uzunyolunyolcusu

Durum: 727 - 32 - 8 - 0 - 18.06.2018 12:24

Puan: 10388 -

2 yıl önce kayıt oldu. birinci nesil yazar.

eni vici vokke?
  • /
  • 73

final çalışırken dinlenen şarkılar

tarzları değişkenlik gösterse de daha çok iyi hissedebileceğim şarkılardır benim için. birkaç klasik sanatçı ve grup önerisinde bulunacak olursam
(bkz:elvis presley)
(bkz:paul mccartney)
(bkz:coldplay)
(bkz:the beatles)
(bkz:stevie wonder)
(bkz:etta james)

özellikle blues tarzı bende ayrı bir mutluluk yaratıyor demeden geçmeyeyim. denemenizi tavsiye ederim. en sık dinlediğim radyo kanallarından biri jus blues radio oluyor final döneminde veya enerjik hissetmem gereken diğer zamanlarda. iki tane de güzel hissettiren spotify çalma listesi de ekleyecek olursam
https://open.spotify.com/user/spotify/playlist/37i9dQZF1DX7KNKjOK0o75?si=D9Age9p7RLestGiTNxXUVg
https://open.spotify.com/user/spotify/playlist/37i9dQZF1DX9XIFQuFvzM4?si=vQyAyda6R5u0KbWyUy2W8w

hadi bakalım şimdi enerjik ve sakin bir şekilde çalışmaya devam* cefakar finalcilere başarılar. inşallah büte kalmayız süpaneke dinimiz amin.

ekleme: seçim şarkılarının çok iyi gaza getirdiğini söyleyen arkadaşlarım da var* denemedim ama aklınızda bulunsun*

yazarların hissettikleri

korkuyorum. sahip olduğum şeyleri kaybetmekten korkuyorum. belki de en çok ölümden korkuyorum. geç kalmaktan korkuyorum. hep yanımda olanların değerlerini bilememekten, pişman olmaktan korkuyorum. sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. bazen kendime laf yetiştirip teselli etmekten, önemli olanın bugün olduğunu söyleyip durmaktan yoruluyorum. kaybetmeyi ve ölümü kendime hatırlatarak etkisini azaltmaya çalışıyorum. bilmiyorum hiçbir şey, yeter artık hislerim beynime kulak vermeli. ama vermiyor. kısa süreliğine verse de, sürekli alttan alttan fısıldıyor. saçmalayıp duruyorum. nereye kadar devam edecek böyle? ama sonra şunu söylüyorum; yeter ki onlar sağ olsun da, ben yine böyle korkuyla yaşarım.
bunu hissetmemin asıl sebebi kendimi suçlu hissetmem olabilir. bazı şeyler yüzünden etrafımdaki insanları suçluyorum, onlara kızıyorum. ve onlar bu kadar emek harcarken onlara sinirlendiğim için kendimi daha çok suçlu hissediyorum. ne kadar öfke duyarsam o kadar seviyorum, o kadar korkuyorum kaybetmekten. kendimi anlayabildiğim kadarıyla tabi...
tanım: benim için korku olan.

unutturamaz seni hiçbir şey


ekrem güyer'in, eşi müzehher hanım için bestelediği nihavend makamında enfes bir eser. zeki müren muhteşem yorumlamış. dinlerseniz neden bu kadar övdüğümü anlayacaksınız. buyrunuz efendim iyi dinlemeler.

"unutturamaz seni hiç birşey unutulsam da ben
her yerde sen her şeyde sen
bilmem ki nasıl söylesem
bir sisli hazan kesilir ruhum eğer görmesem
neşemde sen hüznümde sen
bilmem ki nasıl söylesem"

millet kıraathaneleri

evim fakülteye 1 saat uzaklıkta. evimin yakınında kütüphane bulunmuyor malesef. evimin çok yakınında olan bir arkadaşımla geçen yıl ders çalışmak için conolara* yem olmaya ramak kaldığımız tuhaf olaylar yaşadık (pazar günü sabahın köründe bolca kurdun kuşun olduğu bir bölgeye kütüphaneye ders çalışmak amacıyla gitmiştik. nereden bilebilirdik ki telefonu şarja takacak bir yer bulamayacağımızı ve kütüphanenin pazar günü öğlen açıldığını?* ) ve hala evde ders çalışamıyoruz ikimiz de. ya kütüphane ya millet kıraathanesi ya da ders çalışabileceğimiz herhangi bir yer... efendim çoğalmasını veya açılmasını isteriz elbette neden istemeyelim. kim gelirse gelsin çok da zor olmadığını düşündüğüm ve yapılmasını istediğim mekanlardır benim için.

çağatay alpak

gezdiği yerlerden eğlenceli ve bilgilendirici paylaşımlar yapan, yemeklerini-müziklerini-inançlarını-insanlarını-sorunlarını anlatan sıkı takipçisi olduğum güzel insan. süslenip püslenip lüks otellerden mükemmel ortamlarda ve mükemmel görünerek mükemmel insan algısı yaratan instabeybilerden çok; kendi gibi olup olanları gösteren, insanların arasına karışan gezginleri seviyorum. kendini bir fotoğrafının altında şu şekilde ifade etmiş:
 spoiler!
"sağa sola yalpalayan bir trende, yerde oturarak kıpırdamadan kaç saat gidebilirsin? 2? 5? 10? ben 14 saat gittim. param olmadığı için değil, paramla en ucuz bileti aldığım için... en güzel vagonlarda, güzel yemekler yiyip pencereden dışarı bakarken fotoğraf çekilmek için çıkmadım ben yola. çünkü cebimdeki para annemin babamın verdiği harçlık değil, benim alın terimle kazandığım para. bundan da ötesi cebimdeki para bana 3 ay boyunca avrupa'da trenden trene atlayıp pisa kulesi'nin, amsterdam yazısının önünde fotoğraf çekilip 65 -70 litrelik kocaman çantalarla insanlara caka satmamı sağlamayacak. ya da 15 günlük bali seyahatimi sonraki 3 yıl boyunca ballandıra ballandıra anlatmamı... cebimdeki para, cebimde durmasına rağmen bana "parasız geziyorum ya" dedirtmeyecek. bir yılın yarısından çoğunu çalışarak geçirip bunun farkına vardıktan sonra bile türlü bahanelerle kıçını koltuğundan kaldıramayan ya da kaldırsa bile bir yere gitmek için ancak birkaç günü olduğunu söyleyen insanların uydurduğu "ölmeden önce görülmesi gereken bilmem kaç tane yer" e gitmemi sağlamayacak. bu para kendimi avutmak için yaptığım günübirlik gezilerde binlerce fotoğraf çekilip altına "doğaya dönmek" ya da "özgürlük" gibi boyumdan büyük lafları eklememi sağlamayacak. bu para; beni şevkim, tutkum tükenene kadar yolda tutacak. bu para; beni ve 42 litrelik çantamı, parasız gezdiğini iddia edip üstüne üstlük bunu marifet sanan insanlarla, binlerce dolarını birkaç ay içinde un ufak edip paşa paşa başladığı yere dönen insanların arasında tutacak. kimilerine göre konforsuz bir seyahat anlayışımın olduğu doğrudur. ama konforumu düşünmeye devam etseydim; annemin masama bıraktığı çerezin, aynı mekanlarda aynı insanlarla yapılan ucuz sohbetlerin, kısa mesafelerde bile kullandığım arabanın yarattığı bağımlılıktan kurtulamazdım. kurtulduğum bağımlılıklar başka bir bağımlılığa yol açtı. seyahat etmek ya da gezmekten de ötesi... ilk defa kendi seçimim olan bir bağımlılık. daha yola çıkmadan sorulan dünyanın en saçma sorusu "vizeleri nasıl alacaksın" a verdiğim "yolda alacağım, a ülkesi vermezse b ülkesinden alırım" cevabı bile bağımlılığın başladığının habercisiydi. şimdi bu kadar safsatayı okuduktan sonra hala bana "para?" diye soruyorsan bu resme tekrar bak. fotoğrafta ne görüyorsun? fotoğrafın bulanıklığıyla ilgileniyorsan zaten anlaşmamız mümkün değil. o bahsettiğim güzel vagonlarda büyük büyük çantalarıyla uzanmış halde bir yığın yabancı varken gecenin 2'sinde ayakta ya da yerde uyuyan bu insanların arasında neden tek yabancının ben olduğumu merak ediyorsan doğru yerdesin. peki ben neden gittiğim hiçbir yerde yabancılık hissetmiyorum? belki de tutkumun uzun süre canlı kalacağını bildiğimden dolayı konforumu umursamamamdandır. neyse... tren yavaşladı. sonra görüşürüz."


https://www.instagram.com/p/BXED_UyDfD-/?utm_source=ig_web_share

evet ciddi ciddi okuyorum ben bunları *
 spoiler!
bu kadar şeyi okuduyup "adama bak be" dedikten sonra alttaki yorumu okuyunca da bir gülme gelmedi değil "14 saat yolculuk biraz tribe girmene neden olmuş sanırım" *

annelerin züccaciye dükkanı sevgisi

''güzel anam bir tencereye yarım saat boyunca nasıl bakabiliyorsun?
bu tencereyle diğeri arasındaki fark olsa olsa ne olabilir?
bir tencere ne kadar güzel olabilir ki?''
sorularını anlamsız kılan sevgidir. hatta bazen tutku bile olabilir gibime geliyor. geçenlerde gelen komşu teyzeyle yarım saat tencere muhabbeti yaptılar. efendim şu marka böyleymiş, bu çok kötüymüş, şu çok kalınmış, yemekler pişmek bilmiyormuş... böyle muhabbetleri gerçekten şaşkınlıkla dinliyorum.
geçenlerde yine girdiğimiz bir züccaciye dükkanında şöyle bir konuşma geçti:
uyy: anne yetmez mi tencerelere baktığın?
a: insanlar çoluğuna çocuğuna çeyizlik tencere tava bakmaya geliyor sizde iş yok. ben de napayım kendime bakıyorum.

bunun üzerine sesimi çıkartamadım tabi* bir köşede kupalarla oyalanmaya devam ettim. haklıymış kadın. o bakmayacak da kim bakacak*

farmakoloji

hocalar dahil olmak üzere herkesin sıkıcı bulduğu ders. bir farmakoloji hocamız var, "ders bildiğiniz üzere çok sıkıcı" diyerek slayt aralarında gezdiği ülkeleri anlatıp, sunumun aralarına kendi çektiği fotoğrafları koyar. ben o kadının dersinden çıktığımda aklımda o derste ne anlatıldığıyla ilgili bir fikrim olmazken nereleri gittiğini aradan aylar geçmesine rağmen hatırlarım. mesela birkaç ay önce girdiği derste kutup ışıklarını göstermişti, büyülenmiştim. onun dışında berlin'i, ismini hatırlayamadığım ama dünyadanın en yüksek dağlarından birinde yaptığı zorlu yolculuğu, hatta geçen yılki dersinde gittiği yerden çektiği penguen fotoğraflarını unutamıyorum. şimdi çalışırken ağlayasım geliyor, neden aklımda kalmıyor diye düşünüyorum ama sonra dersten çok kutup ışıklarını önemsediğimi fark ediyorum.
 spoiler!

buralarda ağlamayı bırakıp çalışmam gerek*

bitmek bilmeyen şeyler

her şey bitti derken çıkagelen insan

cıvıldamak

geçen yıl yine finale çalışmak için sabahladığım bir gündü. sabahlamanın en güzel yanının hep kuş sesleri olduğunu düşünmüşümdür. efendim saat 5-6 gibi biraz dedim balkona çıkıp hava alayım, kuş seslerini dinleyeyim. çıktım ve sabah sabah huzur dolu bir şekilde artık masama yollanmaya başlamışken bir de şu telefona bakayım, sonra otururum dedim. mutlu bir şekilde sosyal mecralarda dolanırken önüme şu karikatür çıktı ve birkaç dakika hayatı ve kuş seslerini yeniden düşünmeme neden oldu. beni hala mutlu etseler de, o günden beridir eski güveni vermiyorlar*
 spoiler!
  • /
  • 73

erkek olmanın avantajları

kimse kusura bakmasın fakat olmayan avantajlardır. biz erkeklerin üzerine gelmeyi bırakın artık. sanıyor musunuz ki bu lanet ataerkil toplum düzeninin biz erkeklere yüklediği milyarlarca sorumluluktan bıkmadık, yılmadık, usanmadık. mağara döneminden beri çektiğimiz çilelere bir göz atınca gerçekler bütün çıplaklığıyla ortada.
erkeklerin bu zorlu yaşama başlangıcında daha o zamanlarda eve(mağaraya) yemek (av) getirme gibi zorlu bir görevi toplum erkeklerin sırtına yüklemişti. bakın etrafta sayısız vahşi hayvan, zehirli bitkiler ve olumsuz hava şartlarına rağmen o adam o mağaradan çıkacak ve akşam eve sırtında bir hayvanla dönecek, buna mecbur çünkü evde bir kadın ve çocukları karınları aç bekliyorlar. bunun üzerinize yüklediği stresi bir hayal etmeye çalışın lütfen. bir yanda dışarıda kocaman bir bilinmezlik, ormanların derinliklerinde tavşan avlamaya çalışırken yılanlarla, aslanlarla savaşmak öbür yanda ise evde sizi bekleyenler. bu zorlu yaşam kosulları içerisinde kadın ise mağarada kısmen korunaklı bir ortamda.

erkeğe yüklenen ağır yükler bununla sınırlı kalmıyor tabi zamanla toplum gelişiyor. artık hayvanlar evcillestirilmeye başlanıyor ve ata binmeye başlıyor insanlar. bu da erkeklerin başına açılan yeni bir bela anlamına geliyor ki at sırtında yeni yolculuklar, savaşlar daha uzak diyarlara gidip eve daha güzel avlar getirmek anlamına geliyor. peki bu erkekler at sırtında durmadan yolculuk yaparken noluyor biliyor musunuz? ata binen er kişisinin testislerinin at sırtındayken hiçbir şekilde hava alamadığını ve ortalama bir atın vücut sıcaklığının normal koşullarda(bu atın koştuğunu ve vücut ısısının daha da arttığını unutmayalım) 38 derece olduğunu biliyoruz, bu ısıya sürekli maruz kalan yüzbinlerce testis sahibi erkeğin üreme yeteneğini nasıl kaybettiği konuşulsun artık.
peki devamında neler oluyor doğal yaşamda yavaş yavaş kabileleşmeye başlıyor insanlar, hatta devlet kurmaya. tamam doğru devlet başkanları, krallar, padişahlar hep erkekler evet biliyoruz ama birbirimizi kandırmayalım ki o koltuklarda hep erkekler oturur ama her zaman kadınlar erkekleri yönetir. görüyoruz ki burada da sözde ataerkil toplum yapısı kadını korumaya alıyor ve erkeği ateşe atıyor. çünkü bir isyan olduğunda kralın başı kesilecek. herkesi artık bu iki yüzlülüğü bırakmaya ve gerçekleri görmeye davet ediyorum. yeter artık yeter.

tatlı sevmeyen insan

tatsız tuzsuz bir insandır. geçimsizdir. psikolojisi bozuktur. tatlı sevilmez mi yaa?

bak bu hatay usulü künefe. sen şimdi bunu sevmiyor musun?


şimdi sana antep fıstıklı çıtır baklava ısmarlasam 'cık' mı diyeceksin?


peki cevizli?


hadi hepsini geçtim, sütlü kadayıfa ne diyeceksin?


üff, batıracaksın kürdanı, ortasına ortasına


şekerparenin fındıklısı makbuldür.


arnavutlar bu işi biliyo bee, mis gibi trileçe...


yine de sen bilirsin.

final çalışırken dinlenen şarkılar

4 kurulluk dönemde 57 ortalama yapmış ve bu entrynin yazıldığı an itibariyle 9 saat sonra girilecek sene sonu finalinden 65 alması gereken ancak ne yazık ki hiç çalışmayıp sabaha kadar takribi 1500 adet çıkmış soruyu çalışmak/çözmek/ezberlemek zorunda olan bendenizin de merak ettiği şarkılardır.

aynı anda nöroanatomi, embriyoloji, halk sağlığı, biyoistatistik, pato, farma, bakteri-mantar-virüs-parazit çalışmaya çalışan bendenize bir " iyi şanslar !"ı çok görme sözlük...

düzenleme: okuyunca fark ettim de:

ölmüşüm de bir post mortem yapanım bile yok...

güncelleme: an itibarı ile sınavdan 55 alacağım garantilenmiş olup bütünlemeyi beklemeye başlamış bulunmaktayım...

düzenleme2: %40 nedir arkadaş ? müslüman müslümana yapar mı bunu ?..

devrent deresi

izlediğim bir filmde işittiğim, denizli yöresine ait, söylemesi çok akıcı olan bir türkümüz.sözleri ise şöyle:
devrent deresini duman bürüdü
yedi deve ile musa'm yürüdü
musa'mın ciğeri mosmor oldu çürüdü
devrent dereleri dar geldi bana
vadesiz ölümler zor geldi bana

devrent deresine çıvgınlar esti
elimi kolumu poyrazlar kesti
feleğin bizlere ne imiş kasti
devrent dereleri dar geldi bize
vadesiz ölümler zor geldi bize

devrent deresinden biz de geçelim
sılaya varmaya yollar açalım
deve kirasından biz vazgeçelim
yıkıldı develerim kaldıramadım
tutuldu dillerim söyleyemedim

devrent dersine üç yiğit buydu
musa'mın gözünü kargalar oydu
musa'mın öldüğünü anası duydu
ağlasın ağlasın anam ağlasın
tülü mayaları dudu'm bağlasın

devrent dersinde develer katar
musa'mın ölüsü çaylarda yatar
kulanın yolcusu gel bizi kurtar
devrent dereleri dar geldi bize
vadesiz ölümler zor geldi bize

devrent deresinde kar yine bastı
sağımdan solumdan tufanlar esti
sılada yavuklum umudu kesti
devrent dereleri dar geldi bana
vadesiz ölümler zor geri bana

değirmene vardım yükümü yıktım
kaldırdım kafamı havaya baktım
ben bu tatlı canı ucuza sattım
kudretten karadır musa'mın kaşı
her daim böyledir feleğin işi

köpek

can yoldaşım.
hayatta tahammül sebebim.
eve koşarak gitme sebebim.
uyurken izlediğim meleğim.
nefesini, kalp atışlarını, esneyişini, su içişini, koşuşunu, göz kırpışını bile başka hiçbir şeye değişmeyeceğim.
sevdiğim, sevgilim, canımın parçası, evladım, hem de 'ben doğurdum onu' sanrılarımı besleyecek kadar evladım.
gittiğini düşünmek istemem, sakın gitme, oldu mu boncuğum.

ben asıl köpeğimle yaşadığım şu olayı anlatmak için gelmiştim. bir kaç gündür evimizde karıncalar gezinmeye başladı. karıncaları severim, hayatta dokunmam, yerlerden ekmek kırıkları, şeker, ne bulurlarsa alır giderler. işinde gücünde zararsız hayvanlar. neyse efendim, geçen gün köpeğim mama kabında 1 adet mama bırakmış. normalde asla arkasında kırıntı bırakmaz. bir saniye sonramızın ne olacağı belli değil diye düşünen ve o derece carpe diem iştahlı bir köpektir. dili ulaşamadı herhalde dedim, üzerinde durmadım. akşama doğru baktım mama, karınca topu olmuş. bir grup mamayı parçalarken öbür grup taşıma işini yapıyor. içimden dedim ki, ne güzel köpeğimin ulaşamadığı mama kaç karıncanın işine yaradı. o kadar yanılıyormuşum ki ulaşamama varsayımı hakkında. köpeğim ertesi gün yine 1 adet mama bıraktı, bir sonraki gün ve bir sonraki gün de bunu yapmaya devam etti. iki değil, sıfır değil, hep bir mama olacak şekilde. her akşam karınca topunu ve parçalana parçalana yarıdan az kalmış mamayı görünce o kadar müthiş hissediyorum ki. bu kadar küçük ayrıntılar işte, büyük farklar yaratan. bana öğrettiği yüzlerce dersten sadece bir tanesi bu anlattığım. her cana böyle davranır, 9 yıl oldu beraberiz, kimseyi incitmedi. o kadar temiz yüreklisin ki, bunu nasıl düşündün sen, karıncaları nasıl izliyorsun öyle masum.

böyle bir köpekle hayatlarımız kesiştiği için ne kadar şanslı olduğumu her geçen gün daha iyi anlıyorum. başta köpekler olmak üzere tüm hayvanlara bakış açımı değiştiren, beni büyüten, olgunlaştıran, şimdiye dek tanıdığım en masum can. bana o kadar çok ders verdi ki.

köpek; anlatmakla bitmez, deniz derya, sevgisi sonsuz, sabrı sınırsız.
en büyük şanssızlıkları kendine zarar verebilecek insanlarla karşılaşmaları.
en büyük dileğim her bir masum canın kötülükten korunması.

yazarların hissettikleri

yalnızlık.

ara ara yalnızlık hisseder insan bu normaldir ama bir süre sonra bu his artarsa kötü oluyor. nefes almak zorlaşıyor, içine bir yumru oturuyor, arkadaşlarınla vakit geçirken bir anda durgunlaşıyorsun...
çoğu kişi sadece merak ettiği için ne olduğunu sorar. sizi önemsediklerinden değil yani.

ve özlem.

bir kişiye, bir yere, bir zamana özlem duyuyor insan. kişiye olan özlemi giderebilirisin, bir yere olan özlem de geçer elbet. ama zamana duyulan özlem çok zor, zamanı geriye alamazsın.

ibrahim halil özyavuz

cemaat denilen kan emici örgütün elebaşları firariyken, onlarla beraber yürüyen, yürüten iktidar sahipleri yüzleri kızarmadan elini kolunu sallayarak dolaşırken ihalenin kaldığı gariban çocuklardan sadece biridir. memleketin savcısı, hakimi, askeri, polisi, doktoru olacak küçücük çocuklar bunların eline düşüp kandırılmışsa, "kandırılmak" daha başka kimseye kalmamıştır.

bir canına kıyanlara bakın, bir de onların kanıyla zevk-ü sefa içinde yaşayanlara.

ibrahim halil özyavuz


1 ay önce bylock nedeniyle gözaltına alınıp tutuklanan, 2 gün önce tutuklu bulunduğu silivri cezaevinde intihar ederek vefat eden meslektaşımız.

kendisi cerrahpaşa tıp fakültesini birincilikle bitirmiş, 2013 eylül tus'unda da 3. olmuş. istanbul üniversitesi istanbul tıp fakültesi ihtisaslı radyoloji uzmanı imiş.

şanlıurfa harranlı. zamanında pamuk tarlasından tıp fakültesi'ne diye haberleri yapılmış ulusal medyada.

fetö'yü besleyip büyütenler, methiyeler dizenler, devlet içinde yapılanmasına izin verenler, fetö'nün ağababaları dışarıda eli kolunu sallayarak gezerken bu ülkenin yetişmiş, zeki gençlerine reva mıdır bu yapılanlar bilemiyorum.

tus 3.'sü olduğu zaman verdiği röportaj:

unutturamaz seni hiçbir şey

köyde;müzeyyen senar hanımefendi,rüzgarın okşayışı,kuş cıvıltıları eşliğinde ...

uzay tuvaleti

şimdi tuvalet ihtiyacı insanların bir vazgeçilmezi. yeryüzündeyken tuvalet meselesi çok basit. çünkü yer çekimi var. dışarı çıkan atık, normal olarak düşey bir yol alıyor. ama düşük çekim alanının olduğu uzayda bu iş hiç böyle değil. çok affedersiniz uzaydaki bir astronot, yeryüzündeymiş gibi tuvaletini yapmaya kalkarsa ortaya çok rezillik görüntüler çıkar.

uzaya gönderilen astronotlar önceleri tuvaletlerini elbiselerinin üzerine yapıyorlardı. yani altlarına sıçıyorlardı. bu durum astronotlar için sağlık sorunları oluşturduğu için daha sonraları nasa uzay elbiselerinin yanına bebek bezi eklemişti.

bugün ise nasa atık biriktirme sistemi kullanarak tuvalet işine kısmen çözüm bulmuş durumda.

Toplam entry sayısı: 727

türbanından saç fışkırtan kızlar

hepimiz gibi öncelikle insandır. kimi zaman nefsani arzularına yenilir. mesela ben de yeterince yeniliyorum nefsani arzularıma ve kafamı kapatmıyorum, tesettüre girmiyorum. başka bir müslüman faizle ev-araba kredisi çekiyor, başka birisi gıybet ediyor, çoğumuz namazları kaçırıyor, kılmıyoruz.
şunu söylemek istiyorum, allah'ın koyduğu bazı kurallar allah ve kul arasındadır, bazıları ise toplumu düzeltmeye yöneliktir. ben tesettürü allah ile kul arasındaki kurallardan biri olarak görüyorum. ancak burada önemli yerlerden biri de şu bence, islamdaki örtünme adabı bellidir, baş örtüsü zaten farzdır. öncelikle bunu bilmek ve günah işlediğini farkında olmak gerekir. islamda böyle bir şey yok diyerek kendini temize çıkartmaya çalışmak hatadır, yanlışa yanlış elbette denmelidir. müslüman insanlar ellerinden geldiğince, nefsani duygularını dizginleyebildiği ölçüde bu kurallara uymaya çalışır. ben başı açık bir kadın olarak kapalı bir kadını kafasının önündeki saçları örtmediği, tayt giydiği için kınayamam. kimse mükemmel bir müslüman olmadığı için de bu kimseye düşmez, kaldı ki mükemmel olsalar dahi düşmez çünkü ''benim dinim bana, senin dinin sanadır.'' gerçekten kolay bir olay değil tam anlamıyla kapanmak. olayın islam'a göre yanlış olduğu zaten apaçık ortadadır, bu durumda bana ve diğer herkese düşen kendine bakmaktır.
bu durumu yargılamıyorum dediğim gibi ama sebeplerini düşünecek olursam bazı insanların din değil de, kültür sebebiyle kapandığı da olabilecek nedenler arasında. mesela bir arkadaşım memleketinde kadınların çoğunun tesettürlü olduğunu söylemişti, böyle bir ortamda yetişmiş ve saçları kapatmayı bir gelenek olarak algılamış kişilerin de olabileceğini düşünüyorum kendimce. veya dediğim gibi moda olduğunu, arkadaşlarında olduğunu görüp bunlara özenip yapmak isteyenler olabilir. ne olursa olsun kendi açımdan bakarsam, benden bir adım önde insanlardır. allah beni, onları ve isteyen herkesi doğru yola iletir umarım, temennilerim bu yöndedir. sürçi lisan ettiysem affola, saygılar sevgiler efendim.

yazar nick'inden uzmanlık tahmini

estrus-kadın doğum
lupus-dahiliye
sterilenjektor-anestezi uzmanı
hengâme-nöroloji
casper- psikiyatri
gabapentin-nöroloji
rigormortis-adli tıp
artize-plastik cerrahi
habbarul-pediatri
skyman-uzay ve havacılık hekimliği
hayatperest-kalp damar cerrahisi

tıbbiyeli itiraf

sorumluluk duygusuna sahip bir ablayım sözlük. hatta bazen abartıya kaçıyorum. anlatıyorum efendim, birkaç gün önce fake hesap açtım instagramda, öyle çiçek böcek fotoları falan atıyorum işte. dün biri mesaj attı, çocuk 10 yaşlarında minnak sarı bir şey.''mrb'' şeklinde. cevap yazmadım önce, sonra düşündüm ki ablalık vazifemi yerine getirmeliyim, sonuçta kötü niyetli birine de yürüme girişiminde bulunabilirdi o çocuk. ertesi gün de''cvp'' şeklinde bir mesaj geldi. sonra bu çocuğa uzunca bir mesaj yazdım, tanımadığın kişilere mesaj atmamalısın bence, insanlar sana yalan söyleyerek senden senin hakkında bir şeyler öğrenebilirler ve bunları kullanarak seni istemediğin işleri yapman için zorlayabilirler, bu kötü niyetli kişilerden biri ben de olabilirim veya sana başka mesaj atan biri de olabilir falan diye döşedim efendim. evet sonra çocuk korktu, ve block yememle kapanışı yapmış olduk. en azından her önüne gelene yürümez artık, bir sürü şey anlattım. benim küçük kardeşim öyle bir girişimde bulunsa, bunu yapana minnet duyardım. sonra döndüm ve dedim ki:
blocklandım ama huzurluyum.*

agbhs

tıbbiyeli itiraf

bazen diyorum ki kendime yaşa gitsin. her şey boş, vakit dar, düşünme bu kadar, kaygılanma, zorlaştırma hayatını. ne yapıyorsan kendine yapıyorsun, boşver artık aptal ve mutlu biri ol. uğraşma, her şeye koşmaya çalışma, boş zamanlarını doldurmaya çalışma her fırsatta tükenirsin. ne bileyim yaşa gitsin işte. yorulma bu kadar.

alınan en güzel iltifat

küçük kardeşime beni ne kadar seviyorsun dedim 200 lira kadar dedi. gayet iyi bence *swh

tıbbiyeli sözlük ile ilgili istekler

daha önce başlık ararken örneğin bir kelime yazdığımızda onunla ilgili başlıkları görebiliyorduk. ancak şu an bir başlık arıyorum, o başlığı tam olarak hatırlamıyorsam onunla ilgili önceden açılmış başlığı bulamıyorum. bunu bir yerlere yazmak niyetindeydim bir süredir iyi oldu bu başlık.
bir de önceden gördüğümüz giriyi benignledegimiz/malignledigimizı anlasak (sözlüğün yenilenmeden önceki halinde olduğu gibi) süper olacak

tıbbiyeli itiraf

sorumluluk duygusuna sahip bir ablayım sözlük. hatta bazen abartıya kaçıyorum. anlatıyorum efendim, birkaç gün önce fake hesap açtım instagramda, öyle çiçek böcek fotoları falan atıyorum işte. dün biri mesaj attı, çocuk 10 yaşlarında minnak sarı bir şey.''mrb'' şeklinde. cevap yazmadım önce, sonra düşündüm ki ablalık vazifemi yerine getirmeliyim, sonuçta kötü niyetli birine de yürüme girişiminde bulunabilirdi o çocuk. ertesi gün de''cvp'' şeklinde bir mesaj geldi. sonra bu çocuğa uzunca bir mesaj yazdım, tanımadığın kişilere mesaj atmamalısın bence, insanlar sana yalan söyleyerek senden senin hakkında bir şeyler öğrenebilirler ve bunları kullanarak seni istemediğin işleri yapman için zorlayabilirler, bu kötü niyetli kişilerden biri ben de olabilirim veya sana başka mesaj atan biri de olabilir falan diye döşedim efendim. evet sonra çocuk korktu, ve block yememle kapanışı yapmış olduk. en azından her önüne gelene yürümez artık, bir sürü şey anlattım. benim küçük kardeşim öyle bir girişimde bulunsa, bunu yapana minnet duyardım. sonra döndüm ve dedim ki:
blocklandım ama huzurluyum.*

seni seviyorum demenin farklı yolları

kuran kursuna giden küçük kardeşim geçen gün kurana geçmiş, annem de biraz rahatsızdı. o gün annemin yanına gelip başında kuran okumaya çalışmış. yani heceleye heceleye birkaç satır okumuştur ama annem çok mutlu olmuştu.

sevgilisiz yaşayabilen insan

"aşk kırıntısıya doymaktansa, tek başıma aç kalırım bu hayatta" felsefesini benimsemiş kişi

necdetersoz

fikirlerine katılmasam da özellikle bilimsel içerikli yazılarıyla sözlüğe önemli katkılarda bulunduğunu düşündüğüm yazar.

instagram

her açtığımda niye kapatamamışım ben hala bu hesabı ya diye düşündüğüm sosyal mecra. gerçekten gereksiz bir yerdir durduk yere insanlardan soğuyabilirsiniz. ama birini düzenli olarak stalklıyorsanız işinize yarar. ha bir de çekilişçi tayfa var. şimdiye kadar bir şey kazananı duymadım ama umut fakirin ekmeği işte
*

yaran whatsapp durum güncellemeleri

komite çıkışında bir whatsapp durumu
"bir dahakine günü gününe"
-tabi canım kesinlikle-

tıbbiyeli itiraf

itiraf ediyorum, trafikte birbirine laf söyleyenlere bir tuhaf bakardım, o sakin adam (veya kadın) nasıl bir anda o hale geliyor diye. valla ne yalan söyleyim çok keyifli bir şeymiş sözlük ya, şimdi anlıyorum.
bir şey daha söyleyim geçen gün arabayı avm'nin otoparkına park ettim. ondan sonra da dedim ki "tam olarak böyle park eden birisini görseydim ne sayardım arkasından be". çünkü iki arabalık yere böyle tam ortaya nasıl park ettim ben bile şaşırdım yani. tabi fark edince düzeltmedim de arkamdan saydırmışlardır. allah affetsin

dixi

yazılarını okuyunca şu dünyada yalnız olmadığımı anladığım, içten içe sempati duyduğum yazardır. ruhsal çalkantıları olan, bunları şeffaflıkla yazdığını düşündüğüm ve baş kaldırılarına saygı duyduğum, hatta bazen yazılarında ismini görmeden onun yazdığını tahmin ettiğim, velhasıl kelam bizzat görüp tanımadan sevdiğim yazarlardandır. var olsun

içerik kuralları - iletişim