kültür felsefesi – Tıbbiyeli Sözlük
Toplum içerisinde yaşayan ve toplumla olan ilişkisi sürecinde uygarlığın inşâ ürünlerini meydâna getiren, onları dönüştüren ve yer yer yok eden bireyler olarak insanın, târihî gelişim ve değişiminde ayrı ayrı her bir olay ve olgu, birer kültür nesnesi olarak değerlendirilebilir. Bu kültürün felsefesi, insanın içerisinde bulunduğu tüm durum ve koşulların genel bir sorgulama ya da eleştirme özellikleriyle bu tip bir sürecin konu alabileceği her türlü kavramı birlikte ele alır; farklı felsefî disiplinleri de kucaklayarak, bilhassa insana dâir özel bir konuma sahip olur. “Kültür” ortak kavramı etrâfında düşünülebilecek ahlâk, din, sanat, bilim, uygarlık, siyaset, ekonomi, diplomasi gibi alt-kavramlar, “kültür felsefesi” bünyesinde, fakat kendi içlerinde sâhip olduğu bağımsız felsefelerden tümüyle kopmaksızın araştırılır, sorgulanır. Bu açıdan “insanın doğaya kattığı“ nesnelerin felsefesi şeklinde yorumlanabilecek olan kültür felsefesi, târihimizin ve biyopsikososyal bünyemizin toplum düzeyinde evrimiyle de paralellik arz etmek zorundadır. Bu yazıda kültür felsefesinin temel kavramları, târih felsefesi ve kültür sosyolojisinden farklılıkları, dinamikleri ve işleyişi hakkında bilgiler verilecektir.



Kültür felsefesi, incelediği konu îtibâriyle, en başta bir “insan felsefesi” olarak görülebilir. Ürünleriyle var olan ve onlardan hiçbir sârette izole edilemeyen bir varlık olarak insan, kültür felsefesinin merkezinde yerini alır. Dolayısıyla insan, tanımlanması problemler doğuran, kültür felsefesinin başat ve en karmaşık öğesidir. Tanımlanması çoğunlukla zor olmakla beraber, çok farklı disiplinlerde insanı değerlendiriş biçimleri farklılaşır. İnsan varlığının doğaya eklediği, onu dönüştürdüğü; biyolojik, sosyoekonomik, bireyler-üstü ürünler, eserler bütünü olarak bir giriş seviyesinde tanımladığımız kültür kavramı ve onun topluluklar nezdindeki değeri, ifâdesi, anlamı da kültür felsefesinin, uzun yıllardır tartışılagelen sorunlarındandır.



Kültür felsefesinin temel araştırma sahası, insan ve kültürün doğası ile ilgili temel problemleri içerir.[1] Bu öğelerin genişliği ve açıklamalardaki zorluklar, kültür felsefesini tartışmaya en açık felsefî disiplinlerden biri yapmıştır. Öyle ki, hemen her felsefe disiplininde mevcut olduğu gibi, “kültür felsefesi” tanımları arasında da uyuşmazlıklar söz konusudur. Fakat kültür felsefesinin, diğer disiplinlerden ayrılan bir ya da birkaç noktası vardır. Bunların başında saymamız gereken en temel nokta, kültür felsefesinin geçmişiyle ilgili sorunlardır. Asırlardır farklı coğrafyalarda süregelen metafizik, epistemoloji ve ontoloji gibi felsefenin başat öğelerinin aksine kültür felsefesi, doğanın araştırılma sürecindeki yöntembilimsel farklılıklara paralel olarak insan doğasının deney, gözlem ve olgusal metotlarla incelenmesi ve pozitivist-târihselci ekollerin özellikle tin bilimlerinde devrim yapması sebebiyle son birkaç yüzyılda şiddetle tartışılır olmuştur. Ancak kültür felsefesinin günümüz felsefesi olarak düşünülmesi ya da asırlık felsefî gelenekler içerisinde yer bulamaması, bu disiplinde tartışılagelen problemlerin uygarlık ve düşünce tarihimizde çok daha eski dönemlere gidemeyeceğini kanıtlamaz. “Kültür” sorgusu olarak kültür felsefesinde, kültür öğelerinin Sokrates’ten Hegel’e, Hegel’den günümüz, çağdaş düşünürlerine uzanan bir geçmişi söz konusudur.



Kültür felsefesi; antropoloji, kültür bilimleri, kültür sosyolojisi, tin bilimleri veya târih felsefesinden hangi noktalarda ayrılır? Kuşkusuz söyleyebileceğimiz ilk şey, kültür felsefesinin, bu alanların bilgisinden yararlandığı ve bu alanları eleştirel olarak etkilediğidir. Farklılıklar da işte bu noktadan hareketle ortaya konulmalıdır. “Bilimler” olarak adlandırdığımız kültürle iç içe olan bazı disiplinlerin, sosyal bilimler ya da doğa bilimleri araştırmalarında kullanılan metodolojiden yararlandıkları ortada iken, “felsefe” olarak adlandırdığımız genel bir sorgulama, düşünme süreci içerisinde kendine yer bulan kültür felsefesi için böyle bir durum söz konusu değildir. Kültür felsefesi, böyle bir metodoloji kullanmaz, aksine metodolojilerin üstünde kabûl edilebilecek, gerektiğinde kendine dönük felsefî bir bilgidir. “Bilim” ve “felsefî bilgi” arasındaki ayrımın kültür felsefesinde de geçerli olduğu görülmektedir. Peki “târih felsefesi” ve “kültür felsefesi” için –felsefî bilgi türünden- ne tür farklılıklar söz konusu olabilir? Kültürün târihten soyutlanamaz niteliği ve târihin kültürel yansımaları sebebiyle çoğu kez târih felsefesiyle özdeş ya da onun bir alt-felsefî disiplini olarak düşünülen kültür felsefesi, aslında insanın kültür ürünlerinin târihsel olarak sorgulanması şeklinde değil, bu kültürün kendisinin eleştirilmesi olarak 18. Yüzyılda İtalya, Almanya ve Fransa aydınlarının fikirlerinde vücut bulmuştur. Aydınlanma Döneminin kültür felsefesini meydâna getiren önemli entelektüelleri olarak Herder, Diltey, Vico, Voltaire ve Rousseau sayılabilir. Başta da belirttiğimiz gibi, son birkaç asırda ortaya çıkmış gibi görünen kültür felsefesini, aslında İlk Çağ düşün temellerinde aramak da olanaklıdır.



Kültür felsefesi hakkında şu ana dek aktardıklarımızla birlikte, bu felsefesinin iki temel dinamiğinden de bahsetmek yararlı olur. Kültür felsefesinin odağı olarak “kültürün”, bir insan ürünü olarak ancak insandan ayrı biçimde anlamı, fonksiyonu ve işleyişi hakkındaki genel sorgulama ve bu kültürün özü, fonksiyonu ve anlamının insan zihnindeki proto ya da ilkel, biçimlendirilmemiş hâli bu dinamikleri oluşturmaktadır. Acaba "kültür" adı altındaki ürünlerimiz kültür felsefesi içerisinde yer bulurken, kültürü ortaya koyan zihin kültür felsefesi içerisinde hangi konumdadır? Bu dinamikler, kültür felsefesinde farklı yaklaşımların belirmesine sebep olmuştur.[2] Ernst Cassier, Friedrich Nietzsche, çeşitli analitikler ve kültür eleştirmenlerinin ayrıldığı noktalar; kültürün hangi noktadan ve nasıl eleştirileceği, insan zihnin kültüre “dokunduğu” yerlerin sayısı, konumu, kültürün devamlılığı ve yeni kültür arayışları gibi kültür ve zihin düzlemi üzerinedir. Kültür eleştirisi kuramları ve gelişen dünyaya yönelik yeni kültür arayışları, teknolojiyi ve yeniliği benimsemiş, modern ve aydınlanmacı dünya görüşünün kültüre yönelik düşünce tarzını son derece güzel yansıtmaktadır. 1800lü yıllarla birlikte Avrupa’da Sanayi Devrimi, teknoloji, bilimsel metodolojideki yenilikler ve dolayısıyla modern sekülerizmin vücud bulması, mantık ve çeşitli felsefe alanlarında da Kıta ekolünün sarsılıp yerine analitikçi düşüncenin çeşitli bilimlerde işlerlik kazanması, kültür kuramlarını da etkilemiş; “sarsılmaz, yüce insan aklının ya da varoluşunun dokunulamaz ürünleri” olan din, ahlâk, sanat ve medeniyete ve birçok farklı insan etkinliğine dair kültür ürünlerine Nietzsche gibi filozoflarca “dokunulmuştur”. Bu anlayış sonraki yıllarda modernizmin eleştirisine dek gitmiş, kültür tanımlarının içerisinde barındırdığı, sabit normlar ve çelişkili yargılar, post-modern ekollerin kültür felsefesinde o ana dek görülmemiş bir kültür yıkımı gerçekleştirmesine zemin hazırlamıştır. Bu işleyiş günümüze dek sürmüş, postmodern akımın kültür felsefesinde gerçekleştirdiği yıkımsal etki; edebiyat ve mimarîde de kendini yazınsal ve görsel-teknik açılardan göstermiştir.



Son olarak, kültür felsefesinin barındırdığı “kültürü anlamak” hususunda ortaya atılan teoriler üzerinden birkaç açıklama yapmak gerekir.



Kültürü anlamakta Holistik Kültür Kuramları, Felsefî Antropoloji, Kültür Öğeleri Kuramları ve Hermeneutik Kuramlar olarak dört temel kuram ailesi geliştirilmiştir. Holistik Kültür Kuramı için en iyi örnek, Kıta felsefesi içerisinde yer bulan Hegel’in kültür idealizmidir. Hegel’in kültür kavrayışları, kültür felsefesinin “aydınlanmacı” başlangıcını temsil eder. Fakat bu başlangıç, kesinlikle İlk Çağ idealizminden bağımsız değil, onun üzerinedir. Hegel idealizminde kültürün kavranışı, Tin (Geist) vasıtasıyla olur.[3] Hegel, kendi idealizminde en önemli rolü verdiği Geist kavramına, kültür felsefesinde de fazlaca yer ayırır. Felsefî antropoloji ise, insan yaşamının somut yansımalarının, antropolojik bulguların kuramsal, felsefî incelemesi olarak kültürü anlamada etkilidir. Felsefî antropoloji denince akla ilk olarak E. Rothacker, immanuel Kant, von Herder, Max Scheler ve pragmatik ekolün, enstrümantalizmin temsilcileri James ve Dewey gelir. Kültür Öğeleri Kuramının başlıca temsilcisi de Ernst Cassirer’dir. Cassirer, kültür felsefesine “İnsan nedir?” sorusunu sorarak giriş yapar. Ardından bu sorgulama etrafında kültürün insanla olan ilişkisine göz gezdirir. İnsan Üstüne Bir Deneme adlı yapıtı, insan ve kültür felsefesi için yararlanılabilecek son derece başarılı bir eserdir. Son olarak Felsefî Hermeneutik kuramında Gadamer’in ön plana çıktığını görüyoruz. Hermeneutik, terim anlamı olarak yazılı eserlerin anlaşılması ve kritik edilmesi olarak düşünülebilir. Kültürün taşıyıcısı olarak dilin görünür, somut ürünleri olan metinler, yazılı eserler, felsefî hermenuetik içerisinde Gadamer gibi filozoflarca eleştiriye ve refleksiyona (yeniden değerlendirme, sorgulama) tâbi tutulur. Kültürün anlaşılmasında kilit nokta, kültürün yazılı mîrâsının araştırılmasıdır. Gadamer’e göre bu yazılı ürünlerin târihsel olarak incelenmesi, kültürün neliği hakkında bize doğru veriler sağlayacaktır. Ancak bu şekilde geçmişin ürünleri ile bugünün ve yarının varlığı arasında bir köprü kurulabilir. Kültür felsefesinin var olma koşulu da bu tip bir yazılı metin sorgulamasından geçer.



Kültür felsefesine giriş için altını çizmemiz gereken temel kavramlar ve teoriler bu şekildedir. Kültür, insan eliyle ortaya konan ve doğrudan insan yaşamını etkileyen, uygarlığın kökenini oluşturan her türlü üründür.



referanslar ve İleri Okuma



1. Özlem, Doğan, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Notos Kitap, İstanbul, 2012

2. Yıldız, Esra, Kültürün Felsefî Temelleri, Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2012

3. Cassirer, Ernst, İnsan Üstüne Bir Deneme (Çeviri: Necla Arat), Remzi Kitabevi, İstanbul