler, ciddiye almayın.

yine de okumak için tavsiye istiyorsanız, vakti bol arkadaşlara önerim tusem patoloji kitabını okuyun.
gayet güzel açıklanmış, öğretici ve mekanizmaları kavratan, fazla kalın olmayan, öğrenciler için ideal bir kitap.
sanırım biraz reklama girdi ama benim dershaneler ile işim olmaz, bu kitabı öğrenciliğimde tecrübe ettiğim için tamamen samimi ve naif bir öneri olarak yazıyorum.

eyyorlamam bu kadar arkadaşlar, tüm hekim adayı genç kardeşlerime başarılar diliyorum.
iyi tatiller.
Henüz takip ettiği biri yok.

içerik kuralları - iletişim