zigon sehpa

Durum: 51 - 2 - 1 - 0 - 25.05.2020 17:25

Puan: 669 -

6 ay önce kayıt oldu. üçüncü nesil yazar.

üstüm başım hep çay lekesi
  • /
  • 6

kokusu tadından güzel olan şeyler

çikolatalı duş jeli

bugün de anketimizi doldurduk çok şükür.

dpbys

nickine ne zaman rastlasam "devlet parasız yatılılık ve bursluluk sınavı"nın kısaltması gibi okuduğum yazar. enrtylerinin çoğunda tıbbiyeli sorunları hakkında dert yanmakta olup preklinik izlenimi vermektedir. umarım aradığı tavsiyeyi bulur ve iyi yazmalar!

gabriel garcía márquez

1927-2014 yılları arasında dünyamızda bulunmuş, 1982'de nobel edebiyat ödülü almış yazar.

büyülü gerçeklik akımının en bilinen yazarlarından. nitekim kitaplarını okurken sarhoş biriyle sohbet ediyor hissi verir bana.

seveni çok seviyor, sevmeyeni bir türlü ısınamıyor. bunda biraz da okumaya hangi kitaptan başladıkları etkili. marquez'e başlamak için genelde kırmızı pazartesi önerilir. "yüzyıllık yalnızlık'la başlamayın, zor olur" denir. ikisini de okumuş ve hatta önce yüzyıllık yalnızlık'ı okumuş biri olarak, kendi adıma çok doğru bir tercih yaptığımı düşünüyorum. çünkü yazara vurulmamı sağlayan kitabı oydu, ilk atışta yakaladı beni. ilk olarak kırmızı pazartesi'yi okusam belki de bu kadar etkilenmeyecektim, belki diğer kitaplarını okumayı düşünmeyecektim...

evet anlaşılacağı üzere ben yazarı çok seven güruhtanım. eserlerinin yalnızca içeriklerine değil, ülkemizde can yayınlarının kullandığı kapak görsellerine de bayılıyorum. dışarıdan bakınca birbirinden bağımsız, saçma nesneler karmaşası gibi görünse de kitabı okudukça hepsi birer anlam kazanıyor. en beğendiğim kapak görselini bırakayım:

cappy canavarı

dönem dönem biz fani insanlara görünen, her seferinde farklı suretlerde karşımıza çıkmayı seven öcü, yaratık.

en son birkaç gün önce, plasenta kılığında görüldüğü kaydedilmiştir.

entry'nin devamına, içerdiği rahatsız edici görsellerden dolayı, kalp hastaları ve hamilelerin bakmaması önerilir.

 spoiler!

 spoiler!

 spoiler!

 spoiler!

 spoiler!

sirke anası

meşhur cappy canavarını araştırırken karşıma çıkan yaratık. ismi bile bir tuhaf fakat asıl google görsellere tıkladığımda fenalaştım. keşke böyle bir şeyin varlığından hiç haberim olmasaydı... gulyabani gibi bir şey ama daha kötüsü. en karanlık kabuslarınızı süslemeye geliyor... sirke anası!

poponuza göre sizi tanımlayan teknolojik tuvalet

duş jeli

zigon sehpa ile kişisel hijyen serüveni devam ediyor:

kokuları ve vadettiği etkilerle insanın aklını çelen, duştan sonra vücutta kalan kokusu yetmeyince sapık gibi şişeyi koklatan, fakat yeterince temizlenmiş hissi veremeyen sıvı ürün. sabun daha etkili geliyor bana.

bir de kız arkadaşımdan gördüğüm kadarıyla ellerde kuruluk yapıyor. kullanmayı bırakınca ışık hızıyla düzelmişti. tabi kişiye özgü alerjik bir sebepten de olabilir belki bilemiyorum.

banyo lifi

bir kişisel temizlik aracı. aynı zamanda örgü ile ürettiğim ilk şey.


gözlemlerimden bahsedecek olursak; minik minik delikli, düzensiz bir topçuk gibi olanlar duş jeliyle iyi çalışıyor fakat örgü lifler, sabunla daha verimli. duş jeli nedense örgü olanlarda yeterince köpürmüyor.

 spoiler!
zigon sehpa ile kişisel hijyen serüveninin bu enrty'lik sonuna ulaştınız.

membran

bir terimle bu kadar çok sorun ve ilkler yaşayan insan olduğunu gördükçe beni şaşırtan yapı.

tıbbiyeli itiraf

*bir tavsiye*

elleri 20 saniye boyunca ovalayarak yıkarken suyu kapatabiliriz.

*bir tavsiye*
  • /
  • 6

rüşvet

ne zaman yoğun bakıma gitsem aklıma o teyzeyi getiren kavram.

dördüncü başlarında yeni hastaneye geçmişiz, arada işe yararız belki diye yoğun bakıma gidiyoruz. yeni yeni hasta görüyorum anlayacağınız. bir gün yine gittim, bu kez bir teyze gördüm 70 yaşlarında elleri ayakları yatağa bağlı. şaşırdım önce çünkü ilk kez görüyorum, nedenini anlamaya çalışarak teyzeyi inceledim birkaç saniye. teyze beni hemen fark etti, "yavrum gel hele, yaklaş bir diyecem sana, gel yavrum" dedi. merakla gittim yanına, genelde yoğun bakımdaki hastalar iletişime açık hastalar olmadığından biraz daha arttı şaşkınlığım. yatağının yanına yaklaştım, ayrı bir odada tutuluyordu zaten."bak ne diyeceğim sana güzel kızım şu ellerimi çöz sana para verecem bak. çok dedim, ellerimi çözün dedim bunlar benim ellerimi çözmüyorlar, hadi yavrum bak para vericem şuradan çıkınca sana 10 lira vericem söz hadi yavrum" diyor teyze baya ısrar ediyor* sonradan hemşireler yanıma geldiler dediler o hasta deliriumda mıymış öforisi mi varmış neymiş * hastanede yaşadığım ilginç olaylardan biriydi hala aklıma geldikçe gülerim. 10 tl fena teklif değildi ama beni kandıramadan hemşirelere yakalandın teyzecim üzgünüm*

(bkz:selam verdim rüşvet değil deyü almadılar) *

kötü günlerde kişiye güç veren sözler

"allah'ım ümidimi kaybettiğimde senin yazdığın kaderin hayallerimden daha güzel olduğunu bana hatırlat."

"(...) olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde sizin için hayır vardır, yine olur ki hoşunuza giden bir şeyde de sizin için şer vardır. allah bilir, siz bilmezsiniz." (bakara suresi, 216)

"en uzun, en çaresiz geceni düşün. sabah olmadı mı?" (reşat nuri güntekin)

walter bishop

dizinin soğuk amerikan atmosferinden uzaklaşır bi sahnede, terk edilmiş bir araba vardır. gelir ve oturur şoför koltuğuna, sabah güneşinin ışıkları. bir de şarkı açar, başını koltuğa yaslar ve uzaklaşır bir an. zaten başı sıkıştığında dinlemiştir şarkılarını, yaratıcı bir fikir bulmak istediğinde, eğlenceli bir ruh halindeyken, lsd alıp kafayı iyice bulmuşken. şarkı açtım, balkondan yıldızlara bakıyorum. tek tükler, şehrin ışıklarından kaçanlar onlar. bize görünenler. evren çok büyük, şarkılar güzel. belki walter o muhteşem tatlı tariflerinden de yapardı böyle bir anda yemek için.

boston dynamics

gerek ismiyle gerek çağın ötesinde yaptıkları projeleriyle bana fringe'de geçen massive dynamic'i hatırlatan kurgusal holding.

refika'nın mutfağı

severek takip ettiğim nadir youtube kanallarından.

refika doğallığı, içtenliği ile diğer yemek kanallarından ayrılıyor. anadolu kültürünü, lezzetlerini, ölmeye başlayan kimi zanaatları yaşatmaya çalışıyor.
refika ile öze dönüş adında tv'ye de iş yapmıştır vakti zamanında. ünlülerle sohbet eşliğinde yemek yaptığı bölümlerin kimileri çok keyiflidir. özellikle ata demirer bölümü en sevdiğim bölümlerden zira sanki konuk refika gibi programı ata abi ele almış bgv

unutmadan da refika deyince bu video olmadan olmaz https://youtu.be/w4JZMG4lhO8

refika benim gözümde kaf dağında yaşamayan biridir bundan dolayı cafcaflı okullara gittiğini öğrendiğim ilk zaman epey şaşırmıştım ben de, sanki robert kolejinden mezun biri tencerenin dibini dert etmez gibi geliyordu.
refika yemek yaparken hiçbir şeyi ziyan etmemeye çalışır, her kesime yemek tarifi vermeye çalışır ve en önemlisi yemek olmayınca olmadı der* tariflerini saklamaz, püf noktaları gösterir ve unutmadan yemek okulu gerçekten samimi bir ortamdır, tatlı bir ailedir (en azından buradan öyle gözüküyor)

refika ya da yemek okulundan birisi bu entryi ömürleri boyunca görmeyecek muhtemelen ama seviliyorsun refika

ekleme: refika'nın dükkanı: https://www.refikadan.com evet ucuz değil pek

sözlüğü terk etmek

doğru zamanda yapılması gereken hede.
edit:
bana kattığın her şey için teşekkürler sözlük, ben pek bir şey katamasam da. anonim olarak da olsa burada bulunmak güzeldi.
güle güle sözlük.
1 mayıs 2020

shakespeare

yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
güneş kucağındadır, bilemezsin.
bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
uçar gider, koşsan da tutamazsın.

dünyevi zevkler bahçesi

hieronymus bosch tarafından yapılan ve sanat tarihi açısından önemli olan resim.
soldan sağa doğru okunması gerekiyor ve sırayla cennet - dünya - cehennem olarak resmedilmiş. panelin kapakları kapatıldığında kare halini alıyor.



kısaca birkaç kelam edecek olursam:
resme baktığımızda muhtemelen bozulan bir cennet görüyoruz hayvanların birinin ölmesinden anlaşılabilir bu durum. orta panelde yoğun bir cinsellik ve çıplaklıktan utanmazlık hali varken cehennemde bu utanmazlık yerini utanmaya bırakıyor.
resimde birçok ayrıntı var uzun uzun incelenebilecek bir resim.

cehennemde dikkat ederseniz çıplak bir adam üstünde notalar var. bu notalar daha sonrasında müziğe dönüştürülmüş ve bir nevi cehennem notaları çıkmış:


üzerine biraz çalışılmış hali şöyle:


o notaları belki sadece nota koymak için mi koydu kimse bilemez ancak gene de bir ayrıntının üzerinde bunca çalışması epey keyifli olmuş.

ayrıca bosch ve resim hakkında da umberto arte güzelce yorumlar yapmış, bilgiler vermiş: https://twitter.com/UmbertoArte/status/1070921979702714369?s=20

edit: üçüncü youtube linkini kaldırdım

redd

çok severek dinlediğim bir müzik grubudur. ama sanki yaptıkları müzikten biraz daha fazlası gibi.
21 isimli albümleri 21 isimli karakterin yaşam döngüsüymüş. 21 şarkıda bir insanın başına gelebilecek 21 farklı durumu anlatıyormuş. şarkıların isimlerine çok az bir dikkatle bakıldığında bile anlaşılıyor zaten. bir çığlıkla doğup masallar dinleyip oyun oynayarak başlıyorsun. hayaller kurup ergenlikte bazı sorunlar yaşıyorsun. aşık oluyor, acısını çekiyor, yaşlanıyorsun, umutsuzluğa kapıyor, hatırlıyor, farkına varıyor ve ölüyorsun. oldukça farklı ve güzel bir konsept. albümdeki şarkıları sırayla dinlememiştim, şimdi dinleyerek farklı bir tat alacağıma eminim. 21le birlikte bütün bu duyguları ben de yaşayacağım gibi. albümdeki şarkılar sırasıyla:
1-çığlık
2-masal
3-oyun
4-astrotanrı
5-don kişot
6-bir şövalye var içinde
7-özgürlük sırtından vurulmuş
8-öyle boş ki hayat
9-tamam böyle kalsın
10-vicdani redd
11-seni buldum
12-aşk bu kadar zor mu
13-her neyse
14-aşktı bu
15-sevsen de sevmesen de
16-yaşandım daha çok
17-küçük bir çocukken
18-modern adımlarla
19-plastik çiçekler ve böcek
20-dekadans
21-sukut

sahip olmak

içinde bulunduğumuz anın dışında hiçbir şeyin sahibi olmadığımız gerçeğini bize tekrar hatırlatan eylem

Toplam entry sayısı: 51

tıbbiyeli itiraf

o kadar yalnızım ki... ne aileme anlatabiliyorum sorunlarımı, ne bir başkasına.

üzülmesinler diye aileme söyleyemiyorum. içimi döküp dertleşebilecek kadar güvendiğim bir dostum yok. dinleyeceğine inandığım bir arkadaşım bile yok. sevgili desen, yine kavga ettik.

bu yalnızlıkla giderek çürüyormuş gibi hissediyorum. bu soğuk, gün ışığı görmeyen hücremde tek başıma ölmeye mahkum edildim sanki. içimde bir yer acıyor. boğulmakta olan bir adamın son çırpınışları mı bunlar... bilmiyorum. umudumu kaybetmek üzereyim.

e book reader

varlığından haberdar olduğum ilk zamanlarda "telefon, bilgisayar veya tablet dururken bir de buna ne gerek var ki" diye düşündüğüm amma velakin özelliklerini keşfedip kendisiyle yakından münasebetimiz olunca bu düşüncemden derhal uzaklaştığım teknoloji harikası cihaz.

ekranları gerçekten bildiğimiz basılı kitapların kağıtları gibi. yapay ışığın verdiği rahatsızlığı vermiyor, gözleri yormuyor ve okuma konforu epey yüksek. ayrıca pil ömrü beklediğimden uzunmuş. anlık bir sakarlık sonucu su, çay, kahve vb. sıvı teması olması halinde ellerimizi semaya açıp başına bir şey gelmemiş olmasını dileyeceğimiz su geçirmez özellikte olanları da var. e daha ne olsun.

en önemlisine geliyoruz şimdi: yatakta kitap okurken uykun geldi. artık kitabı bırakıp uyuman gerekiyor fakat odanın ışığı açık. ne yazık ki ışık düğmesi yataktan ulaşabileceğin mesafede değil. "bi gelsene ya bi şey göstericem" deyip ışık kapattırmaya çağıracağın biri yok. inanır mısın, ışık düğmesine lazer tutup patilemesini sağlayacağın bir kedin bile yok.* sıcacık yatağından kalkıp odanın öbür ucuna gidip ışığı kapatıp geri dönene kadar uykun açıldı tabi.* işte tüm bu dertlere son!!! çünkü e kitap okuyucumuzu kapatıp başucumuza koyuyor ve zifiri karanlık odamızda* mışıl mışıl uykumuza dalıyoruz...

en kötü yanı aksesuarlarının pahalı olması sanırım ama o da sürekli alınacak bir şey olmadığı için çok büyük bir problem değil.

bonus:

hissizlik

kötü bir şey. üzgün değilsin ama mutlu da değilsin. normalde seni havalara uçuracak şeyler için heyecanlanamıyorsun bile. cılız bir tebessüm sadece, onun da zorlama olduğunu seni iyi tanıyan biri anlar. hevesin kalmamış, bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesinin gözünde bir farkı yok. yapman gereken onca şey varken sırtüstü yatıp boş gözlerle tavanı izliyorsun. sorsan aslında somut bir problem yok, bu yüzden çözüp üstesinden de gelemiyorsun. içinden bir şeyler kopmuş gibi. eksik, yarım hatta boşsun. neredeyse kendini tanıyamıyorsun. eski halini arıyorsun, derinlerde bir yerlerde olmalı fakat ulaşamıyorsun...

gabriel garcía márquez

1927-2014 yılları arasında dünyamızda bulunmuş, 1982'de nobel edebiyat ödülü almış yazar.

büyülü gerçeklik akımının en bilinen yazarlarından. nitekim kitaplarını okurken sarhoş biriyle sohbet ediyor hissi verir bana.

seveni çok seviyor, sevmeyeni bir türlü ısınamıyor. bunda biraz da okumaya hangi kitaptan başladıkları etkili. marquez'e başlamak için genelde kırmızı pazartesi önerilir. "yüzyıllık yalnızlık'la başlamayın, zor olur" denir. ikisini de okumuş ve hatta önce yüzyıllık yalnızlık'ı okumuş biri olarak, kendi adıma çok doğru bir tercih yaptığımı düşünüyorum. çünkü yazara vurulmamı sağlayan kitabı oydu, ilk atışta yakaladı beni. ilk olarak kırmızı pazartesi'yi okusam belki de bu kadar etkilenmeyecektim, belki diğer kitaplarını okumayı düşünmeyecektim...

evet anlaşılacağı üzere ben yazarı çok seven güruhtanım. eserlerinin yalnızca içeriklerine değil, ülkemizde can yayınlarının kullandığı kapak görsellerine de bayılıyorum. dışarıdan bakınca birbirinden bağımsız, saçma nesneler karmaşası gibi görünse de kitabı okudukça hepsi birer anlam kazanıyor. en beğendiğim kapak görselini bırakayım:

poponuza göre sizi tanımlayan teknolojik tuvalet

örgü örmek

genellikle iki adet şiş


bazen bir tığ


bazen ilginç makineler


alet edevata gerek yoksa eğer, parmaklar


veya kollar


gibi farklı araçlar ve çeşit çeşit, rengarenk ipler kullanarak yapılabilen eylem.

aynı zamanda inanılmaz rahatlatıcı bir hobidir. insanın kafasını boşaltıp pamuk gibi olmasını sağlar. hatta bir yerden sonra kol ve boyun ağrılarına rağmen bırakmak istemezsiniz, bağımlılık riski mevcuttur. bir şeyler üretiyor olmanın verdiği mutluluk da cabası.

malum indirim döneminde bile bir adet insan kazağına 3 haneli fiyatlar biçilmesinden dolayı örgü öğrenmeye karar verdim. gördüğüm kazaklar için "bu kadar para bir kıyafete verilir mi, ben bunu örerim" diye atıp tutarken o işin aslında o kadar da kolay olmadığını fark ettim. başlangıç seviyesi olan haroşayı anca anca yapabiliyorum fakat yılmak yok!!1 birkaç seneye kazak örecek seviyeye gelirim, birkaç seneye de kazağın kendisini örerim derken o beğendiğim kazağın modası* geçer.

reddedeni beklemek

anlamsızdır. reddi kabullenmek ve yoluna devam etmek gerekir. illa bekleyeceğim diyorsa da efendi efendi, reddedene rahatsızlık vermeden köşesinde bekleyebilir reddedilen arkadaşımız. ötesi taciz çünkü. yapmayın.

tıbbiyeli itiraf

o kadar yalnızım ki... ne aileme anlatabiliyorum sorunlarımı, ne bir başkasına.

üzülmesinler diye aileme söyleyemiyorum. içimi döküp dertleşebilecek kadar güvendiğim bir dostum yok. dinleyeceğine inandığım bir arkadaşım bile yok. sevgili desen, yine kavga ettik.

bu yalnızlıkla giderek çürüyormuş gibi hissediyorum. bu soğuk, gün ışığı görmeyen hücremde tek başıma ölmeye mahkum edildim sanki. içimde bir yer acıyor. boğulmakta olan bir adamın son çırpınışları mı bunlar... bilmiyorum. umudumu kaybetmek üzereyim.

hissizlik

kötü bir şey. üzgün değilsin ama mutlu da değilsin. normalde seni havalara uçuracak şeyler için heyecanlanamıyorsun bile. cılız bir tebessüm sadece, onun da zorlama olduğunu seni iyi tanıyan biri anlar. hevesin kalmamış, bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesinin gözünde bir farkı yok. yapman gereken onca şey varken sırtüstü yatıp boş gözlerle tavanı izliyorsun. sorsan aslında somut bir problem yok, bu yüzden çözüp üstesinden de gelemiyorsun. içinden bir şeyler kopmuş gibi. eksik, yarım hatta boşsun. neredeyse kendini tanıyamıyorsun. eski halini arıyorsun, derinlerde bir yerlerde olmalı fakat ulaşamıyorsun...

gabriel garcía márquez

1927-2014 yılları arasında dünyamızda bulunmuş, 1982'de nobel edebiyat ödülü almış yazar.

büyülü gerçeklik akımının en bilinen yazarlarından. nitekim kitaplarını okurken sarhoş biriyle sohbet ediyor hissi verir bana.

seveni çok seviyor, sevmeyeni bir türlü ısınamıyor. bunda biraz da okumaya hangi kitaptan başladıkları etkili. marquez'e başlamak için genelde kırmızı pazartesi önerilir. "yüzyıllık yalnızlık'la başlamayın, zor olur" denir. ikisini de okumuş ve hatta önce yüzyıllık yalnızlık'ı okumuş biri olarak, kendi adıma çok doğru bir tercih yaptığımı düşünüyorum. çünkü yazara vurulmamı sağlayan kitabı oydu, ilk atışta yakaladı beni. ilk olarak kırmızı pazartesi'yi okusam belki de bu kadar etkilenmeyecektim, belki diğer kitaplarını okumayı düşünmeyecektim...

evet anlaşılacağı üzere ben yazarı çok seven güruhtanım. eserlerinin yalnızca içeriklerine değil, ülkemizde can yayınlarının kullandığı kapak görsellerine de bayılıyorum. dışarıdan bakınca birbirinden bağımsız, saçma nesneler karmaşası gibi görünse de kitabı okudukça hepsi birer anlam kazanıyor. en beğendiğim kapak görselini bırakayım:

biten içeceğin dibini pipetle sıyırabileceğine inanmak

boşunadır. bitmeyecek işte, dibinde illa ki birkaç mililitre kalacak. kendim de denedim, oradan biliyorum. fil misali fokur fokur pipet çekiştirmenin alemi yok.
illa gerekliyse evde deneyiniz, halka açık mekanlarda değil.

zigon sehpa

üzerinde çay, kahve, su, poğaça, kek, pasta, börek, çörek, kısır, çerez, meyve, peçete, gazete, dergi, bulmaca, kalem, gözlük, kitap, telefon, kumanda, saksı, biblo, mum, fotoğraf, dantel örtü... gibi çeşitli nesnelerin bulunabileceği bir ev eşyası.

bir de bendeniz. eh umarım hoş gelmişimdir.

internken ünvanınızın olmaması

normal bir durumdur zira dilimizde "ünvan" diye bir sözcük yoktur.
(bkz:unvan)
 spoiler!
azerbaycan türkçesinde adres anlamına geliyormuş ünvan

günlük yaşantıya heyecan katan ufak çılgınlıklar

sevgili kişisini havaalanına bırakmak. bırakmakla kalmayıp bir bilet de kendine almak. kimseciklerin haberi olmadan sevdicek ile uzaklara, çook uzaklara gitmek. geri dönmemek... isteyip maalesef dönmek zorunda olmak.*

tıbbiyeli itiraf

o kadar yalnızım ki... ne aileme anlatabiliyorum sorunlarımı, ne bir başkasına.

üzülmesinler diye aileme söyleyemiyorum. içimi döküp dertleşebilecek kadar güvendiğim bir dostum yok. dinleyeceğine inandığım bir arkadaşım bile yok. sevgili desen, yine kavga ettik.

bu yalnızlıkla giderek çürüyormuş gibi hissediyorum. bu soğuk, gün ışığı görmeyen hücremde tek başıma ölmeye mahkum edildim sanki. içimde bir yer acıyor. boğulmakta olan bir adamın son çırpınışları mı bunlar... bilmiyorum. umudumu kaybetmek üzereyim.

içerik kuralları - iletişim