uzunyolunyolcusu

Durum: 930 - 19 - 0 - 0 - 11.07.2019 19:17

Puan: 16299 -

3 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

Rengarenk bir bataklığın içinde...
  • /
  • 93

uzunyolunyolcusu-devamliögrenciyle gece şarkıları

bu akşam saat 23te yapacağımız canlı yayındır. davetlisiniz.

mağara adamı stili ile pişirmek

aklıma mangaldan başkasını getirmeyen pişirme stili.
mangalı yaktırın veya yakın. ardından kuşbaşı doğradığınız etleri veya pirzolaları biraz limon veya sirke, zeytinyağı, karabiber, kimyon, kekik, sarımsak, pul biber ve tuzla karıştırın. bu işlemden sonra etleri bekletmeniz iyi olacaktır, ama gerçek bir mağara insanı gibi ben o kadar bekleyemiyorum diyorsanız(ki ben de genelde bekleyemem), kuşbaşı etleri şişe dizin. pirzolaları mangala koyun. evet tıpkı bir mağara adamı gibi* güzelce pişirin ve tıpkı bir mağara adamı gibi yiyin. biber közlemeyi ve soğan salatasını unutmayın. bağımlılık yapacaktır. düşündükçe ne kadar da muhteşem bir olay olduğu geliyor aklıma*
 spoiler!

kitap okumak

''insan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.''
aslında bir nevi dönemin en entelektüel ve zeki insanlarıyla sohbet etmek, gözlemlerini, düşüncelerini, hatalarını, duygularını paylaşmak. romanlar, hikayeler ve diğer türler aslında yazarlar için çok güzel maskeler. fransız, ingiliz, türk, rus, eski zamanlarda veya günümüzde, çok farklı coğrafya ve toplumlarda yaşayan bir sürü yazar... duymuşsunuzdur "en çok vakit geçirdiğin 5 kişinin ortalaması sensin'' diye bir söz vardır. kesinlikle katıldığım bir söz. bu beş kişiden birinin kitapların yazarları, farklı dönemlerin en iyi düşünürleri-sanatçıları-bilim insanları olduğunu bir düşünsenize. olağanüstü geliyor kulağa. o sebeple ihmal etmemek lazım. okuyan ve okumayan insan arasındaki fark kesinlikle belli oluyor. günlük koşuşturmada, dedikodularda, havadan sudan muhabbetlerde tıkılıp kalmamak gerek.

natüralizm

kurucusu fransız yazar (bkz:emile zola) olan, realistlerle aynı dönemlerde gelişmiş akımdır. realizmin ileri düzeyidir diyebiliriz, gerçeği anlatmayı aşırılığa vardırır. olaylara bir bilim insanı gözüyle bakar.

''natüralist akım, özellikle darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin sanata uyarlanmasıyla gelişmiştir. hippolyte taine’in “determinizm “in anlayışının yazınsal alana yansımasıdır. bu anlayışa göre, aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, bir insanın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur.''

natüralizmde genelde hayatın, toplumun çirkinlikleri ele alınır. akımın kurucusu zola:
"bizler toplumsal yaraların sabeplerini araştırıyoruz. bundan dolayı çoğu zaman kokuşmuşlukları ele almak, insanın sefaletinin, çılgınlıklarının bulunduğu yerin dibine kadar inmek zorundayız." şeklinde ifade eder.

natüralizmde yazar bir kenara çekilir, ve olayları olduğu gibi anlatmaya koyulur. zola'nın anlatımıyla:
''nasıl ki kimya bilgini kendi hazırladığı koşullar altında oluşan doğal olayları gözleyip saptamakla yetinir, azota kızmadığı gibi, oksijene de aşırı sevgi göstermezse sanatçı da suç karşısında yargıç kesilmez, erdem karşısında ise alkış tutmaz."

natüralist yazar hem gözlemci hem de deneyci gibidir. olaylar genetik kodlarla, çevrenin sosyal etkileriyle, içgüdülerle yazarın isteğine bağlı olmadan gelişir ve sonuçlanır. psikolojik tahlillere ve insanın çevresiyle olan etkileşimine yer verilir. sosyal çevreyi derinlemesine araştırmışlardır.
"gözlemci demek, doğadaki olayları hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi inceleyen kişi demektir. deneyci ise olayları doğanın ortaya çıkardığı biçimlere göre değil de herhangi bir amaçla kendisinin onlara şu ya da bu koşullar altında verdiği biçimlere göre inceleyen kişidir."

dünya edebiyatında emile zola, alphonse daudet, guy de maupassant, goncourt kardeşler; türk edebiyatında (bkz:hüseyin rahmi günpınar) bu akımın temsilcilerindendir.

bir idam mahkumunun son günü

''insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar.''

önsözünde yazarın uzun uzun idam hakkındaki düşüncelerini anlattığı, idam cezasına tepki göstermek için yazılmış roman. önsözü sonradan okudum, henüz okumayanlara da bu şekilde yapmalarını öneririm. zira yazarların düşüncelerini gözüme sokmalarından değil, eritip sanatsallaştırdıktan sonra okumayı sevenlerdenim, her neyse. kitabı sevdim, albert camus'nün yabancı romanıyla konu itibariyle benzeseler de aslında çok farklı kitaplar. albert aslında toplumun davranışlarına genel halini eleştiriyor, kişilere karşı toplumsal düşüncenin nasıl oluştuğunu, olayların duygusallaştırıldığını, kalıplara sokulmayan insanların toplum tarafından ölüm cezasına bile çarptırılabileceğini yazıyor. ancak burada bir konu var, o da idam. idam mahkumu, geriye kalanları, idam cezasına karşı toplumun canavarca bakışı. bu kitapta beni en çok etkileyen bölüm son kısmı oldu. henüz okumadıysanız vereceğim spoilerı lütfen okumayınız. çünkü önemli bir spoiler*
 spoiler!
bağışlayın! bağışlayın beni! ya da merhamet edin, beş dakika daha! diye tekrarladım.kim bilir, bağışlanacağım belki? daha bu yaşta, böylesi bir ölümle bu dünyadan göçmek ne korkunç! son anda af geldiği sık sık görülmüştür. sonra, beni bağışlamazlarsa, kimi bağışlayacaklar bayım?şu iğrenç cellat! infazın belli bir saatte yapılması gerektiğini, bu saatin yaklaştığını, bundan kendisinin sorumlu olduğunu, zaten yağmur yağdığını ve aletin paslanabileceğini söylemek için yargıca yaklaştı.ah! merhamet! bir dakika daha, affımı beklemek için! yoksa kendimi savunacağım! ısıracağım!yargıç ve cellat dışarı çıktılar. yalnız kaldım. iki jandarmayla yalnız.ah! sırtlan çığlıkları atan iğrenç halk. ondan kaçamayacağımı, kurtulmayacağımı, bağışlanmayacağımı kim biliyor? beni bağışlamamaları olanaksız!ah! sefiller! merdiveni çıkıyorlar galiba...saat dört


okurken acı bir gülümseme kaplıyor yüzünüzü. her şey bitti halbuki, nereden çıktı şimdi bu umut?

''ne yazık! dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek! sadece onun tesellisine ihtiyaç duymak ve bunu yapması gerektiğinden habersiz olan tek kişi olduğunu anlamak!''

nerf




oyuncak su tabancası ve sungerimsi mermilerle ateş eden oyuncak silah üreten marka. sünger mermileri acıtmıyor ve etrafa zarar vermiyor. bir oyuncağa göre fiyatı pahalı olsa da, oldukça kaliteli oyuncaklar üretiyor. kardeşimden biliyorum.* hele evde bir su silahı var o kadar büyük ki içine su doldurunca taşımak cidden zor oluyor. bir kez doldurma tüm aileyi sırılsıklam etmek için yeterli . ama guzel, su silahı satın almak isteyenlere önerebilirim *

kapçık ağızlı riki

eli vileda tutan ve guzel yemek yaptığını beyan eden marifetli yazarımız * kendisine meydan okuyorum buradan. eyyy riki! yaptığın guzel bir yemeği veya tatlıyı fotoğrafıyla birlikte sozlukte entry olarak görmek istiyoruz. çok güzelse tarifini de isteriz * eğer gerçekten marifetliysen sana benden güzel bir kitap. hodri meydan *
aynı zamanda telegram grubunu ve tıbbiyeli sözlüğü gerek anılarıyla gerek bilgileriyle, sanat merakıyla ve neşesiyle renklendiren yazarımız. var olsun. keyifle takip ediyoruz.

nisan hakan özkan

gerek karikatürlerini gerek instagram hesabındaki türlü şebekliklerini severek takip ettigim karikatürist. şu sıralar evlenme ve düğün telaşından dolayı tatlı tariflerini pek göremez olduk. ama son derece mükemmel* tatlı tarifleri var. seviyoruz kendisini, kedilerini ve karikatürlerini.
 spoiler!

yazarları anlatan karikatürler

lâl


saydam kırmızı renkli değerli bir taş. dili tutulup konuşamamak anlamında da kullanılıyormuş. divan edebiyatında şarap ve sevgilinin dudağını tanımlamak için kullanılıyor.
aynı zamanda bir (bkz:sertab erener) şarkısı.
  • /
  • 93

uzunyolunyolcusu-devamliögrenciyle gece şarkıları

bir yazarın daha ifşa olduğu tatlı radyo programı. çalma listeme yeni ganimetler kazandırmıştır.
(bkz:mesafeler)
(bkz:giderdi hoşuma)

uzunyolunyolcusu-devamliögrenciyle gece şarkıları

devamlıöğrenci nin sesinden bir şiirle taçlandırılmış, pax atomicanın sesinden bir kitap kesitiyle renk katılmış, mark eliyahu ile sonlanmış yayındır. emeği geçenlerin eline sağlık.

nana

fransız yazar emile zola'nın yazmış olduğu rougon-macquartlar serisinin 9. kitabıdır. natüralizm akımının temsilcilerinden olan zola toplumu ve karakterlerini açıkyüreklilikle ve yalana kaçmadan olduğu gibi yansıtır. bu sebeple toplumdaki çürümüşlüğü de en doğal haliyle eserlerinde işlediğinden zamanın burjuvazisi tarafından çok sert eleştirilere maruz kalmıştır. kitaba gelecek olursak eğer; okuduktan sonra aklıma gelen ilk cümle "ben ömrümde bu kadar godoşu bir arada görmedim" oldu* çünkü günümüz ahlak normlarına göre değerlendirecek olursak eğer, bir tane ahlaklı diyebileceğiz bir allahın kulu bile bu kitapta yok. çiçekli, böcekli bir kitap okuyacağıma gerçekleri çat diye suratına vuran bu kitabı bin defa daha okurum. daha fazla spoiler vermemek için uzatmayayım daha fazla. demem o ki çok beğendiğim ve apayrı duyguları yaşamamı sağlayan bir kitap oldu. bu yüzden kitabın yazarı emile zola ve bu kitabı bana ulaştıran sevgili uzunyolunyolcusu'na teşekkürlerimi sunuyorum.

kitabı okurken altını çizdiğim, dikkatimi çeken yerler ise şöyle;

 spoiler!
"hey ulu tanrım! kadınlar ne kadar bahtsız!"

"şeytana inanırdı. nana'ysa, içleri günah dolu fırlak memeleriyle, cilveli gülüşleriyle şeytanın ta kendisiydi. kendi kendine güçlü davranacağı sözünü veriyordu. ruhunu savunacaktı."

"evet, bir kadına ömür boyu sevgi sözü verildiğinde, ertesi gün ilk önüne gelene sarılınmaz."

"bunu işiten kontes sabine başını ona çevirdiğinde bakışları karşılaştı, bu kendilerini alışılmadık maceralara atmalarından önce birbirlerini tarttıkları uzun bakışmalardan biriydi."

"bir kenar mahalleden paris kaldırımlarına sürülmüştü; gübreliğin ortasında açmış bir çiçeğinkini andıran teniyle, iri yarı,güzel bir kız olarak, içlerinden çıktığı serserilerin ve yüzüstü bırakılmış kadınların öcünü alıyordu."

"hiçleşmiş benliğinde artık tek bir düşünce, sefil olduğu düşüncesi vardı."

"eskiden tanrı bütün bağışlayıcılığıyla her an yanındaydı. en küçük üzüntüde, önüne çıkan ilk engelde bir kiliseye gider, diz çöker, o her şeye egemen güç karşısında önemsiz varlığını hiçleştirirdi ve kiliseden, duayla güçlenmiş, dünya nimetlerini elinin tersiyle itmeye hazır bir halde, yalnız ruhunun sonsuz kurtuluşunu arzulayarak çıkardı. bugünse, ancak cehennem korkusunun yüreğini sarıp onu zangır zangır titrettiği saatlerde tanrı'ya yakarıyordu; kendini çok güçsüz hissediyordu.nana yüzünden bütün kutsal görevlerini aksatıyordu. ve tanrı aklına geldiğinde şaşıyordu. şu kırılgan insanlığının çatırdayıp çöktüğü o korkunç bunalım içinde neden hemen tanrı'yı düşünmemişti?"

"gerçi nana biraz da korkuyordu, çünkü en düzgün görünüşlüler en rezilleriydi."

"çünkü onun için aşkın tek göstergesi kendisi için harcanan paraydı."

"demek yeryüzünde erdem diye bir şey yoktu! insanlar, en tepeden en aşağıya dek ahlaksızlaşmıştı."

"fontan üstüne geldikçe kendine hakim oluyor, onu kendi gözünde çok yüce ve sevdalı bir kadına dönüştürentutkunluğunun asaletinin verdiği acı hazzı tadıyordu. fontan'ın geçimini sağlamak için başka erkeklerle birlikte olmaya başladığından beri, onca yorgunluğa ve tiksintiye karşın onu daha çok seviyordu."

"hayır, bazı kusurlar bağışlanamaz... bir toplumu uşuruma sürükleyen aşırı hoşgörüdür."

"gün ağarırken aklını başına toplamaya çalıştı. ölmesi gereken kendisiydi, aşağıdan bir posta arabası geçerken, kendini pencereden atacaktı. ancak, saat ona doğru evden çıktı; bütün paris'i dolaştı, köprülerde gezindi, son anda içinde gidip nana'yı görme isteği uyandı. belki de genç kadının bir sözü onu kurtaracaktı."

"siz erkekler biraz akıllı olsanız, karılarınıza karşı bize davrandığınız kadar nazik davranırsınız; karılarınızda bir parçacık akıl olsaydı, onlar da sizi elden kaçırmamak için, bizim sizleri elde etmek için katlandığımız kadar zorluğa katlanırlardı."

1984

panoptikon tarzında bir gözleyen-gözlenen ikilisi içeren bir öyküye sahip, george orwell romanı.

1949'da yayımlanan roman günümüzde de hatırı sayılır düzeyde okunmaktadır. örneğin benim elimde can yayınları'dan çıkan 50. baskısı var kitabın ve 30.000 basılmış. kitabın bu kadar çok kişi tarafından okunmasında, her okuyanın kitaptaki kahramanın yerine kendisini koyabilmesinin çok büyük etkisi vardır. çünkü değindiğim üzere kitapta bir panoptikon düzeni var ve bu düzenekte gözlenen/halk/işçi/mahkum-gözleyen/iktidar/patron/gardiyan ikilisi çok belirgin düzeydedir ve gözlenenler kendilerinin gözlenip gözlenmediklerinden emin olamadıkları için bir nevi kendi gardiyanları olurlar. her dönemde iktidar-halk ikilemi vardır veya her okuyucunun kendisini bu gibi ayırabildiği, otorite ve otoritenin kontrolünde bulunanlar. herkesin memnun olmadığı ve kurtulmak istediği veya değiştirmek istediği bir otorite vardır ve bu kitapta kahramanın yerine kendisini çok rahatça koyabilmektedir. kitabın etkisi buradan kaynaklıdır.
panoptikon nedir hakkında:
(bkz: panoptikon)

mağara adamı stili ile pişirmek

yemek yapmayı birinden veya internetten değil de, kendi deneyimlerim ve çabalarım sayesinde öğrendiğimden yaptığım iştir. genellikle basit tariflerden lezzetli ve sağlıklı yemekler ortaya çıkıyor. bunun farkına vardım.
dağda kampta ateş yakıp üzerine eti cassss diye atıp gerçek mağara adamı/kadını stili ile pişirebilirsiniz ama şu da vardır, mesela antrikot eti alıp ince ince kestikten sonra parçaları bir güzel dövüp, üzerine pulbiber, köfteharcı, köri ve kekik dörtlüsünü ölçülü olarak ekleyip buladıktan sonra tavada henüz kızmamış derin yağa atıp orta ateşte pişirerek rengi açık kahverengi olunca tabağa aldığınızda güzel bir öğün hazırlamış olursunuz. yanında da ince biber kızartmayı unutmayınız. aynı şekilde gulaşlık et de benzer biçimde pişirilebilir.
sonuçta ilkel stiller bazen çok iyidir. burada benzer başka deneyimleriniz varsa paylaşalım.

yazarların tıbbiyeli sözlükte yazma sebepleri

açıkçası kimse okusun, beğensin diye değil. kendim için yazıyorum. okuduğum kitapları, şiirleri, o gün başıma gelen ilginç, güzel olayları unutmamak için yazıyorum. hatta bazen sadece bir anı, bir yerin hissettirdiği duyguyu hatırlamak için yazıyorum. şarkı atıyorum bazen geceye bir şarkı bırak başlığına. atıyorum ki o şarkının bir anısı vardır. hatırlatsın diye. nitekim hatırlatıyor da.
unutmak istemiyorum böyle şeyleri. elbet başka yere de yazabilirim, yazıyorum da(günlüğüme)* belki bu kadar kişinin okuduğu yere atmam da saçma. ama anlaşılmak bazen çok güzel oluyor
seviyorum ben bu sözlüğü.

düşün ki o bunu okuyor

yapmadığım her şeyden pişmanım. keşke daha çok baksaydım yeşil gözlerine.

yazarların utandıkları anlar

bugün yaşamış olduğum bir olaydan ötürüdür efendim.

iş çıkışı eve gitmek üzere tramvaya binmiştim. tramvay pek dolu değildi. karşımda bir anne ve oğlu oturuyordu. çocuk 4-5 yaşlarında kara kuru bi şeydi. bir elinde simit diğer elinde ise oyuncak tabanca vardı.
ben ise oturduğum yerden telefonuma dalmış, gelen maillere bakıyordum. çok geçmedi, yüzüme bir tazyikli su fışkırdı ki -şok olmuştum-
ıslak başımı çocuğa doğru bir çevirdim. hergele su tabancasını bana doğru tutmuş, tetiğe basıyordu. bir de pis pis gülüyordu fırlama ( bir su tabancası bu kadar ıslatır mı bir insanı, bizim zamanımızda böyle değildi bu tabancalar. diyaznı da değişmiş, su tabancası olduğunu fark bile edemiyorsun, hangi markadan lan bu. söyle de yeğenime de alayım aynısından)
yüzüm gözüm ıslanmıştı. çocuk ''dur yapma'' dememe aldırış bile etmiyordu üstelik.
baktım olacak gibi değil. bir hamle yaparak aldım elinden su tabacasını. öfkelenmiştim doğrusu. yine de sesimi çıkartmadım.
annesi de örgü işi ile ilgileniyordu o esnada. neyse çocuğuna müdahale etti; ama çok geç kalmıştı. ''niye rahat durmuyon sen'' diyerek çocuğun suratına öyle bir patlattı ki. ulan o sert şaplağı yiyip, yine de yüzüme sırıtarak bakışını hala unutamıyorum. sahi acımadı mı ? nasıl ses çıktı 'şılaaııgh' diye.
ardından elimdeki su tabancasını annesine teslim ettim. annesi de tabancayı poşetinin içine attı. çocuğun gözü ise hala su tabancasındaydı.

annesi de mahcup bir yüz ifadesiyle kusura bakma evladım dedi, bıktım bu çocuktan diyerek serzenişte bulundu.
sözlük, işin komik tarafı su tabancasının ıslattığı yerden apış aram ve malum bölgem de nasibini almıştı. asıl film de bundan sonra koptu zaten.
altımda da gri kumaş bir pantolon vardı. ıslaklık besbelli oluyordu. elimle kapatmayı çalışıyordum o bölgeyi ; ama nafile. kapanacak gibi değildi ki. bildiğin pantolondan aşağı koyuverip sidüklemiş gibi görünüyordum.
tramvay ise hareket istikametindeki duraklarda durup, yolcu almayı sürdürüyordu. içerisi kalabalıklaşıyordu. sonunda milletin de dikkatini çekmiştik. kimileri arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldıyordu, kimileri ise sesli gülüşüyordu. gülünmeyecek gibi değildi ki. çok utanmıştım. deyim yerinde ise yerin dibine girmiştim o an. neyse daha fazla tramvayda kalmaya dayanamadım, ineceğim durağın iki durak öncesinde tramvaydan indim. neyse ki evim çok uzak değildi. şanslıydım.
hızlı adımlarla yürüyüp, çüg bölgesini elimle kapatarak eve geldiğimi hatırlıyorum.

tramvayda sidükleyen genç diye bugün bir video atarlarsa o genç benim mk.

tıbbiyeli itiraf

ben bir gerizekalıyım. okuduğunuz için teşekkürler vaktinizi aldım

alınan en güzel iltifat


iltifat denilince akla gelecek victor hugoya ait bir anektodu aktarmak istedim sadece
yıl, 1887… gazetecinin biri, victor hugo’ya soruyor: “eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

hugo anlatıyor: “karlı bir kış gecesiydi. eş dostla yiyip içmiştik. mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. fena halde sıkışmıştım. hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. kapı kilitliydi. var gücümle uşağıma seslendim: ‘igooooooor!’ defalarca haykırmama karşın igor’un beni duyduğu yoktu. sidik torbam atlas okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. altıma kaçırmak üzereydim. yaşlılık işte. çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. arabacı nefret dolu bir sesle ‘seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! o işediğin, sefiller’in yazarı victor hugo’nun duvarıdır!’ dedi. işte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Toplam entry sayısı: 930

uzunyolunyolcusu ile gecenin demi

dem neydi? biraz durup nefes almaktı. zamanı dinlemekti. yavaşlamaktı. gelin alalım çaylarımızı bırakalım kendimizi gecenin demine. rengine kokusuna varalım, unutalım, hatırlayalım, dinleyelim, söyleyelim, çalalım. perşembe akşamı saat 10'da türk müziği konseptiyle ve sürprizleriyle bizim radyomuz tıbbiyeli radyoda. hepinizi bekliyor olacağım.

aşk

evet şimdik size bir aşk hikayesi. kız ve oğlan aşık olurlar lisede, sonra evlenmeye karar verirler. kız oğlanı bekler, askerliğini bekler, ailesinin durumu da pek iyi değildır bir sürü acı çeker. ama en sonunda evlenirler, hep mutlu olacaklarını düşünürler. kadın ev hanımıdır, adam zamanla iyi bir iş kurar ve zengin olur bu sırada boy boy çocukları olur ta ki birkaç ay önceye kadar. bir yıldır kadın bir şeylerden şüphelenmektedir, ama ilk ve son aşkı olan bu adamın "tam 3 yıldır" kendisini aldattığını öğrenir. üstelik yaklaşık 3 yaşlarında da çocuğu vardır. kadın boşanmayı düşünür, özellikle kızı için vazgeçer. nörolojik ve psikiyatrik hastalıklar geçirir bu sırada. (bugün kendisi bizzat kocasıyla evimize geldi, süslenmiş, makyaj yapmış ve tarzını değiştirmiş spora başlamış, saçlarını boyatmış. bize hastanede yattığı günleri anlattı sonra, bir de sınava hazırlanan kızı için ne kadar üzüldüğünü. bunları duymak ve görmek inanın çok acı vericiydi) ne boka yaradı şimdi bu aşk? etrafımda kaçarak evlenen, birbirlerinin çocukluk aşkları olan insanları görüyorum mutsuzlar. hatta aşık olup kaçanlar ve eşinden şiddet gören insanlar tanıyorum. bu aşk kör edici bir şey. yaşımız itibariyle deneyimledik tabi, karşılıklı veya karşılıksız. ne bileyim hormonlar sayesinde kalbin çarpıyor, elin ayağın titriyor, midende kelebekler uçuşuyor falan güzel hoş da ya bunların hayal kırıklıklarına dair hiçbir güvencesi yok.
öte yandan bu türkülerı düşünüyorum,
"evvelim sen oldun, ahirim sensin."
ne bileyim o satırlar öyle herhangi bir ruh haliyle yazılamaz. aşk yok diyemeyeceğim kadar gerçek bir ruh hali. her şey iyi güzel de işte uzunluğunun garantisi yok. burada devreye sevgi giriyor artık, sadakat giriyor, saygı giriyor.demem o ki
saygı, sadakat ve sevgi bunlar aşktan çok daha büyük şeyler. bunlar yoksa aşk yalnızca gelip geçici bir hormonlar kıpırtısı. bu kadar net.

yuvarlanıp gitmek

ortalama bir tip olup ben farklıyım diye düşünmek

ortalama tip kimdir diye düşündüm ve aklıma ilk olarak kürk mantolu madonnadaki raif efendi geldi. ne kadar da ortalama bir tip değil mi dışarıdan bakınca. peki iç dünyasını okuyunca, nedenini okuyunca da aynı şeyi mi düşündük? peki herkesin tüm yaşadıklarını biliyor muyuz ki insanları bu sınıflamaya koyuyoruz. demem o ki herkesin içinde fırtınaları var, ya kimse ortalama değil ya da herkes ortalama. başka yol düşünemiyorum.

yazar nick'inden uzmanlık tahmini

estrus-kadın doğum
lupus-dahiliye
sterilenjektor-anestezi uzmanı
hengâme-nöroloji
casper- psikiyatri
gabapentin-nöroloji
rigormortis-adli tıp
artize-plastik cerrahi
habbarul-pediatri
skyman-uzay ve havacılık hekimliği
hayatperest-kalp damar cerrahisi

seni seviyorum demenin farklı yolları

kuran kursuna giden küçük kardeşim geçen gün kurana geçmiş, annem de biraz rahatsızdı. o gün annemin yanına gelip başında kuran okumaya çalışmış. yani heceleye heceleye birkaç satır okumuştur ama annem çok mutlu olmuştu.

uzunyolunyolcusu ile gecenin demi

dem neydi? biraz durup nefes almaktı. zamanı dinlemekti. yavaşlamaktı. gelin alalım çaylarımızı bırakalım kendimizi gecenin demine. rengine kokusuna varalım, unutalım, hatırlayalım, dinleyelim, söyleyelim, çalalım. perşembe akşamı saat 10'da türk müziği konseptiyle ve sürprizleriyle bizim radyomuz tıbbiyeli radyoda. hepinizi bekliyor olacağım.

alınan en güzel iltifat

küçük kardeşime beni ne kadar seviyorsun dedim 200 lira kadar dedi. gayet iyi bence *swh

aşk

evet şimdik size bir aşk hikayesi. kız ve oğlan aşık olurlar lisede, sonra evlenmeye karar verirler. kız oğlanı bekler, askerliğini bekler, ailesinin durumu da pek iyi değildır bir sürü acı çeker. ama en sonunda evlenirler, hep mutlu olacaklarını düşünürler. kadın ev hanımıdır, adam zamanla iyi bir iş kurar ve zengin olur bu sırada boy boy çocukları olur ta ki birkaç ay önceye kadar. bir yıldır kadın bir şeylerden şüphelenmektedir, ama ilk ve son aşkı olan bu adamın "tam 3 yıldır" kendisini aldattığını öğrenir. üstelik yaklaşık 3 yaşlarında da çocuğu vardır. kadın boşanmayı düşünür, özellikle kızı için vazgeçer. nörolojik ve psikiyatrik hastalıklar geçirir bu sırada. (bugün kendisi bizzat kocasıyla evimize geldi, süslenmiş, makyaj yapmış ve tarzını değiştirmiş spora başlamış, saçlarını boyatmış. bize hastanede yattığı günleri anlattı sonra, bir de sınava hazırlanan kızı için ne kadar üzüldüğünü. bunları duymak ve görmek inanın çok acı vericiydi) ne boka yaradı şimdi bu aşk? etrafımda kaçarak evlenen, birbirlerinin çocukluk aşkları olan insanları görüyorum mutsuzlar. hatta aşık olup kaçanlar ve eşinden şiddet gören insanlar tanıyorum. bu aşk kör edici bir şey. yaşımız itibariyle deneyimledik tabi, karşılıklı veya karşılıksız. ne bileyim hormonlar sayesinde kalbin çarpıyor, elin ayağın titriyor, midende kelebekler uçuşuyor falan güzel hoş da ya bunların hayal kırıklıklarına dair hiçbir güvencesi yok.
öte yandan bu türkülerı düşünüyorum,
"evvelim sen oldun, ahirim sensin."
ne bileyim o satırlar öyle herhangi bir ruh haliyle yazılamaz. aşk yok diyemeyeceğim kadar gerçek bir ruh hali. her şey iyi güzel de işte uzunluğunun garantisi yok. burada devreye sevgi giriyor artık, sadakat giriyor, saygı giriyor.demem o ki
saygı, sadakat ve sevgi bunlar aşktan çok daha büyük şeyler. bunlar yoksa aşk yalnızca gelip geçici bir hormonlar kıpırtısı. bu kadar net.

çocuklarla diyaloglar

kardeşim ve arkadaşı kavga etmişler bir gün, arkadaşı bana ispiyonlamaya geldi.

-uzunyolunyolcusu abla, ali bana vurdu.

+nerene vurdu?

-yumurtalıklarıma vurdu

+nerene?!

-yumurtalıklarıma

+ hmmm?!! bir daha yapma lütfen ali.

(canım sen erkeksin, yumurtalığın da yok aslında diyemedim be sözlük. ama gülmemi tuttum bu da önemli tabi )

necdetersoz

fikirlerine katılmasam da özellikle bilimsel içerikli yazılarıyla sözlüğe önemli katkılarda bulunduğunu düşündüğüm yazar.

instagram

her açtığımda niye kapatamamışım ben hala bu hesabı ya diye düşündüğüm sosyal mecra. gerçekten gereksiz bir yerdir durduk yere insanlardan soğuyabilirsiniz. ama birini düzenli olarak stalklıyorsanız işinize yarar. ha bir de çekilişçi tayfa var. şimdiye kadar bir şey kazananı duymadım ama umut fakirin ekmeği işte
*

bir kadın susuyorsa

 spoiler!
su vermek en yerinde tercih olacaktır.

tatlı seferleri

eyy süngeroğulları! kazanmayı sizden öğrenecek değiliz! siz kimsiniz ya? *
bütün dünya bizi kıskanıyorken boyle yenildigimiz gibi asılsız iddialara kanmayın sayin sozluk ahalisi.

tayt giyen kızın asıl amacı


içerik kuralları - iletişim